Türkiye Nereye Gidiyor? Siyasal İslam’ın Yakın Tarihteki Yükselişi

Türkiye Nereye Gidiyor? Siyasal İslam’ın Yakın Tarihteki Yükselişi

I. Giriş

Bu makale uzun dönem katı laiklik uygulayan Türkiye’de İslamcı siyasetin yükselişini analiz etmek üzere kaleme alınmıştır. Makalenin amacı, kendi halinde bir demokrasinin, zaman zaman doğrudan askeri müdahalerle karşılaşsa da, direndiği İslamcı siyasete, ister istemez, yol açışının dinamiklerini irdelemektir.

Ancak, İslamcı partilerin uyguladıkları siyasetleri teker teker yorumlamak yerine, onları iktidara taşıyan sosyolojik ve ekonomik dinamikleri irdelenmiştir.

Bu amaçla makale:

1) İslam dininin Türkiye’de ifade ettiği anlamı,

2) 28 Şubat müdahalesi ile kapatılan Refah Partisini ve

3) Şu anda iktidarda bulunan Adalet ve Kalkınma Partisi’ni (AK Parti) inceleyecektir.

4) Son söz olarak AK Parti’ni iktidarının ilk 8 yılının genel bir değerlendirilmesi yapılacaktır.

II. İslam ve Türkiye

İslam, Türkiye’de tarihi olarak, insanımıza yön veren en önemli unsurlardan birisi, belki de en önemlisidir. Osmanlı’da İslam, kişiye kültürel şekillenme vermekle kalmamış, bir ideolojik sistematik olarak meşrutiyet de kazandırmıştır. Ancak, Osmanlı’nın son döneminde başlayan ama Cumhuriyet’in laiklik anlayışı ile şekillenen yeni ideoloji, kendine yer açabilmek için dini büyük çapta hem ideolojik, hem de kültürel alandan silmeye çalışmış, sadece ibadete indirgemeye çalışmıştır.

Açıkça kabul etmemiz gerekir ki, Cumhuriyet ilk döneminde İslam’ı modernleşmeye engel görmüştür. “Modernliğe” giden kendi Batıcı meşruiyetini, Hristiyanlığın kapitalizme nasıl uyum gösterdiğini irdelemeden, adeta İslam’ı diğer dinlerden başka bir şey olarak görerek, dinin kontrolü üzerine kurmuştur. Türk laiklik sistemi dini, devletin kontrolüne veren nadir anayasalardan birine sahiptir. Bunun kökünde rasyonalist bir felsefe yatar; aklın herşeyi bulabileceği dünyada dine yer yoktur.

Türk laikleri kapitalizmin maddi unsurlarıyla ilgilenmişlerse de manevi unsurlarını anlamaya hiç çaba sarf etmemişlerdir. Bunun sonucu olarak Cumhuriyet Türkiye’sinde ideolojik ve kültürel büyük bir boşluk ortaya çıkmış, Türk modernizmi ideolojik ve kültürel köklerinden uzak kalmış, halk kendi dinini yaşarken, modernliği kendi dışında görmeye itilmiştir. Bugün Avrupa kapısını çalan Türkiye maalesef kendi kimliğinden büyük çapta yoksundur ve Cumhuriyet, kimliğini talep eden kitlelere destek olacağı yerde hala direnmektedir.

Bugün kitlelerin “moderniteye” itirazının merkez noktası bir kelimede özetlenebiliyor: Laiklik!

Bazıları laikliğe karşı bir tavır sergiliyorlar, bazıları da buna karşılık onları “laiklik düşmanı”, hatta “şeriatçı” olarak görüyorlar. Ancak her iki taraf da bir noktayı atlıyor! İtirazın anlam kazandığı nokta din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması değil, “laikliğin” bizde kazandığı anlam! Yoksa bazı İslamcıların yaptığı gibi “İslam diğer dinlerden farklıdır, sadece İslam aynı zamanda bir dünyevi düzen emreder” tezi doğru değil. Buna göre, “laiklik sadece ruhani dünyayı tarif eden İncil, Tevrat inanırları için geçerlidir” tezi de doğru değil. Bu dinler de İslam gibi aynı zamanda dünyevi bir düzen tarif ediyorlar.

Ama her ülkede “laiklik mücadelesinin” bir tarihi var. Bizde ise tarihi var ama mücadelesi yok. Bizde laiklik toplumsal bir mücadelenin sonucu değil. Doğrudan tepeden inmiş!

Türkiye’de din eğitimi de hali ile Türk laiklik anlayışı ile paralel gidiyor. 1913’de Evkaf Nazırı Şeyhülislam Mustafa Hayri Efendi medreselerin islahı için “İslahı Mederris Nizamnamesi”ni çıkarmış ve İstanbul’daki medreseleri birleştirmişti. İstanbul dışındaki medreseler 1914’de “Taşra Medreseleri” adı altında toparlanmıştı.

Mart 1924’de “Tevhid-i Tedrisat Kanunu” çıkınca tüm Medreseler İmam Hatip Mektepleri haline geldi. “Öğretim birliği” amacı ile tüm Şer’iyye ve Evkaf Vekaletine bağlı ve özel vakıflara ait medreseler ve mektepler Maarif Bakanlığı’na bağlandı. 1924’de 29 İmam Hatip okulu vardı. Bunların sayısı 1925’de 26’ya, 1926’da 20’ye indi.1927’de İstanbul ve Kütahya dışında kalan tüm okullar kapandı.1930’da bunlar da kapatıldı.

1940’lı yıllar din eğitimi açısından boşa giden yıllar oldu. Bazıları bu yılları daha da ileri giderek “din düşmanlığı” yapılan yıllar olarak görür. 1949’da yükselen Demokrat Parti çizgisine bir taviz olarak CHP 10 vilayette İmam Hatip kursları açtı. Demokrat Parti ise iktidara gelir gelmez, 1951’de, 7 ilde 7 yıllık İmam hatip okulları açtı. 1958’de bu okulların sayısı 19’a kadar ulaştı.1962’de bu sayı 26’ya yükseldi ve 1964’de Milli Eğitim Bakanlığına bağlı “Din Eğitimi Genel Müdürlüğü” kuruldu. 1969’da İmam Hatip okullarının sayısı 71 oldu. 12 Mart 1971 darbesi bu okulların orta bölümlerini kapattı.1993-1994 öğrenim yılına geldiğimizde ülkemizde toplam 398 adet İmam Hatip Lisesi vardı.

1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nun 32. maddesinde İmam Hatip okullarının dini hizmetlerin yerine getirilmesi ile görevli elemanların yetiştirilmesi yanında “yüksek eğitime hazırlayıcı programlar uygulayan öğretim kurumları olduğu” yazar. İmam Hatip okullarında okuyan öğrenci sayısının tüm orta seviyeli okullarda okuyanlara oranı takriben %10. İmam Hatip Lisesi öğrencilerinin tüm meslek liseleri içinde payı ise %20.3!

Bu tarihsel veriler ışığında, bugün hala, göz ardı ettiğimiz bir kitleye dönmek istiyorum.

Evet, laiklerin, Kemalistlerin, solcuların, elitlerin hep beraber göz ardı ettikleri bir kitle var. Hem de koskocaman bir kitle! Onlar laikler (laikperestler) gibi İslamı modernliğe bir engel olarak görmüyorlar; ama İslamcıların zannettiği gibi tüm dünyevi hayatlarını da “İslamla” yönlendirmek istemiyorlar. Liberallerin zannettiği gibi de devletin kendilerine din hizmeti vermesinden fazla gocunmuyorlar. Cuma günleri namazlarını kılıyorlar, cumartesileri eğleniyorlar, pazarları da maçtalar.

Ancak, maddi dünyanın nimetlerini red etmeden İslam’ı bu dünyada yaşamak istiyorlar.

Çoğunluktalar, ama örgütsüz oldukları süre içinde sessizlerdi! Bu insanlar büyük oranda her kente her ilçeye yayılmış esnaf ve zanaatkarlar. Aralarında memurlar, işçiler de var ama büyük çoğunlukla bakkallar, manavlar, marangozlar, tesisatçılar, badanacılar, boyacılar, fırıncılar, şoförler vb. Kendi el becerileri ve gayretleri ile üretime ve ticarete katıldıkları için her şeyi Allah’tan bekleyen tarım kültürünün ürünü köylülerden farklılar. Ancak, mektepliler (meslek sahipleri) kadar, “Batı medeniyeti” ile haşır neşir olmuş da değiller. Bunun içindir ki ne köylüler gibi duraganlar, ne de mektepliler kadar dünyaya açıklar! Onlar Batı’dan gelecek her nimete (fiziki, sosyal, siyasal) açıklar ama “yeter ki kendi kültürleri (dinleri) eksilmesin pencerelerinden!” Onlar İslam’ın sadece öbür dünyaya yönelik bir işlevi olduğunu da düşünmüyorlar. Bu dünyayı algılamayı ve yaşamalarını sağlayan bir sürü örf ve adetleri İslam’la bezenmiş.

Amel-ibadet-iman ilişkisinde sadece imanla yetinmiyorlar; Namaz kılıyorlar, zekat veriyor, mevlut okuyorlar, hacca gidiyorlar. Başta ahlak anlayışları olmak üzere, aile, komşuluk, cemaat ilişkilerinde İslam’a bağlılar. Kur’an-ı Kerim’le çelişen hiç bir şeyi de, eğer pratik hayatta mümkün ise, yapmıyorlar!

Kimliklerini (şahsiyetlerinin gelişimini) İslam’dan alıyorlar. Onlar için “din” doğal hayatın bir parçası!

Ama kendilerini İslami hukuka da tamamen uymak zorunda hissetmiyorlar. Ne evlenmede-boşanmada dört hanıma kadar izin veren kuralları izliyorlar, ne de karılarını “boş ol!” diyerek boşuyorlar, ne hülle, ne kısas yapıyorlar, ne de şahitliklerinde bir erkek yoksa iki kadından şehadet bekliyorlar. Zina yapanlara yüz değnek vurulmasından yana da değiller. Hele hele zina yapan kadınların Kur’an’da yer almayan, “recm” ile taşlanarak öldürülmesini tasvip etmeleri mümkün değil.

Onlar İslam’ın tüm meseleleri düzenlediği ve her şeyi kurallaştırdığı kanaatinde de değiller. Uzmanların Kur’an’da (51) defa geçtiğini belirttikleri “akıl kullanmayı” onlar biliyorlar ve amaç hükümleri (evrensel hükümler) ile araç hükümlerini (örf ve adetler) birbirinden ayırıyorlar.

Bu “sessiz ama çoğunluk” olan kitleyi yok sayarak veya elinden “kültürel kimliğini” alarak Türkiye için modernite aramak ya beyhude bir çaba idi, ya da içinde “onlar” olmadan kurulacak bir dünya arayışı olmaya mahkûm idi.

III. Refah Partisi

Bu ülkede siyasi hareketler ve önemle siyasi partiler liderleri ile anılırlar. Liderler o partilerden görünürde kopmuş olsalar dahi!

Türkiye’de İslamın toplum içindeki rolünü en iyi kavrayan Milli Görüş’ün içinden gelen Refah Partisi ile ilgili birkaç söze Necmettin Erbakan Hoca ile başlamak caizdir!

Hoca, bir ömrü, kurduğu ve kapattırdığı partileri belirli bir çizgide tutarak tüketti. Erbakan da tıpkı okuldaşı Süleyman Demirel gibi, onun oturduğu koltuklara oturmak için döktü bunca teri. Nitekim, çok doğru bir tahlil ile “ekonomik itilmiş” ile “sosyolojik(dinsel) kakılmışın” karı-koca olduğunu ilk keşfeden parti onun partisi olunca, ve Türkiye’nin en modern parti örgütü emrinde olunca Hoca da sonunda 1996’da %21 oyla Koalisyon lideri olarak Başbakan oldu.

Türkiye’nin dini hassasiyeti yüksek “sessiz çoğunluğu”nu Başbakanlığa taşıyan ilk insan oldu Erbakan! Ama nasıl bir Başbakan? Görevi elde tutabilmek için her türlü tavizi vermeye açık bir Başbakan! Sistem dışı görüntü veren ancak, Ankara’daki “devlet katında” bir yer de kendine kapmak için çırpınan bir Başbakan!

Her dönem bir “öcü” yaratarak meşruiyetini, bizi o “öcüden” koruyarak sağlayan devlet aygıtının ne yaparsa yapsın onun partisini hedef seçtiğini bir türlü anlayamadı, kurdun kuzuyu yemeye zaten niyetli olduğunu görmezden geldi. Sonunda İslamcı bir partinin ilk iktidar denemesinde asker Erbakan’ı ve partisi Refah’ı alaşağı etti. O “sessiz çoğunluğu” nihayetinde iktidara taşıdı ama orada tutamadı.

Nedir Refah veya Erbakan olgusu? Refah Partisi’nin ülkedeki işlevini anlamak için evvel emirde1995 yılı itibari ile ona oy veren kitleyi analiz etmek gerekir. Kimdir bu kitle? Bu soruya cevap aramadan evvel de kabul etmemiz gerekir ki, sosyolojik araştırmaların çok kıt olduğu ülkemizde, bu konuda eldeki çok kısıtlı “ampirik” veriye dayanarak, özünde akıl yürüten, “analitik” bir yaklaşım gösterebiliyoruz.

İlk tespite göre Refah seçmeni kendisini “sistem dışı” görüyordu! 1995 seçimlerinde bu seçmen tüm “sistem içi” partileri önceki seçimlerde (Demirel, Ecevit, Özal) denedikten sonra kendisini sistem dışı gösteren ve sistemi sorgulayan! Refah’a yöneldi. “Sistem dışı” bir kitle “sistem içi” insanlara korkutucu gelebilir. Nitekim de öyle oldu!

Ancak, önce bu insanların “tavırlarına”, sonra da elimizdeki kısıtlı ampirik bilgiye bakarsak, onların başıboş serseriler veya “ihtilalci” aktivistler! olmadığı bir gerçek. Refah’ın kapatılması sırasındaki pasif tavırları, 8 yıllık kesintisiz eğitime karşı yaptıkları basit eylemler, türbanlı öğrencilerin kendilerine yapılan zulme gösterdikleri içi boş tepkiler bu insanların “sisteme karşı zor kullanma” amaçlarının çok düşük olduğunu, hatta olmadığını gösteriyor.

Ayrıca “sistem dışı” olmaktan ne anladıklarını gösteren bazı saha çalışmaları da var. 1996 yılı sonu itibari ile Piar-Gallup Araştırma Şirketi’nin  “Refahlı seçmen ne istiyor?”  başlığı altında yaptığı çalışmada bu insanların sistemden talepleri “işsizliğe çare bulunması”, “enflasyon canavarının yenilmesi”, “teröre engel olunması” gibi diğer insanlardan hiç de fark göstermeyen talepler olarak temayüz ediyor. Refah’a oy vermeyen %80’ni korkutan “şeriat” talebi ise tam 12. sırada!

Peki, nedir “onların”, “diğerlerinden farkı? 1994 yılında İstanbul-Beykoz’da, yerel seçimlerin tekrarlanması öncesinde, yapılan “Neden seçtiğiniz partiye oy veriyorsunuz?” başlıklı bir araştırmada Refah seçmeni 1. sıraya “denemek için” şıkkını, 2. sıraya “Müslüman adam doğru yönetir” şıkkını koymuştu.”

Ancak, yukarıda zikredilen her iki çalışmada da, gerekçeler arasında “Müslüman kimliği yaşayamamak” önemli bir yer tutuyordu. Beykoz çalışmasında da “ideolojik nedenlerle” parti seçmek (Refah seçmeni açısından ‘şeriat’ olarak yorumlanabilir) şıkkı Refah’lılar açısından CHP ve DSP’nin ardından ANAP ve DYP ile hemen hemen eşit çıkıyordu.

Tüm bu tip kısıtlı araştırmaları ve kendi gözlemlerimizi bir araya koyduğumuz zaman, elimizde bu kitleyi diğerlerinden ayrıştıran en önemli iki bulgu:

1) Yozlaşan Türk siyasetinde “namuslu” siyasetin din referanslı olarak talep edilmesi (“Müslüman adam daha doğru yönetir”) ve,

2) “Müslüman kimliği yaşama” talebi olarak beliriyor.

Dinin amel-ibadet-iman üçgeninde amel boyutunu da yaşamak isteyenler de bu kimliğin en önemli taliplileridirler. İşte bu tespitlerden sonra Refah Partisi’nin önemi ortaya çıkar.

Tıpkı Latin Amerika’daki sol partiler gibi gibi “alt gelir gruplarını” hedefleyen Refah, “sistem dışı” kalarak “ekonomik itilmişlik” yaşayanların büyük bir örtüşme ile aynı zamanda “kimlik” arayışı içinde “sosyolojik kakılmışlık” da yaşadığını ilk tespit eden Milli Görüş’ün siyasal partisi oldu. Seçmenine verdiği güvence de Müslümanın halinden Müslümanın anlayacağı ve Müslüman adamın ekonomik alanda daha adil olacağı idi!

 Zira Refahlılar, ona oy veren seçmeni açısından “kendilerinden birileri” idi. Sosyolojik terimi ile bir “iç-grup” (in-group) oluşturuyorlardı. Kitleler kendilerinden bildikleri iç-grupların önerilerini daha kolay kabullenirler, kendilerinden görmedikleri “dış-grupların” (out-group) en halisane önerilerini bile şüphe ile karşılarlar.

Sosyoloji biliminden hiç nasibini almayan Türk aydını (örn: CHP) ise “ekonomik itilmiş” ile “sosyolojik kakılmışın” aslında “aynı” olduğunu bir türlü göremediği için dini hassasiyetleri hiçbir zaman önemsemedi ve potansyel “fakir” seçmenini Türkiye’de sağ bir partiye, Refah’a kaptırdı. Bu dönem dünyada solun gerilediği, İslamın komunizm yıkıldıktan sonra “emperyalizme” karşı mücadele veren tek “ideoloji” görüntüsü verdiği, CHP bazında solun hiçbir kimlik çizemediği bir döneme rast gelince Refah oylarını artırmada ekonomi biliminde kullanılan “çarpan etkisi”nden mislisi ile faydalandı.

Oyları büyük bir yivme ile yükseldi.1995 seçimlerinde ise, 1994’de kazandığı yerel yönetimlerde verdiği mücadele ile “Müslüman adam namuslu yönetir” beklentisini doğrulayan Refah %5-6’larda başlayan oy toplama mücadelesini %21’lere taşıyarak “liderliğe” yükseldi.

Kabul etmek gerekir ki, aynı zamanda, Lenin’in siyasi örgütlenmede “kılcal damarlar teorisi” olarak ifade ettiği örgütlenme biçiminin günümüzde en çağdaş yorumunu Refah hayata geçirince Refah’a iktidar yolu açıldı. Hem de kendisinin dahi beklemediği bir dönemde! Ancak, merdivenin en tepe basamağı Refah’ın son basamağı oldu. Zira en tepede nasıl durulacağına dair, Refah’ın hiçbir hazırlığı yoktu! Tepelere muhteşem bir hazırlık ve sabırla tırmanan Refah orada ne yapacağını hiç planlamamıştı. Neden?

Tüm siyasi manevralarını iktidarı kapmak için kuran Erbakan Hoca aslında başında bulunduğu partilerde “fikri gelişmeye” hiç bir zaman müsaade etmedi. Her kurduğu partide yaptığı gibi son “partisinin” de zevahiri kurtarması için gerekli olan “fikri malzemeyi” Arap-Sosyalizminden devşiren Hoca’nın  “milli görüş”ünü kurcaladığınız zaman altından kaba bir “devletçilik” çıkar. 1950-60’larda Baas türü partileri popüler yapan bir devlet-sosyalizmi!

İktidardaki ilk kongrede çöken ve aynı Baas zihniyetinin yolcusu “Adil Düzen” ise açık bir polis-devleti güdümünde ekonomi yönetimidir. Düşünün, kredi alabilmek için mahallerdeki “komiserlerden” iyi hal kâğıdı almak gerekecektir! Refah, esasında ne “Adil Düzeni” ne de “milli görüşü” ciddiye almıştı!

Nitekim, iktidardaki Refah hemen hemen her konuda hazırlıksız olduğunu daha ilk bir kaç ayda ele güne belli etti. Üstelik, iktidarın ancak “devlet” erkinin himayesinde mümkün olduğunu bilen bir kişi olarak Erbakan “devlete” hoş görünmek ile millete hoş görünmeye aynı anda soyununca ortaya tam bir “kakafoni” çıktı.

Türkiye sosyolojisini en iyi yorumlayan parti olan Refah iktidara geldikten sonra sahip çıktığı milleti “ileriye” taşımak için ciddi bir donanıma sahip olmadığı için elinde sadece “geçmişin” İslami referanslı söylemi vardı. “Müslümanların haklarından” “insanların hakları”nı savunmaya yükselemeyen parti, hem her sekter parti gibi “yalnız” kaldı, hem de parti, Hoca’nın aksine çabalarına rağmen “devlet ideolojisini” sorguluyormuş gibi bir görünüme girdi.

Sonuçta, millet ile devletin ayrışan çıkarlarını hem sorgulayan, hem bu konuda milletin çoğunluğunu (%80’ini) ikna edemeyen bir parti görünümü verdi sonunda Refah! Hâlbuki tarihimizde ilk kez “muhafazakarlık-Batıcılık” çelişkisi olarak algıladığımız bir “ikilemin” çözümü için maddi koşullar oluşmuştu. Bizim “siyasi projelerimiz”, yakın döneme dek, Türkiye’nin sosyolojik gerçeğini göz ardı eden  “Batıcılar” ile “ileriye dönük teklifleri” sadece “eskiye dönük özlemler” seviyesinde üreten “muhafazakarlar” arasında sıkışıp kalmıştır.

Refah Partisi tüm tavizlerine rağmen müesses düzeni korkuttu ve 28 Şubat’ta uygulamaya konulan “toplum mühendisliği” projesi adım adım ilerledi. Projenin en önemli adımı 16 Ocak 1998 günü hayata geçirilerek Refah Partisi kapatıldı. Yerine Fazilet Partisi kuruldu.

Refah’ın içinden doğan Fazilet, Refah ile ilgili tüm paranoyaları da yüklenerek başladı işe. Gerçekten bu yük ağır bir yüktü. Ancak, Fazilet Partisi üyeleri yabancı sahada futbol oynayan futbolcu psikozu içinde hep “ne olmadıklarını” anlatmak durumunda kaldılar. Ortaya “gelecek” ile ilgili kendi tasavvurlarını (program) koyup, “beğenen alır, beğenmeyen almaz!”, diyemediler.

Fazilet ilan ettiği hedef programda yer alan unsurlar ilk ağızda bugün siyasi partilerin “söylem bazında” ifade ettikleri görüşlerin bir tekrarı gibi gözüktü. Serbest piyasa ekonomisi, özgürlükler, hukuk devleti gibi kavramlar artık tüm siyasilerin ağzında! Belki de burada yeni olan “Adil Düzen”, “İslam dinarı” kavramları ile andığımız eski Refahlılardan bu çağdaş kavramları duymak idi! Avrupa Birliği’ne ve dolayısı ile Gümrük Birliği’ne karşı aldıkları olumlu tavır ise gerçekten Fazilet açısından radikal bir tutum idi.

Ancak, benim en çok ilgimi Fazilet’in yeni hedeflerinde yer alan MGK, DGM ve laiklik tartışmaları ile ilgili tavrı çekmişti. Bu konuları cari partilerimiz 1990’ların sonu itibari ile adeta tabu addederlerdi. Hedef programda her ne kadar MGK için “Batı’daki gibi…” ifadesi ile konu yine havada bırakılıyorsa da, açıkça DGM’lerin kalkacağı ifade ediliyordu.

Laiklik konusu ile ilgili son tartışmayı TBMM’nin 1964 yılında yaptığı göz önüne alınırsa Fazilet, yeni hedeflerinde, Türkiye’de herkesin sıkıntılı olduğunu bildiği, ancak dokunamadığı bir tabuya el atıyordu. Ancak, yasaklı Erbakan’dan yoksun Fazilet hiçbir zaman Refah’ın taşıdığı ağırlığı taşıyamadı ama müesses nizam ondan da ürktüğü için o da 1999’da kapatıldı.

IV. Adalet ve Kalkınma Partisi-Daha Doğrusu Recep Tayyip Erdoğan

1999’da, Fazilet Partisi’nin, kapanmadan evvel yaptığı son kongrede, Milli Görüş’ün doğduğu günden beri koruduğu “birliktelik” mutabakatı bozuldu. Mutabakatı Recep Tayyip Erdoğan- Abdullah Gül- Bülent Arınç üçlüsü bozdular. Milli görüşteki o güne dek bozulamaz diye kavranan mutabakat  “tek doğru-tek lider” prensibi idi ve adı geçen üçlü bu dogmaya kafa tuttular. Üstelik de; sadece üç yıl evvel, 1996’da rüyalarında görseler abdeste kalkacakları bir olgu gerçekleşti.

Fazilet tabanı Abdullah Gül’ün muhalefetine %42 destek verdi! Neden? Tezi basit: Gelişim tabandaki değişimden geldi!

Benim muhafazakar-değişimciler adını verdiğim ve Türkiye’de son 15-20 yılda gelişen bir kitlenin Milli Görüş içinde temsil edilmeye başlayan uzantısı –sadece bu görüş içinde temsil edildiklerini düşünmek safdillik olur- , bu kez değişimi “geriye dönük” değil, “ileriye dönük” talep ettiler. Hem de ilk kez!

Türkiye’de yaşanan yepyeni bir sosyo-ekonomik gelişim; kökü koyu bir muhafazakârlıktan gelen bir gelenek, Cumhuriyet rejimi içinde İslam ile küreselleşmenin kucaklaşmasını talep etmeye başladı.

Nedir bu yeni sosyo-ekonomik gelişim? Kimdir Muhafazakâr değişimciler? 1990’larda Türkiye tarihinde ilk kez devlet aygıtından kopuk bağımsız bir müteşebbis sınıf ortaya çıkmaya başladı. Bu sınıf çoğunluğu itibari ile, Anadolu’da yeşeriyor. Anadolu Kaplanları veya Anadolu Aslanları! Rahmetli Turgut Özal’ın 1980’lerin ortasından beri açtığı “ihracata yönelik üretim” yolunda ilerleyen bu kitle 1990’lara gelindiğinde şu özellikleri taşıyordu:

a) Kendi dinamikleri ile sermaye birikimini sağlıyordu. Cumhuriyetin klasik İstanbul-Ankara bağından kopuktular, merkez-dışı kalmışlardı ve tamamen kendi kişisel atılımları ile gelişmekteydiler.

b) İşbirlikçi kapitalizmin devlet rantından faydalan(a)mıyorlardı. Merkezden kopuk bu sınıf ülkede egemen “devlet eli ile zengin yaratma” politikalarından nasibini henüz almamış, devlet tarafından değil desteklenmek, kösteklenmiş bir sınıf/zümre idi. Hem ödediği vergileri işbirlikçi kapitalizme kaptırıyor hem de merkez onların “hayat tarzına” bile karışıyordu. Hatta zaman zaman onu “rejim düşmanı” olarak görüyordu.

c) Ancak onlar, ihracat merkezli üretim yaptıkları için dış dünyaya çok açık idiler. Turgut Özal bu sınıfı “ihracatı destekleme politikaları” çerçevesinde oldukça destekledi. Bu insanlar da genellikle manevi, zaman zaman maddi olan bu teşvikleri çok iyi değerlendirdiler. Ortadoğu’ya, Rusya’ya, Kuzey Afrika’ya, hatta Avrupa’ya mal ve hizmet satmayı; bu pazarları hedeflemeyi öğrendiler.

d) Muhafazakâr hayat tarzına sıkı sıkıya bağlıydılar, hala da bağlılar. Anadolu’daki hâkim hayat tarzına, dolayısı ile İslami geleneklere her daim sarıldılar. Zaten, 28 Şubat’ta (1997) da bu yönleri ön plana çıkarılarak, İstanbul-Ankara ittifakına karşı yükseltebilecekleri itiraz sesi kesilmeye çalışılmıştı.

e) Babalar çağdaş eğitim almamış olsalar da; oğullar (hatta kızlar) çağdaş eğitimin en yüksek seviyesi ile donanmışlardır. Gelenekçi babalar oğullarını, hatta kızlarını Avrupa’da, Amerika’da okutmaya başladılar. Anadolu’da yeni temayüz eden müteşebbis sınıf: İlkokul mezunu hacı babalar ve onların beyaz yakalı üniversite mezunu oğulları!

Takriben, 1985-95 arası bu yeni sınıfın önderliğinde Denizli, Uşak, Çorum, Kayseri, Gaziantep, Kahramanmaraş, Konya v.b. iller fabrika bacaları ile doluyor, şehirler jet hızı ile büyüyor, fabrikalarda çalışan beyaz ve mavi yakalılar iş yerlerinin önlerini özel arabaları ile dolduruyorlar, kışlık ve yazlık kooperatiflerin senetlerini ödemek için koşuşturuyorlardı. Bu illerde 2001-2 krizi öncesi işsizlik oranı %0 idi!

Kaba hatlarını çizdiğim bu yeni sınıf klasik kalıplara sığmayan oldukça değişik bir görünüm veriyordu. Hem muhafazakârlar, hem de değişimden yanalar! Onlar,  küreselleşme sürecinin kendi lehlerine geliştiğinin farkındalardı.

İslami hayat tarzını talep etme açısından muhafazakârlar; ancak önemle Refahyol döneminde, salt İslama dayanan siyasetin kendilerine hiçbir yarar sağlamadığını da fark ettiler. Çok büyük bir grup Erbakan çizgisinden çoktan kopmuştu.

Benim tarifime göre, muhafazakâr-değişimciler 2000’lere gelindiğinde şöyle bir yeni sınıftı:

a) Refahyol tecrübesi (Erbakan-Çiller koalisyonu) sırasında ülkeyi geriye götürecek (eski) değişim taleplerinin ne kadar anlamsız olduğunu kavramış,

b) küreselleşmeye katılma arzusu yüksek,

c) İslam kaynaklı bilgi dışında diğer bilgilere de açık ve,

d) her zaman olduğu gibi teknolojiyi kucaklayan çok dinamik bir kitle oluşturmuştu.

Tabii ki yine muhafazakârdılar ama bu nitelikleri ile kendileri dışındaki muhafazakâr çoğunluğun “ileriye dönük değişime” sıcak bakabilme ihtimalini de bir o kadar artırıyorlardı. Çünkü onlar iç-grubu (in-group) oluşturuyorlardı. Sosyolojik dinamiği onlar yakaladılar. Hem milletin “muhafazakâr kimlik ihtiyacını” karşılıyor, hem de “değişimin” içlenmesine vesile oluyorlardı. Onlar, ister istemez taşrayı merkeze taşıyorlardı. 1990 sonrası Fethullah Hoca –özellikle genç nesil- hareketi de benzer bir çizgiyi izliyordu.

Muhafazakâr değişimcilerde tezahür eden bu yeni talep ana hatları ile dört maddede özetleyebileceğim gelişimin sonucu olarak ortaya çıktı:

1) Dünyada yaşanan değişim rüzgarı onları da etkiliyordu.

2) Eskiden onlara heyecan veren ve İslamı kullanan, ağırlıkla hamasi söyleme dayanan “klasik siyasetin” boş bir hayal olduğunu, sınıfsal menfaatlerini – eninde sonunda yeni kapitalist sınıfı oluşturuyorlardı- koruyacak talepleri karşılamadığını gördüler.

3) Üretimde ve ticarette çok önemli bir ivme kazandılar.

4) Edindikleri yeni iktisadi konumu korumak ve geliştirmek için liberal politikalar, serbest piyasa ekonomisi ve bazı demokratik kazanımların önem ve gerekliliğini gördüler.

Artık onlar kendi menfaatleri açısından klasik anlamda “tutucu” veya “gerici” olmanın boşluğunun farkında idiler.

Ancak, “yeni burjuvazinin” iktisadi gelişimi varlığını Ankara’ya borçlu klasik “Cumhuriyet ürünü burjuva katmanlarını”; yavaş yavaş ürkütmeye başlamıştı. Hele hele “eski muhafazakârların,” boynu bükük Anadolu eşrafı görüntüsü dışına çıkıp, iktisadi gücü de yüklenerek yeni politikalar talep etmeye başlamaları korkuları iyice körüklüyordu.

Korkunun da esas kökeni onların kaçınılmaz bir şekilde “yeniden bölüşüm” talep edecek olmaları idi. Muhafazakâr değişimciler Türkiye’nin ilk bağımsız burjuva sınıfıdır.

Kapitalist üretim tarzını tercih eden cumhuriyet, savaştan çıkan bir ülkede müteşebbis sınıfın bulunmamasından hareketle, 1930-40’larda Ankara’nın himayesi ve kollaması altında bir burjuvazi yaratmaya niyetlenmiş idi. Ancak, bu işbirlikçi sınıf, beklenenin aksine kendi ayakları üzerine hiç kalkmadı, hatta kendi bağımsızlığını kazanmak işine gelmedi. Şerif Mardin’in meşhur metaforu ile İstanbul-Ankara yataklı treninde kuramlaşan “devlet eli ile zenginlik” ne kadar çok merkeze dayanıyor ise, muhafazakâr-değişimcilerin talepleri de bir o kadar merkezin bu refah dağıtıcı otoritesinin yıkılması talebine dayanıyordu. Zira bağımsız sermaye açısından devlet sadece asli görevleri ve iktisat dışı faaliyetler için gereklidir. Klasik “eski-ilericiler” açısından Ankara “refah yaratma kaynağı” olmaya devam etmeli idi ama bu durum yeni müteşebbislerin işine gelmiyordu. Birisi devletten aldığı ile palazlanıyor, diğeri devlete verdiği her lüzumsuz kuruşun palazlanmasına engel olduğu düşüncesinde idi.

Yıllarca önce hapisten (2001) yeni çıktığında Recep Tayyip Erdoğan ile yaptığım bir söyleşiyi Hürriyet Gazetesi’nde yayınlamıştım. O tarihte, başta kendi gazetem olmak üzere, bir sürü yayın organında diğer yazarlarca eleştirilmiş, hatta kendi gazetemde R.T.Erdoğan’ı yeşilden beyaza boyayan ve soyadımı “Ülsever”den “Tayyipsever”e değiştireceğimi iddia eden bir karikatürüm yayınlanmıştı. O söyleşide “R.T.Erdoğan ve AKP’yi beğenmeyebilirsiniz ama dikkate almak zorundasınız”, diye uyarmıştım.

AK Parti hem yeni müteşebbislerin “muhafazakâr” taleplerini yakaladı, hem de “değişim” taleplerini. Açıkçası, Erbakan ekolünün kavradıklarını o da kavradı, üstelik kavrayamadıklarını (küresel dünya ile entegrasyon) da kavradı. Benim ta en başından beri görüşüm aynı. Bu parti bir zamanlar Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Turgut Özal’ın temsil etmeye çalıştığı Anadolu’nun eşraf ve burjuvasını, son hali ile “muhafazakâr değişimcilere” dönüşen sınıf/zümreyi temsile soyunmuş bir konumda. Bu kesim, Erbakan’ın temsil ettiği kitleler ile ekonomik açıdan çelişmiyor ama daha fazlasını temsil ediyor: Anadolu Burjuvazisini! İşçisi, işvereni ile yeni Anadolu kapitalizmini!

Anadolu sermayesi; Adnan Menderes döneminde kasabadan büyük Anadolu şehirlerine taşındı. Süleyman Demirel bu sınıfı yerel seviyede burjuvalaştırdı. Turgut Özal ise onları uluslararası seviyede yönlendirdi. Anadolu’yu dünyaya açtı. 1950’den sonra yaşanan dönemde, önce toprak zengini köylü İstanbul’dan memleketine mal taşıyan tüccara dönüştü. Tüccar yavaş yavaş küçük ölçekte ve yerel seviyede üretim yapar hale geldi. Ve nihayet bu sınıfı Özal dış ticarete yönelik üreten sermayeder ve onların köylülerini de işçi yaptı. Ne demek istediğimi anlamak için Çorlu, Denizli, Uşak, Çorum, Gaziantep, Kayseri, Kahramanmaraş, Trabzon vb. şehirlerinden sadece birisini çıplak gözle izlemek yeter.

2002’ye gelindiğinde işçisi ile, köylüsü ile, sermayesi ile muhafazakar kitle yepyeni bir dünya lagılaması ile Ankara’ya taşınmak ve siyasette doğrudan temsil edilmek istiyordu.Bu gücün liderliğini yeni ama yine de klasik anlamda bir burjuva sınıfı çektiği için kapitalist sistemle herhangi bir çelişkileri yoktu. Sadece paylarını artırmak istiyorlardı!

İlginçtir, AK Parti’yi 28 Şubat’ta Erbakan’ı yıkan müesses nizamın bekçisi TSK yarattı. Peki, AK Parti eski geleneğinden tamamen koptu mu? Kısmen evet! Kısmen hayır! Milli görüşün üzerine oturduğu taban değişiyor, AK Parti de bunun için değişmek zorunda kalıyor.

Artık Anadolu sermayesi: İlkokul mezunu gravatsız Hacı Amcalar ve onların ABD’de okumuş beyaz yakalı oğulları tarafından ortaklaşa yönetiliyor! Eski Milli Görüş ve Hoca “gravatsız Hacı amcalardan” öte yana geçemedi. İşte bu yeni sentez; bu gücün taleplerini salt bir tepki ideolojisi (İslami siyaset!) olmaktan çıkarıyor. Artık ana talep, kapitalist modern devletten pay almaktır. Modern devlete entegre olmak! Modern devlet tarafından muhafazakâr değerleri ile birlikte kabullenilmek! Özetle, merkeze yerleşmek!

Ancak, bu gelişim AK Parti’yi, milli görüşten devşirdiği bir yaklaşımı kullanmaktan da men etmiyor. Söyledim. Türkiye’de ekonomik itilmiş (fukara insanlar) ile sosyolojik kakılmışın (tesettürlü insanlar) üst üste oturduğunu en erken ve doğru görmüş gelenek milli görüş geleneğidir. AK Parti bu tespit üzerinden de siyaset yapmaya devam etmektedir ve başarılı olmaktadır.

Nitekim Binnaz Toprak ve Ali Çarkoğlu’nun yaptığı bir araştırmaya göre (“Değişen Türkiye’de Din, Toplum ve Siyaset”-TESEV Yayınları-2006): “Araştırmamızda ortaya çıkan sonuçlardan biri, Türkiye’de halkın giderek dindarlaştığıdır. 1999 araştırmamızla karşılaştırıldığında 2006’da gerek “çok dindar” olduğunu belirtenlerin gerekse kendi kimliğini öncelikle Müslüman olarak tanımlayanların oranı artmıştır. Kendini “çok dindar” olarak tanımlayanların oranı 1999’da %6 iken, bu araştırmamızda %13’e yükselmiştir. Benzer şekilde, kimliğini öncelikle Müslüman olarak tanımlayanların oranı 1999’da %36 iken, bu araştırmada %10’a varan bir artışla yaklaşık %45’e yükselmiştir. Artan dindarlıkla birlikte din temelli politika yapan partiler olabileceğini savunanların oranında da artış olmuştur. Bu oran 1999 araştırmamızda %25 iken, bu araştırmada %41’e yükselmiştir.”   İlginçtir AK Parti döneminde “Türkiye’de şeriata dayalı bir din devleti kurulmasını ister misiniz?” sorusuna verilen cevapların oranı 1999’daki %21’den (2006’da) %9’a inmiştir.” AK Parti döneminde dindarlığını ifade etme konusunda kendisini daha özgür hisseden muhafazakâr insanlar “şeriat talepleri”ni aşağıya çekmiştir.

Öte yandan, AK Part’yi; geçmişi nedeni ile haklı olarak şüphe ile karşılayan, kendisinden çekinen, hatta ılımlı sağ gösterip daha beter sağ vurmasından korkan sayıca büyük ve samimi bir kitle de var. Onlara bazı tarihi gerçekleri hatırlatmakta büyük fayda var.

Zamanında, Cumhuriyet eliti “köy ağası Adnan Menderes”i de çok yadırgamıştı. “Çoban Sülü” da aynen dışlanmış, alay konusu yapılmıştı. “Takunyalı Özal”ın ülkeyi geri götüreceğine inanılmıştı. Hatta Özal, Milli Görüş’ün o zamanki temsilcisi MSP’den milletvekili adayı bile olmuştu.

İlginçtir, bu ülkede değişimleri genellikle metropol-solu değil, milletin muhafazakar değerleri ile ittifak yapan Anadolu- sağı tarafından hayata geçiriliyor. Onlar da sonradan metropol-sağı (Türk usulü yarım yamalak burjuva) oluyorlar ama devrimci dönemlerinde farklılar. Ancak, şehirli insanımızın haklı bir itirazı da var. Sağ görüşlü siyasiler – Erbakan Hoca bu tipolojinin bir başyapıtıdır- dini siyasete alet etme ucuzluğuna çok kez tevessül ettiler. Türk laikliğinin aksayan bir ayağı siyasetin inanca müdahalesi ise diğer ayağı bu tip popülist sağ siyasetçilerin inancı siyasete karışmaya zorlamalarıdır.

Diğer yandan, 2000’lerin başına gelindiğinde, 11 Eylül travması ardında Türkiye’deki yeni sınıfın talepleri çerçevesinde dünyada “İslam ile demokrasiyi birbiri ile kucaklaştırabilecek” tek ülke olarak Türkiye tezahür etmekte idi.

Bu açıdan; doğru değerlendirebilirse, Türkiye bir deney-merkezi olarak, önümüzdeki 20-25 yılda Müslüman Ortadoğu, Kuzey Kafkasya ve Yakın Doğu’nun küreselleşme sürecine katılmasına önayak olabilirdi. Bu ödevi becerirse Türkiye bölgenin ideolojik ağabeyi sıfatını da kazanabilirdi.

V. Sonuç

Türkiye’de siyasi İslam Milli Görüş geleneği içinde gelişti. Klasik dönemde Necmettin Erbakan ve arkadaşları kurdukları çeşitli partilerde Cumhuriyet döneminin kendilerini dışladığına inanan din eksenli muhafazakâr hayat tarzını benimsemiş insanlara sahip çıktılar. Bunlar aynı zamanda milli gelirden hak ettikleri payı alamayan fukara insanlardı. Ben onları, bir TV dizisinde yaratılan fukara bir aileyi temsil eden karı-koca tipolojisini örnek alarak bu makalede sosyolojik itilmiş (hayat tarzı açısından ) ile ekonomik kakılmış (fukara) karı-koca olarak karikatürize ettim.

Ancak, Erbakan dönemi Milli Görüş’ün dini motifi yanında milli motifini de ön planda tuttu. Bundan dolayı, tıpkı Müslüman Kardeşler gibi, anti-emperyalist/anti-kapitalist tutumunu hiçbir zaman terk etmedi. Tahayyülü Batı’ya kapalı, devletçi ekonomiyi ön plana alan muhafazakâr bir ülke yaratmaktı. Bu görüşü ile oylarını %21’lere dek taşıdı ama ne ülkedeki diğer güçlerle, ne de dünya dengeleri ile entegre olamadı.

Buna mukabil Recep Tayyip Erdoğan, önemle 28 Şubat’ta Milli Görüş askerden ağır bir darbe yeyince, kendi tabiri ile “dersini aldı” ve Turgut Özal döneminde yeşeren Anadolu’nun yeni muhazakar burjuvazisi ile ittifak kurmayı becerdi. Onların dünya ile entegre olma, pazar ekonomisine sahip çıkma ama muhafazakâr hayat tarzından taviz vermeme beklentilerini kendisine şiar edindi. Bunu yaparken de Erbakan’ın sahip çıktığı ve önemle 28 Şubat’ta tamamen dışlandığını düşünen muhafazakâr orta sınıf (esnaf, zanaatkâr, memur, örgütlü işçi, topraklı köylü v.b.) ile muhafazakâr fukaralara (topraksız köylü, kayıt dışı işçi, çırak, KOBİ çalışanı, işsiz, seyyar satıcı v.b.) da sahip çıkmayı ihmal etmedi. Ortak paydası muhafazakârlık olan kitleyi yeni dünya düzeni içinde yakaladı.

Merkez-sağın lidersiz kaldığı bir dönemde doğal lider Recep Tayyip Erdoğan önderliğinde AK Parti daha önce merkez-sağa oy vermiş muhazakar kitleleri de yanına alarak 2002 seçimlerini %35, 2007 seçimlerini de %47 gibi yüksek birer oy oranı ile kazanarak 2002’den beri Türkiye’yi tek başına yönetir hale geldi. Türkiye takriben 8 yıldır İslamcı ama serbest piyasacı AK Parti tarafından yönetilmektedir.

Bu süre içinde ülkede yaşanan değişimleri olumlu ve olumsuz kategorilerine ayırarark şöyle değerlendirebiliriz:

Olumlu gelişmeler:

1) Daha önceleri uzun süre dışlandığını hisseden muhafazakâr hayat tarzını (%50-55) benimsemiş kitlenin dış mahalle/periferiden sıyrılıp, merkeze/ana caddelere inmesini sağladı. Muhafazakâr kitle ülkenin sahibi olduğunu hissetmeye başladı.

2) Fukara kitleye:

i) Fak-fuk fonundan yapılan kömür-erzak yardımı,
ii) Bedava okul kitabı-defteri,
iii) evrensel bedava sağlık hizmeti verdi,
iv) şehirlerarası duble yol ile kara seyahatinde, serbest rekabet ile hava seyahatinde kolaylık ve ucuzluk sağlayarak ülke içinde muazzam bir mobilite sağladı,
v) TOKİ ile modern ve çok ucuz apartmanlar yaparak gecekondu hayatına son verdi.

3) 2002 öncesi alınan (eski koalisyon dönemi) reform tedbirlerini büyük çapta uygulayarak 2008’de belirginleşen dünya ekonomik krizini Türkiye’nin en az zararla atlatmasını sağladı.

4) Türkiye’de demokrasinin ilerlemesine en büyük engel olan askeri vesayet dönemine büyük bir cesaret göstererek ve risk alarak son verdi. Artık “sessiz” bir askeriyemiz var.

5) Kürtler bugüne dek yaşanmadık bir biçimde sorunlarını ve taleplerini ifade eder hale geldiler.

6) Tek merkezli dış politika (ABD) anlayışı sona erdirildi. Çok merkezli politika anlayışına geçildi. Rusya, Çin, Brezilya, Afrika ülkeleri ile daha önce tesis edilmemiş sıcak ilişkiler tesis edildi. Ortadoğu’ya özel önem atfedildi. Komşularla sıfır sorun hedefli ilişki geliştirilmeye çalışıldı.

Olumsuz gelişmeler:

1) Muhafazakârları kucaklarken modern (Batıcı) hayat tarzını benimsemiş kişileri (%45-50) dışladı. Onları periferiye itmeye başladı. Daha önceleri ülkeyi “yönetenler” şimdi endişeli hale geldi. Onlar oy verirken azınlık ama kültürel, ekonomik, fikir, bilim, sanat alanında çoğunluklar.

2) Gelir dağılımındaki garabet yapıyı değiştiremedi.

3) Ekonomideki canlılık büyük çapta dışarıdan sıcak para akışına dayanıyor. Real büyüme yok. Sıcak para çok riskli, her an akışı ters dönebilir.

4) Sivil vesayet dönemine geçildiğine dair ipuçları veriyor:

i) “Darbecilere” açılan davalar (Ergenekon) nerede ise tüm muhalifleri kapsar hale geldi. İddianameler çok çelişkili ve köksüz ithamlarla dolu. Tutukluluk süresi çok uzun sürüyor. Tutukluluk bizzat cezaya dönüşüyor. Galiba gerçek suçlular yanında suçsuz-muhalifler de yanacak.
ii) Yargı-asker kıskacından kurtulmak adına yargı erki (mahkemeler) doğrudan yasama erkine (hükümet) bağlanıyor.
iii) İzinsiz telefon dinlemeleri çığ gibi büyüyor. Muhalefet korku imparatorluğunda yaşadığını düşünüyor.
iv) Muhalif basın vergi cezaları veya Hükümetin beğenmediği gazetecilerin işten atılmaya zorlanması ile kıstırılıyor. Bazı gazeteciler nedeni hala bilinmeksizin uzun süredir hapiste. Yandaş basın çok büyük destek görüyor.
v) İç İşleri ve Adalet Bakanlıklarına kanun tanımaz, sadece kendi taraftarlarını savunan bir cemaatin hâkim olduğu görüşü hâkim.
vi) Bazıları AK Parti’nin çok güçlü bir cemaat ile koalisyon kurduğunu düşünüyor.
vii) Başbakan Erdoğan tek adam psikozunu her geçen gün artırıyor.
viii) Başbakan 2012 sonrası Başkanlık sistemine geçerek tek adamlığını iyice pekiştirmeyi planlıyor.

5) Kürtlere sözüm ona özgürlüklerini sağlayacak Kürt Açılımı fiyasko ile sonuçlandı. Benzer şekilde, haklarının veya kimliklernin ihlal edildiğine inanan Alevi ve Çingelerle ilgili açılım seferberliği de gösteriden öte gitmedi.

6) Ortadoğu’da Batı’yı rahatsız edecek şekilde İran ve Hamas’la yakın ilişki kuruldu. Ortadoğu’da hegemonya arayışı hem Batı’yı, hem bazı Sunni Arap ülkelerini rahatsız etmeye başladı. Türkiye’nin Batı’dan kopmaya başladığı iddiaları içeride modern (Batılı hayat tarzını benimsemiş) eğitimli ve profesyenel (elit) kitleyi de rahatsız ediyor. Komşularla sıfır sorun hedefi çoğu zaman (Örn: Ermenistan-Azerbeycan) bir sonuca varamadı. Arabuluculuk çabaları (Örn: İsrail-Suriye) ya hüsrana uğradı, ya da kesildi. İsrail’e karşı takınılan düşmane tutum hem içeride, hem Batı’da büyük rahatsızlık yaratıyor. Son olarak 201’de NATO ittifakı içinde İran’a karşı füze-kalkanı kurulması, Suriye’de Esad rejimine karşı açık hasmane tutum alınması çok yeni ama dengeleri yeniden değerlendirmeye değer bir gelişmedir ve bir başka makalenin konusu olacaktır.

Dr. Cüneyt Ülsever, gazeteci, yazar & iktisatçı
PhD., Harvard Üniversitesi
Yurt Gazetesi köşe yazarı

Makaleyi şu şekilde referans vererek kullanabilirsiniz:

Ülsever, Cüneyt (Mart, 2013), “Türkiye Nereye Gidiyor? Siyasal İslam’ın Yakın Tarihteki Yükselişi”, Cilt II, Sayı 1, s.20-35, Türkiye Politika ve Araştırma Merkezi (AnalizTürkiye), Londra: AnalizTürkiye(http://researchturkey.org/?p=2932&lang=tr)

Facebooktwitterlinkedinmail

Yorumlar

Loading Facebook Comments ...

6 thoughts on “Türkiye Nereye Gidiyor? Siyasal İslam’ın Yakın Tarihteki Yükselişi

  1. Hıfzı Deveci

    Yazara teşekkürler.
    Aşağıdaki birkaç noktada, eleştirilerim var, dikkatinize sunarım:
    1. Türkiye laikliğinin mücadele sonucu kurumsallaşmadığı, tepeden inme gerçekleştirildiği görüşü doğrudur. Ne var ki Türkiye’de tepeden inme gerçekleşen sadece bu değildir; Grevli-toplu sözleşmeli- sendikalı çalışma ilişkileri ortamı da “mücadelesiz” “tepeden inme” gerçekleşti, 1961 anayasası sağladı bunu. Bu yüzden, sanayi devrimini yaşamamış, dolayısıyla işçi hakları mücadelesini hiç mi hiç bilmemiş kesimler, yaşından büyük oyuncakla oynamaya kalkan çocukların yaptığı gibi, 60’lı 70’li yıllarda kırdılar ellerindeki oyuncağı. Cumhuriyet, milli hakimiyet, devrimler… Bunlar da tepeden inme gerçekleşti. Bir değişimin tepeden inmesi onun kötü ve yanlış olmasını otomatik olarak getirmez, topluma onu benimsetememektir kötü olan.
    2. Yazarın “göz ardı ettiğimizi” düşündüğü kitleyi tanımlaması çok güzel: “İslam’ı modernliğe bir engel olarak görmeyen; tüm dünyevi hayatlarını da “İslam’la” yönlendirmek istemeyen. Cuma günleri namazlarını kılan, cumartesileri eğlenen, pazarları da maça giden… Maddi dünyanın nimetlerini reddetmeden İslam’ı bu dünyada yaşamak isteyen. Namaz kılan, zekat veren, hacca giden… Ama dört hanım istemeyen, karılarını “boş ol!” diyerek boşamayan….. İslam’ın tüm meseleleri düzenlediği ve her şeyi kurallaştırdığı kanaatinde olmayan…”
    Cumhuriyet laikliğinin “tepeden inmeci” niteliği tamam da yukarıda tanımlanan kitleyi “yok saydığı” doğru değildir. Tepeden inmeci laikliğin tanımlanan kitleyle sorunu olmadı. (Belki bir dönem için geçerli olan Türkçe ezan hariç) Sorun, “Müslüman kimliğini” yaşamak isteyen kesimlerle “tepeden inmeci laiklik” arasındadır. Çünkü “Müslüman kimliğini yaşamak isteği” sözü uzatmaya gerek yok, bu kesimler için “Dünyevi hayatı İslam’la düzenleme isteği” ile aynı şey oldu hep.
    3. Bugün yükselen muhafazakârlığın batıcı hayat tarzına üstün (ya da belki eşit) hale gelmesinin uzun uzun analizleri yapılabilir, yazarın analizleri de doğru olabilir; ama bu olgunun en temel nedeni üçtür: a) Sosyalizm, sosyal demokrasi gibi ekonomik düşünce akımlarının uğradığı fiyaskolar, b) Liberal dünyanın muhafazakârlığa verdiği siyasal destek, c) Türkiye özelinde yıllardan beri süregelen muhafazakârlaştırma çalışmaları.
    4. Modernite ve muhafazakârlık arasındaki mücadele sadece Müslüman dünyasına ait değildir. Batıda, Hıristiyan Rönesans’ı ve yakın tarihteki sanayi devrimi dini devlet karşısında ve toplum yaşamında geriletmiş, onu bir anlamda kiliseye hapsetmiştir. Müslüman dünyasında eksik olan budur.
    5. Yazar, Adalet ve Kalkınma Partisi döneminde siyasal İslam’ın “yenilenmiş, dünyayı anlamış ve onunla bütünleşmeye hazır, dinamik, girişimci….” Niteliklere büründüğünü söyleyerek ve bu dönemdeki gelişmeleri olumlu-olumsuz- biçiminde terazileyerek bir “Bilanço” görüntüsü yaratmakta. Ama bu hatalı bir değerlendirmedir. Yazarın saydığı olumsuzluklar yaşamsaldır, yine kendisinin alt alta sıraladığı “olumlu” gelişmelerle giderilemez. Dünya ile bütünleşmek; sadece yedi düvele mal satmakla, ticaret yapmakla gerçekleşecek değildir. Türkiye hızla modern dünyadan uzaklaşıyor; kültürel kopuş son derece hızlıdır. Siyasal gidiş de modern dünyanın normlarından gittikçe daha fazla ayrışmakta. Bu gelişme, muhafazakârlığın varacağı nihai yer konusunda da kaygıları arttırmalıdır.
    Saygılar.

    Yanıtla
  2. esin duran

    İslamcı ırkçı tarikat ve mezheplerin çatı örgütü olan AKP’nin Avrupa stratejisi çöküyor.

     
    Taksim gezi eylemleri ile açılan yeni süreç, Avrupa’da faaliyet gösteren onlarca tarikat ve cemaati zor duruma düşürdü. Çaktırmadan her tarafa sızan, her yıl milyarlarca kara parayı Türkiye’de aklayan ve AKP rejiminin bel kemikleri olan bu Avrupa düşmanı politik islamcılar, Erdoğan ve diğer sertlik yanlılarının yaptıkları hatalar ve verdikleri açıklar yüzünden problemli bir döneme girdiklerini sezdiler. Avrupa’ da şimdiye kadar uyuttukları salon sosyalistlerinin, sözde Hiristiyan demokratların, geri kalmış yöneticilerin bu yüzden uyandıklarını, kendilerinden şüphelenmeye başladıklarını ve zaman içerisinde verdikleri destekleri bırakacaklarını anlamaya başladılar. Avrupalıları kandırmak için, sözde modern geçinen bazı bürokratları maskeleme olarak kullanan politik İslamcılar, yıllarca, aşırı sağcı politikaları, solcu kılığına girerek, aşırı dinci politikaları, kardeşlik ve dostluk yalanları ile gizleyerek güçlendiler. Sadece Almanya’ya, 35 yıllık bir zaman dilimi içerisinde 9 000′ den fazla cami veya mescit kurdular. Her taraf kuran kursu ile dolup taştı… Bütün Avrupa şehirleri, bebeklerden başlayarak beyin yıkama faaliyetleri yürüten binlerce organizasyon tarafından adeta parsellendi. Avrupa ülkelerini din, Allah hizmetleri vs.. yalanları ile kandırarak milyonlarca sübvansiyon alan ve örgütledikleri insanlardan aldıkları haraçlarla büyüyen bu tarikat ve cemaatler çetevari yatırımları da yaparak devleştiler…
    Avrupalılar bu türden beklenmedik yapılar karşısında adeta aciz kalmışlardı. Her istediklerini koparıp alan, 100 000 lerce insanı kontrol altında tutan politik islam’a karşı bir alternatifleri olmayan zavallı politikacı ve dini liderleri en sonunda yine onların kanı ile beslenen AKP uyandırdı. Avrupa Parlamentosu’nun açıklamasını ‘Avrupa’yı tanımıyorum’ diye reddeden Erdoğan, sürece yeni bir yön verdi, artık işler eskisi gibi yürümeyecektir. Bu işin Viyana’sı da buraya kadar!
     
    3 000 civarında Türk’ün yaşadığı bir İsviçre kasabasına 7 tarikat ve 6 politik organizasyonla toplumsal piskoloji kuran, Türk islam sentezi adı altında Irk Din mafiası oluşturarak milyonlarca inanı haraca bağlayan tarikat ve cemaatler, her ağacın kurdu kendisinden olur misali, hiç beklemedikleri yerden ilk darbelerini aldılar.
     
     
    Erdoğan kadınları nüfus patlaması için zorlamaya devam ediyor!

    Nüfus patlamaları yoluyla hegemonya kurmak, başka toplumlar üzerinde baskı, onların yaşam alanlarına, sayısal güç, yapmacık çoğunluklar yaratarak müdahale etmek, bilindiği gibi ilkel çağlara tekabül eden ve Osmanlı’ların da başarı ile uyguladıkları bir politikadır. Bütün Anadolu toprakları, bu strateji ile yaratılan yapay çoğunluklar sayesinde etnik temizliğe uğramıştır. Anadolu’nun bütün yerlileri yokedilerek, ucube, dejenere yeni bir millet yaratılmıştır.
    İslamcı güçler ele geçirecekleri yerlere, önce fakir fukara adı altında göçmenler sokar, arkasından da yağma ve talan için seferlere başvururlardı. Araplar’ın bir kaç kabile ile başlattıkları bu yayılmacılık taktiği günümüzde biçim değiştirerek devam ediyor. Sonradan İslam dinini yayma adı altında yağma ve talancılığın öncülüğünü üstlenen Osmanlılar, ekarte ettikleri milletlerin çocukları da ellerinden alarak, devşirme sistemince onları Türk Müslüman yaptılar.
    R.T. Erdoğan, bu devşirme silahına sahip olmadığı için belki de yanıp tutuşuyor ama o ortalığı kuru kalabalıklarla doldurmak için, hayranı olduğu padişahlardan daha fazla olanaklara sahip..! Erdoğan, doğum başına vereceği yardımı çoğaltmaya hazırlanıyor: ”…en az 3 çocuk yapın, doğurun, doğurun, daha fazla doğurun, bu yolda her şey mubahtır, ne duruyorsunuz, biz bunu boşa mı söylüyoruz”, diyen Erdoğan’ın, sanki damızlık bir millet yönetiyormuş gibi, başka ülkelere kaçmak için çırpınan, karnını zor doyuran milyonların yapacağı çocukları ne yapacağı, bunları nerelerde kullanacağı bir bilmeceye dönüştü! 1965 lerden itibaren en az 16 milyona yakın türk kendi topraklarını terkederek başta Avrupa olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerine yerleşti. Bu sayıyla Türkiye insan ihracatı listesinin başında durmaya devam ediyor. kendi insanını hangi nedenden olursa olsun, başka ülkelere göçe zorlayan bir sistem, din, ve kültürü terketmemek, kaçanları elde tutmak için gerekli önlemleri almak yerine, daha fazla kaçacak insan yaratmak için zorlayıcı veya teşvik edici tetbirlere başvurmak, daha çok insanın kafasını karıştırmaya başladı. tabii olmayan bir yolla, yapay metotlarla üretilen bu kalabalıkların geleceği ne olacak ki? Ya askere gidip mayına basacak, ya kahvede akşama kadar okey atacak, ya da başka ülkelere kaçacaklardır…
     
    Türkiye, yüzkarası insan ihracatında dünyada 1. sırayı tutmaya devam ediyor.
     
    Avrupa’ ya milyonlarca cahil cuhul insan ihraç edilmiş, bunlar yarli halklara düşmanı olarak örgütlenmiş, kadınlarına Türban veya benzeri üniformalar giydirilerek, mevcut toplumla kaynaşmaları yasaklanarak, karşıt bir güç olarak ortaya çıkarılmışlardır. Bu rezalet duruyorken AKP yöneticileri daha çok çocuk yapın demeye devam ediyorlar! Erdoğan, bu çocuk doğurtma savaşını, sidik yarışına dönüştürdü. Erdoğan’dan önce bu konuyu en ciddi şekilde devlet stratejisi yapan Alman Nazi lideri Hitler olmuştur.
    Esasen bugün Erdoğan’ın Türkiye’de uyguladığı ”çocuk parası, yardımı”, ilk defa Hitler tarafından, ”üstün ırk” diye tanımlanan Alman ırkının üstünlüğünü sayısal anlamda korumak ve dünyayı ele geçirmek için uygulanmıştır.
    Aynı şekilde, Erdoğan’ın sık sık bağırarak tekrarladığı, ”tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek vatan…” sloganı da, Alman Nazi’lerinin ana sloganlarından bir tanesidir.
    Bu noktadan da anlaşılacağı gibi, Erdoğan’ın temsil ettiği Milli Görüş ideolojisi, Arap Milliyetçiliği olan İslamcılık ile Alman Irkçı nazı ideoljisinin bir karmasıdr.
    Farklı ideolojiler, nüfusa da farklı biçimde bakar. Mesela İslamcı milliyetçilerin kafası, “Büyük Nüfus = Güçlü Türkiye” şeklinde çalışır.
    Ne var ki bu, Birinci Dünya Savaşı’ndan kalma bir fikirdir. Orduların kafa kafaya geldiği, sayısı fazla olanın genellikle savaşı kazandığı bir dönemdi o… İleri teknoloji ve nükleer silahlar bu bağlantıyı çoktan kopardı. Gökyüzüne hâkim misin, uzaya hâkim misin, Biz 76 milyonla yakar yıkar demekle bir yere gidilemez.
    TSK’nin, “Güçlü Ordu = Güçlü Türkiye” denklemi nasıl yanlışsa, Irkçı islamcı milliyetçiliğin “Büyük Nüfus = Güçlü Türkiye” denklemi de yanlış…
     
     
    AVRUPA’YA KATILMA PROBLEMİ

    Asker doğan savaşçı fertler, non-stop savaş ideolojisi ve piskolojisinden kurtulamayan bir kültür yapılanmasıyla sivil bir topluma entegre olmak doğal olarak zordur. Avrupa’ya düşmanlık edilerek oraya girilemez, kültürünü, yaşam biçimini beğenmediğin, sana tamamıyla ters düşen bir sisteme bağlanman tabiata aykırıdır. Çin, İslam birliğine üyelik müracaatında bulunmuyor, Kendisine has bir kültürü olan Japonya AB ülkelerine, üyelik için yalvarmıyor!, Suudi Arabistan, sosyalist bir pakt için can atmıyor. Peki dinci Sunnici AKP’nin, kendi idolojisine zıt bir sisteme yamanmak için çırpınması ne ile açıklanabilir?
    Dünyada bir sürü paktlar var ve yenileri de sürekli oluşma halindedir. Avrupa kültürüne zıt bir kültürü Türkiye’de hakim kılmaya çalışan AKP rejiminin, o pakta girmek için çırpınmalaraı iki yüzlülüktür. Avrupa Birliği oluşumu sadece bir kaç tefecinin, kap kaçtının, çalıp çırpmalarını düzenleyen bir sistem değil, ondan daha önemlisi ortak bir mentalite birliğine gidiş projesidir.
    Buraya üyelik için baş vuran veya girmek için çalışma yapan ülkeler, iki yüzlüce, hem tam tersine gidip, hemde ”almıyorsun beni işte…’ diye ortalığı velveleye vermiyorlar.
    Türkiye’de Avrupa’i olan ne varsa onu kökten silme açılımı yapan AKP’nin bu üyelik çığırtkanlığı şaibelidir.
    Avrupa ülkeleri şimdilik bu tarikat ve cemaatlere, milyonlarca kandırılmış cahil insana müsamaha gösteriyor diye, oraya istila için girme heveslerine kapılmak büyük bir tuzak olabilir.
    Demokrasiye sahip ülkelerin kalbi olan metropollerine binlerce Cami, mescit kurulmasına, on binlerce dinci militanın kitlelerin beyinlerini yıkayarak örgütlemesine izin veriliyor, her tarafa kuran kursları açılıyor, ezanlar yüksek sesle okunmaya başlanıyor diye, Avrupa’yı Sunni İslam’la ele geçirme hayallerine kapılmak için zamanın henüz erken olması gerek…!
    Bu da AKP’ nin 5.kol olarak doğan Müslüman askerlerinin taktiği olsa gerek!
    AKP, Milli Görüş örgütü temelinde esasen hem teorik hem de pratik anlamda Avrupa kültür ve tarihinin, değer ve yargılarının, onun en temel yaşam şekillerinin karşısındadır, tek bir ortak noktaları bile yoktur: kiliseleri Camilere çevirmek istiyorlar, Avrupalıların kıyafetlerinden tutun, yiyeceklerine, kadın-erkek ilişkisinden, muzik ve sanata, normal Avrupalı’nın en basit yaşam şekline karşılar. Bu haliyle 180 derece tezatla, hangi birliktelikten bahsedilebilinir!
    AKP’yi kuran tarikat vecemaatler Avrupa’ya düşmanlıklarına devam ediyorlar. Milli Görüş tarafından Avrupa toprakları üzerinde örgütlenen kitleler, Avrupa halkına kin ve nefret kusuyorlar! Erdoğan’ın ”daha fazla çocuk, daha fazla doğurun..” kışkırtmasıyla iyice çoğalan ilkel kitleler tatamıyla İslamcı ırkçı tarikat ve sözde sivil örgütlerin denetminde getto adacıklarına dönüşüp, Hünkar’ın şanlı girişini beklemekten başka bir hareket yapamıyan robotlara dönüşmüşlerdir. Bu haliyle İslamcı akımların çatı örgütü olan AKP’nin Avrupa topluluğuna düşman olarak girme düşüncesi söz konusudur. Cahil, şartlanmış Müslüman kitle iç güdüsel olarak bir yerlere doğru gidilmesi gerektiğinin farkında, ama bunu Erbakan gibi dürüstlükle söyleyemiyorlar. Erbakan, Avrupa’yı resmen tehdit ederek, ” biz Roma’yı içerden fethetmek için geliyoruz..” demişti. Avrupa’da doğup büyüyen 3. 4. kuşakları ”askerli parası” diye adlandırılan haracı ikiye katlayarak ipotek altına alan AKP, eski militaristleri geride bıraktığı gibi, Avrupa’ya aslında neden girmek istediğini saklamaya devam ediyor!.
    Hem yaygınlaşan İslamcılık tehlikesini alevlendirecek, hem de beni bir an önce al diyeceksiniz!
    Şiddet yanlısı İslam’cı politik örgütler, Avrupa ülkelerinde, özellikle İngiltere, Almanya ve Fransa’da resmen birer tehlike haline geldiler; Örneğin çoğunluğu Protestan olan İsveç’te Müslümanlar’ın sayısı Katolikler’den üç kat fazladır. Şu an Avrupa topluluğu içinde 58 milyona yakın insan uluslararası politik İslam’ın avucunda, gece gündüz devam eden beyin yıkamayla Avrupalıları ürkütücü bir tehlike olarak hızla büyümeye devam ediyor.
     
    İşte hızla çoğalan bu kara cahil kitleler, Avrupa ülkelerinde görülen nüfus azalmasına paralel olarak, daha fazla alan kazanıp, yaşadıkları topluma cepheden tavır alarak onun birer düşmanı olup çıktılar. Örgütlenmeler ilk etapta cami dernekleriyle başladı ve genişleyerek devlet kurumlarını da sardı. 1960’lı yılların başında Almanya’da sadece üç cami varken şimdi cami sayısı AKP’ nin de kışkırtması ile 9 bini geçti. Arap ülkeleri, pakistan, Türkiye, Ortadoğu ve Afrika’dan akın akın Avrupaya yığılan Müslümanlar, uygarlığın verdikleri nimmetleri kötüye kullanarak hızla örgütleniyor, sözde terk ettikleri ülkelerin kültürüne daha sıkı sarılarak, kendilerini buralara süren hükümetlerinin desteğinde tahribatlarına devam ediyorlar.
    Şimdi bu durumda, tehlike olarak görülen bu ortamın en büyük mimarlarından biri olan AKP rejiminin truva atı gibi, bütün hatları yarıp, Avrupa’yı, geride hazır bekleyen 100 milyonlarca İslamcı’ya yemlik olarak sunması stratejisi kendisini ele veriyor…
     
    Erbakan’ın oğlu tekrar ediyor: ”..Mücahit Erbakan tezarühatlarıyla kürsüye gelen Fatih Erbakan, bir saati aşkın salona hitap etti.Necip Fazıl’ın ” surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes!Ey kahpe rüzgar, ne yandan esersen es” dizelerini hatırlatarak, “şuurlu, samimi ve sadık bir toplantı olan bu toplantı, ikinci 40 yılın şahlanışıdır” dedi.Erbakan, şöyle konuştu:”Milli Görüş’ün misyonu, sadece oruç tutarak sadece namaz kılarak, bir hayır kurumu gibi çalışmak değildir.Avrupa’da bir çalışma olacağı zaman bunun Almanya’dan başlaması çok doğal çünkü insanlarımız burada neredeyse bir Belçika Hollanda kadar nüfus yoğunluğuna ulaşmış durumdalar. Almanya bizim olacaktır…” Görüldüğü gibi AKP’nin politik ideolojik motoru olan bu Milli Görüş, mazlum fakir işçi, iş arayan saf göçmenler, dinine sadık iyi vatandaşlar adı altında resmen 5.kol olarak örgütleniyor… Erdoğan’ın non-stop çocuk yapma taktiği esasen bu hedefe yöneliktir. Türkiye’de milyonlarca işsiz varken, çocuk istemeyen kadınları aşağılayan Erdoğan, ”.. siz merak etmeyin, Allah için en az 3 olsun,.., AKP olarak ekonomik mucizeler yaratıyoruz.”, diyerek Milli Görüş ideolojisine biraz diplomasi katıp 2071 parolası altında eski Osmanlı hedefinden vaz geçmediklerini vurguladı.
    Avrupa’ya sokulan Milyonlarca kara cahil kitle ise ”giriş, çıkıştan”: ”…Bundan sonra Türkiye’de ve Dünyada Muhammed Ali Fatih Selim Erdoğan rüzgarı esecek inşaallah. En yakın zamanda Erdoğan’ı Avrupa Birliğinin başında görmek istiyoruz. Allah’ın rızkıdır…” ”, diyerekten, sabah Camilerine girecek, akşam ise çıkacaklardır. Kafirin malı yemekle bitmez!
    Zavallı Avrupa halklarının bu yiyicilerden çekecekleri var: Berlin, Paris, Brüksel, Viyana, Londra vs.. artık uygarlık yerleri değil, İslamcı tarikat ve cemaatlerin üniformalarını taşıyan, rütbeleri, yıldızları, Türbanlarının bağlanışı ile simgelenen yağma ve talancıların korkunç yıkım sürecine sokulan, uygar insanların boşalttıkları alanlara dönüşen birer kenttirler artık…
     
    Sevgi ve Saygılarla
    Entegrasyon Komitesi İsviçre- Vevey

    ———————————————————————-
    Esin Duran,
    Selda Suner,
    N. Gök,
    Ferdi koçkar
    Yeliz seren
    S. Aktaş
    Pelin Moda,
    Bedri Engin,
    Nazmi Dogan,
    Sevda Suner
    Sezer Aşkın,
    H. Datvan,
    Salih Demir,
    Nizamettin Duran
    A. Demir
    Melahat Baykara,
    ismail çekmez.
    Aydin Nizam
    Uğur Demir
    Ismail B. Cenk,
    Tekin Balkic
    Selma Altuntaş,
    Murat Koç
    Filiz Serin,
    Nedim Serin,
    Vedat Koçak,
    Salih Birdal,
    Erdal Cömert
    Ismail Bulak
    Ahmet Meriç
    Mustafa Gur,
    Hasan Zafer
    Bahar Ünsal
    Osman B.
    Ayse bahar
    Metin Maslak
    H. Maslak
    Dilek Solak
    zeynep içkaya
    Sevda maslak
    Sercan Gezmiş
    Aynur Balkaya
    İpek Doğan
    Nazım Doğan
    Murat Doğan
    esin erkan
    Beyhan erdem
    n. erdem
    İsmail Deniz
    Ayten BARAK
    Ugur Birdal
    Ahmet Tan
    Yıldırım Kongar
    Selma Kongar
    Birol Aytekin
    Hatice Gül
    Ibrahim Erkin
    Kemal erdem
    Rıza Akdemir
    Mehmet Coskun
    Hüseyin demir
    fethi killi
    Yeliz Ender
    Mustafa Ender
    Ugur Basak
    Kemal Dektaş
    Ayten Ilkdal
    Nuri Aktanır
    Metin Koc
    Sevgi Ender
    Burhan Kulakçı
    Oğuz Duran
    Burcu Kanter
    Aysel kanter
    Erol kanter
    Layla SOLGUN
    M. Oktay
    Kemal Aktas
    Yelda tekinoglu
    Orkun Keskin
    T. Vural
    Oğuz şen
    Nur Şen
    Ismail çaykara
    Burhan Orkal
    D. Kahan
    Seher Yıldız
    Esra akkaya
    Mehmet Uzan
    Yeliz IŞIK
    Seyhan İlknur
    Osman Çekiç
    esma yıldız
    Murat Çetindal
    Ali OkyarMusa Tekin
    Aslı Birdal
    Nazmi Doğan
    İnci Gür
    L. Okar
    Mustafa Karkaya
    Omer Aytac
    Mürsel Bozkır
    Zeynep Şengül
    Gülcan Iğsız
    Murat Nidar
    şemsi Kaya
    Ayten Ekşi,
    Eda leman
    nermin ışıl
    D. Polat
    Kadir Erdem
    Serdar OKTAY
    Mehmet Özdemir
    Mustafa Erkan
    Nuri AKTAS
    Emine AKTAS
    O. Kadir Ergun
    Metin Kurca
    Sedat Isiklar
    Filiz Bag
    Kadir Baskale
    Sevim Varlik
    Hasan Mesut Akkaya
    Necmi Guler
    Erhan Isguz
    Meral Okur
    Bilge Okyaz.
    Kemal Koç
    L. Mirakoğlu
    Oktay Kızılcık
    Mehmet Yavuzgil
    Erdal Polat
    Hüsnü oktay
    k. Sankay
    Ahmet tekin.
    Semra Kaya
    Mustafa Çiçek
    Kayhan Göçkaya
    Erdal Solgun
    Mehmet Solgun
    Esra Solgun
    N. Altik
    Oguz Karakış
    Leyla Mert
    Işık mert
    D. Öksüz
    Erdem Yılmaz
    Ayse Eltan
    S. Guner
    M. Deniz Ok
    Mehmet İnce
    Huseyin Cinar
    Meltem Cinar
    Berk Cinar
    L. Demirkaya
    Huseyin Çilek
    Ayten Irmak
    D. Okdere
    Ali Uskan
    Berdan Temiz.
    H. Baskale
    Murat Gülay
    Esra Gülay
    Mustafa Akyol
    A. jale Kol
    M. Kol
    Tamer Oktay
    Aslan Burukoglu
    I. Demir
    Nurettin Akdal
    Uzan Kara
    ismail Igdır
    Ali Serin, Gül Akın, esra Serin
    Nuri Şen
    Hasan.Y. Balci
    Mehmet Yucel
    İsmet C. Koray
    salih Söğütlü
    Nuri Akçay, Gül Akçay, Esra Akçay
    Ali Dem. Sarahoğlu
    ***********************************************************************
     
    TAKSİM’E VE ÇAMLICA’YA CAMİ İSTEMİYORUZ. YENİ SULTANLARA HAYIR!
     
    İMZA KAMPANYASINA KATILALIM… 
    http://www.change.org/petitions/başbakan-yuksek-bina-yapmayın-demis-peki-ya-camlica
     
    Çamlıca ve Taksim’e kazma vurmanıza rızamız yok, bu sizi ilgilendirmiyor mu? #Camlica – Kampanyaya İmza Ver!
    Kampanyaya İmza Ver
     

    Yanıtla
  3. esin duran

    BÜYÜK SÜRÜ İDEOLOJİSİ.
     
    R.T. Erdoğan’ın Bayram mesajından…: ” Diyorlar ya ‘bizim yaşam tarzımıza karışıyor’. ‘Nereden çıktı bu 3 çocuk meselesi’ filan diyorlar. Böyle bir yasa yok. ben sadece bir başbakan olarak en az 3 çocuğu tavsiye ediyorum. Bu benim en doğal hakkımdır” dedi. Erdoğan sözlerini, ” Kimseye kalkıp silah dayatmıyoruz. Yasal bir mecburiyette yok. Ben bu davaya gönül vermiş kardeşlerime diyorum ki, en az 3 çocuk bu millete hibe edin, lütfedin diyoruz. Bu milletin güçlü olması lazım. O da nerden geçiyor? İnsan denilen o şerefli mahluktan geçiyor.Eşrefi mahluk olan bu insanı, bu işte bu anneler yetiştirecek.Onun için ben bu annelerden bunu istiyorum.Ha yapmayacak, yapmasın. Böyle bir derdimiz yok. Biz Ak parti olarak böyle bir teklifi yapıyoruz . Böyle bir yasa da yok. Böyle bir şey de yok. Bu isteğe bağlı. Bunu da müsaade edin de söyleyeyim. Bu kadar hakkım olsun. Yani bunu Rusya Federasyonu’nda Vlademir Putin söylediği zaman oluyor da. Türkiye’de Tayyip Erdoğan söylediği zaman niye rahatsız oluyorsunuz ?”şeklinde konuştu. 

    ANNELERE GÜVENİYORUM…. 

    Avrupa ülkelerinin doğumla ilgili çok ciddi parasal destekler verildiğini anımsatan Başbakan Erdoğan sözlerini şöyle sürdürdü: Onlar bu desteği verdikleri zaman oluyor da. Biz daha bu tür desteklere girmedik. Öyle birşey yok. Niye rahatsız oluyorsunuz? Bu milletin yükselmesi lazım. 76 milyon değil inşallah daha fazlası..Ben annelerimize güveniyorum. Ak partiye gönül veren annelere güveniyorum. Bunun haysiyetli mücadelesini verecek olan annelere, tabiki babaların da destek olması gereğini de hatırlatmak istiyorum…. (Kaynak: Radikal)
     
    Erdoğan’ın bu sözleri, Osmanlı döneminde devşirme toplayan memurların yaptıklarından fazla farklı değil. Rumeli’ne gönderilen Osmanlı memuru, Rum, Sırp veya Arnavut’un beşikteki çocuğunu elinden almak için hemen silahı çekmiyordu tabi! Önce güzelce istenirdi, bunun Osmanlı devleti ve milleti için yapıldığı ve de kutsallık taşıyan hanedanlığın devamlılığı için olduğu söylenirdi… Erdoğan’ın, ” Kimseye kalkıp silah dayatmıyoruz.Yasal bir mecburiyette yok. Ben bu davaya gönül vermiş kardeşlerime diyorum ki, en az 3 çocuk bu millete hibe edin, lütfedin diyoruz.” demekle, Osmanlı devşirmeci memuru gibi çalışmadığı imajını vermesi burada bir anlam ifade etmez!
    AKP’ nin temsil ettiği idolojik önderlik, Osmanlı’nın her şeyi gibi bu devşirme taktiğine de hayrandır.
    Bu anlamda politik iktidarın toplumsal iktidarı kendine tabi kılma süreci her alanda hızlanıyor. Milyonlarca cahil kadın bu sözleri duyduğunda, hipnotize edildiğinde, doğurulup, doğurulup sokağa atılan, yetiştirilemeyen, eğitilemeyen bu kadar çalak çocuk ne olacaktır? Dünya’da genç nüfusun göçe en çok zorlandığı ülkelerden biri hala Türkiye’dir. Önce bunu düzeltmek gerekir.Genç nüfus, sadece Avrupa’ya değil, Arap ülkelerine, hatta Barzani’nin petrol şirketlerinde çalışmak için bile can atıyor! AKP burada, iş güç sorunundan ziyade onların ilkel damızlılıklarından yola çıkıyor. Türkiye şu an zaten eğitim ve öğretim alanında dünya sıralamasında geri sıralarda duruyor. İşsizlik artmaya devam ediyor! Buna rağmen, sanki Türkiye’nin nüfusu, Rusya veya Almanya gibi azalıyormuş gibi oralara benzetmelerde bulunmak demagojidir.
     
    ”Ne kadar çok olursak daima daha iyidir” felsefesi, ilkel çağların primitif güdüleri üzerinde yükselir ve günümüzde faydadan çok zarar verir!
     
    Damızlık toplumlar daima kısa ömürlüdür, Hunlar veya Moğollar’ın adları modern dünyada küfür anlamında kullanılır.
     
    Neo-Osmanlıcı duruşa ideolojik destekten yolan çıkan AKP yöneticileri, toplumu dönüştürme projesi çerçevesinde önlerindeki bütün engelleri tek tek ortadan kaldırmaya devam ediyorlar.
    Sunni mezhebi esas alan AKP, çevresi bir mezhep savaşı ile yanan bir alanda büyük bir yıkımın ön şartlarını oluşturmaya devam ediyor. Bu temelde, Türk Devleti’nin kendi içindeki önemli Alevi potansiyelini etkisizleştirme konusunda yoğun faaliyet içinde olduğu, son Askeri Şura kararlarında olduğu gibi, Ordu’da yapılacak temizliğin devam edeceği sinyali verilmiştir.
    Alevi ve Kürtler için yeni rejim altında yaşam şartları daha da zorlaşacaktır.
    Devlet kurumlarında ki tüm Alevi ve Kürt’lerin fişlenmesi ve kilit noktalardan uzaklaştırılmaları kaçınılmazdır. Alevi kökenli birisi artık çavuş bile yapılmayacaktır. Namaz kılmayan, oruç tutmayan, hanımlarına Türban taktırtmayan subaylar terfi edilmeyecektir.
    AKP iktidarı, Suriye’de Sunni bir devlet kurmak için başta El Nusra olmak üzere 13 şeriatçı örgüte yaptığı silahlı yardımları artırarak, savaşta iyice pişen kadrolarını sadece Suriye’de ki Alevilere karşı değil, aynı zamanda Türkiye’de ki Aleviler’ e karşı da kullanacaktır.
    Askeri Şura’ dan verilen sinyal şu anlama geliyor: ‘Yeni Türk ordusu, Sunni, tarihsel olarak sürdürülen Suud-Yavuz çizgisinde hareket edecektir.” Kemalist Ordu’ya güvenen Alevilerin imhasına kadar uzanabilecek bu yeni süreç, yakında daha büyük temizliklerle hızlandırılacaktır.
    Siyasal islamcı iktidarın önündeki en büyük engeller ortadan kaltığına göre, Suriye ve Irak mehzep çatışması temelinde dışa yayılma süreci başlayacaktır. Komşu ülkeleri işgal etmek için adeta yanıp tutuşan AKP iktidarı, Irak ve Suriye’nin iç işlerine müdahale etmeye bu anlamda hız verecektir. Türkiye’nin Irak ve Suriye’de bir mezhep savaşına oynadığını gösteren somut kanıtlar var. Nitekim, Türkiye bölgede gelişecek bir mezhep çatışmasına seyirci kalmayacağını, bizzat başbakanın ağzından açıkça ilan ediyor.
     
    Taksim gezi eylemleri ile açılan yeni süreç, Avrupa’da faaliyet gösteren onlarca tarikat ve cemaati zor duruma düşürdü. Çaktırmadan her tarafa sızan, her yıl milyarlarca kara parayı Türkiye’de aklayan ve AKP rejiminin bel kemikleri olan Avrupa düşmanı politik islamcılar, Erdoğan ve diğer sertlik yanlılarının yaptıkları hatalar ve verdikleri açıklar yüzünden problemli bir döneme girdiklerini sezdiler. Avrupa’ da şimdiye kadar uyuttukları salon sosyalistlerinin, sözde Hiristiyan demokratların, bunak yöneticilerin bu yüzden uyandıklarını, kendilerinden şüphelenmeye başladıklarını ve zaman içerisinde verdikleri destekleri bırakacaklarını anlamaya başladılar. Avrupalıları kandırmak için, sözde ılımlı geçinen, bazı bürokratları maskeleme olarak kullanan politik İslamcılar, yıllarca, aşırı sağcı politikaları, solcu kılığına girerek, aşırı dinci politikaları, kardeşlik ve dostluk yalanları ile gizleyerek güçlendiler. Sadece Almanya’ya, 35 yıllık bir zaman dilimi içerisinde 9 000′ den fazla cami veya mescit kurdular. Her taraf kuran kursu ile dolup taştı… Bütün Avrupa şehirleri, bebeklerden başlayarak beyin yıkama faaliyetleri yürüten binlerce organizasyon tarafından adeta parsellendi. Avrupa ülkelerini din, Allah hizmetleri vs.. yalanları ile kandırarak milyonlarca sübvansiyon alan ve örgütledikleri insanlardan aldıkları haraçlarla büyüyen bu tarikat ve cemaatler çetevari yatırımları da yaparak devleştiler…
    Avrupalılar bu türden beklenmedik yapılar karşısında adeta aciz kalmışlardı. Her istediklerini koparıp alan, 100 000 lerce insanı kontrol altında tutan politik islam’a karşı bir alternatifleri olmayan zavallı politikacı ve dini liderleri en sonunda yine onların kanı ile beslenen AKP uyandırdı. Avrupa Parlamentosu’nun açıklamasını ‘Avrupa’yı tanımıyorum’ diye reddeden Erdoğan, sürece yeni bir yön verdi, artık işler eskisi gibi yürümeyecektir. Bu işin Viyana’sı da buraya kadar!
     
    3 000 civarında Türk’ün yaşadığı bir İsviçre kasabasına 7 tarikat ve 6 politik organizasyonla toplumsal piskoloji kuran, Türk islam sentezi adı altında Irk Din mafiası oluşturarak milyonlarca inanı haraca bağlayan tarikat ve cemaatler, her ağacın kurdu kendisinden olur misali, hiç beklemedikleri yerden ilk darbelerini aldılar.
     
    TÜRBAN BİR ÜNİFORMADIR.

    Türban bizim üniformamızdır ( N. Erbakan)
    Türban bir “tekgiyim”dir (üniformadir). Onu giyen kişi, sizin yüzünüze bagırarak: “ben islamcıyım!” der…
    Erdoğan’ın malları mülkleri olan Kadınların esareti yeni aşamaya giriyor: Türban, çarşaf üretimi son 7 yılda %800 artış gösterdi.
    Kadınları, İslamcı militan yetiştiren bir çeşit yumurtlama makinesinden farksız gören R. T. Erdoğan onları aşağılamaya devam ediyor. Erdoğan, İslamcı gericiliği cesaretlendirerek büyük şehirlerde dahil olmak üzere, Türkiye’deki siyasal ve toplumsal manzarasını değiştirmeye hız verdi. Bazı hükümet daireleri çalışma programlarını namaz saatlerine göre düzenliyor ve tamamen gerici bir önlem olarak liselerde erkek ve kızlar ayrılıyor. Müslümanlar için Ramazan ayında lokantalar alkol servisini durdurmaya devam ediyorlar ve polis alkol ve sigara içtikleri için insanları vahşice avlamaya hız verdi. Yakın Doğu’da yükselen siyasî İslam’ın etkileri peçe ve başörtüsünün giderek yaygınlaştığı İstanbul’da bellidir. Bugün, herhangi bir tür örtü, Türk kadınlarının yüzde 70’ından fazlası tarafından takınılmaktadır.
    İnsanların yatak odalarına girip yapılacak çocuk sayısını belirleyerek, henüz doğmamış çocuklara dahi musallat olmaya çalışan AKPliler, ” ne kadar fazlası olursa, AKP o kadar uzun yaşar” felsefesi ile, “zorla evlendirilen,görücülük vs..usulleri ile evlenme veya çok eşlilik” şeklinde devam eden islami doyumsuzluğun çeşitli şeklillerini kuvvetlendirerek kadınları bütün tahakküm araçlarının karşısında yapayalnız ve savunmasız bırakmaktadır.

    Bu örtülerin arkasında daha büyük bir drama yaşanıyor! AKP iktidarı 12 yılına girerken kadın cinayetleri ve şiddet, taciz,tecavüz, çocuklara yönelik cinsel istismar dikkat çekici oranda arttı! İşte rakamlar ve oranlar: 2002-2013 yılları arasında kadın cinayetleri oranında % 4100 artış olduğu belirtildi. Bakanlık, 2002-2013 yılları arasında fuhuş suçlarının % 620, ırza geçme ve çocuklara cinsel taciz suçlarının %925 arttığını belirtti. her gün en az 325 kadın şidette uğruyor. TÜİK verilerine göre 2002 yılında kadın cinayet sayısı 66 iken 2013 yılında bu sayı 3550 ye çıkmış kısaca 2005 – 2013 yılları arasında kadın cinayetleri sayısı 7.190 olmuş. aynı yıllar arasında 5074 kadın tecavüze uğramıştır. Ayrıca; fiziksel ya da cinsel saldırıya uğrayan kadınların % 188’inin bunu gizlediği belirlenmiştir.
    Dünya Ekonomik Forumu’nun 2013 Cinsiyet Uçurumu Raporu’na göre Türkiye 134 ülke arasında sondan 4. sıradadır ve AKP iktidarında devamlı bir gerileme göstermiştir. Türkiye İstatistik Kurumu’nun rakamlarına göre tecavüz ve taciz gibi cinsel saldırı suçlarında son beş yılda yüzde 90 artış yaşandı. 2002-2013 yılları arasında, 300 binin üzerinde kadın cinsel saldırıdan mağdur oldu. 2013 yılının ilk 6 ayında 600 kadın, 69 çocuk ve 5 bebek öldürüldü. 338 kadına tecavüz edildi, 375 kadına ve 35 bebeğe şiddet uygulandı ve 671 kadına taciz uygulandı.. Şimdi AKP rejiminde Başı kapalı kadınların sergilediği görüntünün ardında korkunç işsizlik ve yoksulluğun damgasını vurduğu, barbar, yüzyıllarca süren kadın karşıtı uygulamaların içine kilitlenmiş geniş bir ülke bulunmaktadır. Siyasî İslam’ın güçleri, Türkiye’nin yazgısını kimin şekillendirip, kazançlara el koyacağı hesabını yaparken kadınları da birer savaş malzemesi olarak kullanmak istiyorlar.
    Erdoğan ve İslamcı kadın gruplarının iddialarının tersine, örtü “dinî özgürlüğün” uygulanmasının bir örneği veya bir tanrıya adanmışlığın göstergesi değildir. Hristiyanların haçı veya Yahudilerin takkesi gibi sadece dine üyeliğin gerici bir simgesi de değildir. Örtü, kadınların erkeklere boyun eğmelerinin fiziksel simgesidir; onların ast konumlarının sürekli, dayatılmış teyididir. Gerici şeriat yasalarının (İslamcı hukukun) kadınlara dayattığı tecrit edilmenin (inzivanın) evin dışına uzantısını temsil etmektedir.Kadının bedenini örtmesini ilginç bir kültürel özellik veya sadece bir giyisi “seçimi” olarak göstermek saçmalıktır. Başörtüsü, bedene hapishane olup altındaki giyeni boğan çarşaftan veya peçeden daha az eziyetli olabilir, fakat bunların hepsi kadının tam olarak insan olmayıp mülk olduğu görüşünü yansıtıyor. Örtü (ve peçe), İran, Suudi Arabistan ve bunların ötesinde faaliyet gösteren gerici İslamcı güçlerin toplumsal programının çarpıcı göstergesidir ve kadınlar için tam kulluktan aşağı bir anlama gelmemektedir.
    Baskıcı ülke yönetimlerinin simgeler ve sembollerle sürekli olarak yapılacak propagandaya büyük ihtiyaç duydukları gerçektir. ”yavaş, yavaş” ninileri ile ilerleyen AKP’de bir kaç göstermelik vekil dışında, basında ve diğer yerlerde AKP için çalışan bütün kadınların türbanlı olmaları, Erdoğan’ın Askeri şura toplantısında masalarda ki suyu kaldırtması, generallerden buna karşı çıt çıkmaması, İslamizmin restorasyonunda gelinen süreç hakkında bir indikasyon vermektedir.

    Camileri dama taşı, minareleri süngü, imam hatipleri de arka bahçesi olarak gören bir zihniyetin bütün okullara girebilmek için kullandığı siyasi bir işaret olan türban, iddia edildiği gibi masum bir başörtüsü değil. Bu yeni üniformadır. Siyasi bir üniforma olarak kullanılan türban, tek tip bağlama şekliyle takan herkesin aynı görünmesini sağlar ve bir yere aidiyet belirtir.

    Türkiye’nin temel sorunu olan bu Kadın istismarı ve kadına karşı şiddet aşırı bir artışı devam ederken, baş sorumlunun kadınlar üzerinden siyaset yapması, onlardan daha fazla çocuk doğurtmak için kışkırtmalara devam etmesi bunu İslamcılık için bir mücadele metodu olarak ele alması esef vericidir.

    Nüfus patlamaları yoluyla hegemonya kurmak, başka toplumlar üzerinde baskı, onların yaşam alanlarına, sayısal güç, yapmacık çoğunluklar yaratarak müdahale etmek, bilindiği gibi ilkel çağlara tekabül eden ve Osmanlı’ların da başarı ile uyguladıkları bir politikadır. Bütün Anadolu toprakları, bu strateji ile yaratılan yapay çoğunluklar sayesinde etnik temizliğe uğramıştır. Anadolu’nun bütün yerlileri yokedilerek, ucube, dejenere yeni bir millet yaratılmıştır.
    İslamcı güçler ele geçirecekleri yerlere, önce fakir fukara adı altında göçmenler sokar, arkasından da yağma ve talan için seferlere başvururlardı. Araplar’ın bir kaç kabile ile başlattıkları bu yayılmacılık taktiği günümüzde biçim değiştirerek devam ediyor. Sonradan İslam dinini yayma adı altında yağma ve talancılığın öncülüğünü üstlenen Osmanlılar, ekarte ettikleri milletlerin çocukları da ellerinden alarak, devşirme sistemince onları Türk Müslüman yaptılar.
    R.T. Erdoğan, bu devşirme silahına sahip olmadığı için belki de yanıp tutuşuyor ama o ortalığı kuru kalabalıklarla doldurmak için, hayranı olduğu padişahlardan daha fazla olanaklara sahip..! Erdoğan, doğum başına vereceği yardımı çoğaltmaya hazırlanıyor: ”…en az 3 çocuk yapın, doğurun, doğurun, daha fazla doğurun, bu yolda her şey mubahtır, ne duruyorsunuz, biz bunu boşa mı söylüyoruz”, diyen Erdoğan’ın, sanki damızlık bir millet yönetiyormuş gibi, başka ülkelere kaçmak için çırpınan, karnını zor doyuran milyonların yapacağı çocukları ne yapacağı, bunları nerelerde kullanacağı bir bilmeceye dönüştü! 1965 lerden itibaren en az 16 milyona yakın türk kendi topraklarını terkederek başta Avrupa olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerine yerleşti. Bu sayıyla Türkiye insan ihracatı listesinin başında durmaya devam ediyor. kendi insanını hangi nedenden olursa olsun, başka ülkelere göçe zorlayan bir sistem, din, ve kültürü terketmemek, kaçanları elde tutmak için gerekli önlemleri almak yerine, daha fazla kaçacak insan yaratmak için zorlayıcı veya teşvik edici tetbirlere başvurmak, daha çok insanın kafasını karıştırmaya başladı. tabii olmayan bir yolla, yapay metotlarla üretilen bu kalabalıkların geleceği ne olacak ki? Ya askere gidip mayına basacak, ya kahvede akşama kadar okey atacak, ya da başka ülkelere kaçacaklardır…
     
    Türkiye, yüz karası insan ihracatında dünyada 1. sırayı tutmaya devam ediyor!. Ekonomi gelişiyorsa Migrasyonun durması gerekmez mi?
     
    Avrupa’ ya milyonlarca cahil cuhul insan ihraç edilmiş, bunlar yarli halklara düşman olarak örgütlenmiş, kadınlarına Türban veya benzeri üniformalar giydirilerek, mevcut toplumla kaynaşmaları yasaklanarak, karşıt bir güç olarak ortaya çıkarılmışlardır. Bu rezalet duruyorken AKP yöneticileri daha çok çocuk yapın demeye devam ediyorlar! Erdoğan, bu çocuk doğurtma savaşını, sidik yarışına dönüştürdü. Erdoğan’dan önce bu konuyu en ciddi şekilde devlet stratejisi yapan Alman Nazi lideri Hitler olmuştur.
    Esasen bugün Erdoğan’ın Türkiye’de uyguladığı ”çocuk parası, yardımı”, ilk defa Hitler tarafından, ”üstün ırk” diye tanımlanan Alman ırkının üstünlüğünü sayısal anlamda korumak ve dünyayı ele geçirmek için uygulanmıştır.
    Aynı şekilde, Erdoğan’ın sık sık bağırarak tekrarladığı, ”tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek vatan…” sloganı da, Alman Nazi’lerinin ana sloganlarından bir tanesidir.
    Bu noktadan da anlaşılacağı gibi, Erdoğan’ın temsil ettiği Milli Görüş ideolojisi, Arap Milliyetçiliği olan İslamcılık ile Alman Irkçı nazı ideoljisinin bir karmasıdr.
    Farklı ideolojiler, nüfusa da farklı biçimde bakar. Mesela İslamcı milliyetçilerin kafası, “Büyük Nüfus = Güçlü Türkiye” şeklinde çalışır.
    Ne var ki bu, Birinci Dünya Savaşı’ndan kalma bir fikirdir. Orduların kafa kafaya geldiği, sayısı fazla olanın genellikle savaşı kazandığı bir dönemdi o… İleri teknoloji ve nükleer silahlar bu bağlantıyı çoktan kopardı. Gökyüzüne hâkim misin, uzaya hâkim misin, Biz 76 milyonla yakar yıkar demekle bir yere gidilemez.
    TSK’nin, “Güçlü Ordu = Güçlü Türkiye” denklemi nasıl yanlışsa, Irkçı islamcı milliyetçiliğin “Büyük Nüfus = Güçlü Türkiye” denklemi de yanlış…
     
     
    AVRUPA’YA GİRİŞ SORUNU!

    Asker doğan savaşçı fertler, non-stop savaş ideolojisi ve piskolojisinden kurtulamayan bir kültür yapılanmasıyla sivil bir topluma entegre olmak doğal olarak zordur. Avrupa’ya düşmanlık edilerek oraya girilemez, kültürünü, yaşam biçimini beğenmediğin, sana tamamıyla ters düşen bir sisteme bağlanman tabiata aykırıdır. Çin, İslam birliğine üyelik müracaatında bulunmuyor, Kendisine has bir kültürü olan Japonya AB ülkelerine, üyelik için yalvarmıyor!, Suudi Arabistan, sosyalist bir pakt için can atmıyor. Peki dinci Sunnici AKP’nin, kendi idolojisine zıt bir sisteme yamanmak için çırpınması ne ile açıklanabilir?
    AKP’nin kurmaya çalıştığı, başkanlık sistemini de esas alan yeni islam rejimi, diktacı yetkilerle donatılmış bir tek adam rejimi olacaktır. Bu tek adamın, yani Erdoğan’ın siyasal olarak Türkiye’yi düzenlemesine imkân sağlayan bütün temel direklerinin kurulması sürecinin, yalan ve palavralarla, Avrupa’ ya ”demokratikleşmek süreci” diye tanıtılması, bir taktiktir.
    Dünyada bir sürü paktlar var ve yenileri de sürekli oluşma halindedir. Avrupa kültürüne zıt bir kültürü Türkiye’de hakim kılmaya çalışan AKP rejiminin, o pakta girmek için çırpınmalaraı iki yüzlülüktür. Avrupa Birliği oluşumu sadece bir kaç tefecinin, kap kaçtının, çalıp çırpmalarını düzenleyen bir sistem değil, ondan daha önemlisi ortak bir mentalite birliğine gidiş projesidir.
    Buraya üyelik için baş vuran veya girmek için çalışma yapan ülkeler, iki yüzlüce, hem tam tersine gidip, hemde ”almıyorsun beni işte…’ diye ortalığı velveleye vermiyorlar.
    Türkiye’de Avrupa’i olan ne varsa onu kökten silme açılımı yapan AKP’nin bu üyelik çığırtkanlığı şaibelidir.
    Avrupa ülkeleri şimdilik bu tarikat ve cemaatlere, milyonlarca kandırılmış cahil insana müsamaha gösteriyor diye, oraya istila için girme heveslerine kapılmak büyük bir tuzak olabilir.
    Demokrasiye sahip ülkelerin kalbi olan metropollerine binlerce Cami, mescit kurulmasına, on binlerce dinci militanın kitlelerin beyinlerini yıkayarak örgütlemesine izin veriliyor, her tarafa kuran kursları açılıyor, ezanlar yüksek sesle okunmaya başlanıyor diye, Avrupa’yı Sunni İslam’la ele geçirme hayallerine kapılmak için zamanın henüz erken olması gerek…!
    Bu da AKP’ nin 5.kol olarak doğan Müslüman askerlerinin taktiği olsa gerek!
    AKP, Milli Görüş örgütü temelinde esasen hem teorik hem de pratik anlamda Avrupa kültür ve tarihinin, değer ve yargılarının, onun en temel yaşam şekillerinin karşısındadır, tek bir ortak noktaları bile yoktur: kiliseleri Camilere çevirmek istiyorlar, Avrupalıların kıyafetlerinden tutun, yiyeceklerine, kadın-erkek ilişkisinden, muzik ve sanata, normal Avrupalı’nın en basit yaşam şekline karşılar. Bu haliyle 180 derece tezatla, hangi birliktelikten bahsedilebilinir!
    AKP’yi kuran tarikat ve cemaatler Avrupa’ya düşmanlıklarına devam ediyorlar. Milli Görüş tarafından Avrupa toprakları üzerinde örgütlenen kitleler, Avrupa halkına kin ve nefret kusuyorlar! Erdoğan’ın ”daha fazla çocuk, daha fazla doğurun..” kışkırtmasıyla iyice çoğalan ilkel kitleler tatamıyla İslamcı ırkçı tarikat ve sözde sivil örgütlerin denetminde getto adacıklarına dönüşüp, Hünkar’ın şanlı girişini beklemekten başka bir hareket yapamıyan robotlara dönüşmüşlerdir. Bu haliyle İslamcı akımların çatı örgütü olan AKP’nin Avrupa topluluğuna düşman olarak girme düşüncesi söz konusudur. Cahil, şartlanmış Müslüman kitle iç güdüsel olarak bir yerlere doğru gidilmesi gerektiğinin farkında, ama bunu Erbakan gibi dürüstlükle söyleyemiyorlar. Erbakan, Avrupa’yı resmen tehdit ederek, ” biz Roma’yı içerden fethetmek için geliyoruz..” demişti. Avrupa’da doğup büyüyen 3. 4. kuşakları ”askerli parası” diye adlandırılan haracı ikiye katlayarak ipotek altına alan AKP, eski militaristleri geride bıraktığı gibi, Avrupa’ya aslında neden girmek istediğini saklamaya devam ediyor!.
    Hem yaygınlaşan İslamcılık tehlikesini alevlendirecek, hem de beni bir an önce al diyeceksiniz!
     
    Suriye’de devam eden, Sunni devletler tarafından körüklenen mezhep kavgasına tam hızla giren Türkiye, kısa sürede çatışmanın askerileşmesine hız vermek için El Nusra örgütünü,  Antakya’dan eğitip yönlendirirken, diğer cihatçı örgütlere de lojistik desteğini sürdürmektedir.
    Cihatçıların Libya-Suudi-Suriye hattı ile Katar’ın cihatçılara silah ve para desteği de AKP’nin denetiminde Türkiye üzerinden gerçekleştiriliyor.
    AKP ile yakın temasta bulunan cihatçılar Suriye’de Sunni bir rejim kurmak için saldırılarını MİT ve TSK’ in özel harp dairesi denilen ve şimdi adı ”çevik kuvvetler” diye değiştirilen birimleri desteğinde artırmaya devam etmektedirler…
    Aynı şiddet yanlısı İslam’cı politik örgütler, Avrupa ülkelerinde, özellikle İngiltere, Almanya ve Fransa’da resmen birer tehlike haline geldiler; Örneğin çoğunluğu Protestan olan İsveç’te Müslümanlar’ın sayısı Katolikler’den üç kat fazladır. Şu an Avrupa topluluğu içinde 58 milyona yakın insan uluslararası politik İslam’ın avucunda, gece gündüz devam eden beyin yıkamayla Avrupalıları ürkütücü bir tehlike olarak hızla büyümeye devam ediyor.
     
    İşte hızla çoğalan bu kara cahil kitleler, Avrupa ülkelerinde görülen nüfus azalmasına paralel olarak, daha fazla alan kazanıp, yaşadıkları topluma cepheden tavır alarak onun birer düşmanı olup çıktılar. Örgütlenmeler ilk etapta cami dernekleriyle başladı ve genişleyerek devlet kurumlarını da sardı. 1960’lı yılların başında Almanya’da sadece üç cami varken şimdi cami sayısı AKP’ nin de kışkırtması ile 9 bini geçti. Arap ülkeleri, pakistan, Türkiye, Ortadoğu ve Afrika’dan akın akın Avrupaya yığılan Müslümanlar, uygarlığın verdikleri nimmetleri kötüye kullanarak hızla örgütleniyor, sözde terk ettikleri ülkelerin kültürüne daha sıkı sarılarak, kendilerini buralara süren hükümetlerinin desteğinde tahribatlarına devam ediyorlar.
    Şimdi bu durumda, tehlike olarak görülen bu ortamın en büyük mimarlarından biri olan AKP rejiminin truva atı gibi, bütün hatları yarıp, Avrupa’yı, geride hazır bekleyen 100 milyonlarca İslamcı’ya yemlik olarak sunması stratejisi kendisini ele veriyor…
     
    Erbakan’ın oğlu tekrar ediyor: ”..Mücahit Erbakan tezarühatlarıyla kürsüye gelen Fatih Erbakan, bir saati aşkın salona hitap etti.Necip Fazıl’ın ” surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes!Ey kahpe rüzgar, ne yandan esersen es” dizelerini hatırlatarak, “şuurlu, samimi ve sadık bir toplantı olan bu toplantı, ikinci 40 yılın şahlanışıdır” dedi.Erbakan, şöyle konuştu:”Milli Görüş’ün misyonu, sadece oruç tutarak sadece namaz kılarak, bir hayır kurumu gibi çalışmak değildir.Avrupa’da bir çalışma olacağı zaman bunun Almanya’dan başlaması çok doğal çünkü insanlarımız burada neredeyse bir Belçika Hollanda kadar nüfus yoğunluğuna ulaşmış durumdalar. Almanya bizim olacaktır…” Görüldüğü gibi AKP’nin politik ideolojik motoru olan bu Milli Görüş, mazlum fakir işçi, iş arayan saf göçmenler, dinine sadık iyi vatandaşlar adı altında resmen 5.kol olarak örgütleniyor… Erdoğan’ın non-stop çocuk yapma taktiği esasen bu hedefe yöneliktir. Türkiye’de milyonlarca işsiz varken, çocuk istemeyen kadınları aşağılayan Erdoğan, ”.. siz merak etmeyin, Allah için en az 3 olsun,.., AKP olarak ekonomik mucizeler yaratıyoruz.”, diyerek Milli Görüş ideolojisine biraz diplomasi katıp 2071 parolası altında eski Osmanlı hedefinden vaz geçmediklerini vurguladı.
    Avrupa’ya sokulan Milyonlarca kara cahil kitle ise ”giriş, çıkıştan”: ”…Bundan sonra Türkiye’de ve Dünyada Muhammed Ali Fatih Selim Erdoğan rüzgarı esecek inşaallah. En yakın zamanda Erdoğan’ı Avrupa Birliğinin başında görmek istiyoruz. Allah’ın rızkıdır…” ”, diyerekten, sabah Camilerine girecek, akşam ise çıkacaklardır. Kafirin malı yemekle bitmez!
    Zavallı Avrupa halklarının bu yiyicilerden çekecekleri var: Berlin, Paris, Brüksel, Viyana, Londra vs.. artık uygarlık yerleri değil, İslamcı tarikat ve cemaatlerin üniformalarını taşıyan, rütbeleri, yıldızları, Türbanlarının bağlanışı ile simgelenen yağma ve talancıların korkunç yıkım sürecine sokulan, uygar insanların boşalttıkları alanlara dönüşen birer kenttirler artık…
     
    Sevgi ve Saygılarla
    Entegrasyon Komitesi İsviçre- Vevey

    ———————————————————————-
    Esin Duran,
    Selda Suner,
    N. Gök,
    Ferdi koçkar
    Yeliz seren
    S. Aktaş
    Pelin Moda,
    Bedri Engin,
    Nazmi Dogan,
    Sevda Suner
    Sezer Aşkın,
    H. Datvan,
    Salih Demir,
    Nizamettin Duran
    A. Demir
    Melahat Baykara,
    ismail çekmez.
    Aydin Nizam
    Uğur Demir
    Ismail B. Cenk,
    Tekin Balkic
    Selma Altuntaş,
    Murat Koç
    Filiz Serin,
    Nedim Serin,
    Vedat Koçak,
    Salih Birdal,
    Erdal Cömert
    Ismail Bulak
    Ahmet Meriç
    Mustafa Gur,
    Hasan Zafer
    Bahar Ünsal
    Osman B.
    Ayse bahar
    Metin Maslak
    H. Maslak
    Dilek Solak
    zeynep içkaya
    Sevda maslak
    Sercan Gezmiş
    Aynur Balkaya
    İpek Doğan
    Nazım Doğan
    Murat Doğan
    esin erkan
    Beyhan erdem
    n. erdem
    İsmail Deniz
    Ayten BARAK
    Ugur Birdal
    Ahmet Tan
    Yıldırım Kongar
    Selma Kongar
    Birol Aytekin
    Hatice Gül
    Ibrahim Erkin
    Kemal erdem
    Rıza Akdemir
    Mehmet Coskun
    Hüseyin demir
    fethi killi
    Yeliz Ender
    Mustafa Ender
    Ugur Basak
    Kemal Dektaş
    Ayten Ilkdal
    Nuri Aktanır
    Metin Koc
    Sevgi Ender
    Burhan Kulakçı
    Oğuz Duran
    Burcu Kanter
    Aysel kanter
    Erol kanter
    Layla SOLGUN
    M. Oktay
    Kemal Aktas
    Yelda tekinoglu
    Orkun Keskin
    T. Vural
    Oğuz şen
    Nur Şen
    Ismail çaykara
    Burhan Orkal
    D. Kahan
    Seher Yıldız
    Esra akkaya
    Mehmet Uzan
    Yeliz IŞIK
    Seyhan İlknur
    Osman Çekiç
    esma yıldız
    Murat Çetindal
    Ali OkyarMusa Tekin
    Aslı Birdal
    Nazmi Doğan
    İnci Gür
    L. Okar
    Mustafa Karkaya
    Omer Aytac
    Mürsel Bozkır
    Zeynep Şengül
    Gülcan Iğsız
    Murat Nidar
    şemsi Kaya
    Ayten Ekşi,
    Eda leman
    nermin ışıl
    D. Polat
    Kadir Erdem
    Serdar OKTAY
    Mehmet Özdemir
    Mustafa Erkan
    Nuri AKTAS
    Emine AKTAS
    O. Kadir Ergun
    Metin Kurca
    Sedat Isiklar
    Filiz Bag
    Kadir Baskale
    Sevim Varlik
    Hasan Mesut Akkaya
    Necmi Guler
    Erhan Isguz
    Meral Okur
    Bilge Okyaz.
    Kemal Koç
    L. Mirakoğlu
    Oktay Kızılcık
    Mehmet Yavuzgil
    Erdal Polat
    Hüsnü oktay
    k. Sankay
    Ahmet tekin.
    Semra Kaya
    Mustafa Çiçek
    Kayhan Göçkaya
    Erdal Solgun
    Mehmet Solgun
    Esra Solgun
    N. Altik
    Oguz Karakış
    Leyla Mert
    Işık mert
    D. Öksüz
    Erdem Yılmaz
    Ayse Eltan
    S. Guner
    M. Deniz Ok
    Mehmet İnce
    Huseyin Cinar
    Meltem Cinar
    Berk Cinar
    L. Demirkaya
    Huseyin Çilek
    Ayten Irmak
    D. Okdere
    Ali Uskan
    Berdan Temiz.
    H. Baskale
    Murat Gülay
    Esra Gülay
    Mustafa Akyol
    A. jale Kol
    M. Kol
    Tamer Oktay
    Aslan Burukoglu
    I. Demir
    Nurettin Akdal
    Uzan Kara
    ismail Igdır
    Ali Serin, Gül Akın, esra Serin
    Nuri Şen
    Hasan.Y. Balci
    Mehmet Yucel
    İsmet C. Koray
    salih Söğütlü
    Nuri Akçay, Gül Akçay, Esra Akçay
    Ali Dem. Sarahoğlu
    ***********************************************************************
     
    TAKSİM’E VE ÇAMLICA’YA CAMİ İSTEMİYORUZ. YENİ SULTANLARA HAYIR!
     
    İMZA KAMPANYASINA KATILALIM… 
    http://www.change.org/petitions/başbakan-yuksek-bina-yapmayın-demis-peki-ya-camlica
     
    Çamlıca ve Taksim’e kazma vurmanıza rızamız yok, bu sizi ilgilendirmiyor mu? #Camlica – Kampanyaya İmza Ver!
    Kampanyaya İmza Ver

    Yanıtla
  4. Hıfzı Deveci

    Yapılan bunca yorumlardan sonra, yazının yayımlandığı tarihten bu yana gerçekleşen gelişmeleri de dikkate alarak ve yazarın asıl makalesi ekseninde aşağıdaki ekleri yapmayı SON DERECE ÖNEMLİ BULUYORUM:
    içinden geçmekte olduğumuz günler, artık sosyolojik analizlerin, “çözümleme-açıklama” benzeri laf topaçlamalarının DEĞERİNİ YİTİRDİĞİ ZAMANLARDIR.
    sadece şu söylenmeli, bıkmadan tekrarlanmalı, tekrarlanmalı, tekrarlanmalıdır:
    Türkiye bugün çok önemli ve GERÇEK bir tehditin altındadır: HÜR DÜNYADAN KOPUŞ, ÇÖZÜLME VE ÇÖKME!
    AKP İKTİDARI;
    Kendilerini o naktaya taşıyan dış dinamiklerin HAYAL KIRIKLIĞIDIR.
    Kendilerini içerde destekleyen liberal aydınların DERİN PİŞMANLIĞIDIR
    Müslaüman olmakla birlikte hür dünyada geçerli özgürlük, insan hakları, demokrasi normlarını benimsemiş kitlelerin KORKUSU ve DEHŞETİDİR.
    Dinsel bağlılıkla kendisini her koşulda destekleyen kitlelerin GEÇİCİ MUTLULUĞU VE FAKAT YAKIN GELECEKTEKİ FELAKETİDİR.
    AKP iktidarının yarattığı tehdit sadece otoriterleşme-dinselleşme değildir.
    AKP İktidarı dünyayı, bölgeyi, ülkeyi doğru anlacak ve doğru sonuçlar çıkaracak bağımsız düşünme yeteneğinden yoksundur.
    AKP İktidarının bağımlı görüşü ise önce din, sonra mezhep eksenlidir. Bu eksen dünyayı anlamak için yetersiz ve yanlıştır.
    AKP iktidarına egemen olan diktatoryal hayal, GERÇEKLEŞMESİ OLANAKSIZ bir hayaldir.
    AKP iktidarı MUTLAKA, AMA MUTLAKA ülkenin başını büyük dertlere sokacak, geleceğini sonuçsuz maceralarda heba edecektir.

    Yanıtla

Hıfzı Deveci için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.