Türkiye’nin AKP Hükümeti Dönemindeki Demokrasi Mücadelesi: 2002-2010

Bu makale, Türkiye’de önemli bir gazeteci ve köşe yazarı olan Sedat Ergin’in Eylül 2010’dan önce yurtdışında verdiği çeşitli konferans ve seminer notlarının toplanmasıyla oluşmuştur. Milliyet Gazetesi’nin eski genel yayın yönetmeni olan Sedat Ergin, şu an Hürriyet Gazetesi’nde köşe yazarı olarak çalışmaktadır. Bu makaleyi kendisi düzenleyip kaleme almış ve tartışmaya açmıştır. Makaleye 12 Eylül 2010 Anayasa Referandumu’ndan sonra Türkiye’de meydana gelen gelişmelerle ilgili hiçbir içerik ya da yorum eklenmemiştir. Bu açıdan, makale Türkiye’nin 2002-2010 döneminin genel bir değerlendirmesi olarak okunabilir.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), kuruluşundan bir yıl sonra yapılan seçimlerde tek başına iktidar oldu ve Kasım 2012 itibariyle iktidardaki 10. yılını tamamladı. Son dönemde AKP’nin iktidardaki 10 yılı üzerine pek çok çalışma ve değerlendirme yazıları kaleme alındı. Bu değerlendirmelerde öne çıkan vurgulardan birisi AKP’nin özellikle son 2 yılda önceki çizgisinden ciddi sapmalar yaşadığı, tamamen farklı politikalar ve tutumlara yöneldiği iddiasıydı. Hatta bu nedenle geçmiş dönemde AKP’ye destek veren çeşitli çıkar grupları ve özellikle de bazı liberallerin AKP’den bu desteklerini çektikleri ve eleştirilerini arttırdıkları sürekli bir tartışma konusu halini aldı. Öte yandan, bu tartışmalarda ve son dönemde AKP yönetimine yöneltilen eleştirilerde öne çıkan pek çok konunun aslında sadece son iki yılda değil, önceden de bazı yazarlarca sıkça vurgulandığını görmek mümkün.

Sedat Ergin’in bu makalesi aslında onun da 2010 ve sonrası Türkiye’de güncel ve hararetli tartışmalara konu olan ve bugünlerde ‘aniden gelişmiş’ gibi sunulan sorunlara dair uyarı ve çözüm önerilerini çok önceden sözcüklere döktüğünü gösteriyor. Eylül 2010 sonrası oluşan hiçbir gündem eklenmeden oluşturulan bu derleme; Türkiye’deki artan otoriterleşme eğilimleriyle ilgili tartışmalar ve demokrasiyle ilgili sorunların çok önceden ve kapsamlı olarak vurgulanıp açıklandığını gözler önüne seriyor.

Yazı bir yandan okuyucuya o zamanın öngörü ve değerlendirmelerini çıplak bir şekilde sunarken diğer yandan da bugün gelinen nokta konusunda önemli ipuçları veriyor. Yazıyı daha da önemli kılan ise 2002-2010 arasındaki Türkiye’ye ışık tutarken aslında Türkiye’nin 2013’de geldiği durum ve yaşadığı sorunlarla nasıl baş edilmesi gerektiği hususunda bu sorunları doğru zamanlarda teşhis edip çözümler önermiş olmasıdır. Bugün yüksek sesle dillendirilmeye başlanan pek çok sorun konusunda yazı, analiz ve önerileri ile daha fazla geç kalmadan nasıl çözümler aranması gerektiği konusunda hala güncel bir değerlendirme olma özelliğini de saklı tutmaktadır.

Türkiye’nin AKP Hükümeti Dönemindeki Demokrasi Mücadelesi: 2002-2010

Giriş

Bu makale, Türkiye’nin Haziran 2011 seçimlerinden önceki dönemin siyasi ortamını incelemektedir. Türkiye’deki siyasi ortama sürekli bir kriz durumu hâkim olduğu için makale, geçmişteki bazı önemli olaylara tarihsel bir bakış sunmayı hedeflemektedir. Bu bakış, güncel duruma da daha derinlikli bir anlayış için taban olabilecektir. Bu açıdan, makale, “siyasi hafıza kaybı” denilebilecek bir sorunu aşmak için bir araç olarak görülebilir.

Makale, yetkili hükümetin pekiştirilmiş bir demokrasi için attığı olumlu adımların yanında demokrasinin özüne ket vuran söylemleri ve uygulamalarıyla ilgili pek çok sorunu incelemektedir. Bu durum, “çelişkideki demokrasi” ya da “paradox içindeki demokrasi” diye adlandırabileceğimiz ve düşük dönüşler, iyi niyetler ve sınırlı pratik uygulamalar ile tanımlanan bir dalgalanmadır. Bu çelişkinin doruk noktasının yeni bir tür otoriter yapıya çok belirgin olmayan bir geçiş olduğunu söylemek mümkündür.

Başbakanın Medya Patronlarına Çağrısı: “Köşe Yazarına Hâkim Olacaksın”

Başbakan Erdoğan, 26 Şubat 2010 tarihinde İstanbul’daki bir parti toplantısına hitap etti. Bu konuşmanın büyük bir bölümü, 2003’ten bu yana Türkiye’de AKP hükümeti yönetiminde gerçekleştirilen demokratik ATILIMLARA ayrılmıştı.

Görünen o ki, Başbakan daha önce Cumhurbaşkanı Gül, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ ile Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nde, bir grup generalin tutuklanması üzerine yapılan toplantıyı konu alan medyadaki eleştirilerden memnun değildi.

Başbakan Erdoğan, şunları söyledi:

     “Bu noktada uyarımı yapıyorum. Bu ülkeyi germeye kimsenin hakkı yok; daha dün, Cumhurbaşkanının başkanlığında üçlü bir toplantı yaptık. Şimdi, basında ‘Üçlü görüşmeyi nasıl böyle yaparlar, genelkurmay başkanı oraya nasıl gidermiş, genelkurmay başkanının katıldığı toplantıya ‘cumhurbaşkanı zirvesi’ nasıl denir’ diye yorumlar yapılıyor. Böyle saçma şeyler olur mu?”

      “Öyle garip, öyle çirkin yorumlar getiriyorlar ki… Yani akla hayale gelmez şeyler. Ya siz bu ülkeye yardımcı mı olacaksınız, ortamı kızıştırmanın gayreti içinde mi olacaksınız? Bir ülkenin cumhurbaşkanının, başbakanın ve genelkurmay başkanıyla bir araya gelerek değerlendirmesi yanlış bir şey mi? Diğer kurumların başkanlarıyla bir araya gelmesi yanlış bir şey mi? Bu anayasayla cumhurbaşkanına verilmiş yetkiler, haklar. Bunu bile gazetelerin köşelerine garip garip yorumluyorlar. Bunlar edebe ve adaba sığmaz. Böyle yaklaşımlara hükümet süreçlerinde izin verilmeyecektir.”

Daha sonra Başbakan medya patronlarına şu çağrıyı yaptı:

     “O gazetelerin patronlarına sesleniyorum. ‘Ne yapayım, köşe yazarıma hâkim olamıyorum’ diyemezsin. ‘Sen bunun sorumlususun’ diyeceksin. Neden; çünkü bu ülkeyi germeye, ekonomiyi alt üst etmeye kimsenin hakkı yok. Biz de müsaade edemeyiz.” 

     “O insanlara o kalemleri teslim edenler, ‘Kusura bakma kardeşim, bizim dükkânda sana yer yok’ demeli. Herkes vitrinine layık olanı koyar.”

      “Köşende yazanın maaşını sen veriyorsun. Piyasalar yüzde altı buçuk puan düşüyorsa, bunun sebebi, arkasında kim olduğu ortadadır. Bu yüzden, herkes çizgisini bilmelidir diyorum. Herkes yeri ve konumunu bilmek ve iyi bilmek zorundadır. Ben de, bu yüzden bu konuda uyarımı yapmak zorundayım.”

Konuşmasından bu kadar uzun bir alıntı yapmayı gerekli gördüm; çünkü bu açıklamanın Başbakanımızın düşünce yapısını; demokrasi, basın özgürlüğü ve medyadaki eleştirel seslere nasıl karşılık verilmesi gerektiği konusundaki anlayışını çarpıcı bir şekilde yansıttığını düşünüyorum.

Batı demokrasilerinde, bağımsız haberciliğin güvenceye alınması açısından gazeteler finansal olarak sağlam ticari işletmeler olmalıdır; ancak ‘dükkân’ olarak görülmezler. Gazeteler bakkal;  köşe yazarları da vitrine konulacak ürün değildirler.

Başbakanımızın köşe yazarlarına kızgınlığı yeni değil. Köşe yazarlarına sertçe çıkışmak sıkça başvurduğu bir alışkanlık. Örneğin, Aralık 2009’da, yine bir nedenden ötürü, köşe yazarlarına kızgındı ve “köşe yazarları daha seyrek yazsa Türkiye’nin daha huzurlu bir ülke olacağını” söylemişti.

Başbakan, parti grubu toplantısında yaptığı bu konuşmasında “Geçmişte, bir köşe yazarı haftada bir ya da iki kere yazardı. Ama şimdi, her gün hatta yarım saatte yazabiliyorlar. Ne yetenek!”  dedi.

Terazinin Kefelerinde Bölünmüş Bir Demokrasi  

Başbakan Erdoğan’ın bu konuşması oldukça çarpıcıydı; çünkü konuşma geniş ölçüde kendi hükümeti dönemindeki demokratik gelişmelere ayrılmıştı. “İleri demokrasi” konusuna hasredilmiş bir konuşmanın aynı zamanda medya işverenlerine hükümeti eleştiren köşe yazarlarının tasfiye edilmesi mesajını iletmek için kullanılması, en hafif deyimle, ironikti. Bu, demokrasinin asgari esaslarıyla bağdaşmayan bir talepti.

Buradaki tezat, mikro düzeyde bakıldığında, bir açıdan Türk demokrasisine makro düzeyde hâkim olan mevcut karışıklık halini sembolize ediyordu.

Bu büyük resme bakıldığında görülen manzara, paradoksal şekilde farklı yönlere doğru gitmekte olan iki baskın yöneliştir. Bir yanda, Türk demokrasisinin geliştiğini, zenginleştiğini teyit eden olumlu yönelişler, diğer yanda, Türkiye’nin demokratik tecrübesinin içini boşaltan, zemin kaybetmesine yol açan yönelişler de var.

Türkiye’nin siyaset sahnesi, bu eğilimlerin nasıl değerlendirilmesi gerektiği konusunda çıkan büyük bir tartışma yüzünden bölünmüş durumda. Siyaset sınıfı, medya ve aydın kesimde ülkenin hangi yönde gittiği sorusunun nasıl değerlendirilmesi gerektiği konusunda çatışan görüşler savunuluyor.

Naçizane fikrime göre, ne kadar ironik olsa da, her iki yöneliş de geçerli ve hatta her ikisi bir arada mevcut. Aslında Türkiye her ikisi de. Ve tartışmanın her iki cephesi de olgularla desteklenebilir.

Bu durum, yerleşmiş algılara ters düşebilir; ancak Türkiye’deki pek çok gelişme genellikle geleneksel düşünce kalıplarına ve klasik şablonlara ters düşer.

Eğer bu yönelişleri bir terazinin farklı kefelerine koyarsak, denge hangi tarafa kayacaktır?

Olumlu Eğilimler: Kürt Açılımı

Terazinin olumlu tarafından başlayalım. Türkiye 1999’dan bu yana Avrupa Birliği’ne tam üye adayı ve Kopenhag Siyasi Kriterlerine uyma yükümlülüğünü üstlenmiş durumda. AB’ye katılım sürecine dâhil olmak, dinamik bir siyasi reform ve demokratikleşme sürecini de beraberinde getirdi; ancak bu sürecin temposu her zaman istikrarlı bir şekilde seyretmedi. Geçen on yılın ilk yarısında, reform süreci gerçekten hızlı bir şekilde seyretti. Buna karşılık ikinci yarıda süreç yavaşladı ve zaman zaman tamamen durdu.

Yasalarda, siyasi sistemde önemli reformlara yol açan özellikle hukukun üstünlüğü, ifade özgürlüğü, azınlıkların korunması, etnik ve kültürel taleplerin ifadesi üzerindeki engellerin kaldırılması, asker üzerinde sivil kontrolün sağlanması gibi konularda pek çok değişiklik yapıldı.

Yapılan değişikliklerin başında Kürt sorunu bulunuyor. Cumhuriyet’in bu kronik sorununu çözmeye yönelik önemli bir kırılma gerçekleşti geçen on yıl içinde.

Adalet ve Kalkınma Partisi tarafından 2009 yılında başlatılan “Kürt Açılımı”, bana göre, yakın Türkiye tarihindeki en cesur adımlardan biriydi. Bu açılımın kapsamlı adımlara tahvil edilmesi gerekiyor. Ancak açılımın içeriğinden bağımsız olarak baktığımızda da, bu zorlu problemi çözümüne dönük sahici bir ivmenin harekete geçirilmiş olması bile kendi içinde önemlidir ve bu sorunun çözümü yönünde katalizör işlevi görecektir. Her sorunun çözümü için önce bir ilk adım gerekir.

Ümit edilir ki, bu artık geri çevrilemeyecek bir sürecin başlangıcı olsun. Ancak, bunun çok dikkatlice planlanması ve yürütülmesi gerekiyor. Sürecin başarısı için geniş bir mutabakatın inşa edilmesi zorunludur.

Kanımca açılım, Kuzey Irak’taki PKK kamplarından Habur kapısına gelen bir grup PKK teröristinin adeta kırmızı halıyla karşılanması yüzünden büyük bir engele çarptı.  Hepsi Türk otoriteleri tarafından serbest bırakıldı. Sınıra gelen binlerce PKK sempatizanı bu olayı bir coşku ortamı içinde kutladı.  Bu durum, pek çok Kürt aktivist tarafından bir zafer olarak algılandı ve takdim edildi. Bu, Türk toplumunun geniş bir kesiminde rahatsızlığa yol açtı.

Bugün itibarıyla açılımın geleceği belirsiz gözüküyor. Genel algı, hükümetin projeyi büyük bir ihtiyatla yürüttüğüdür. Projenin ismi bile, “Kürt Açılımı” iken “Milli Birlik ve Beraberlik Projesi” olarak değiştirildi. Başbakan Erdoğan’ın, bir politikacı olarak, toplumun Habur olayına verdiği tepkinin farkında olduğu aşikâr. Ayrıca, AKP saflarında da Kürt açılımından pek memnun olmayan pek çok kişinin olduğu da bir sır değil.

Başbakan Erdoğan, en azından söylem düzeyinde, başlattığı bu harekete sıkıca bağlı kaldı. Örneğin, geçenlerde İstanbul’da önemli şarkıcılarla yaptığı kahvaltıda projeye desteklerini almak için bir çağrıda bulundu. Bu şarkıcılar, Türkiye’de partiler üstü anlamda en geniş tabanı olan isimlerdi. En azından bu çaba, açılımla ilgili toplumdaki endişeleri yatıştırmak bakımından yararlı olabilir.

Kürt sorununa çözüm bulunması konusunda özlü bir gelişme kaydedilmemiş olsa da,  sorunun kabul edilmiş olması ve siyasi gündemin öncelikli bir yere yerleştirilmesi gerçekten de ileriye doğru bir adımdı. Şurası açık ki, 2011 seçimlerinden önce bu konuda çok kapsamlı adımlar beklememek gerekiyor.

Alevilerin Talepleri

İlerleme kaydedilen başka bir alan da Türkiye’deki Alevi topluluğunun kültürel haklarının tanınmasıydı. AKP Hükümeti Alevi cemaatinin sorunlarını ele almaya dönük benzer bir açılım yaptı. Bir devlet bakanının başını çektiği bir dizi çalıştaya Alevi topluluğunun pek çok temsilcisi katıldı. Bu çalışmanın sonuçları, Başbakan Erdoğan’a bir rapor halinde sunuldu.

Alevi topluluğunun bütün temsilcileri bu süreçte yer almadı. Bazı etkin Alevi gruplar süreci protesto ettiler ve projeyi hükümet tarafından yapılan bir aldatmaca olarak gördüler. Ayrıca nihai raporda sunulan öneriler de tartışma yarattı. Pek çok Alevi grup, raporun topluluğun talep ve beklentilerini karşılamak açısından yetersiz kaldığını ileri sürdü.  Örneğin, Alevilerin Cem Evleri’ni resmen ibadet yeri sayılması konusundaki ısrarına rağmen, rapor Cem Evleri için böyle bir statü önermedi.

Şahsen sonuçtan memnun olmasam da bütün eksikliklerine rağmen bu çalıştayların düzenlenmesinin yararlı ve cesaretlendirici bir girişim olduğunu kabul etmeliyim. Bu da olumlu yönde atılmış bir adımdı. Geçmişte sosyal demokrat ortakları olan ve pek çok Alevi bakanın da görev yaptığı koalisyon hükümetleri de dâhil olmak üzere hiçbir hükümet bu soruna el atmaya dönük bir siyasi irade göstermemişti.

Ordu ve Ergenekon Üzerindeki Sivil Kontrol

Köklü bir gelişmenin kaydedildiği alanlardan biri asker üzerindeki sivil denetimdir.  Özellikle Türkiye’nin AB adaylığı resmen açıklandıktan sonra ordunun yetkilerini sınırlayarak Türkiye’yi Avrupa demokratik standartlarıyla daha uyumlu bir hale getiren bir dizi reform gerçekleştirildi.

Devlet aygıtı içindeki karar verme süreçlerinde askerin rolü ve etkisi, Milli Güvenlik Konseyi dâhil olmak üzere, önemli ölçüde azaltıldı. Ancak, bu alanda daha da yapılması gereken işler var.  Özellikle askeri harcamalar üzerinde sivil gözetim ve saydamlık konularında ek reformlar gerekiyor. Türk vergi mükellefleri, askeri bütçe altında her liranın nasıl harcandığını bilme hakkına sahip.

Önemli bir diğer gelişme, darbe girişimlerinin soruşturulması ve yargı önüne getirilmesidir. Belgelerde sahtecilik yapıldığı ve savcıların yasaları zorladıkları yolundaki iddialara rağmen, emekli ve muvazzaf generaller ve daha düşük kademeli askerler hakkında davalar açılabilmiştir. Bazı tartışmalı hukuki işlemlere ilişkin çekincelerimi saklı tutmakla birlikte, askeriyenin artık toplumun dokunulmaz bir kesimi olmaktan çıktığını söyleyebiliriz. Bundan birkaç yıl önce düşünülmesi bile imkânsız olan bu durum, başlı başına çok önemli bir değişimdir.

Bu çerçevede, demokratik istikrarı hedef alan şebekelerin ortaya çıkarıldığı Ergenekon soruşturması hayati olmuştur.  Ancak, soruşturma çok büyük bir siyasi tartışmaya da sahne olmuştur. Başbakan, kendisinin Ergenekon davasının savcısı olduğunu ilan etmiştir. Ana muhalefet partisinin lideri ise kendisinin mahkemedeki davalıların avukatı olduğunu açıklamıştır. Sonuçta, bugün bütün soruşturma, siyasete rehin düşmüştür.

Kanaatimce, Ergenekon soruşturmasının en azından başlangıç aşamasında meşru bir dayanağı vardı.  Çok büyük miktarlarda askeri patlayıcı ve silahın bulunması, bu patlayıcı ve silahları elinde tutan şebekelerin iyi niyetine delalet etmez. Fakat soruşturmanın aynı zamanda basından ve akademik dünyadan öne çıkan muhalif şahsiyetleri susturmak için kullanıldığı konusundaki eleştiriler artmaktadır. Soruşturmayla ilgili başka bir eleştiri de, saygınlığıyla bilinen Helsinki Watch tarafından belirtildiği üzere,  sanıkların duruşmaya çıkartılmadan önce uzun süre tutuklu kalmaları, yasal haklarının ihlal edilmesi ve hukuken sahip oldukları usul güvencelerinin uygulamada gözetilmemesidir.

Soruşturmanın ucu açık bir şekilde yürütülüyor olması bir başka endişe kaynağıdır. Soruşturmanın ne kadar uzun süreceği ve mahkemenin bir karara bağlamasının ne kadar zaman alacağı sorularının yanıtları belirsizdir. İddia makamının bir acelesinin olmadığı ve soruşturmayı yeni tutuklama ve suçlamalarla genişleteceğini varsaymamız için yeteri kadar neden vardır.

Soruşturmanın demokratik istikrarı güvence altına almak için sonuna kadar götürülmesi konusunda genişlemekte olan bir uzlaşmadan söz edebiliriz. Ancak, Avrupa Komisyonu eski Genişleme Komiseri Olli Rehn’in de belirttiği gibi “soruşturma,  uygulanabilir tüm adli usul kuralları ve hukukun üstünlüğü ilkesine uygun olarak yürütülmelidir”.  Olli Rehn’in bu ihtiyacı vurgulama ihtiyacını hissetmesi,  bazı ciddi ihlallerin meydana geldiği gerçeğinin altını çizmektedir.

sedatERGIN_rt2

Demokratik Kaosta Uyum?

Türkiye’de kritik bütün konularla ilgili geniş bir toplumsal tartışma var. Artık hiçbir tabu yok ve bütün hassas konular tartışmaya açık; ister kamusal alanda dinin rolü konusu olsun,  ister askerin rolü ya da Alevi topluluğunun hakları ve diğer kimlik sorunları… Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki bazı uygulamalarla ilgili de eleştirel bir yaklaşım uç veriyor.

Bütün bunlar, çoğulculuğun Türkiye’de zemin kazanmaya başladığının göstergesi. Bu tartışma bazı zamanlarda sıkıntı verici olabilir; ama belki de sadece Türk demokrasisi, birçoğu derin tarihi, dini, etnik köklere sahip; bazıları çatışma potansiyeli de taşıyan bu kadar karmaşık ve zor sorunları konu alan böyle bir tartışmayı taşıyabilme dayanıklılığını gösterebilirdi.

Ülkede çatışan toplumsal dinamikleri de beraberinde getiren bir iç göçün hala devam ediyor oluşu, başa çıkılması gereken meseleyi daha da zorlaştırıyor. Pek çok durumda, Kürt sorunu ve yükselen dindarlık meseleleri bu sosyolojik kırılmaların sonuçları olarak da ortaya çıkıyor.

Özetlemek gerekirse, Türk demokrasisinin bu gezegenin üzerindeki en kaotik demokrasi deneyimi olduğunu iddia edebilirim.  Bu, demokrasi deneyimimizi çok sıkıntı verici olmakla birlikte, entelektüel bir bakış açısından son derece cazip de kılıyor.

Terazideki Olumsuz Eğilimler

Olumlu yönelişlerin büyük bir kısmını tamamladığımıza göre şimdi terazinin olumsuzlar kefesine geçebiliriz. Denklemin bu tarafında da uzun bir liste söz konusu.

İlk olarak, Avrupa Birliği ilerleme raporu ve ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan yıllık insan hakları raporunda da belirtildiği üzere güvenlik güçlerinin yol açtığı işkence, dayak ve kötü muamele vakalarında ve ayrıca kadına dönük şiddet gibi alanlarda ciddi sorunlar var olmaya devam ediyor.

İkinci olarak, ifade özgürlüğünü kısıtlayan kanun ve yönetmelikler vardı. Gazetecilere karşı açılmış beklemekte olan yüzlerce dava vardı; gazeteciler bağımsız haber yaparken hala büyük engellerle karşılaşıyorlar. 2007 yılında katledilen tanınmış Türkiye Ermenisi, gazeteci Hrant Dink’in uğradığı suikastta polisin ve jandarmanın hatalarını ortaya çıkartan araştırmacı gazeteci Nedim Şener, devlet sırlarını açığa çıkarmak suçundan yargılandı ve kendisi için 32,5 yıl hapis cezası talep edildi.    Buna karşın, ironik bir şekilde, Hrant Dink’in katili Ogün Samast için talep edilen ceza süresi 20 yıldı. Nedim Şener daha sonra bu davadan beraat etti.

Üçüncü olarak, telefon dinlemeleri pek çok vatandaş için bir endişe kaynağıydı. Konuyla ilgili genel algı ise telefon dinlemelerinin gerçekten yaygın olduğuydu. Gazeteler, etiğe aykırı şekilde yayınlanan yasa dışı dinleme içeriklerini anlatan haberlerle doluydu. İzin alınarak yapılmış dinlemelerde de savcılar yasaları açıkça çiğneyerek,  dinleme metinlerinin suç iddialarıyla ilgili olmayan kısımlarını genellikle imha etmeyip, iddianamelere koyuyorlardı. Sonuç olarak, geçen yıllarda pek çok sanığın özel hayatı iddianameler üzerinden kamuoyu önünde ortalığa saçıldı. Bu şekilde, pek çok Ergenekon sanığının özel hayatı ifşa edildi. Bu şekilde, Ergenekon sanığı ve önemli bir köşe yazarı olan İlhan Selçuk’un düzenli bir Fashion TV izleyicisi olduğunu ve Rio Karnavalı’nı hiç kaçırmadığını öğrenmiş olduk.

Ayrıca, Ergenekon örgütü ile bağlantısı olduğu düşünülen yaklaşık 50 kadar hâkim ve savcının telefonlarının da Adalet Bakanlığı’nın talebi üzerine dinlemeye alındığı açığa çıktı. Dinlenen savcıların yasadışı şebekelerle bağlantısı olduğuna ilişkin hiçbir şey bulunamadı. Bu örneğin kendisi, hukukun üstünlüğü ilkesine göre yönetilen bir ülkede hükümetin bu yönteme başvururken makul sınırların ötesine geçtiğini gösteriyor. Sanıkların telefon dinleme kayıtlarının sistematik ve kontrolsüz bir şekilde ifşası bir korku ortamının yaratılmasına yardım etti.

Otoriterliğin Yeni Modeli

Bu eğilim, Türkiye’de şekillenmekte olan bir otoriterlik kalıbının yansımalarından birisi olarak görülebilirdi.

Daha önce de bahsettiğim gibi Başbakan Erdoğan’ın eleştiri ve farklı fikirlere karşı tutumu, medya sahiplerine eleştirel sesleri susturması çağrısında da görüldüğü üzere, artan ölçüde hoşgörüsüz bir zihniyeti yansıtıyordu.

Kendisinin bir otokrat olarak nitelendirilmesi, uluslararası medyada güçlenmekte olan konsensüsle uyumlu olacaktır.  Son dönemde The New York Times, The Wall Street Journal ve The Washington Post gibi gazeteler, yayımladıkları başmakalelerle Erdoğan’ı otokratik ya da otoriter eğilimlerinden dolayı eleştirdiler.

Türkiye, AKP hükümeti altında, seçimle işbaşına gelmiş bir Başbakan’ın artan şekilde otokratik eğilimler sergilediği bir demokratik otoriterlik rejimine doğru ilerledi. Bazı siyaset bilimciler buna “seçimli otoriterlik” adını veriyorlar. “Demokratik otoriterlik” bir terim olarak bir oksimoron aslında, birbiriyle çelişen iki unsuru bir arada barındırıyor. Ama dünyanın bizim tarafı zaten çelişkilerle dolu.

Size Başbakan Erdoğan’ın bu davranış kalıbına işaret eden eylem ve açıklamalarından oluşan uzun bir liste verebilirim:

Kendisini eleştiren basına yönelik sert tavırları; gazeteleri boykot etme çağrıları; Başbakanlık basın bürosunun muhabirlerin akreditasyonlarını iptal etmesi; Ermeni meselesiyle ilgili resmi çizgiyle çatışan bir bildiriye imza atan aydınlara sert bir şekilde hücum etmesi, ekonomik krizin olumsuz etkilerinin kontrol altına alınması için bir program hazırlanması çağrısı yapan iş dünyasının sözcülerini paylaması gibi…

Benim açımdan bütün bunlar hoşgörüsüz (illiberal) bir zihniyetin işaretleri. Bütün bu örneklerin her birisinde ortak bir unsur var: farklı fikirlere karşı yükselen bir hoşgörüsüzlük.

Gerçek bir demokrasi farklı olabilmek demektir. Demokrasi kültürünün en temel tanımı,   farklı görüşlere saygı ile başlar.

Eğer farklı görüşlere gösterilen hoşgörü, o ülkede demokrasinin kalitesini değerlendirebilmek için bir kıstas olarak alınırsa, Türkiye’nin karnesinde geçer bir not alacağından şüphem var.

Türkiye’de siyaset sahnesinde bugünlerde meydana gelenler, geçen yıllarda Batılı çevreleri kaplayan düşünce şablonuna meydan okudu. Bu düşünce, Başbakan Erdoğan’ın aslında devlet aygıtının otoriterliğinin bir kurbanı olduğuydu. Askeri otoriterinin rolü azalmaya devam ederken, bunun yerine sivil karakterde bir otoriterliğin geçmekte olduğu her geçen gün daha açık görülebiliyordu.

İktidar Temerküzünden ‘Denetim ve Dengeleme’ Mekanizmalarına  

Türkiye’de bugün demokrasinin karşılaştığı en temel sorununun Başbakan Erdoğan’ın şahsında ortaya çıkan iktidar temerküzü olduğunu düşünüyorum.

Gerçek bir demokrasinin temeli, etkili denetim ve denge mekanizmalarına dayanan güçler ayrılığı ilkesidir. Ne yazık ki, Türk demokratik deneyiminin büyük bir eksiği, denetim ve denge mekanizmalarının yeterince güçlü olmaması ve bu mekanizmaların kuvvetli bir şekilde oturmuş bir demokrasi kültürüne sahip olmayan bir ülkeye hala yabancı gelmesidir.

Sahici bir demokrasinin işleyişi, bunun ancak güçlü bir fren ve kontrol mimarisi üzerine inşa edilmesiyle mümkündür. Maalesef, Türkiye’nin zaten zayıf olan demokratik mimarisi 2011 seçimlerinden önce de zemin kaybetmekteydi.

Yürütme erki, yasama üzerinde mutlak kontrol ve yetki sahibiydi. Bir lider hangi yasaların, hangi içerikle çıkarılması gerektiği konusunda bütün ipleri elinde tutuyordu.

Türkiye’de yargının majör bir reformdan geçmesi gerekliliğine itiraz etmiyorum. Ayrıca, yargıdan çıkan bazı kararlarının sorunlu olduğu eleştirisine de karşı çıkmıyorum. Yine de yürütmeye yargı üzerinde benzer bir yetki verecek olan herhangi bir düzenleme güçler ayrılığı ilkesini sonlandıracaktır.

Dördüncü Erk Hükümeti Denetleyebilir mi?

Gerçek demokrasilerde denetim ve dengeleme işlevinin önde gelen güvencelerinden biri “dördüncü güç”tür. Hükümet otoritesinden tamamen bağımsız bir şekilde faaliyet gösteren özgür bir basın,  işleyen bir demokrasinin olmazsa olmaz bir gereğidir.

Basının rolü, Türkiye’de her zaman tartışmalı bir konu olagelmiştir. Ancak, medyadaki mülkiyet yapısında meydana gelen değişiklikler, medya sektörünün bağımsız işleyişi açısından problematik oldu.  Örneğin, ülkenin ikinci en büyük medya grubunun düzenlenen bir açık artırmada hükümet yanlısı bir gruba veriliş şekli tartışma kaynağı oldu.

Tartışmanın kaynaklandığı nokta, aslen ihaleye teklif sunan üç grup varken bunlardan ikisinin son anda açık arttırmadan çekilmesiydi. Bu durum, açık arttırmayı teklif veren tek bir grupla sınırlı bıraktı. Diğer iki grubun neden çekildiği hala gizemini koruyan bir sorudur.  Sonuç olarak ihale, hiçbir çekişme olmadan, hükümetin açık artırmayı açış teklifindeki rakam olan 1.2 milyar doları ödemeyi kabul eden gruba gitti. İhaleyi alan grubun CEO’su Başbakan’ın damadıydı. Bu satışın nasıl finanse edildiği de dikkate değer bir konu. Ticari bankalar çok riskli buldukları gerekçesiyle bu gruba söz konusu ihalenin finansmanı için kredi vermeyi reddettiklerinden dolayı, bu riski devlet kontrolündeki bankalar aldı. Kamu bankaları bu gruba 700 milyon dolarlık bir kredi açtı.  Katar Yatırım Fonu da hisse karşılığı 250 milyon dolarlık bir katkı sağladı.

Bu açık arttırmanın ifade ettiği gibi, Türkiye rekabetin adil bir alanda gerçekleştiği bir yer olmaktan uzaklaşıyor. AB’ye tam üye olmanın bir koşulu, birbirleriyle yarış halindeki bütün şirketler açısından adil rekabeti güvence altına alan, objektif kurallarla düzenlenmiş bir iş ortamı yaratmaktır. Eğer bir ekonomide bazı önemli sözleşmeler açık arttırma yapılmadan ya da tek bir şirketin katıldığı açık artırmalar üzerinden sonuçlandırılıyorsa,  orada adil bir rekabet alanının oluştuğundan söz edilemez. Bu ortam, AB müktesebatıyla uyumlu görülemez.

Hükümet ile yakından ilişkili olan yeni iş grupları medya sektörüne girdi. Medya sektörüne yapılan her yeni yatırım olumlu karşılanmalıdır. Medya sektörü rekabetçi bir ortama sahne olmalıdır.  Medya sahipliğinin çeşitlendirilmesi her demokrasi için zorunludur; çünkü çeşitlenme bilginin halka ulaşmasını doğrudan etkiler. Daha çok medya mecrası ve daha fazla iletişim kanalının bulunması, yayımlanabilir bütün fikir ve haberlerin halka ulaşmasını güvence altına alacaktır.

Ancak Türkiye’de medya sahipliğinin değişmesinin, daha objektif bir gazeteciliğin gelmesine yol açtığını söylemek zordur. Tam tersine hükümeti eleştiren haberlerin yayınlanmasından sakınan bir eğilim gözlemledik. Yolsuzluk olaylarının haberleştirilmesi riskli bir gazetecilik faaliyeti haline geldi.

Yolsuzluk Öykülerinden Vergi Cezalarına

Bu konuda çarpıcı bir örnek verebilirim. Deniz Feneri skandalı Almanya’da, Alman bir savcının 2008 ağustos ayında AKP şahsiyetleriyle de bağlantısı olan bir grup sanığın aleyhinde dava açmasından sonra patlak verdi. Frankfurt’taki mahkemenin verdiği karar çerçevesinde üç kişi hüküm giydi. İkisi hala hapis cezalarını çekmekteler. Hükümeti destekleyen medya kuruluşları, bu mahkûmiyet kararının haberini yapmadı. Bizim grubumuzdaki gazeteler bu olayın haberini yapınca, Başbakan bize karşı bir kampanya başlatarak gazetelerimizin boykot edilmesi çağrısında bulundu.

Bağımsız habercilikten sakınmayan medya grupları genellikle çok ciddi miktarda mali cezalarla karşılaştılar. Kendi çalıştığım medya grubuna verilmiş vergi cezaları üzerinde durmayı burada uygun bulmuyorum. Ancak toplamı 4 milyar doları aşan vergi cezası, bağımsız haberciliğin bedelinin açık bir delilidir.  Başbakan Erdoğan, vergi cezasının tebliğ edilmeden önce kendisinin dikkatine getirildiğini ve buna olur verdiğini açıkça söyledi. Bu açıklama, cezanın gerisindeki siyasi mülahazaların bir kanıtıdır.

Bu tür vergi cezaları basın üzerinde caydırıcı bir etki (chilling effect) yaratıyor mu? Evet yaratıyor.  Yalnızca gazeteciler üzerinde değil, bütün iş dünyası üzerinde yaratıyor. Ben o tarihte Doğan Grubu’nun önde gelen gazetelerinden birinin genel yayın yönetmenliğini yapıyordum ve bu caydırıcı etkiyi şahsen tecrübe ettim. Bu caydırıcı etki Türk basınında hala etkisini icra etmeye devam ediyor. Artık bir yayın yönetmeni olmadığım için mutluyum; çünkü meslektaşlarımın kararlarını verirken ne kadar zor bir ortamda bulunduklarını çok iyi biliyorum.

Kıssadan hisse çıkarmamız gerekirse şunu söyleyebiliriz: Eğer basın bağımsız habercilikten ve eleştiriden kaçınırsa, hükümeti denetleme ve dengeleme işlevini kaybeder. Bu, kanımca, demokrasiyi sakatlayan bir gelişmedir.

Atama Yoluyla Demokrasi

Siyasi sistemin bir diğer büyük yetersizliği, alternatif üretebilme yeteneğinden yoksun olmasıdır diye düşünüyorum. Bu, Türk siyasi sistemini sürekli içinden çıkılmaz bir açmazın içinde tutmaktadır.  Buradaki defo, çok yalın bir anlatımla, siyasi partilerimizin demokratik yapılar olmaması gerçeğinden kaynaklanmaktadır.

Bu açıdan, Türk demokrasisinin karşılaştığı sorunların önemli bir bölümünün, iddia edildiği gibi, yalnızca askeriye ya da yargıdan değil, aynı zamanda demokrasimizin sivil bileşenlerinin yapıları itibarıyla demokratik olmamalarından kaynaklandığına da inanıyorum.

Siyasi partiler ve seçim yasaları 1982’de askeri rejim tarafından tasarlanmıştır ve büyük ölçüde aynen yürürlüktedir bugün. Bu yasalar siyasi parti liderlerine emsali görülmemiş yetki ve güç bahşediyor.  Ve parti liderleri, birbirlerine yönelttikleri bütün o sert, haşin sözlere rağmen, bir konuda tamamen uyum içindedirler: bu yasaları olduğu gibi muhafaza etme kararlılıkları…

Bir ülkede seçmen, karar verme ve muhalefet mekanizmaları arasındaki transmisyon hatları siyasi partilerdir. Bu geçiş hatlarının tamamı antidemokratiktir. Yalnızca bir kişi mutlak karar vericidir ve kararları alır.  Görünüşte, liderler delegeler tarafından seçilir; ancak liderler bu delegeleri belirleme konusunda da mutlak yetki sahibi oldukları için hiçbir parti lideri, eğer kendisi çekilmeye karar vermezse, görevden alınamaz. Meclisteki her milletvekili bizzat parti lideri tarafından şahsen seçilip atanır. Dolayısıyla o milletvekilinin siyasi geleceği de parti liderine bağlıdır. Lidere olan bağlılık milletvekilinin vicdanına olan bağlılığının önüne geçer.

Bir açıdan buna, atama yoluyla demokrasi diyebiliriz.

Bu bağlamda AKP hükümetinden çarpıcı bir örnek verilebilir. 2009’da AKP her şehirde il kongreleri yaptı. Her il kongresinde, parti genel merkezi belli bir adayı destekledi. Aslında, kongrelerin büyük bir bölümünde Ankara’daki parti genel merkezi tarafından onaylanmış tek bir aday ve tek bir liste vardı. Bazı şehirlerde, genel merkezin resmi adaylarına meydan okuyan genel merkezden bağımsız başka adaylar çıktı. Ve bazı durumlarda seçimi bu bağımsız adaylar kazandı. Sonrasında ne olduğunu merak edebilirsiniz. Seçilmiş yerel parti yöneticilerinin yetkileri parti genel merkezi tarafından hükümsüz kılındı. Basit bir şekilde bu kişiler görevlerinden alındılar ve yerlerine parti liderliğine sadakatleriyle bilinen atanmış yeni yöneticiler getirildi.

Bir saniyeliğine, Türkiye modelindeki senaryonun aynısının İngiliz siyasetine uygulandığını düşünelim. İşçi Partisi’nin ve Muhafazakâr Parti’nin bütün milletvekillerinin bir ön seçim süreci olmadan bizzat parti liderleri tarafından tek tek seçildiğini düşünün. Bu bir demokratik model olarak kabul edilebilir miydi?  Hiçbir şekilde…

İngiltere demokrasisi ve Avrupa’daki demokrasilerin çoğu için düşünülemez olan bir şey, Türkiye demokrasisi için tahayyül edilebilir ve hatta gerçekliğin kendisi olan bir durumdur.

Bu, devam eden AB süreci içinde, kapsamlı bir şekilde reforme edilmesi gereken bir alandır.

ERgin_rt3

AB Perspektifi Raydan Çıkınca

Türkiye AB’ye dönük doğrultusunu kaybetmeye devam ettikçe bütün resim giderek daha kasvetli olmaya başladı ve bunun belli vazgeçme maliyetleri oldu. Bu durumun siyasi sistemde, reform sürecinde, demokratik kültürde ve aynı zamanda dış politikada sonuçları ortaya çıktı.  Tam üyelik görüşmeleri hız kaybettikçe, AB’ye halkın desteği de çarpıcı biçimde geriledi.

Bütün bunlar ülkede 2007’den beri sürmekte olan büyük kutuplaşma ortamında gerçekleşti. Yani, açık bir AB perspektifinin eksikliğinde ortaya çıkan boşluğu, toplumda artan çatışma ve bölünme doldurdu. Devlet kurumları ve yargı bu bölünmenin parçası haline geldi.  Ya da bu bölünmeler devlet kurumlarının içine de yansıdı.

Türk toplumunun önemli bir kesiminde, özellikle de ülkenin büyük şehirlerinde yaşayanlarda, laikliğin tehlikede olduğu hususunda endişeler oluştuğu bir olgudur. Bir bölümü abartılmış olsa da bu endişelerin var olduğu ve ele alınmayı gerektiren bir durumun bulunduğu yadsınamaz.

AKP hükümeti altında dinsel anlamda muhafazakârlığın Türkiye’de hayatın bütün alanlarında zemin kazanmakta olduğu da bir olgudur.  2010’da Türkiye 2002’de olduğundan daha muhafazakârdı.

Sonuç Yerine: Yeni Bir Konsensüs İhtiyacı

2011’den önceki durumu gösteren bu resim bize ne anlatıyor? Bu farklı yönde giden çelişkili yönelişler, bir denge noktasının ortaya çıkıp çıkmayacağı konusunda bize ne söylüyor?

Türkiye pek çok güçlü ve aksi yönlerde ilerleyen akıntıları olan bir nehre benziyor. Ve Türkiye hakkında konuştuğunuzda hiçbir zaman yüzeye çıkmayan derinden yol alan akıntıları hesaba katmanız gerekiyor.

Ülkedeki bölünmeler doğal olarak yeni bir denge noktasına ulaşacaktır. İkilik ve kutuplaşma ilelebet devam edemez.  Bu, şimdiye kadar Türkiye’nin enerjisini ve kaynaklarını tüketmiştir ve siyasi ve ekonomik istikrara da katkı sağlamamıştır.

Bir denge noktasına ulaşılabilmesi için bütün oyuncuların büyük bir uzlaşıya varmaları gerekiyor.  Bu, yalnızca bir tarafın kazançlı çıktığı sıfır toplamlı çatışmacı bir stratejiyle mümkün olmayacaktır.

AB bu çabada çok kritik bir role sahipti. AB liderlerinin buradaki sorunun karmaşıklığını tamamen anlayabildiklerinden şüpheliyim. Ancak AB’nin Türkiye konusunda ne yapacağı, sarkacın hangi yöne gideceğini köklü bir şekilde etkileyecektir.

Takip eden gelişmelerin bu öngörüleri ne ölçüde haklı çıkaracağı ise başka bir makalenin konusudur.

Sedat Ergin, Hürriyet Gazetesi Köşe Yazarı ve Milliyet Gazetesi Eski Genel Yayın Yönetmeni

Makaleyi şu şekilde referans vererek kullanabilirsiniz:

Ergin, Sedat (Nisan, 2013), “Türkiye’nin AKP Hükümeti Dönemindeki Demokrasi Mücadelesi: 2002-2010”, Cilt II, Sayı 2, s.26-37, Türkiye Politika ve Araştırma Merkezi (AnalizTürkiye), Londra: AnalizTürkiye(http://researchturkey.org/?p=3076&lang=tr)

Facebooktwitterlinkedinmail

Yorumlar

Loading Facebook Comments ...

7 thoughts on “Türkiye’nin AKP Hükümeti Dönemindeki Demokrasi Mücadelesi: 2002-2010

  1. Hıfzı Deveci

    Yazarın geniş değerlendirmeleri için teşekkürler.
    Fakat bu güzel yazının birkaç önemli eksiği var.
    En başta, 2011-2012 dönemini dışarıda tutmuş olması eksiktir. Yaşadığımız şu son iki yıl yazarın değerlendirmelerini yanlışladığı için değil, (tersine kuvvetlendirmiştir); ama bu iki yıl içinde yazarın pek üstünde durmadığı başka olumsuzluklar yeşerdiği için.
    Kürt sorununun çözümü çabaları, Habur deneyimini bile aratacak kadar çapaçulluk içinde götürülmekte. Böylesi bir meselede kesinlikle söz hakkı olan muhalif kesimlerin fikirlerine “değersiz hezeyanlar” olarak bakarak aşağılamaya çalışan bir anlayış hakim. Toplum kesimlerini ikna çabaları, aynı toplum kesimlerini açıkça “fikirsiz kalabalıklar” olarak gören bir düzlemde yürütülüyor.
    Yeni anayasa yapım çalışmaları da aynı kalitede. Son iki yılda ortaya iyice çıktı ki yeni anayasa yapımı bir “demokratikleşme” değil, tam tersine “otoriterleşme” projesidir. Burada “silahların susturulması” bir “nihai amaç” olmayıp, “başkanlığa giden yolda bir ihtiyaç” olarak görünüyor.
    Yazının ikinci önemli eksiği, değerlendirmelerdeki “orta yolcu” dildir. Böyle bir dil sosyolojik tezlerde uygun olabilir; ama günümüz Türkiye’sinde mevcut tehdit ve tehlikeleri bu dille anlatmak onları hafifletmektir. Daha net, kararlı, gördüğünü açıkça anlatan bir dil kullanılmalıdır. Olan biteni olumlular-olumsuzlar diyerek teraziye koymak, tehlikeleri hafife almak olacaktır. Örneğin, “yargı süreçlerinde bazı olumsuzluklar olmasına rağmen” diye başlayan bir cümle, bütün hukuk dışılıklara meşruiyet kazandırır. Net biçimde söylenmesi gereken şudur:
    1. TÜRKİYE HIZLA BİR ORTADOĞU DİKTATÖRLÜĞÜ OLMAYA SÜRÜKLENMEKTEDİR.
    2. TÜRKİYE İÇİN TEHLİKE “BÖLÜNME” DEĞİLDİR, ASIL BÜYÜK TEHLİKE ÇÖZÜLMEDİR!

  2. John Peet

    This is an excellent commentary and brief by Mr. Ergin! I enjoyed reading it and followed the step by step journey of AKP government. The past reminds and restores itself. It gives a roundup of the news in Turkey, and indicates how things might get out of control under an absolute power. Remember the famous British saying; power corrupts, and absolute power corrupts absolutely! Hope Mr. Erdogan will take a lesson from his mistakes and such warnings and do the best for Turkey. Turkey is at the edge of making a great contribution to the region and becoming a new credible power as well as ruining everything including herself’s prosperity and future. Critical issue is others, including the opposition and media bosses should help him, NOT by absolute obedicence, but by providing a free media with independent commentaries! Thanks for sharing this!

  3. Nancy Willstone

    Mr. Sedat Ergin’s article is very instructive to understand the recovery process of Turkey following the coalition governments of the past, and the economic crisis in 2001. However, single party government turned into one man government, and this article humbly clarifies the inconsitent policies of the Ak Parti in the last decade. Erdogan’s Turkey is like a jigsaw puzzle, good jobs and bad jobs seem to travel hand in hand! But, it is obvious Turkey is heading toward worse policies in recent years. Another assessment of the AK Parti after 2011 election should be written asap!

  4. Philip Shankland

    Why do the opposition parties have their own ‘shadow cabinets’? This article can be read as a summary of what the opposition has done in Turkey, too. AKP struggled, made several policy trials, evaluations, pressures, but where is the opposition? Why did not they attack on the ruling party through the channels and mechanisms it used!!! Anyway, it is a good analysis on Turkey’s last decade, thanks indeed!

  5. http://2.gp/q2qR

    I do not know if it’s just me or if perhaps everybody else experiencing problems with your blog. It seems like some of the written text on your posts are running off the screen. Can somebody else please comment and let me know if this is happening to them as well? This might be a issue with my internet browser because I’ve had this happen previously.
    Kudos

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.