Türkiye: Doğu’ya Giden Gemi

Türkiye: Doğu’ya Giden Gemi

Türkiye, 30 Mart Pazar günü yeni bir seçim daha yaptı. Bu aslında sıradan yerel seçimdi; ama siyasal kamplaşma öylesine keskin, söylemler öyle düşmancaydı ki bağlamının ötesine geçti, “hayat-memat” seçimi oldu çıktı.

İç çatışmalarını çözememiş, toplumsal mutabakatlarını sağlayamamış bütün ülkelerde olduğu gibi, Türkiye’de de seçimler her zaman gergin olmuştur; fakat bu kez, ortamdaki gerilim gerçekten yüksek düzeydeydi. Çünkü iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti hakkında korkunç boyutlarda yolsuzluk iddiaları vardı ve son derece inandırıcı ses kayıtları, polis soruşturmaları, savcılık iddianameleriyle desteklenmekteydi. Hükümetin dört bakanı iddialara bağlı olarak istifa etmek zorunda kalmıştı. Başbakanın oğlu bile suçlama altındaydı;  babasından aldığı talimatlar doğrultusunda, büyük tutardaki yolsuz nakit serveti polisten kaçırmaya çalıştığı iddia ediliyordu.

İddialar yolsuzlukla sınırlı değildi, başkaları da vardı. Başbakanın gazete ve televizyon yöneticilerine talimatlar verdiğini, haber ve yorumlara müdahalede bulunduğunu, beğenmediği gazetecileri işten kovdurduğunu, hatta büyük bir gazetenin seksen yaşındaki patronunu bir haber nedeniyle azarlayarak ağlattığını ortaya koyan ses kayıtları internette dolaşıyordu.([1]) Bu kayıtlara bakılırsa başbakan spor kulüplerinin yönetimlerini bile kendine göre dizayn etmeye çalışıyor, kıymetli kamu arazilerinin kimlere satılacağına karar veriyor, imar kanununa aykırı yapı izinlerini bizzat veriyor, büyük müteahhitlerden yüzlerce milyon dolar toplayarak oluşturduğu yasadışı fon ile kendine bağlı kişileri gazete ve televizyon sahibi yapıyordu.([2]) Geçtiğimiz yıllarda ülkenin ikinci büyük partisinin genel başkanına kurulan (ve adamın istifa etmesine neden olan) pornografik görüntü tuzağının([3]) asıl düzenleyicisinin başbakan olduğu söylentisi de yayılmıştı. Toplum, her gün bir yenisi ortaya çıkan bu rezaletleri, “Brezilya dizisi” izler gibi izlemekte, yarın nelerin çıkacağını heyecanla beklemekteydi.

Seçimlere az kala, Türk Dışişleri Bakanlığında yapılan çok üst düzeyde bir toplantısının ses kayıtlarının internette yayımlanması ise bütün krizin tepe noktasını oluşturdu. Çünkü: (i) Dışişleri binasındaki toplantı gerçekten kozmik gizliydi; (ii) toplantıdakilerden biri tam da böyle casusluk faaliyetlerini önlemekle görevli kurumun başındaki kişi, yani MİT müsteşarıydı; (iii) toplantının internete düşen içeriği gerçekten şok ediciydi: Ses kayıtlarına göre, devletin çok üst düzey yetkilileri Suriye ile savaş çıkarmak istiyorlar, bunu makul ve haklı gösterecek bazı “tehlikeli” provokasyon seçeneklerini tartışıyorlardı.

İddialara dayanak olan telefon konuşmalarının “ağır suç” oluşturanları, muhatapları tarafından reddedilse de hiçbiri güçlü biçimde yalanlanamadı. Kayıtların, Gülen Cemaati([4]) tarafından kaydedilip servis edildiğini düşünen Başbakan Erdoğan ve Hükümet üyeleri, suçlamalardan yargı önünde aklanmak yerine Cemaati suçladılar. Onlara göre, bütün ses kayıtları Pensilvanya’da yaşayan Fethullah Gülen ekibinin marifetiydi; ekip “bazı dış güçlerin” emri üzerine iktidara karşı bir yıpratma harekâtı yürütmekteydi! Hükümetin suçlamaları inandırıcı olabilirdi; eğer Pensilvanya’daki Fethullah Gülen ve onun cemaati, AKP iktidarına yıllardan beri destek vermemiş olsaydı! ([5])

Şok edici iddialar ortalığa dökülürken, İktidar partisi her türlü inceleme-soruşturmanın önünü kesmek, bu ağır gündemin altında ezilmemek için bazı ölümcül hamleler yapmaya başladı: Yolsuzluk soruşturmalarında görev alan polisleri, savcıları, hâkimleri oradan oraya atıyor, istifa eden bakanlar hakkında Meclis’te soruşturma açılmasını engelliyor, bütün olan bitenin “dış güçlerin, Türkiye’nin iyiliğini istemeyen çevrelerin, Gülen’cilerin” işi olduğunu söyleyip duruyordu. Gittikce genişleyen “düşmanlar” listesi mantık sınırlarını zorlamaktaydı; sonunda, yabancı yatırımcılar bile düşman safına katıldılar. Öyle ya, onlar yüksek faiz peşindeki “faiz lobisi” ydiler!

Hükümet, bütün bu absürd savunma hamleleri elektronik ortamda hemen çürütülmesine ve alay konusu edilmesine karşı,  son ve en yıkıcı silahını çekti, Twitter ve YouTube’u kapattı!  Böylece Türkiye altmış yıldan beri içinde yer almaya çabaladığı batı kampından biraz daha kopmuş, “hibrid rejimler” listesinden bile düşmüş, “despot rejimler” arasında yer almış oluyordu.([6])

Üstelik yukarda anlattığımız her şey, sadece son iki-üç ayın özetidir. Türkiye, aslında geçtiğimiz Mayıs ayından beri toplumsal muhalif hareketlerin yükselişine şahitlik etmekte. İktidar partisi geçen Mayıs ayındaki “Gezi Parkı” protestolarından başlayarak, bir dizi toplumsal gösterinin hedefindedir; verdiği aşırı sert polisiye karşılık ise ülke çapında sekiz vatandaşın ölümüne, yüzlerce kişinin yaralanmasına neden oldu.([7])

Geçen yılın Mayıs ayından başlayan bu gerilim dozu yüksek siyasal dans, ekonomik göstergeleri de bozdu. Türk Lirası Dolar ve Euro karşısında değer yitirdi, borsa düştü, yabancı yatırımcıların risk iştahları ve ülkeye ilişkin beklentileri azaldı.

İşte, geçtiğimiz 30 Mart günü yapılan yerel seçimlerin gerçekleştiği ortam buydu. Muhalefet partileri, bütün seçim kampanyası boyunca, iktidarı; yarattığı yolsuzluklar ve despotik eğilimleri üzerinden eleştirdiler. Meydanlar, Türk seçmeni gibi gerginliği kanıksamış kalabalıklar için bile alışılmadık biçimde; “Hırsız Başbakan, Başçalan Tayyip” nidaları ile inledi. Siyasal analistler, bu kez iktidarın “iyi bir ders” alacağını, büyük kent belediyelerini kaybedeceğini, oylarının en azından % 10 kadar düşeceğini öngörüyordu. Çünkü sadece yolsuzluk iddiaları bile Turgut Özal’ı iktidardan eden “Koskotas Dosyalarına” rahmet okuturdu.([8])

Fakat öyle olmadı. Ortaya çıkan seçim sonuçları, iktidar yüzde dört-beş kadar oy kaybetmiş görünse de([9]) muhalefet partileri için “başarı” olmaktan uzaktır, hele bunca ağır iddiadan sonra. AKP iktidarı sahip olduğu belediye sayısında ciddi bir kayıp yaşamadı, seçim kampanyası boyunca dillendirilen iddiaların ciddiyeti göz önüne alındığında, savaşı “hasarsız” atlattığı bile söylenebilir. Şimdi, seçim gününden beri, Türk televizyonlarında yüzlerce siyasal analist, saatler süren programlarda bu durumu yorumlamaya çalışıyor.

Siyasetçilere gelince, Türk siyasetçiler bir konuda gerçekten uzmandır: Seçim sonuçlarını kendi lehlerine yorumlamak! Basit matematiksel sonuçlar üzerinde yapabilecekleri istatistiksel cambazlığın, düşünce varyasyonlarının sonu yoktur. Bu kez de öyle oldu; demeçlere bakılırsa başbakan kazançlı, ana muhalefet partisi kazançlı, ikinci muhalefet partisi kazançlı, Kürt ayrılıkçıların partisi kazançlı. Üstelik bütün kampanya “hırsızlık, yolsuzluk” üstüne kurulup bir de iktidar ciddi oy kaybı yaşamadığı için, şimdi bütün suçlamalar bir anlamda düşmüş ve iktidar partisi (mahkemede değilse de) seçmen nezdinde beraat etmiş sayılacak. Seçim akşamı, başbakanın aile fertleriyle birlikte parti binasının balkonunda verdiği muzaffer görüntü (her ne kadar az gelişmiş bir diktatörlüğün fotoğrafı gibi görünse de) bu güveni yansıtıyor. Bundan sonra Türkiye’de hiçbir savcı iktidar hakkındaki yolsuzluk iddialarını soruşturamaz, hiçbir mahkeme sorumluları yargılayamaz. Elbette çarpık bir durumdur bu. Elektronik ortama getirilen sansür onay aldı; başbakanın, başlatacağını açıkça söylediği  “intikam operasyonu” da öyle.

Neden böyle oldu? Herhangi bir batı ülkesinde, mevcut iktidarı on kez yerinden edecek, sorumluları uzun yıllar boyu hapiste tutabilecek iddialar, Türk seçmenine neden (hemen hemen hiç) tesir etmedi? Bu konuda yüzlerce değerlendirme yapılabilir, farklı tezler ileri sürülebilir; hepsi de belli açılardan doğru olabilir. Seçimde bazı hileler yapılmıştır belki, hatta Başkent Ankara’da gerçekten yoğun usulsüzlükler olduğu anlaşılıyor; ama bu kadar “hasarsızlığı” açıklamaya yetmez. Çokça söylendiği gibi “Vatandaş bunlara makarna, pirinç, bulgur ve kömür karşılığı oy veriyor” söylemi ise tümden sığ ve çocukçadır. Gerçek neden olasılıkla toplumsal genlerde yatıyor: Türkiye gittikçe muhafazakârlaşan bir ülke; altı yüz yıllık Müslüman imparatorluk geleneği karşısında doksan yıllık laik Cumhuriyet reformunun zaten şansı azdı, üstelik bu yıllar içinde pek destek de görmedi. Zaman içinde de kesinlikle yok olacak. Lidere atfedilen kutsallık, yanılmazlık, üstünlük; her türlü hatayı örtüyor; insanların bağlılığı (yolsuzluğu gözleriyle görseler bile) azalmıyor. Bu, herhangi bir batı demokrasisi için anlaşılır bir durum değildir kuşkusuz; ama zaten Türkiye demokrasisi de siyaset bilimi kitaplarındaki şablonlara uymuyor. Ünlü bir filozof([10]) altmış yıl kadar önce, “Batılılaşma çabalarımızı” eleştirirken, bu durumu çok özlü biçimde şöyle açıklamıştı: “Türkiye, Doğu’ya doğru giden bir gemidir arkadaşlar; güvertesindeki bazı saf yolcular ise durmaksızın batıya doğru koşarlar!”

Hıfzı Deveci, Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu Emekli Üyesi, Kamu Yönetimi Uzmanı ve Yazar

Makaleyi şu şekilde referans vererek kullanabilirsiniz:

Deveci Hıfzı (Nisan, 2014), “Türkiye: Doğu’ya Giden Gemi”, Cilt III, Sayı 4, s.6-10, Türkiye Politika ve Araştırma Merkezi (AnalizTürkiye), Londra: Analiz Türkiye (http://researchturkey.org/?p=5816&lang=tr)


[1] Ses kayıtlarına göre; aynı zamanda önemli bir sanayici de olan gazete patronu, PKK ile Türk Hükümet yetkililerinin yaptığı gizli görüşmenin zabıtları gazetesinde yayımladığı için Başbakanın ağır şekilde azarlamasına maruz kalmış, “Kimin için girdim ben bu işe” diye ağlamıştı.

[2] Yine ses kayıtlarına göre; Başbakan ülkenin çok büyük altyapı projelerini üstlenen müteahhitlere emir çıkarmış ve her birinden 50-100 milyon dolar toplayarak 600 milyon dolarlık bir havuz oluşturmuş, bununla yandaş birine gazete ve televizyon satın aldırmıştı.

[3] Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Deniz Baykal, yasadışı biçimde kaydedilmiş görüntülerinin internete düşmesi  sonucu istifa etmek zorunda kalmıştı. Aynı günlerde, Milliyetçi Hareket Partisi’nin üst düzey yöneticilerinden olan 10 milletvekili de benzer bir tuzağın kurbanı oldu, bunların 9’u yeniden seçilemedi. Geçtiğimiz günlerde ortaya çıkan yeni ses kayıtları ise bu görüntüleri o zaman bizzat Başbakan’ın servis ettiğini iddia etmekteydi.

[4] Kendisine “Cemaat” ya da “Hizmet Hareketi” gibi isimler veren bu oluşum; klasik anlamda bir parti ya da sivil toplum örgütü olmayıp, “adanmışlık” temelinde toplanmış kişilerden oluşur. Hareketin, aslen bir cami hocası olan Lideri  Fethullah Gülen; Türkiye’de hakkındaki çeşitli davalar sonrasında, 1999 yılından bu yana ABD’nin Pensilvanya Eyaletinde yaşamaktadır. Gülen, Time Dergisi tarafından, 2013 yılında “Dünyanın en etkili 100 kişisinden biri” olarak gösterilmiştir.

[5] Yaygın kanıya göre Fethullah Gülen Hareketi AKP Hükümetine kuruluşundan itibaren destek olmuştur. 2008 yılında başlayan Ergenekon-Balyoz gibi dava süreçlerinde, asker kişiler aleyhindeki delilerin tıpkı bugünlerde olduğu gibi, Gülen’ciler tarafından temin edildiğine inanılmaktadır.

[6] Twitter ve YouTube dünyada Çin ve Kuzey Kore gibi birkaç otoriter ülkede yasaktır. Economic Intelligence Unit tarafından yayımlanan Democracy Index 2012 kitapçığında “Hibrid Rejimler” arasında gösterilen Türkiye, bu yasaklarla birlikte, Çin ve Kuzey Kore’nin yer aldığı “Otoriter Rejimler” kategorisine düşmüş oluyor.

Kaynak: https://www.eiu.com/public/topical_report.aspx?campaignid=DemocracyIndex12

[7] 2013 Mayıs’ının sonlarında, İstanbul Taksim’deki bir parkın yapılaşmaya açılması kararına karşı başlatılan barışçıl eylemlere hükümetin ve polisin gösterdiği acımasız tepki, birden bire yurt çapında yaygınlaşan hükümet karşıtı protestolara dönüşmüş, aylarca devam eden olaylarda polis şiddeti can kayıplarına, yaralanmalara neden olmuştu.

[8] 1991 yılındaki seçimlerde ANAP Hükümetini ve Başbakan Turgut ÖZAL’ı en çok zorlayan konu da yolsuzluktu. Muhalefet liderleri Süleyman Demirel ve Erdal İnönü, seçim meydanlarında sürekli bunu vurguluyorlar; tam da o günlerde Yunanistan’da patlayan “Bankacı Koskotas” skandalına yollamada bulunarak, “Koskotas Dosyalarının hesabını soracağız” diyorlardı. Gerçekten, o seçimde yolsuzluk iddiaları Turgut Özal’ı  koltuğundan etmişti.

[9] AKP’nin oyları % 45 çıktı. Atmosferin “genel seçim” niteliğinden ötürü 2011 milletvekilleri seçimleriyle karşılaştırma yapıldığında, 2011’de % 49,9 oy alan AKP’nin % 5 kadar kaybı olduğu ortaya çıkıyor. Fakat 30 Mart seçimleri milletvekili genel seçimi olsaydı, AKP 30-35 milletvekili kayıpla yine de tek başına hükümet kurabilecekti.

[10] Celal Yalınız (Sakallı Celal) Ö: 6 Haziran 1962


Yorumlar

Leave a Reply

Your email address will not be published.


Loading Facebook Comments ...
Loading Disqus Comments ...