Uygarlıkların Sınırları: 21. Yüzyılda Türkiye ve Hindistan

Dünyanın iki çok kültürlü ulusu, Türkiye ve Hindistan, ilk dönemlerinin çeşitli karışıklıklarını yavaş yavaş üzerlerinden atıyorlar. Yeni Delhi ve Ankara, yerel dogmaları ve eskimiş doktrinlerini, aslında oldukça benzer yollarla, yeniden gözden geçirip değerlendirerek, kendilerini 21. Yüzyıl dünyasının öne çıkan liderleri olarak konumlandırmaya çalışıyorlar.

2008 yılı sonunda, Türkiye`nin Hindistan Büyükelçisi Levent Bilman, Hindistan`da ufak bir kitleye hitap ediyordu. Diplomatlığın gerekliliğini yerine getiren Bilman, Türkiye`nin ve ev sahibi ülke Hindistan’ın paylaştığı değerleri ve çıkarları anlattı: Orta Asya`da istikrar, küresel ticaret, terörle mücadele ve demokrasi bunlardan başlıcalarıydı. Fakat Bilman`ın bu iki ülkenin ortak bir özelliğini kaçırması dikkatimi çekti; her iki ülkenin de kültürünün kökü birden fazla medeniyete dayanmaktaydı.

Türkiye tabi ki Avrupa ile Asya, İslam ile Hristiyanlık ve de –tartışmaya açık olarak- modernlik ile gelenekçilik arasında coğrafi ve kültürel bir köprü konumunda. Hint Okyanusu`nun tam ortasındaki Hindistan, Robert Kaplan`ın deyişiyle “önümüzdeki yıllardaki güç ve çatışma rabıtası”, Dharmizm, İslam ve Konfüçyanizmin ayrımında duruyor, binlerce dini ve kültürü aynı ulusta barındırıyor ve de çağdaş ile gelenekseli uzlaştırmanın zorluğunu yaşıyor.

Küreselleşme çağında, ticaret yapabilmek, iletişim sağlayabilmek ve de kültürler arasında bağ kurabilmek başarının temel kaynağıdır. Türkiye ve Hindistan, bu çağdan birçoklarından daha fazla yararlanabilecek pozisyondadır. Fakat kendi kimliklerindeki kaderi fark etmeleri her iki ülke için de uzun zaman almaktadır.  Anadolu`yu ve yarımadayı ev edinmiş birçok imparatorluğun mirasına sahip olsalar da, Türkiye`nin ve Hindistan’ın modern çağda kendilerini tanımlamaları çaba gerektirmektedir.

Türkler, Atatürk’ün projesine göre, Avrupa yanlısı, milliyetçi ve sürekli ilerleme yanlısı bir ulus inşa ettiler. Hindistan’ın karizmatik liderleri Mohandas Gandhi ve Jawaharlal Nehru ise Nehru`nun Hindistan’ın İngiltere`den bağımsızlığının arifesinde yaptığı “Kaderle Buluşma” (Tryst with Destiny) konuşmasında belirtilen hedefleri kendilerinden sonrakilere çıta olarak çizerek, Hindistan için aynı oranda yüksek bir amaç belirlediler. Fakat bu amaçların çoğu birer özlem olarak kaldı.

Türk ulusu otoriter yönetimler ve askeri kontrol ile boğuşurken, Hindistan`daki hiyerarşi ve kötü yönetim onu fakirliğe ve yozlaşmaya mahkûm etti. Hindistan, demokrasisini geliştirebildiyse de “her an değişmeye meyilli” bir devlete sahip olmayı kabul etmek zorunda kaldı.  Türkiye ise güçlü bir devlete sahip olmak uğruna demokrasisini feda etti.

Fakat yine de neticeler her iki ülke için de benzer oldu: Türk ve Hint halkının siyasi, kültürel ve girişimci istekleri acımasız bir “derin devlet” ve dünyaya kapalı bir ekonomi tarafından bastırıldı. Yıldırılmış Ankara ve ezilen Kürtler`in ulusal anlatıları, Suriye ve Pakistan`ın “yabancı eli” olduğu Yeni Delhi ve Kaşmir ile birebir örtüşmektedir. Yıllar boyunca, her iki ülke de, bu gerçekleri ulusal deneyimlerinin kaçınılmaz bir maliyeti olarak kabul etti.

Daha derinlemesine incelemek gerekirse, Hindistan’ın Montroe Doktrini, Yeni Delhi’yi Güney Asya’yı kontrol etmeye odaklandırdı. Bu yönelim, hem Hindistan’ı Yarımada`ya hapsetti hem de bölgesel komşularıyla arasındaki gerginliklerin artmasına sebep oldu. Bu gerginliklerin sonuçlarını hala “Af-Pak” Bölgesinde görmekteyiz. Benzer şekilde, Türkiye Cumhuriyeti ilk yılları boyunca tek başına hareket etti. Sonrasında ise mirasının Orta Doğulu ve Orta Asyalı öğelerinden uzak durarak Avrupa’nın ön cephesinde olma çabasıyla NATO’nun güvenlik şemsiyesinin kenarında yer aldı.

Oysa bugün, her iki ülke yirminci yüzyıl boyunca kendi ulusal kalkınmalarını tanımlayan dogmaları sorgulamaya başladı. Hindistan vatandaşları, köklü sosyal ve ekonomik hiyerarşileri yerleştirmiş olan bürokratik sosyalizmden kurtulmanın yanı sıra yaygın yolsuzluktan kurtulmak için ayaklandılar. Ezilenler kaderlerini, Hindistan tarihinin herhangi bir zamanından çok daha fazla kendi ellerine alabilmişlerdir. Acımasız Silahlı Kuvvetler Özel Yetkiler Yasasının yürürlükten kaldırılması, bir yandan Hindistan ordusuna Keşmir`de serbestlik sağlarken, bir yandan da sorunlu bölge için yeni bir gelecek yazma potansiyeline sahip olan diyaloğu başlattı.

Türkiye’de ise, hem hükümetler hem siviller yeni bir düzen talep ediyor. İnsanlar artık ne ordunun her diktasını yerine getirmek istiyor, ne gazeteciler tartışmalı konulardan hapse atıldığında sokaklara dökülmekten geri kalıyor ne de istedikleri dine inanmaktan ve arzu ettikleri dili konuşmaktan mahrum bırakılmayı kaldırabiliyor. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Kürtlere ulaşma çabaları, özellikle Türk tarihinin karanlık bir kısmında sayfanın çevrilmesi için umut vaat ediyor. Yapılması gereken daha çok şey olmasına rağmen, her iki ülkede de devam eden değişiklikleri inkâr etmek mümkün değildir.

Yeni Delhi ve Ankara’nın küresel dünya görüşlerindeki devrimler oldukça benzer çizgiler göstermektedir. Yıllardır Yarımadasında hâkimiyet kurmaya çalışan Hindistan, giderek stratejik ihtiyaçları için Güney Asya’nın ötesine bakarken, bir yandan da Hint Okyanusu ve ötesindeki ülkelerle ticaret, enerji, siyaset ve güvenlik konularında bağlar kurmaktadır. Aynı şekilde Türkiye, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun dile getirdiği “stratejik derinliği”  “coğrafyasında ve tarihi deneyimlerindeki varlıkları kullanarak” ve Ankara’nın stratejik alanının sınırlarını genişleterek uygulamaya çalışmaktadır.

Bu arada, Davutoğlu’nun “komşularla sıfır sorun politikası,” Hindistan Başbakanı I.K Gujral’ın diğer Güney Asya ülkeleri ile uzlaşma sağlanmasını amaçlayan dış politika doktrini ile oldukça benzerlik gösteriyor. Türkiye, nihayet çoklu medeniyet mirasını Bosna`dan Suriye`ye, İsrail`den Irak`a, çatışan taraflar arasında köprü oluşturmaya çalışarak kullanıyor. Hindistan da, örneğin ABD ve İran ile kendi çıkarlarını uzlaştırmak zorunda olması gibi benzer sorunlarla karşı karşıya olduğu için, “çeşitlilik içinde birlik” prensibini kendi avantajı için kullanmayı öğrenmek zorundadır.

Tabii ki, karşılaştırmalar, Türkiye ve Hindistan’ın sömürge geçmişleri, coğrafyaları ve kültürleri arasında büyük farklar olduğundan çok fazla ileri götürülemez. Ama asıl önemli olan – bana İstanbul’da görev yapan bir Amerikan yetkilisinin de dediği gibi, ki kendisi Hindistan hakkında da konuşuyor olabilirdi – “Burada insanlar her şeyin daha önceki halinden iyiye gittiğinin farkında.” Küreselleşmenin sınırlarının bazı yerlerde kargaşa, başka yerlerde de direnç gösterdiği bir çağda, belki de bu, Türkiye ve Hindistan’ın kurucularının hayallerinin karşılanacağının –  ya da bunların aşılacağının- en iyi göstergesidir.

Neil Padukone

Bu makaleyi şu şekilde referans vererek kullanabilirsiniz:

Padukone, Neil (Nisan, 2012), “Uygarlıkların Sınırları: 21. Yüzyılda Türkiye ve Hindistan”, Cilt I, Sayı 2,  s.9-10, Türkiye Siyasi Analiz ve Araştırma Merkezi (AnalizTürkiye), Londra: AnalizTürkiye  (http://researchturkey.org/p=506&lang=tr)

Facebooktwitterlinkedinmail

Yorumlar

Loading Facebook Comments ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.