Son bir kaç yıldır ABD-İran arasında yaşanan gerginlik son zamanlarda daha da tırmanmakta, bölge ve uluslararası güvenliği tehdit etmektedir. Bu gerginlik bu veya diğer şekilde özellikle bölge devleti olan Azerbaycan’a da yansımaktadır. Gerginlik daha da tırmanırken ABD Azerbaycan’dan İran ile bağlı politikasına açıklık getirmeyi, İran ise Azerbaycan’dan tarafsız kalmayı veya yanında olmasını talep ederek baskı uygulamaktadır. Doğal olarak ABD-İran gerginliği Azerbaycan açısından fırsat ve tehditleri de beraberinde getirmiştir. Azerbaycan için önemli olan tehditleri bertarf edip, fırsatları ulusal çıkarları çerçevesinde korumaktır.
ABD, tek kutuplu dünyada hegemonyasını korumak ve devam ettirmek için ekonomik, siyasi, askeri gücü ve uluslararası terörizm tehlikesinden başarılı şekilde yararlanarak, enerji kaynaklarına sahip olan Orta Doğu’da konumunu güçlendirmek amacıyla Irak’ı işgal etmiştir. Nükleer ve kimyasal silah iddialarıyla ABD Irak’a saldırsa da, işgal sonrası ülkede nükleer ve kimyasal silah bulunmaması işgal iddialarının gerçek nedenini ortaya çıkarmıştır.[1] Bazı kaynaklar ise ABD’nin Irak’ın işgal etmesini ‘Büyük Orta Doğu’ projesinin ilk aşaması olarak değerlendirmektedir. ‘Büyük Orta Doğu’ projesinin esas amacının bölgede İsrail’in güvenliğini korumak olduğunu iddia edenler olsa da[2], ABD’nin güvenli enerji akışını kontrol etmek stratejisi bu planın özünü teşkil etmektedir.[3]
ABD aynı zamanda bölgedeki diğer devletleri de ‘şer ekseni’ olarak tanımlamakta ve tehdit etmektedir. ABD, Irak ve Afganistan sorununu tamamen halletmeden İran’ı nükleer silah elde etmek istemekle (ettiği için değil) suçlayarak bu ülkeyi ‘Büyük Orta Doğu’ projesinde yeni hedef olarak seçmiştir.
İran Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinejad ve diğer resmi yetkililer de Don Kişot’un yel değirmenine kılıç salladığı gibi, devlet adamına yakışmayan bir sorumsuzluk içerisinde ABD’nin İran’ı işgal hevesini daha da artıracak açıklamalarda bulunmaktadır. Bu aynen Saddam Hüseyin’in işgalden önce ABD’ye karşı yaptığı açıklamalara benziyor. İran Deniz Kuvvetleri’nin İngiliz askerlerini tartışmalı bölgede tutuklaması ve televizyon kanallarında askerlerin ‘itiraflarını’ Dünya kamuoyuna göstermesi İran’a hiç bir siyasi kazanç sağlamamıştır. Bu durumu büyük bir ihtimalle İran hükümeti de görüyor, ancak bunu iç politikada kamuoyunu istediği şekilde şekillendirmek amacıyla kullanmaktadır. Geçtiğimiz aylarda İran’ın ABD’nin insansız hava keşif aracını ele geçirdiği zaman da aynı tutumu sergilediğini iddia etmek mümkündür.
Dünya basınında ABD veya İsrail’in İran’a ne zaman saldıracağı konusunda çeşitli senaryolar üretilmektedir. Her ne kadar tartışmalı olsa da, ABD’nin Irak problemini halletmeden İran’a saldırması ve ‘nokta vuruşu’ yeteneğine sahip roketlerle askeri, sanayi ve diğer strateji hedefleri vurması istisna edilmemektedir. ABD, İran halkının toplumsal-siyasi ve psikolojik durumunu öğrenmek için bir kaç roketi ‘yanlışlıkla’ sivil hedeflere yönlendirebilir. ABD, bununla aynı zamanda İran halkının yönetimin yanında olup olmadığını kolaylıkla tespit edebilir.
Tek kutuplu dünyada hegemon olan ABD’nin dış, ekonomik ve güvenlik politikalarındaki herhangi bir değişiklik doğal olarak uluslararası alanda da ciddi sonuçlar doğurmaktadır. Azerbaycan için önemli olan bu değişikliklerden ulusal çıkarları adına maksimum derecede yararlanmaktır. Bu bakımdan ABD-İran krizi doğrudan Azerbaycan’ı da ilgilendiriyor. Çünkü ABD, Azerbaycan’ın jeopolitik konumunu da dikkate alarak Azerbaycan’ın da bu probleme taraf olmasına çalışmaktadır. 1990’lı yılların sonlarından itibaren ABD Azerbaycan’da askeri üs (mobil askeri üs) kurmak istediğini bildirmektedir.[4] Zaman zaman bu konu taraflar arasındaki görüşmelerde gündeme getirilmektedir. Azerbaycan’ın merhum Devlet Başkanı Haydar Aliyev bu konuda daha temkinli davranmış, bölgesel denge sistemini değiştirme imkânı ve mekanizmalarına sahip olan devletleri (Rusya, İran ve Türkiye) dikkate alarak bu konuda net bir görüş bildirmemiştir.
Son zamanlarda ABD’nin Güney Kafkasya devletlerinin birinde hava savunma sistemini yerleştirmek istemesi Rusya ve İran’ı rahatsız etmektedir. ABD bu konuda ülke adı vermeyerek Azerbaycan ve Gürcistan’ın Rusya ve İran açısından zan altında kalmasına neden olmuştur.
ABD’yi bölgede ‘ağabeyi’ olarak gören Gürcistan bile bu konuyla ilgili görüş bildirmekte acele etmemiştir. Azerbaycan daha ciddi ve temkinli davransa da, Ermenistan ve Rusya basınında bu ülkeyi hedef gösteren bir dizi haberler yayımlanmıştır. Bu durum, Rusya ve Ermenistan’ın Azerbaycan’a karşı ortaklaşa yürüttükleri psikolojik savaşın bir parçasıdır ve son zamanlarda gerginleşen Azerbaycan-İran ilişkilerine de etkisiz kalmamıştır. Böyle bir ortamda Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev, Haydar Aliyev’in politikasını devam ettirmeye çalışmaktadır. Ancak bugün uluslararası güvenlik sistemi ciddi şekilde değişmektedir ve ABD-İran krizinde (bu kriz daha da derinleşirse veya askeri operasyonlar başlarsa) ABD dünya devletlerini bu konuda 11 Eylül 2001’de terör saldırısından sonra ya yanlarında, ya da karşılarında görecekleri yönünde açıklamalar yapabilir. Bu türden bir açıklama özellikle İran ile komşu devletler açısından büyük önem arz etmekte, fırsat ve tehditleri de beraberinde getirmektedir. Doğal olarak bu durumda Azerbaycan da zor durumda kalacaktır. ABD’nin İran’a saldırması günümüzün jeopolitik gerçekliğinde Azerbaycan’ın stratejik çıkarları ile örtüşmemektedir. Bölgede herhangi bir askeri operasyonun düzenlenmesi Azerbaycan’ın ekonomik, siyasi kalkınması karşısında ciddi bir engeldir. Böyle bir senaryoda ABD’nin, Azerbaycan’ın hava sahasını ve topraklarını İran’a karşı askeri operasyonlarda kullanmak talebi en son arzu olunan gelişmedir.
ABD’nin Irak’tan çekilmesinden sonra Araplar ve Kürtler arasında yaşanması muhtemel sorunlar bölge güvenliğini daha da karmaşık duruma sokabilir. Konuyu bir başka açıdan ele alırsak, Orta Doğu’da karmaşık bir durum yaşandığı zaman İran’a karşı askeri operasyonlar düzenlemesi belki de ABD’nin yararına olacaktır. Özellikle son bir yıldır devam eden ‘Arap Baharı’ndan sonra bölgede iddialı olan devletlerde (Mısır, Suriye) iç politikada siyasi belirsizliğin yaşanması, ABD’ye karşı kurulabilecek ittifak ihtimalini zayıflatmaktadır.
ABD-İran krizinde son zamanlarda yaşanan gelişmeler değerlendirildiğinde kısa ve orta vadede ABD’nin İran’a asker göndermesinden daha çok, İran’ın stratejik önem taşıyan hedeflerine roketlerle saldırması gündemde olabilir. Geniş çaplı askeri operasyonlar düzenlemesi şimdilik perspektifli değildir.
Azerbaycan bu konuları da dikkate almalı, bazı konularda ABD’nin görüşlerini paylaştığını bildirmeli, ama hiç bir zaman hukuki yükümlülük almaya çalışmamalıdır. Azerbaycan ‘sabret ve izle’ politikasını uygulamaya çalışmalı ve olayların hangi mecrada gelişeceğini dikkatle takip etmelidir.
Eğer ABD, İran’a karşı herhangi bir yaptırım uygulamaya veya askeri operasyonlara başlamaya karar vermişse ya da verecekse, Azerbaycan maksimum tedbirli davranmalı ve ABD’nin yanında yer alma ihtimalini geniş açıdan değerlendirmelidir.
Bölgede dengeler değişecekse, yeni denge mekanizmasının kurulması sürecinde Azerbaycan da yer almalıdır. Olayların dışında kalarak değil, içinde olarak müdahale etmek mümkündür. Doğal olarak Azerbaycan bu denge mekanizmasının omurgası olamaz. Ancak bütün zorluklara rağmen ulusal çıkarlarını maksimum düzeyde korumaya çalışmalıdır.
Güney Azerbaycan’ın bağımsızlık veya özerklik elde etmesi için bütün imkân ve mekanizmalar değerlendirilmelidir. Şimdiki aşamada Kuzey ve Güneyin birleştirilmesi konusu ön plana çıkarılmamalı, ancak bunun orta ve uzun vadede gerçekleşmesi için gerekli temeller oluşturulmalıdır.
Azerbaycan ABD’nin askeri üs talebine prensip olarak olumlu bakabilir. Ancak bu askeri üsten İran’a karşı askeri operasyonlarda kullanılmasına onay vermemelidir. Eğer ABD, Azerbaycan’da askeri üs kuracaksa bu İran’a karşı daha çok caydırıcı özellik taşımalıdır. Bu durumda İran ve Rusya’nın da Azerbaycan’a karşı baskıları belli ölçüde azalabilir. Bir başka ifadeyle Azerbaycan topraklarından ABD’nin İran’a saldırmasına izin verilmemelidir. Bunun Azerbaycan açısından çok ciddi sonuçları olabilir (Ama verilme ihtimali de göz ardı edilmemelidir). Azerbaycan’ın bu konuda ABD’yi ikna etmesi için ciddi sebepleri vardır. Öncelikle İran, Azerbaycan’ın komşusudur ve bundan sonra da hangi şekilde olursa olsun yine komşusu olacaktır.
İran’da yaklaşık 30 milyon Azerbaycan Türkü yaşamaktadır ve ABD askeri operasyonlarda başarılı olamazsa, Fars rejimi onlar için ciddi tehlike oluşturacaktır. Afganistan ve Irak’ta ABD’nin askeri üsleri vardır ve askeri operasyonların bu coğrafyadan başlaması sadece Azerbaycan’ın değil, Güney Kafkasya’nın güvenliği açısından önemlidir. Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı ciddi tehlike ile karşılaşır. Bölgede enerji kaynaklarına, petrol ve doğalgaz boru hatlarına karşı İran ve Ermenistan tarafından desteklenen terör eylemleri gerçekleştirilebilir.
Bütün bunlara rağmen ABD, Azerbaycan’da askeri üs kurmak isteğini, İran’ın nükleer silah elde etmesini önlemek için bu ülkeye karşı uygulaması ihtimal edilen siyasi, ekonomik ve askeri yaptırımlarda Azerbaycan’ın yer almasını isterse, Azerbaycan buna karşılık:
-ABD’nin Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünü tanıdığını bildirmesine rağmen sözde Dağlık Karabağ Cumhuriyeti’ne bağımsız devlet olarak mali yardımları durdurmasını veya bu yardımları Azerbaycan üzerinden Karabağ’a aktarılmasını;
-Sözde Dağlık Karabağ Cumhuriyeti’nin ABD’deki temsilciliğinin kapatılmasını;
-Bağımsızlığını yeni kazanmış devletlere yardım edilmesi için kabul edilmiş Bağımsızlığın Desteklenmesi Yasası’nda (Freedom Support Act) Azerbaycan’a yardım edilmesini yasaklayan 907. maddeyi tamamen yürürlükten kaldırmasını;
-Milenyum Programı çerçevesinde Azerbaycan’a da yardım etmesini veya bu çerçevede Ermenistan’a edilen yardımların azaltılmasını ya da durdurulmasını;
- Ermenistan’ın Rusya ile askeri ittifakını dikkate alarak bu ülkeye yapılan askeri yardımları askıya almasını;
-Azerbaycan’ın Ermenistan tarafından işgal edilmiş topraklarını geri almak için askeri operasyonlara başlaması halinde ABD, Ermeni diasporasının Senato ve Temsilciler Meclisi’nde Azerbaycan’a karşı olası yaptırımların önünü almayı;
-ABD’nin Azerbaycan’a siyasi, ekonomik ve askeri yaptırımlar uygulamayacağını garanti altına almayı;
-Dağlık Karabağ’da askeri operasyonlara başlaması halinde Rusya’nın Azerbaycan’a yönelik baskılarının zayıflatılmasına yardımcı olmayı;
-Rusya’nın Ermenistan’da konuşlanan askeri üssünün asker ve mühimmatından Ermenistan’ın yararlanmasına veya Rusya’nın Ermenistan’a askeri yardımda bulunmasına engel olmayı;
-Avrupa Birliği’nin Azerbaycan’a yönelik baskı ve yaptırımlarını hafifletmesini veya kaldırmasını;
-Askeri operasyonlar devam ederken Azerbaycan’ın ekonomik ve mali sorunlar ile karşılaşması halinde yardım etmesini;
-Ermenistan’a işgal ettiği topraklardan geri çekilmesi için baskı yapmayı, savaş zamanı bu ülkeye siyasi, ekonomik ve mali destek vermemeyi;
-ABD’nin İran’a yönelik askeri operasyonlar sonucunda Azerbaycan’ın kayıplarını (mülteci akını vs.) karşılamasını;
-ABD’den, İran’da Azerbaycan Türklerinin yaşadıkları bölgeleri ağır silahlarla bombalamama teminatı vermesini;
-İran rejiminin düşmesi halinde Güney Azerbaycan’ın ‘kendi kaderini belirleme’(self determination) hakkını kullanmasına imkân vermeyi talep etmelidir.
Bunlar Azerbaycan’ın geleceğini değiştirebilecek derecede önem arz etmektedir. Başarılı ve çok yönlü bir siyaset planlaması yapıldığı takdirde, Azerbaycan, ABD-İran krizinde ulusal menfaatlerini maksimum seviyede koruyabilir. Bunun için uluslararası dinamizm bütün yönleriyle değerlendirilmeli, bölgesel güvenliği tehdit edecek konular araştırılmalı, siyasi ve askeri açıdan birkaç senaryo üretilmelidir.
Dr. Hatem Cabbarlı
Bu makaleyi şu şekilde referans vererek kullanabilirsiniz:
Cabbarlı, Hatem (Nisan, 2012), “ABD-İran Krizinde Azerbaycan: ‘Yakın Komşu’ mu ‘Uzak Dost’ mu?”, Cilt I, Sayı 2, s.10-15, Türkiye Siyasi Analiz ve Araştırma Merkezi (AnalizTürkiye), Londra: AnalizTürkiye (http://researchturkey.org/p=537&lang=tr)
[1] David Wolsh, Irak’ta Kitle İmha Silahı Yok. ABD Medyası Yalana Devam Ediyor, (Çeviren: Batur Özdinç), http://www.barikat-lar.de/dunya/kitleimha.htm, 17 Mayıs 2003; EL Baradei: ‘‘Irak’ta Nükleer Silah Yok’’, http://www.habervitrini.com/haber/el-baradei-irakta-nukleer-silah-yok-74888/, 7 Mart 2003.
[2] Hasan Şafak, Büyük Ortadoğu Projesi/İsrail’in İmparatorluk Planı, Profil Yayımcılık, Kasım 2006, Hasan Yurtsever, İsrail ve Büyük Ortadoğu Projesi, İstanbul, 2004.
[3] Necdet A PAMİR, ‘‘Irak’a Müdahale ve Petrol Boyutu’’, Jeopolitik Dergisi, 5.sayı. kış, 2003, s.43.
[4] “ABŞ Azerbaycanda baza qura biler” (ABD Azerbaycan’da askeri üs kurabilir) http://www.musavat.com, 20 Aralık 2008.




“İki devlet, tek millet” diye diye fazlaca şımarttığımız Azerbaycan, ama haklı ama haksız, Türkiye’nin canını dişine takarak uğraştığı İsrail’e hava üssü verdi
Bizim basın biraz yazdı, ama nedense gazetecilerin bile duymayacağı kadar: Soydaş Azerbaycan, İran sınırında İsrail’e bir hava üssü verdi. Haberi, ABD’nin ünlü Foreign Policy dergisi 28 Mart sayısında duyurdu. ABD’li üst düzey bir yetkilinin Şubat başında yaptığı açıklamaya göre İsrail, Azerbaycan’dan İran’ın kuzey sınırında bir havaalanı satın aldı (“have bought an airfield”). Olayın öncesine ilişkin olarak haberde şu hususlar da yer aldı.
1) Şubat sonunda, İsrail’in Azerbaycan’a 1,6 milyar dolarlık Heron ve uçaksavar füze satmasına ilişkin anlaşma imzalandı. (Bu haber Türkiye’de çok duyuldu).
2) İran yine Şubat’ta, Azerbaycan’a iki nota verdi. Biri, Mossad ajanlarının Azerbaycan topraklarında faaliyette bulunmasını, diğeri de İsrail’de eğitilmiş suikast timlerinin İranlı bilimcileri hedef almasını protesto ediyordu. (Son 2 yılda 4 İranlı nükleer bilimci öldürüldü, Sabah, 12.01.2012. Amerikan ve diğer yabancı kaynaklar, Mossad ajanlarının Azerbaycan’da cirit attığını duyuruyorlar).
3) İktidardaki Yeni Azerbaycan partisinin bir üyesi, hükümetten, ülkenin adının “Kuzey Azerbaycan” olarak değiştirilmesini istedi. Böylece, “Güney Azerbaycan” diye andıkları kuzey İran’da yaşayan 16 milyon Azeri’nin bağımsızlığa kavuşturulmasını kastetti. (“Güney Azerbaycan” terimi, en çok, Turancı eski cumhurbaşkanı Ebulfez Elçibey tarafından kullanıldı).
4) WikiLeaks’in yayınladığı, ABD’nin Bakü büyükelçilik müsteşarı Donald Lu imzalı bir kriptoda (2009), İlham Aliyev’in şu sözleri yer aldı: “İsrail’le ilişkilerimiz buz dağına benzer. 10’da 9’u su altında.” (Bütün kaynaklar Azerbaycan ile İsrail arasındaki yakın ilişkinin 10 hatta 20 yıl önce başladığına işaret ediyorlar).
Haber hakkında İsrail yorum yapmayı reddetti. Azerbaycan biraz bekledikten sonra yalanladı ve haberi İran’la aralarını bozmaya yönelik bir iftira olarak niteledi. Bununla birlikte, ABD kaynakları şu noktaya dikkat çektiler: Azerbaycan Savunma Bakanı Safar Abiyev, üs verme haberi duyulmadan önce bir soruyu yanıtlarken, İran’ı bombalamaktan dönecek İsrail uçaklarının Azerbaycan’a inmeleri ve oradan İran’da arama-kurtarma operasyonu yürütmek istemeleri halinde bunu yasaklayacaklarını söylemekten kaçınmıştı. Israel Hayom gazetesinin 29 Mart sayısında da yer alan bu husus, eski bir ABD diplomatı tarafından da İsrail’in Haaretz gazetesinde dile getirildi (29.03.2012). Burada üç şey söylemek istiyorum.
Olayın yorumu
1) Ben böyle “sivri” haberlerde ihtiyatlı davranırım. Ama olay doğru. Dışişleri’ndeki arkadaşlara sordum, şu cevabı aldım: “Üssü satın alma değil, kullanma hakkı verilmiş.” Azerbaycan’da Sovyet döneminden kalma ve İsrail’in yararlanabileceği 8 adet metruk havaalanı olduğunu Independent gazetesi, Londra’nın ünlü Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nün “Askeri Denge 2011” raporuna dayanarak yazdı (30.03.2012).
2) Haberi sızdıran tabii ki ABD. Durmadan İran’ı bombalamaktan bahseden İsrail’e söz geçiremeyince, kontrol edemeyeceği koşullarda başı belaya girmesin diye, süreci durdurmak amacıyla yaptı.
3) Bu olay, inşallah, Türkiye’nin kulağına artık küpe olur. “Kardeş”, “soydaş” diye başımıza koyduğumuz Azerbaycan, Türk dış politikasında yıllardır tartışmasız en zararlı ülke. En azından iki açıdan.
a) Yüzde 77’si Ermeni olan Dağlık Karabağ’ın bağımsızlıktan bahsetmeye başlaması üzerine, sobaya tiner döker gibi, bölgenin 1923’ten beri süregelen özerkliğini 1989’da bir parlamento kararıyla kaldırdı. Başını belaya soktu. Arkasından savaş çıkınca, askerleri, ellerindeki Sovyet tanklarını birkaç bin dolar karşılığında Ermenilere sattı. Böylece, kendi nüfusunun yarısı kadar olan Ermenistan’a yenilerek bölgeyi kaptırdı. O günden beri de D. Karabağ’ı kurtarmaktan başka bir şey düşündüğü yok ve Türkiye’yi de kendi girdabına çekti. Türkiye de, Allah akıllar versin, kendisini bunca yıpratan Ermeni meselesinin hallini D. Karabağ’a bağladı.
b) Şimdi de, Azerbaycan, Türkiye’nin İsrail’e karşı güttüğü (ama doğru ama yanlış) sert politikayı gözünü kıpmadan vurmuş oluyor. Bütün bunlara rağmen, Türkiye bana sormadan adım atamaz psikolojisi içinde ve Türkiye’yi hiç dikkate almadan aklına ne eserse onu yapıyor. Kaç kere yazdım.
Tek taraflı aşk
24.04.2004 Annan Referandumunda Kıbrıslı Türklerden “evet”, Rumlardan “hayır” çıkması halinde KKTC’yi tanıyacağını açıklamıştı; sonuç malum. 29.04.2004’te, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nde KKTC milletvekillerinin ilk kez oturumlara katılmalarını sağlayacak rapor oylanacakken, Azeri heyeti “kokteylleri olduğu için” salondan ayrıldı. Haziran 2005’te Erdoğan Bakü’yü ziyaret ettiğinde Aliyev KKTC pasaportlarını kabul edeceklerini, KKTC’ye doğrudan uçuşları başlatacaklarını, Azeri şirketlerin KKTC’de büro açacaklarını bildirdi; sonuç malum.
22.04.2009’da Ermenistan’la protokollere giden süreç duyulunca, Türkiye’yi cezalandırmaya karar verdi. İki Türk camisini kapattı (Hürriyet, 20.05.09) ve Türkiye’ye “indirimli” sattığı doğalgaza zam ilan etti (Taraf, 26.04.2009. Oysa, Türkiye’ye doğalgazı 120 dolardan satma anlaşması yaptığında, Rusya’ya 80 dolardan satıyordu). Türk Şehitliğindeki Türk bayraklarını direkleriyle söktü (Milliyet, 18.10.09). Sonuçta, Türkiye’nin Ermeni meselesinde önünü açacak protokolleri büyük başarıyla sabote etti. Şubat ayına geldiğimizde de, Taksim’deki “Dişe Diş, Kana Kan, İntikam” mitinginin masraflarını karşıladı.
Şimdi de, (ama haklı ama haksız) Türkiye’nin canını dişine takarak uğraştığı İsrail’e hava üssü verdi. Türkiye’nin, (ama doğru ama değil) Amerika’yı küstürmek riskini göze alarak Güvenlik Konseyi’ndeki nükleer pazarlıkta arka çıktığı İran’a her an saldırabilecek bir konuma geçti.
Yine de kabahat sadece bizde: Biraz doğalgaz korkusundan, biraz “İki devlet, tek millet” diye diye, çok şımarttık bu ülkeyi. Aslında, onun yaptığıdır normal olan: Menfaatini güdüyor.
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&ArticleID=1084424&CategoryID=42&fb_source=message
Azarbaijan has and will always be a part of iran. This bs about south azarbaijan gaining independent is nothing but western ideas . all azaris that I know consider themself first irani then azari. and north azarbaijan should be careful not to provoke iran in this matter. joining north and south to an iranian means the same thing as it happened in germany with east berlin joining west berlin as part of germany. so if there is a merge of north and south azarbaijan, they will be under iranian flag.
Radikal gazetesinde Baskın Oran imzasıyla “Kardeş Azerbaycan’ın son kazığı” isimli bir makale yayınlanmış. Prof. Dr. Baskın Oran Türkiye`de kendi alanında (özellikle azınlıklar üzerine) saygın bir bilim adamı olarak bilinir. Fakat ne hikmetse konu Ermenistan ve Azerbaycan olduğu zaman Prof. Dr. Baskın Oran`ın çalışmaları bilimsellikten uzak, duygusal, ideolojik nitelik kazanır. Yanlış bilgiye dayalı kesin yargılar Prof. Dr. Baskın Oran`ın bu konudaki çalışmalarının genel özelliğidir.
Örneğin uzun yıllar boyunca Ermenistan-Türkiye ilişkilerindeki mevcut durumun sorumlusunun Türkiye olduğuna ilişkin açıklamalar yaptı ve makaleler yayınladı. Bu çalışmalarının önemli kısmında Ermenistan`da Ter-Petrosyan yönetiminin Türkiye ile ilişkileri geliştirme adına iyiniyet içerisinde olduğunu ve önemli adımlar attığını, Ermenistan Anayasasından “soykırım iddiasını çıkardığını” ifade etti. Halbuki böyle bir olay olmamıştır. Ermenistan Parlamentosu’nun 23 Ağustos 1990’da kabul ettiği Ter-Petrosyan imzalı Bağımsızlık Bildirgesi’nin 11. Maddesinde, Türkiye’nin Doğu Anadolu Bölgesi için “Batı Ermenistan” ifadesine yer verilmiş, aynı zamanda sözde “Ermeni Soykırımı”nın uluslararası alanda tanınması çabaları vurgulanmıştır (Bağımsızlık Bildirgesi’nin tam metni ve ilgili maddeler için bkz: Ermenistan hükümetinin resmi internet sitesi, http://www.gov.am/en/independence/, http://www.mfa.am/en/what-is-genocide/). Ter-Petrosyan döneminde kabul edilen bağımsızlıktan sonraki ilk Ermenistan Anayasası’nın giriş kısmında da Bağımsızlık Bildirgesine bağlılık vurgulanmış ve 13. Maddesinin 2. paragrafında, Devlet Arması’nda Ağrı Dağı’nın da bulunduğu belirtilmiştir (Ermenistan Cumhurbaşkanlığı resmi internet sitesi http://www.president.am//library/constitution/eng/?pn=1, http://www.president.am/library/symbols/eng/).
Yine Ter-Petrosyan döneminde, 6 Nisan 1993’te Ermenistan Savunma Bakan Vekili Vazgen Manukyan’ın, TASS ajansına yaptığı açıklamada, Erivan Yönetiminin, sınırların değişmezliği ilkesini kabul etmediğini, bu ilkenin iki dünya savaşı sonucunda oluşmuş olan Batı ve özellikle Avrupa sınırları için geçerli olduğunu, “eski Sovyet Cumhuriyetlerinin rastgele kalem darbeleriyle çizilmiş olan sınırlarının ise aynı ilkeler çerçevesinde tanınamayacağını” iddia etmesi, Türkiye yetkilileri tarafından, Ermenistan yönetiminin “Büyük Ermenistan” hayalinin peşinde olduğunun göstergesi olarak kabul edilmişti (http://www.byegm.gov.tr/ayin-tarihi2-detay.aspx?y=1996&a=9).
Prof. Dr. Baskın Oran aynı dönemde Ermenistan`ın PKK terörüne verdiği her türlü desteği de görmezden gelmiştir (dönemin TBMM Dışişleri Komisyon Başkanı Karman İnan’ın 68 Birleşim 28.2.2002 tarihli konuşması, TBMM Tutanak Dergisi, Dönem 21, Cilt 78, Yasama Yılı 4, http://www.tbmm.gov.tr/tutanak/donem21/yil4/bas/b068m.htm).
Ermenistan`ın Türkiye`ye yönelik saldırgan tavrı, toprak iddiası ortadayken Ermenistan yetkilileri bundan vazgeçtiklerini açıklamamışken Prof. Dr. Baskın Oran aksini savundu. Sürekli olarak ilişkilerin seyrinden Türkiye sorumlu tuttu, “büyük kabahatin Türkiye`de olduğunu” iddia etti. Sadece olarak bazı Ermenistan yetkililerinin “şu anda öyle bir iddiamız yok”, ya da “ben bu konularla ilgilenmem, başka önemli konular var” tarzındaki açıklamalarını kaynak göstererek, Türkiye`ye yönelik açık toprak iddiası anlamına gelen tutumlarını (Ermenistan Anayasasındaki maddeleri, resmi söylemdeki saldırgan tavrı, sınırı belirleyen anlaşmaları resmi olarak tanımama durumunu) görmezden gelmeye çalıştı. Mayıs 2004′te dönemin Ermenistan Başbakanı Andranik Markaryan’ın yaptığı “Karabağ meselesi, soykırımın tanınması ve Ankara’dan toprak tazminatı gibi sorunlar güçlü bir Ermeni devletinin oluşturulmasıyla çözülebilir. Ankara’dan toprak tazminatı almak istiyorsak, bunun hakkında her yerde yüksek sesle konuşmamalıyız” şeklindeki açıklaması (http://www.diplomaticobserver.com/EN/belge/2-1064/currently-border-gate-is-at-the-focus-of-armenian-propa-.html) acaba hangi anlam taşıyordu. Daha 2009 yılında Türkiye-Ermenistan protokolünün imzalanacağı gün erken saatlerde Dışişleri Bakan Yardımcısı Şavarş Koçaryan’ın, mevcut Türkiye-Ermenistan sınırının “soykırım” sonucunda oluştuğunu öne sürmesi ve “şartlar değiştiği takdirde var olan sınırın yeniden sorgulanabileceğini” açıklaması (Koçaryan: “Sınır soykırım sonucu oluştu”, http://www.cnnturk.com/2009/dunya/10/10/kocaryan.sinir.soykirim.sonucu.olustu/547040.0/index.html) da Ermenistan’da konuya bakışın çok değişmediğinin ilginç bir göstergesiydi. Zaten 2 Eylül 2009`da Erivan`da basın toplantısı düzenleyen Ermenistan Dışişleri Bakanı Edvard Nalbandyan da protokollerin imzalanmasının “Kars Anlaşmasını tanıma anlamına gelmediğini” ifade etmişti (http://regnum.ru/news/1202020.html). Fakat Prof. Dr. Baskın Oran aksini savundu, Ermenistan`ın toprak iddiasından tamamen vazgeçtiğini iddia etti.
Maalesef Radikal`deki son yazısında da bu yanlışlar dizisi ve bilimsellikten uzak kesin kanaatlerin hakim olduğunu rahatlıkla gözlemlemek mümkündür. Prof. Dr. Baskın Oran daha ilk cümlesinde “Türkiye’nin canını dişine takarak uğraştığı İsrail’e hava üssü verdi” iddiasıyla Azerbaycan ile ilgili hükmünü vermiştir. Bunun yanlış bir iddia da olabileceğini hesaba katması, doğru ya da yanlış olma ihtimalini bilimsel yöntemlerle, akademik bakış açısıyla değerlendirmesi gerekirken…
Halbuki bu ciddi de olsa sonuçta bir iddiadır. Bazılarına göre Azerbaycan ile İran arasındaki gerginliğin tırmanmasını ve dolayısıyla Azerbaycan`ın İran karşıtı cepheye daha da yaklaşmasını isteyenlerin bilinçli yaptığı bir provokasyon, ama bazılarına göre bir bilginin sızması. Hangisi doğru, araştırılması gerekir.
Ama ister Azerbaycan`ın resmi açıklamaları, ister mevcut durumuna ilişkin değerlendirmeler (toprakları Ermenistan`ın işgali altındayken başka bir komşusuyla sorun yaşamak istemeyeceği; İsrail`e ya da başka bir yabancı ülkeye verebileceği askeri havaalanı kapasitesine ilişkin sorular; resmi doktrinlerindeki ilgili hususların aksi yönde olması; İran`a askeri müdahaleye Azerbaycan`ın resmi açıkladığı ve açıklamadığı nedenlerden dolayı karşı olduğuna ilişkin genel kanaat) ve İsrail uçaklarının Azerbaycan`a nereden gelecekleri, Azerbaycan`dan nereye gidecekleri sorularının cevapları, iddiaları pek doğrulayıcı niteliğe sahip değildir.
Prof. Dr. Baskın Oran`ın makalesinde ifade ettiği diğer iddialar da genellikle benzer niteliğe sahiptir. Bir bilim insanının uzak durması gereken yönteme başvurulmuş, doğruluğu büyük kuşku doğuran tez ve iddialar kesinmiş gibi aktarılmaya ve sanki kaynaklar da yazdıklarını teyit ediyormuş görüntüsü vermeğe çalışmıştır. Örneğin, Azerbaycan Savunma Bakanı Sefer Abiyev`in defalarca ve bu arada İran ziyareti sırasında da kesin dille aksi yönde görüş belirtmesine (“İran ile Azerbaycan cumhuriyeti ikili işbirliğinin geliştirilmesine vurgu”, http://turkish.irib.ir/guncel-yazilar/siyasi-yorumlar/item/257486-iran-ile-azerbaycan-cumhuriyeti-ikili-isbirli%C4%9Finin-gelistirilmesine-vurgu ; “Sefer Abiyev: Hiçbir Ülke Azerbaycan’ı İran’a Düşman Yapamaz”, http://www.1news.com.tr/azerbaycan/siyaset/20120313044607165.html) rağmen Prof. Dr. Baskın Oran Ebiyev`in “İran’ı bombalamaktan dönecek İsrail uçaklarının Azerbaycan’a inmeleri ve oradan İran’da arama-kurtarma operasyonu yürütmek istemeleri halinde bunu yasaklayacaklarını söylemekten kaçındığını” iddia etmiştir. Bunun çok yanlış olduğunu anlamak için Azerbaycan ile ilgili haberleri azacık takip etmek yeterlidir. Çünkü Azerbaycan yetkilileri bu tür iddiaları her gündeme geldiğinde kesin dille yalanlamaktadırlar.
Şu iddiasıysa hem yalan, hem de bilimsellikten uzak bir üslupta olup, adeta “Azerbaycan`a nefret duyguları” üzerine kaleme alınmıştır; bir bilim insanına ne kadar yakıştığına ise okurlarımız karar versin: “Yüzde 77’si Ermeni olan Dağlık Karabağ’ın bağımsızlıktan bahsetmeye başlaması üzerine, sobaya tiner döker gibi, bölgenin 1923’ten beri süregelen özerkliğini 1989’da bir parlamento kararıyla kaldırdı. Başını belaya soktu. Arkasından savaş çıkınca, askerleri, ellerindeki Sovyet tanklarını birkaç bin dolar karşılığında Ermenilere sattı.”
Öncelikle, Prof. Dr. Baskın Oran eğer Karabağ sorununun niteliğini merak ediyorsa ve tüm milliyetçi duyguları (etnik sempati ve etnik nefreti) bir kenara bırakıp objektif bir sonuca ulaşmayı arzuluyorsa sorunun tarihine, hukuki boyutuna azacık vakıf olur ve mutlaka emperyalizmin bölgede oynadığı oyunları da, büyük devlet kurma peşinde koşanların yaptığı katliamları da, başka ülkelere askeri üs verme arzularını halen tatmin edemeyenlerin her gün “gel sana askeri üs vereyim” diye büyük devletlere seslenişlerini de öğrenmiş olur.
Rakamlara gelince, Karabağ bölgesinin genel nüfusu içerisinde hiçbir dönemde Ermenilerin % 35`i geçmediği çok sayıda tarihi belgede yer almaktadır ve Ermenistan bölgeyi işgal edinceye ve katliamlar yapıncaya kadar da hep öyle olmuştur. Karabağ bölgesi (tarihi Karabağ Hanlığı) 1805 yılında Penahali beyin oğlu İbrahim han ile Rus ordusunun komutanı P.D.Sisianov arasında imzalanan Kürekçay anlaşmasıyla Müslüman-Azerbaycan (Türk) toprağı olarak Rusya`ya birleştirilmişti. Üzerinde SSCB döneminde kurulan yapay Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi (DKÖB) tarihi Karabağ bölgesinin sadece az bir kısmını kapsadığı ve zaten Ermeni nüfusun yoğun yaşadığı bölgeler esas alınarak oluşturulduğu için bu yapı içerisinde Ermenilerin çoğunluk olduğunu ayrıca tez olarak ileri sürmek mantıklı değildir. Diğer yandan Azerbaycan parlamentosu özerkliği 1989`da değil Kasım 1991`de kaldırdı. Bundan önceyse Ermenistan Parlamentosu önce 1 Aralık 1989’da DKÖB’yi kendisine birleştirme kararı almış, ardından 9 Ocak 1990’da 1990 Yılı Bütçe Yasası’nı onaylarken ekonomik plan kapsamına DKÖB’yi de dahil etmiş, bu süreçte bölgeyi işgal etmek üzere askeri girişimlere de başlamıştı. Rusya`nın sadece silah, askeri uzman ve istihbarat desteğini değil, aynı zamanda DKÖB’nin merkezi olan Hankendi`ndeki 366 sayılı Rus Zırhlı Birliğinin de desteğini arkasına alarak. Yani savaşı başlatma olayında olduğu gibi hukuki zeminde de ilk adımı Azerbaycan atmadı.
Azerbaycan savaşı da Ermenistan kendi ordusunu çok daha önce kurduğu, Rusya tarafından silahlandırıldığı, İran ve Batı`dan ise maddi-manevi destek aldığı ve tabii ki yaşadığı iç sorunlar (daha çok Rusya tarafından organize edilen darbe ve darbe girişimleri) nedeniyle kaybetti. Yoksa o sırada ne satacağı tankı vardı ve de Ermenistan`ın o tankı alacak parası…
Prof. Dr. Baskın Oran Azerbaycan`a yönelik suçlamalarından birisini de “Türkiye’ye “indirimli” sattığı doğalgaza zam ilan etti” cümlesiyle ifade etmiş. Sanki doğalgazı gerçekten indirimli satmıyormuş gibi. Aynı zamanda olayın perde arkasındaki tüm diğer etkenleri ve Azerbaycan`ın Türkiye`ye halen en ucuz doğalgaz satan ülke (isterse İran ve Rusya`dan alınan doğalgazın tüm bu dönemler itibariyle bir karşılaştırmasını yapsın) olduğu gerçeğini de göz ardı ederek.
Prof. Dr. Baskın Oran artık çoktan alıştığımız Azerbaycan-Türkiye ilişkilerinde KKTC`yi soruna dönüştürme taktiğine de başvurmuş. Ama bu taktiğin de anlamsızlığını fark etmek için KKTC ve Türkiye yetkililerinin konuya ilişkin açıklamalarına bakmak yeterli olacaktır.
Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin tabii ki, duygusal, kardeşlik boyutları vardır ve bu kadar çok manevi bağlara sahip iki ülke için bu da çok doğaldır. Fakat ilişkilerin siyasal, askeri ve ekonomik açıdan taşıdığı stratejik önem de her iki tarafça idrak edilmektedir. Zaten her boyutta yapılanlar da bunu teyit etmektedir. Bu ilişkiden Türkiye de, Azerbaycan da kazançlı çıkmaktadır. Azerbaycan`daki Türk yatırımları ve Türkiye`nin önemli konularda Azerbaycan`a verdiği destek, Azerbaycan`ın Türkiye`ye yapmaya başladığı ve özellikle küresel ekonomik kriz döneminde daha da önem taşıyan milyar dolarlık yatırımlar, Türkiye`nin küresel enerji merkezsi olması için Azerbaycan`ın yaptığı katkı bunların sadece bir boyutudur. Genel olarak toplum da, gazeteciler de, politikacılar da, bilim insanları da genel olarak bunun farkındadırlar.
Aynı zamanda ilişkilerde bazen anlaşmazlıkların da yaşanması doğaldır. Bir ülkenin içinde bile çok uç farklı görüşler bulunabiliyorsa, gerginlikler yaşanabiliniyorsa iki ülke arasında da bunların yaşanmasının doğal olduğunu en azından bir bilim insanının bilmesi gerekir.
Prof. Dr. Baskın Oran benzer konumdaki ülkeler olan Rusya-Belorusya, Rusya-Ukrayna, Türkiye`nin istediği diğer ülke ile ve hatta KKTC ile olan ilişkilerini Türkiye-Azerbaycan ilişkileriyle kıyaslarsa şu andaki en iyi örneğin muhtemelen Türkiye-Azerbaycan ilişkileri olduğunu görecektir. Tabii ki, zaman-zaman dönemsel olarak ifade ettiğimiz ya da etmediğimiz diğer bazı örneklerin daha başarılı görüntü sergilemesi ihtimali de mevcuttur. Ama genel görüntü büyük bir ihtimalle böyle olacaktır.
Tüm yukarıda ifade edilenlere rağmen Prof. Dr. Baskın Oran illa Azerbaycan`ı karalamayı hedef edinmişse, bilgi kirliliği oluşturarak, o bulanıklık içerisinde güya Türkiye-Azerbaycan ilişkilerine zarar vereceğini sanıyorsa bence yanılıyordur. Ama eğer bilim ya da objektiflik adına bir şeyler yapmaya çalışıyorsa, hiç olmazsa biraz daha adil davranması gerekir.