Türkiye’nin Çok Senaryolu Dış Politikası

Türkiye’nin Çok Senaryolu Dış Politikası

Özet

Türk dış politikası hem batılı hem de diğer aydınlar için her zaman karmaşık bir konu olagelmiştir. Bununla birlikte, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) 2002’de iktidara gelmesi, ulusal ideolojik geleneğin zamanla kırılması ve post-Kemalist neo-İslamcı bir ideolojinin ortaya çıkmasına neden olduğu için işleri daha da karmaşık bir hale getirmiştir. AKP’nin dış politikası hakkındaki diğer açıklamalar, analizler ve yorumların varlığının yanında, bu yazı farklı (çok senaryolu)  bir yaklaşım ortaya koyarak bu tartışmalara katkıda bulunmayı amaçlamaktadır. Bu yazıda Türk dış politikasının temelinde olası senaryoların olduğu varsayılmaktadır ve genelde bunlar birbirinin yerine geçebilen özelliktedir. Eğer bu durum doğruysa, o zaman Türk dış politikasının belirli bir Batı veya Doğu oryantasyonuna tabi olmayan bir  fırsatçılıkla uygulandığı ve farklı tekil konularda çıkarları en üst seviyeye çıkarma amacı taşıdığı; bu yüzden de kapsayıcı büyük bir stratejiye sahip olma imkanını ortadan kaldırdığı söylenebilir. Bu prizma yoluyla açık bir şekilde görüldüğü üzere Türk dış politikasındaki her önemli mesele onun kararsızlığında merkezi bir rol oynamakta ve onu de facto bir Çok Senaryolu dış politikaya yönlendirmektedir.

Türkiye’nin “Çok Senaryolu” Dış Politikası

Türk dış politikası hem batılı hem de diğer aydınlar için her zaman karmaşık bir konu olagelmiştir. Bununla birlikte, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) 2002’de iktidara gelmesi, ulusal ideolojik geleneğin zamanla kırılmasına neden olmuştur. Bunun ardından ortaya çıkan ise –her zaman tutarlı olmamakla birlikte, parti elitlerinin politika ve açıklamalarında dillendirdikleri post-Kemalist, neo-İslamcı bir düşünce yapısıdır. AKP’nin dış politikası hakkındaki açıklamalar, analizler ve yorumlar arasında tarihsel, gerçekçi, liberal, yapısalcı, politik ekonomi, iç politika, yumuşak/sert güç ve ideoloji içerikli yaklaşımlar bulunmaktadır.[1]

Bu yazı farklı (çok senaryolu)  bir yaklaşım ortaya koyarak bu tartışmalara katkıda bulunmayı amaçlamaktadır. Türk dış politikasının temelinde genelde birbirlerinin yerine geçebilen olası senaryoların bulunduğunu varsaymaktadır. Eğer bu durum doğruysa, o zaman Türk dış politikasının belirli bir Batı veya Doğu oryantasyonuna tabi olmayan bir fırsatçılıkla uygulandığı ve farklı tekil konularda çıkarları en üst seviyeye çıkarma amacı taşıdığı; bu yüzden de kapsayıcı büyük bir stratejiye sahip olma imkanını ortadan kaldırdığı söylenebilir.[2]

Aynı zamanda bu dış politika tutumu Türkiye’nin idare etmeye çalıştığı hali hazırda var olan jeopolitik istikrarsızlığı da şiddetlendirmektedir. Bunun nedeni ise önemli ve hassas bir coğrafi konumda bulunan bir ülke olarak muhtelif dış sorunları çözmekteki kararsızlıktır.

Türk dış politikasının hangi şekilde ‘çok senaryolu dış politika’ olarak algılandığı ve tanımlandığını açıklayabilmek için öncelikle “çok senaryoluluk” ile neyi kastettiğimizi ve onun nasıl çalıştığını açıklayacağız. Son olarak da ağırlıklı olarak AKP iktidarında Türk dış politikasının nasıl işlediğini göstermek için bağlantılı senaryolara yoğunlaşacağız. İncelenecek ana vaka çalışmamız, çoklu ve paralel senaryolarla hem iç hem de dış politikayla ilgili olan, aynı zamanda Türkiye’nin Batı ile arasındaki belirsiz ilişkisini yansıtan Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği sorusu olacaktır. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne yönelik politikası sırasıyla içteki Kürt Sorunu, demokratikleşme süreci ve dıştaki Kıbrıs Problemi ile bağlantılıdır ve bunlarla birlikte tahlil edilecektir. İkinci olarak da ülkenin Orta Doğu dış politikasına Suriye politika senaryolarının gözlüğünden bakacağız. Bu prizma yoluyla açık bir şekilde görüldüğü üzere Türk dış politikasındaki her önemli senaryo ve alınan karar, Türk dış politikasının kararsızlığında merkezi bir rol oynamakta ve onu de facto bir “çok senaryolu” dış politikaya yönlendirmektedir.

Türk Dış Politikasının Çok Senaryoluluğu

Yazılım programcılığında sıklıkla komut olarak kullanılan “if-then-else”, (“eğer-ise-değilse”), adında çok yaygın matematiksel bir algoritma vardır. Kullanıcının her hareketinde yazılım önceden hesaplanmış kalıplardaki sonuçları takip eder. Örneğin, yazılım A adımından sonra B’nin oluşacağını, B adımından sonra da başka bir sonucun geleceğini bilir. Ama bu modelin işleyişi her zaman bu kadar basit olmayabilir. Son adım (“Değilse”) tüm hesaplamaları değiştirebilir veya işlemleri en başa döndürebilir. Bu nedenle eğer A adımından farklı bir adım uygulanırsa B’den farklı bir sonuç çıkması beklenir ve bu da bizi başka bir senaryoya götürür (C, D, E gibi).

Türk dış politikasında (dış politika yürütücülerinin dış politikayla ilgili kararları) atılan adımlar genelde dış politikaya yönelik önemli kararlardır. Bu kararların her biri beraberinde olası etkileri veya uygulanabilmeleri için göz önünde bulundurulmaları gereken önkoşulları getirir. Emin olmak adına belirtilmelidir ki ikinci gözlem sadece Türk dış politikası ile sınırlı olmayıp, her ülke için geçerli olmaktadır. Türkiye’nin tarihi çok eskiye dayanan birçok  jeopolitik sorun ile yüzleşiyor olması nedeniyle, dış politika geliştirme mekanizmasının ortalama bir ülkeden çok daha fazla zor durum ve güçlükle karşılaştığı söylenebilir.

Dahası, Türkiye’nin coğrafi konumu onu kıtalar ve çatışma bölgeleri arasına koyduğu için bu durumun siyasi ve ideolojik kimliği üzerinde, karşı karşıya geldiği problemlerde ve onların çözümüne dair yaklaşımında etkisi vardır. Diğer problemler arasında Türkiye’nin kendi bölgesinde karşılaştığı en büyük problemler: Ege’de Yunanistan ile anlaşmazlık, Kıbrıs Problemi, Kürt Sorunu, İran ve Arap komşularıyla ilişkileri, Avrupa Birliği üyelik süreci, Ermeni Sorunu olarak sayılabilir; bunların yanına ‘Arap Baharı’ ile birlikte gelen jeopolitik değişimler de eklenmektedir.

Tüm bu olaylar birbiri ile bağlantılı olduğundan dolayı bunlarla başa çıkmak için kuş-bakışı perspektifi gereklidir. Çoğu durumda bu problemlerden birinin çözümü beraberinde diğer birinin çözümünü de getirir. Ama buradaki asıl sorun Türk dış politikasının rasyonalitesi ile fayda-zarar hesaplarının çok özel olmasıdır. Öyle görünüyor ki Türkiye her durumda en iyi sonucu elde etmeye çalışmakta ve bu yüzden problemlere ‘sektörel’ bir yaklaşımda bulunmaktadır.

Bu durum yıllar içinde geleneksel bir Türk dış politikası stratejisine dönüşmüş başka bir probleme yol açmaktadır: Yeni bir anlaşmanın statükoyu devam ettirmekten daha maliyetli olacağı korkusu ile Türkiye’nin her durumdan maksimum kazancı araması sonucu eldeki problemi çözme adına kayda değer bir çaba gösterilmemekte veya ödün verilmemektedir. Bu da eldeki sorunların sayısını arttırmaktadır. Ancak kaynağı çok öncelere dayanan ve genelde iki taraflı anlaşmazlık olan bu sorunlarda Türkiye diğer tarafa göre daha avantajlı konumda bulunmaktadır.  Sonuç olarak, Türkiye rasyonalitesine uygun düşen ‘bekle ve gör’ politikası ile yıllar geçtikçe kazancını artırıp, pozisyonunu geliştirme amacını taşır.

Bu kapsamda, dış politikadaki her büyük öneme sahip olaya dair alınacak ‘yap’ veya ‘bekle ve gör’ kararı olası bir stratejik senaryo olarak görülür. Olası senaryoların çokluğu ve birbirine bağlantılı olması ile birlikte statükoyu koruma eğilimi, Türkiye’nin dış ilişkilerini karmaşık bir hale getirmekte ve onu ihtimallere, beklemelere, blöflere ve kararsızlıklara bağlı davranışlara sürüklemektedir.

Başka bir deyişle Türkiye’nin jeopolitik meseleleri ile alakalı herhangi bir olası sonuç dış politika senaryosu oluşturur ve bu politika yapmayı daha karmaşık bir hale getirir. Diğer bir gözlem ise Türkiye’nin dış politika davranışının içteki sosyo-politik gerçeklikle bağlı olduğu ve genelde ‘bekle ve gör’ yöneliminin temelinde dıştaki sorun ve kararlarla tetiklenebilecek iç güvensizliklerin ve tarihsel sendromların olduğudur.[3]

Bu noktada iki konunun altı çizilmelidir. İlk olarak bize göre, maksimum kazancın aranması Türkiye’nin toplam gücünü ve hegemonyacı yayılmacı stratejisini yansıtır. Bu bağlamda, Türkiye’nin ‘bekle ve gör’ politikasının veya kararsızlığının birbiriyle çelişmediğini, aksine Türkiye’nin taktiklerini gözettiğinden birbirini tamamladığını düşünmekteyiz. Başka bir deyişle, Türkiye’nin stratejik hedefleri açıkmış gibi görünse de, bizim bu yazıda açıklamaya çalıştığımız üzere kullanılan taktikler göz önüne alındığında durumun her zaman böyle olmadığı görülür. İkinci olarak, Türk dış politikasında ‘çok senaryoluluğun’ genellikle –önceden de bahsedilen- uzun yıllara dayanan hassas konularla karşılaşıldığında kullanıldığını düşünüyoruz. Bunlar genelde hem iç hem de dış politikaya etki eden jeopolitik konulardır.

Bu tür çelişkilerin Türk dış politikasında yeni olmadığı ama AKP’nin iktidar olarak seçilmesinin ardından daha çok göze çarpan bir hale geldiği vurgulanmaya değerdir. Bu AKP yönetimi altında dış politikanın başarısız veya önceki hükümetlerinkine göre olumlu yönden farklı olduğu manasını taşımamaktadır ve bu yazıda böyle bir durum incelenmemekte veya tavsiye edilmemektedir. Burada asıl söylenmeye çalışılan AKP ile önceki Kemalist oluşumlar arasındaki ideolojik farklılıkların ülkenin dış politikasındaki çelişkileri artırıp derinleştirdiğidir.

Çoklu ve Paralel Senaryolar: AB İkilemi

Bahsedilen çelişkileri incelemek ve açıklamak adına Türk dış politikasının uğraştığı ana meselelere bakmalıyız.   Bu sayede Ankara’nın ikilemleri, çıkar artırma stratejisi ve ihtimaller politikası daha anlaşılır bir hale gelecektir.

Türkiye’nin Avrupa Birliği kabul sürecini bir politika ikilemi olarak sunmak demek, bu süreci genel olarak Türkiye’yi yük altında bırakan ve yapılması gereken bir tercih olarak varsaydığımız manasına gelir[4]. Bu durum takip eden kısımda büyük oranda gösterilecektir. Kabul edilmelidir ki Türk-AB ilişkileri birçok aktör ve boyut içerdiğinden basit bir mesele değildir. Yine de tarihsel olarak AB ve daha öncesinde Avrupa Topluluğu Türkiye’nin dış politikasında merkezi bir rol oynamış ve büyük bir ideolojik sembolizmi temsil etmiştir. Bu sembolizm Türkiye’nin Kemalizm prensipleriyle temellendirilen Batı oryantasyonu ile modernleşme ve laikleşme programını içerir.[5] Bunlar AB üyeliği konusunun, her ne kadar bugün tartışmalı da olsa, her zaman Türkiye’nin dış politikasında önceliği olduğunu hatırlatmak içindir.

Kabul etmek gerekir ki Türkiye’nin AB’ye yönelik duruşu AKP iktidarı süresince bir takım unsurlar sonucu değişime uğramıştır. AKP yönetimindeki ilk yıllarda AB üyeliğine ilgisi iki şekilde açıklanabilir. Bu birbirinden bağımsız olmayan açıklamalardan ilkine göre, AKP 1999 Helsinki Zirvesi’nde AB aday ülke statüsü verilmesi sonucu Türkiye’nin Avrupa potansiyeline inanmış ve AB’nin önerdiği reformları takip etmeye karar vermiştir. İkinci olarak, AKP İslamcı Milli Görüş Hareketi’nden farklı olduğunu kanıtlamak için AB yanlısı bir strateji belirlemiş ve bu yolla Kemalist kesimle politik bir çatışmadan kaçınarak aynı zamanda reformlar ve yasa değişiklikleri yoluyla Kemalist ordu elitlerinin etkisini de zayıflatma fırsatı bulmuştur.[6]

Çok uzun bir süre geçmeden Türkiye’nin bu konudaki duruşu değişmiştir ve bu değişimin ana nedeni Ankara’nın yaşadığı hayal kırıklığıdır.[7] AB ve Türkiye arasındaki kabul anlaşmalarının 2004’te kararlaştırılıp 2005’te başlamış olmasına rağmen süreç 2006’da bir çıkmaza girmiştir. Ankara hükümeti 50 yıllık çabaların ardından atmış olduğu önemli adımların dahi önemli sayılmadığını hissetmiş ve bu nedenle AB kabul sürecini imkansız bir rüya olarak görmüştür. Hemen hemen aynı zamanda Avrupa, özellikle AB ve Avro bölgesi, adım adım bir krize girmektedir. Bu iki faktör Türkiye’nin Orta Doğu ve Müslüman Dünyası’na yönelmesinde etkili olur.. Ancak böyle bir değişimin başarılı olabilmesi için belli taktiklerin izlenmesi ve düzenlemelerin yapılması gerekmektedir. Bu taktiklerden bir tanesi Filistin yanlısı ve İsrail karşıtı bir söylemin güçlendirilmesi olmuştur.

Arap ve Müslüman dünyası ile daha yakın bir ilişki AKP liderlerinin daha önceden yaptıkları sözlü ve yazılı açıklamalarında ifade edildiği üzere zaten partinin dünya görüşünün bir parçasıdır. Ama bu durum Türkiye’nin AB üyeliğindeki hayal kırıklığı sonucu dış politika davranışında daha belirgin bir hale gelmiştir. AB tarafından 2004’ten sonra önerilen kabul görüşmelerinin açık uçlu olması Ankara’nın cesaretini kırmış ve bu hiç bitmeyecekmiş gibi görünen görüşmeler Ankara’nın AB üyeliği için kabul şartlarına kendisini daha fazla adaması karşısında isteksizlik göstermesine sebep olmuştur. Nitekim 2006’da AB resmi olarak kendi hayal kırıklığını ifade etmiş ve böylece kendisinin Türkiye’nin üyeliği hususunda göstermiş olduğu düşük kararlılığın farkında olduğunun da ipucunu vermiştir.[8]

Bunun sonucu, Türkiye’nin AB ve kendi komşularıyla olan ilişkilerindeki değişiklik olmuştur.. Örneğin, Arap dünyası ile olan ticari ve diplomatik hareketlilik yükselişteyken diğer tarafta AB ile tam tersi bir durum söz konusudur.[9] Dahası, Türk liderler özellikle ülkenin Avrupa’ya bakışı hususunda AB’ye karşı bir manada saldırgan bir tutum benimserler. Bu gibi söylemlerin birisinde kışkırtıcı yorumlarıyla bilinen o zamanki AB bakanı Egemen Bağış “Türkiye’nin AB’ye ihtiyacı yok, AB’nin Türkiye’ye ihtiyacı var. Zorunda kalırsak onlara ‘Kaybol, çocuk’ diyebiliriz”[10] türünden açıklamalarda bulunmuştur. Ama aynı açıklamada Bağış Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecine hala sadık olduğunu belirtmiştir. Burada bakanın sözlerinde Türkiye’nin Çok Senaryolu dış politikasını gösteren ve aşağıda da açıklanacak olan birçok örnekte görüleceği gibi bir çelişki söz konusudur.

Bir ülkenin AB üyelik ihtimaline sadakat gösterirken aynı zamanda tam tersini yani AB’nin Türkiye’ye ihtiyacı olduğunu iddia etmesi hayret verici olabilir. Türkiye böyle bir tutum sergilemekle kalmayıp AB’ye alternatif olarak Şangay İşbirliği Örgütü’ne girmekle de AB’yi tehdit etmiştir.[11]  Bu türde bir söylem iki amaca hizmet edebilir: daha ılımlı bir tutum sergilemesi için AB’yi iletişim yoluyla zorlamak ve gerçekten AB’ye potansiyel bir alternatif için siyasi hazırlıkta bulunmak. Burada ortaya çıkan soru ise: Neden Türkiye böyle bir tutum sergilemek istesin? Cevap Türkiye’nin AB tarafından reddedilmesinde ve Türkiye’nin AB’ye girmek adına içte ve dışta yapması gereken değişikler ile vermesi gereken tavizlerdeki büyük risklerde yatmaktadır. Başka bir deyişle Türkiye Avrupa’yı tamamen terk etmeye hazır değil ancak AB’ye kendi şartlarıyla girmek istemektedir.

AB’nin veya anahtar üye ülkelerin Türkiye’nin performansından memnun kalmaları için bazı konulara değinmek gerekir. Örnek olarak, içte demokrasi Kürt Sorunu’nun çözümünü de kapsayacak şekilde sağlamlaştırılmalı, dışta ise Türkiye’nin Kıbrıs ve Yunanistan ile olan problemleri çözülmelidir. Bu gerçeklik, bahsedilen meselelerin Türkiye için büyük önem taşıması ve ülkenin bu meseleler konusunda gelecekte AB üyeliği ile elde edebileceği olası kazanımlara rağmen bile taviz vermemesi sonucu, ne kadar zorlayıcı olduğunu kanıtlamıştır. Türkiye daha az ödün vermek adına AB’ye baskı uygulayarak veya kendi jeopolitik konumunun Batı için öneminden faydalanarak siyaseten AB koşulsallığını ve yasal engelleri devreden çıkartmayı ve mümkün olan en az taviz ile üye olmayı tercih eder.

Vaka analizi yaparak yukarıda bahsedilen iç politikadaki demokratikleşme ve Kürt Sorunu’na ve dış politikadaki Kıbrıs Sorunu’na değinerek Türk dış politikasının çoklu ve alternatif senaryolarını göstereceğiz.

İç: Kürt Sorunu ve Demokratikleşme

Türkiye’nin 1980’den bu yana karşılaştığı en önemli iç güvenlik mücadelelerinden biri Kürt Sorunu olmuştur. Yasadışı Kürdistan İşçi Partisi (PKK) tarafından yönetilen Kürt ayrılıkçı hareketi Türk hükümeti ile özerklik ve Kürtlerin politik ve kültürel hakları için gerilla savaşı sürdürmektedir. AKP’nin iktidara gelmesiyle bu meselenin çözülmesine adına önemli adımlar atılmıştır. Bu çabaların çoğu başarısız olurken şu ana kadarki en başarılı olanı en son girişim “İmralı Süreci”[12] olmuştur. PKK militanlarının karşılıklı anlaşıldığı üzere Türkiye’yi terk etmeye başlamasına ve hükümetin yeni anayasada Kürtlere daha fazla hak verme çabalarına karşın,  görünen o ki tüm bu proje pürüzsüz bir şekilde ilerlememektedir. Kürt muhalefeti, PKK ve onun politik unsuru BDP (Barış ve Demokrasi Partisi), hükümetin anayasal reformlara dair bağlılığına şüpheli baktıklarını ifade ederken aynı zamanda isteklerinin belli bir zaman dilimi içinde karşılanmaması durumunda barış sürecinin sekteye uğrayacağını ifade ederek dolaylı yoldan hükümeti tehdit de etmiştir.[13] Sonradan Başbakan tarafından 2013 Eylül ayında açıklanan demokratikleşme paketinde Kürtlere verilen hakların Kürt siyasileri tarafından yetersiz görülmesi sonucu PKK protesto olarak birliklerinin hareketini geçici olarak durdurmuştur.[14]

Bu barış çabalarının sonuçlarını görmekten çok uzak olsak da, bu çabaların engellerle karşılaştığı ve olası olumlu sonuçların engellenebileceğini söylemek mümkün gözükmektedir. Bundan dolayı Kürt Sorunu bir kere daha Türk devletinin ilgilenmesi ve çözmesi gereken en zor konulardan biri olduğunu kanıtlar. Aslında içinde bulunduğumuz realite Türkiye’nin bu sorunu çözemeyecek olmasını değil de  fazladan yol kat etmeye istekli olmamasını göstermektedir. Görünen o ki, Türk siyasetinin elitleri için Kürt probleminin çözümü durumunda oluşacak maliyet olası kazançtan (daha demokratik, AB üyeliğine yakın bir ülke) fazla olacaktır. Burada,  AB’nin Türkiye’nin kabul süreci üzerine yayınladığı yıllık raporlarda Kürt azınlığın hakları konusunun, hem Türkiye hem de AB ile ilişkiler adına, her zaman ana konulardan birisi olduğunun altı çizilmelidir.[15]

Ama azınlık hakları, özellikle Kürtler, Türkiye’nin içte yüzleştiği tek sorun değildir. Ülkeyi demokratikleştirme adına yapılan yargıdaki değişiklikler, sivil-asker ilişkisinin normalleşmesi ve insan hakları reformlarına rağmen, Türk demokrasisi yetersiz kalmaktadır  Entelektüel ve gazetecilere karşı yürütülen soruşturmalar ile askeri vesayet yerine sivil vesayetin oluşturulduğuna dair sürmekte olan kaygılar  buna örnek olarak gösterilebilir. İkinci durum ülkede yasama, yürütme ve yargı arasındaki ilişkileri bulanık bir hale getirerek, bürokrasiden doğan sorunları  artırmış ve temel hak ve özgürlükleri ihlal etmiştir.[16]

Bu birbiriyle bağlantılı iki konu, azınlık hakları ve demokratikleşme, Türkiye’nin Çok Senaryolu dış politikasını anlamak adına önem taşır. Türkiye için AB yolunda ilerleme kaydedilmesi veya tavizler ve ortak çabalar yoluyla Kürt Sorunu’nun kararlı bir şekilde çözülmesinin devletin çıkarına hizmet edeceğine inanılmamaktadır. Bunun yerine, bu konularda diğer tarafın şartlarıyla anlaşmaya varılması (örnek: AB ve Kürtler), diğer milli menfaatlerin sarsılması olarak görülmekte ve bu nedenle de karşı tarafların isteklerine bakmaksızın sadece devletin istediği seviyeye kadar bir ilerleme kaydedilmektedir. Burada sorulması gereken soru: Türkiye imtiyaz vererek (AB’nin koşulsallığını kabul ederek), ülkeyi tamamen demokratikleştirerek ve Kürtlere istedikleri hakları vererek neyi kaybedecektir?

Şurası kesin ki Türk hükümeti tarafından son on yılda Kürt Sorunu’nu çözmek için atılan adımların çoğu her ne kadar başarısız da olsa, daha önceden eşi görülmemiş niteliktedir. Türk hükümetlerinin bu sorunu çözmedeki isteksizlikleri ve denemelerinde de başarısız olmaları Türk ulus devletinin bir hastalığına ışık tutmaktadır. Bu hastalık Kemalist ideolojinin derin köklü prensiplerinden birisi olarak etnik yönden homojen bir ülke oluşturma isteğinden kaynaklanır. Bu manada Türk siyasileri için Kürtlerin farklı bir etnik azınlık olduğu ve haklarının tanınması gerektiğinin kabul edilmesi devletin derin sosyal temellerine ve etnik homojenliğine bir tehdit anlamına gelir.[17] Bir tarafta bu durum neden Kürt Sorunu’nun hala çözülmediğini açıklarken, diğer tarafta AKP hükümetinin neden Kürtlere daha fazla hak vermek konusunda istekli olduğuna açıklık getirmez. Moudouros, dikkat çekici bir şekilde, AKP’nin Kürt politikasında iki seviye tanımlar. Ona göre bir seviyede AKP Kürtleri devlete ve kendi seçmenleri arasına katma amacı taşırken, diğer bir seviyede ise AKP’nin politikaları kimlik siyaseti ve hegemonyacı strateji üzerinden yürür. Bu görüşe göre:

AKP Kürtlere müttefiki gibi davranarak Kemalistlerin güç merkezlerini tamamen ortadan kaldırma amacı taşımaktadır. Kürt kimliği ve haklarının tanınması ve devletin hegemonyacı stratejisine uygun bir şekilde Kürt bölgesinde ekonomik kalkınma çabaları Kürtlerin aynı İslamcılar gibi ‘Kemalist otoriter rejimin’ kurbanları olduğunu kanıtlamayı amaçlar. Bu yolla Kürtler ve İslamcılar aynı kaderi paylaştıkları için AKP’nin kurmakta olduğu hegemonya altında aynı hakları paylaşabilirler.[18]

Eğer bu doğruysa, Kürt haklarının tanınması adına atılan sınırlı adımlar bile AKP’nin ülkeyi demokratikleştirme isteği veya AB koşulsallığına uymasından değil, AKP’nin gizli amaçlarına ulaşması adına atılmaktadır Buna ek olarak, ilerleme yönündeki herhangi bir imtiyaz AKP’nin kendi zamanında ve kendi şartlarına bağlı olarak yapılmak zorundadır çünkü AKP için asıl amaç AB üyeliği değil, hegemonyasını pekiştirmektir. Son olarak, özellikle 2009’daki “Kürt Açılımı” başarısızlığının ve PKK ile Türk hükümeti arasında şiddetin yoğunlaşmasının ardından içteki şiddeti kontrol altında tutmak ve Suriye’deki iç savaş sonucu ortaya çıkan Kürt tehdidini en az seviyeye indirmek amaçları Kürt Sorunu’na farklı bir yaklaşım gereksinimini ortaya çıkartmıştır.[19]

AKP’nin ülke genelindeki demokratikleşme süreci ile ilgili politikaları Kürt Sorunu’ndakilerle benzerlik gösterir. AB destekli reformlar AKP seçilmeden önce uygulanmaya başlandıysa da, AKP seçildikten sonra bu reformlar çift yönlü bir amaca hizmet etmeye başlar. Önceden bahsettiğimiz üzere, bir tarafta hükümetin demokratikleşme paketlerini benimsemedeki çabaları AKP’nin AB’ye kabul şartlarına uyum göstermek konusundaki istekliliğini göstermiştir. Yine de, diğer tarafta bu reformlar Kemalist bürokrasinin devlet mekanizması üzerindeki kontrolünü zayıflatma amacında işlevsel bir rol oynamış ve AKP’nin kendi çıkarlarına hizmet ederek siyasi gücünü sağlamlaştırmasına yol açmıştır. Bu bağlamda, AKP iktidarının ilk yıllarında demokratikleşme devlet gücünün ordudan alınıp sivil elitlere teslim edilmesiyle eşanlamlı bir hale gelir.

Çelişkili bir biçimde, partinin iktidardaki son yıllarında, özellikle 2007’de kazandıkları ikinci seçimlerden bu yana, demokratikleşme süreci kayda değer bir şekilde yavaşlamıştır. Dahası, Türkiye zaman içinde AKP’nin daha da güçlenmesi ve Kemalist elitlerin artık bir engel olmaması sonucu yeni bir tür otoriterliğin doğuşuna şahit oldu. Türkiye-AB arasındaki müzakerelerde yaşanılan çıkmazın da bu durumda etkili olduğunu eklemeliyiz.

Bir bakıma, AKP ordu merkezli bir otoriterliğin yerine sivil bir otoriterlik getirdi. Böylece ileri, samimi ve derin demokratikleşme hamleleri katılımcı ve çoğulcu demokrasi sayesinde daha şeffaf bir karar verme süreci oluşturarak AKP’nin siyasi gücü tekelleştirmesini sarsacaktı. Toplumun bu tür bir gelişmeyi talep eden ve hükümetin politikalarına muhalefetlerini seslendiren göstericilere 2013 yazındaki ‘Gezi Parkı’ olaylarında şiddetle müdahale edilmesi hükümetin cevabını açıkça göstermiş oldu. Bu nedenle AKP’nin AB koşulsallığına kendi çıkarlarını ve siyasi gücünü etkilemediği sürece uyduğu söylenebilir.

Dış: Kıbrıs Sorunu

Avrupa Birliği konusu başlı başına bir dış politika konusu olmasına rağmen, Avrupa ikileminin Türk dış politikasındaki çok senaryoluluğu sadece içteki sosyo-politik ortamla değil aynı zamanda diğer dış politika konularıyla da ilgilidir. Bu konuda verilebilecek birörnekten birisi Kıbrıs Sorunu’dur. Bu meselenin Türkiye’nin çoklu senaryo hesaplamalarını incelemede vaka çalışması olarak kullanılmaya uygun olmasının nedeni onun sıra dışı, uzun bir tarihi sürece dayanan, anlaşma çabalarına rağmen hala büyük bir ölçüde çözülmemiş  olması ile Türkiye’nin AB üyeliği süreciyle yakından bağlantılı olmasıdır.

Kıbrıs Sorunu’nun kökleri Osmanlı Devleti’nin 19. yüzyılda ada üzerindeki hakimiyetine kadar izlenebilir. O zamandan 1960’a kadar Osmanlı İmparatorluğu ve Hristiyan Ortodoks Kilisesi’nin müdahaleleri, 1960’tan itibaren de Türkiye, Yunanistan ve Büyük Britanya’nın dahil olması bu sorunu etnik olarak tanımlanan toplu çıkarların çatıştığı bir mesele haline getirmiştir (Kıbrıslı Rum ve Kıbrıs Türkü). Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 1960’ta kurulmasının ardından milliyetçiliğin iki tarafta da yükselmesiyle durum etnik bir çatışmaya dönüşmüştür: bir tarafta Kıbrıs-Rum (G/C) milliyetçileri Yunanistan’la birlikte Birlik (Enosis) için savaşırken, Kıbrıs Türkleri (T/Cs) de Kıbrıs içerisinde ayrı bir devletin kurulması için (Taksim)  savaşmıştır.

1974’te Yunanistan’da ordu cuntasının Kıbrıs-Rum milliyetçi organizasyonu EOKA B’ işbirliğindeki darbe girişimi ve Türkiye’nin adaya asker çıkarmasıyla gerilim zirveye ulaşmıştır. Çıkarma 1974 yazında iki noktadan (Attila 1 ve 2) yapılmıştır. Neden olarak da anayasal düzenin sağlanması ve Kıbrıs-Türk toplumunun korunması gösterilmiştir. O zamandan bu yana Türkiye Kuzey Kıbrıs’ı (Kıbrıs’ın %37’si) elinde bulundurmaktadır ve 1983’te yasa-dışı olarak “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti”’ni kurmuştur. Yıllar içinde adada anlaşma sağlamak amacıyla iki taraf ile Birleşmiş Milletler, ABD, Yunanistan ve İngiltere’nin de katılımlarıyla çok sayıda girişimlerde bulunulmuş ancak bu çabalar sonuçsuz kalmıştır.

2004 yılında ayrı ayrı iki toplumda da referandum yapıldı. Bu yıllar süren görüşmelerin sonucunda BM’nin “5. Annan Planı”’na  bağlı olarak “İki Bölgeli, İki Toplumlu Federasyon” hedefi dahilinde oylandı. Kısaca, Kıbrıs-Rum halkının çoğu Planı reddederken, Kıbrıs-Türk halkının çoğu kabul etti.[20] Burada diğer bir önemli nokta olarak, Türkiye de planı destekledi ve Kıbrıs-Rum tarafının çözüm istemediğini iddia ederek Kıbrıs Cumhuriyeti üzerinde bir üstünlük elde etti.

Türkiye Annan Planı’nın AB üyelik müzakareleri sürecindeki en büyük engellerden biri olan Kıbrıs Sorunu’nu çözerek ülkenin Avrupa potansiyelini arttıracağını umuyordu çünkü Türkiye Kıbrıs Çıkarması ile birçok uluslararası kanunu ve anlaşmayı ihlal etmekteydi. Kıbrıs-Rum kesiminin Plan’ı reddetmesine rağmen Türkiye’nin Kıbrıs üzerindeki sorumlulukları ortadan kalkmadığından, AB-Türkiye görüşmelerinde önemli bir gelişme olmadı. O zamandan beri Kıbrıs Sorunu herhangi bir çözüme yaklaşmadı ve Kıbrıs’ın 2004’te AB’ye üye olması işleri hem Türkiye hem de sorunun çözümü aleyhinde daha da karmaşık hale getirdi.

Türkiye’nin 2004’e kadar Annan Planı’na ve Kıbrıs Sorunu’nun çözümüne yönelik tutumu genelde Türk dış politikasındaki değişime bir örnek olarak gösterilmekteydi. Bu bağlamda, Türkiye’nin bu sorunu çözme ve AB’ye üyelik sürecinde sorumluluklarını yerine getirme adına temel imtiyazlar vereceği ve görüş almada bulunacağı düşünülüyordu. Ama Annan Planı ve Türkiye’nin sonraki konumu tekrar gözden geçirildiğinde görülmektedir ki 2004 anlaşması Türkiye’nin AB yolunda yaptığı büyük bir fedakarlık değil, Kıbrıs’ta küçük kayıplar verilerek büyük bir kazanım sağlayabilecek AB üyeliği amacıyla yapılan taktiksel bir hamleydi.

Annan Planı’nın uygulanması durumunda Türkiye kontrolü altındaki topraklarda etkisini büyük ölçüde kaybedecek olmasına rağmen,  Ankara ve Kıbrıs-Türk hükümeti arasındaki siyasi bağ tamamen kopmayacaktı. Birçok şeyin yanında, Kıbrıs’a getirilen illegal Türk yerleşimciden çoğu kurulacak olan yeni federal devletin vatandaşları olacaktı. Demografik değişimin neden olabileceği muhtemel olumsuz sonuçların yanında, bu tür bir gelişme Kıbrıs-Türk tarafında da seçmenler (Türkler ve Kıbrıslı Türkler) arasında sosyo-politik bir ayrışmaya neden olabilirdi. Aynı zamanda Türk askerlerinin hepsi Kıbrıs’ı terk etmeyeceği için Türkiye karar verme sürecinde sınırlı da olsa söz hakkına sahip olacaktı.[21]

Dahası Kıbrıs-Türk siyasi gücü Ankara’nın etki ve kontrolüne direnç göstermesine rağmen, Türkiye bu hükümetin kurulmasında merkezi bir rol oynadığı için, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin yönetim mekanizmasının içinde Türkiye’nin büyük bir siyasi etkisinin olduğu herkes tarafından bilinen bir gerçektir.

Bu tür bir düzenleme Türkiye’nin Kıbrıs’taki rolü için yeterliydi. Diğer tarafta Ankara birçok nedenden ötürü Annan Planı’nı desteklemesinin çok büyük bir siyasi başarı olacağının farkındaydı. Türkiye’nin kararlarının AB ve uluslararası toplum tarafından onaylanması ve 2000’lerin başlarında AB üyeliğinin Türkiye’nin gündeminin üst sıralarda bulunduğunun gösterilmesi başlı başına önem arz etmekteydi. Bunun yanında, Avrupalıların “kalp ve zihinleri” kazanılarak AKP’nin içteki Kemalist generaller ve onların güç merkezlerini zayıflatmak adına yapacağı reformlara AB’den destek gelecekti.

Dahası, Kuzey Kıbrıs’ta Kıbrıs Türklerinin adanın birleşmesi için yaptıkları büyük protesto gösterileri hesaba katılınca, Plan’a Türkiye ve Kıbrıs-Türk liderleri tarafından izin verilmesinin önemi anlaşılabilir. Bu yolla sosyal karışıklık dindirilerek Ankara ve işgal altında bulunan topraklar arasındaki ilişkide istikrar sağlanmış olacaktı.[xxii] Son olarak, Kıbrıs-Rum kesiminde hem elitler hem de toplum arasında siyasi atmosferin güvensizlik ve belirsizlikle dolu olması, AKP’nin Kıbrıs-Rum referandumunun sonucunu önceden görüp bundan yararlanmaya karar vermiş olduğu ihtimalini makul bir hale getirmektedir. Ancak bu varsayım hala bir spekülasyon durumundadır.

Türkiye’nin Annan Planı’na yönelik siyasetini bir yana koyarsak, o zamandan bu güne Kıbrıs politikası önemli soruları beraberinde getirmektedir. Türkiye’nin Kıbrıs Sorunu’nu çözmekteki asıl hedefinin AB üyelik kriterlerini sağlamak olduğunu farz edelim. Eğer gerçekten de hedef buysa, Türkiye niçin o zamandan bu yana Kıbrıs-Rum tarafının Annan Planı’nı reddetmesini konuyu yeniden ele alıp AB beklentisini canlandırmak yerine, Kıbrıs Sorunu’nun çözümüne yönelik mevcut çabaları önlemek için kullandı? [xxiii]

Burada Kıbrıs’taki Türk ve Rum toplumlarının hatada paylarının olduğu kesindir ancak asıl inceleme konusu Türkiye ve onun dış politikasıdır. Yukarıdaki soruyu cevaplayabilmek için Türkiye’nin 2000’lerin ortasından bu yana AB ile bozulan ilişkisine değinmemiz gerekmektedir. Gerçek şu ki, sorunun nihai çözümünün Türkiye’yi AB’ye üye yapacağı bilinmiş olsaydı, Kıbrıs Sorunu’nun çözülmesi çok daha büyük bir öneme sahip olurdu. Bu yolla Türk siyasi elitleri de Kıbrıs topraklarının teslimini haklı gösterebilirlerdi ki bu topraklar Türk tarihi kaynaklarına göre 1974’te “kazanılmıştı”. Kıbrıs’taki tavizlerin haklı gösterilememesi durumunda Türkiye’deki siyasi güçlerin önemli bir siyasi kayba uğrayacağı düşünüldüğünde yukarıdaki durumun önemi anlaşılabilir.

Dahası, Türkiye AB’nin –daha doğrusu bazı üye ülkelerin- Kıbrıs meselesinden çok daha farklı nedenlerle tam üyeliğe karşı olduğunun farkına varmıştır.[xxiv] Bu bağlamda Kıbrıs Sorunu Türkiye’yi AB dışında tutmanın önemli nedenlerinden bir tanesiydi. Dolayısıyla, göründüğü kadarıyla Türkiye hem Kıbrıs Sorunu’nda hem de AB üyeliğinde “bekle ve gör” stratejisini benimsemiştir. Bu yaklaşım iki senaryonun da ucunu açık bırakarak Türkiye’nin Kıbrıs Sorunu’nun çözümünde herhangi bir taviz vermeden daha fazla çıkar sağlama ihtimalini oluşturur. Ancak yine de, AB’ye tam üye olunması hesaplanan bu olası kazançlar arasında görünmüyor.

Aynı zamanda, Ankara kendi ekonomik ve jeopolitik ihtiyaçlarına yönelerek bölgesel istikrarı sağlamak ve bölgesel ve uluslararası gücünü arttırmayı tercih etmiştir. Türk siyasi elitlerinin bu dış politika yönelimini devam ettirebilmesi için kamuoyunun, diğer siyasi partilerin desteğini alması gerektiğinden Kıbrıs’ta çözümü teşvik etmesi daha da mantıksız görünmekteydi. Kürt Sorunu ve Türkiye’nin demokratikleşmesinde olduğu gibi, Ankara’nın 2000’li yıllar boyunca Kıbrıs sorununu yönetimi AB üyeliğinin, maliyetler kaldırılabilecek seviyede olmadığı ve bazı çıkarlar garanti altına alınmadığı sürece Kıbrıs’taki rolünü feda edecek kadar önemli olmadığını gösterir.

Türkiye’nin Orta Doğu’da Çok Senaryoluluğu: Suriye Örneği

Geleneksel bir dış politika konusu olan ve Türkiye’nin diğer (jeo)politik sorunlarıyla bağlantılı olarak AB, dış politikada karar verirken hesaba katılan çoklu senaryoları test edilmesi için iyi bir örnek sağladı. Benzer fakat daha kısa olan Türkiye’nin Ortadoğu dış politikası –özellikle Suriye’ye yönelik- da aynı örnekleri sunar. Bu bölge sadece Türkiye’nin Osmanlı geçmişinden değil aynı zamanda çoğunluğu Müslüman, Ortadoğulu fakat Batılılaşmış bir ülke olmasından dolayı Türkiye’nin tarihinde ve dış politika inşasında büyük bir önem taşır. Bu gerçeklik Türkiye’nin hem sosyo-politik kimliğinden hem de bölgede sürekli değişen güç dengeleri ve ittifaklardan kaynaklanan jeopolitik konumun karmaşıklığını arttırmaktadır.

Türkiye-Suriye İlişkileri ve Suriye Krizi

Türkiye’nin Çok Senaryolu dış politikasını gösteren en iyi örneklerden biri Suriye meselesi ve Türkiye’nin Suriye ile 20. Yüzyılın sonlarından itibaren olan ilişkisidir. Onlarca yıl süren çatışmalı ilişkilerden sonra, Türkiye ve Suriye 1998’de tam çapta bir savaşın eşiğinden döndü. Sonunda diplomasi üstün geldi ve iki ülke farklı alanlarda mükemmel ilişkiler geliştirdiler.[xxv] Bununla birlikte iki ülkenin ekonomi ve güvenliği yüksek bir seviyede bağlantılı hale geldi. 2011’de Suriye’de sivil savaşın patlak vermesinin ardından Türkiye çok önemli bir ikilemle karşı karşıya geldi: Mısır ve Libya’da olduğu gibi muhalifleri destekleyerek Beşar Esad rejimi ile olan işbirliği ve kazançları tehlikeye atmak; veya Esad’ın tarafında kalmanın dolaylı bir yolunu bulmak. İki senaryo da Türkiye ve dış politika açısından büyük zararlar içermekteydi.

Bir tarafta, 2000’li yıllarda Türkiye-Suriye ilişkilerindeki gelişme Türkiye’nin güvenliğine en büyük tehditlerden bir tanesini dindirdi: Suriye’nin kendi jeopolitik amaçlarına ulaşmak için uydu olarak kullandığı PKK’ye verdiği destek. Türkiye’nin Esad’a karşı gelmesi durumunda kimse Suriye’nin aynı taktiği kullanmayacağını garanti edemezdi. Aynı zamanda Türkiye ile Suriye arasındaki karşılıklı ticaret ve vizesiz giriş anlaşmaları yararlı bir işbirliğine, bölgesel gelişim ve refaha yol açmıştı. Dahası Türkiye-Suriye ilişkilerinin gelişmesiyle Türkiye-İran ilişkileri de düzelmişti. Suriye’nin belki de bölgede İran’ın en büyük müttefiki olması, Türkiye’nin Suriye’ye karşı olumsuz bir duruş sergilemesi halinde İran’la olan ilişkilerini de olumsuz etkileyecekti. Bu durum İran’ın bölgede tarihsel ve hegemonyacı bir rakip olması nedeniyle Türkiye adına talihsiz bir senaryo olurdu. Diğer tarafta ise, Türkiye’nin – daha sonradan asi gruplara dönüşen- muhalif güçlere desteği ülkenin demokrasi teşvikçisi ve baskıya uğrayanlara destek veren görüntüsünü destekleyecek, Esad’ın düşmesini ve bununla birlikte İran’ın bölgedeki etkisinin zayıflamasını arzu eden Türkiye’nin Batılı müttefiklerini de memnun edecekti.

Bu hassas durumun ortasında Ankara iki yönde de kararlı adımlar atmadı. Hiçbir senaryo yeterince yaralı görünmedi. Esad’a karşı dönmek yeterince önemli kazançlar sağlamayacak ve Türkiye için açık bir kayıp olacaktı. Dikkatli ve diplomatik bir yaklaşım benimsenerek Esad’a reformlar yapması için çağrıda bulunuldu. “Bekle ve gör” tutumu yine işbaşındaydı ve Türkiye daha önce olduğu gibi yine çoklu ve paralel senaryolara dayanarak dış politika kararları aldı. Bu durum kararsız ve sonuçta etkisiz bir dış politikaya neden oldu.

Aylar sonra Ankara en sonunda açıkça asilerin tarafını alarak Esad’a iktidarı bırakma çağrısında bulununca, tüm korkuları gerçek oldu: PKK Suriye ve Kuzey Irak sınırında Türkiye’ye geçerek yeniden bir tehdit haline geldi; Türkiye ve Suriye arasındaki ekonomik ve güvenlik bağları dramatik bir şekilde bozuldu ve İran Ankara’nın Esad rejimine karşı düşmanca tutumundan rahatsız oldu.[xxvi] Türkiye’nin Batı’ya ihtiyacı olmayan bağımsız bir ülke olmak için harcadığı on yılın ardından, ülkenin dış politikası yeniden Batı’nın amaç ve çıkarları ile aynı doğrultuya gelmişti ve bu durum İran ve Rusya’nın hoşuna gitmedi. Yine de, Türkiye söylemlerini sertleştirmesine rağmen, gerçekte herhangi bir adım atmadı – örnek olarak uçuşa yasak bölgenin oluşturulması tehdidi-, bunun yerine ABD ve NATO’nun desteğini aradı.

Suriye’deki sivil savaş başlayalı üç yıl olmuşken, Türkiye hala kendisini senaryoların arasında bulmakta ve jeopolitik sorunlar ve içteki gelişmeler arasında bir denge sağlamaya çalışmaktadır. Türkiye’nin bu sürekli kararsız hali, diğer etmenlerin yanında, Esad’ın gitmesini isterken İran’la olan ilişkilerini daha fazla zorlamak istememesinden kaynaklanmaktadır. Ayrıca, Türkiye Batılı müttefikleriyle birlikte durmak isterken aynı zamanda kendi çıkarlarını da güvenceye almak istiyor çünkü Suriye’deki uluslararası diplomatik çıkmazın iç savaşı uzatması Türkiye’nin güvenliği açısından sürekli bir tehdit oluşturmaktadır. Son olarak, AKP’nin Kürtlerle başlattığı son barış süreci girişimi Arap Baharı’ndan bu yana Türk hükümeti ve PKK arasındaki artan gerilimden bağımsız düşünülemez.

Sonuçlar

AKP iktidarı altında Türkiye’nin Çok Senaryolu dış politikası hakkında daha fazla örnek Türkiye’nin İsrail, Irak, Bölgesel Kürt Devleti ve Mısır ile olan ilişkilerinde bulunabilir. Bu yazıda biz Türk dış politikasının Avrupa Birliği ve Orta Doğu ile ilişkilerindeki çok senaryoluluğunu inceledik. İlkini incelerken Türkiye’nin AB siyasetinin içteki ve dıştaki diğer senaryolarla, sırasıyla Kürt Sorunu, demokratikleşme süreci ve Kıbrıs Sorunu, nasıl bağlantılı olduğuna baktık. Ortadoğu’da Türkiye’nin Çok Senaryolu dış politikasını Suriye meselesinin prizmasından ele aldık.

AB konusu ele alındığında Türkiye’nin AB üyeliği haricinde iki farklı siyasi senaryo söz konusu idi. Kürt Sorunu ve Türk demokrasisi konularında AKP’nin belli olmayan bir AB üyeliği için kendi gücünü feda etmede isteksiz olduğunu gösterdik, aynı şekilde AKP’nin Avrupa’dan ve kısmi demokrasi reformlarından da vazgeçmeyi düşünmediğini vurguladık. Türkiye benzer olarak Kıbrıs Sorunu’nda da ancak bir kısım çıkarlarının garantilenmesi durumunda çözüm için büyük imtiyazlar vermeye hazırdı çünkü böyle bir durumda toplam kazanç maliyetten çok daha fazla olacaktı.

Burada önemli olan iki olayda da AB’ye alternatif senaryoların iç ve dış meseleler ile iç içe geçmesidir: Hem Türkiye’nin demokratikleşmesi hem de Kıbrıs Sorunu Türkiye’nin AB üyelik süreci ve AKP’nin siyasi gücünün sürekliliği ile bağlantılıdır. Aynı zamanda içteki demokratikleşme süreci de Kürt Sorunu’nun jeopolitiği ile bağlantılıdır. Suriye konusunda başlıca dış politika senaryoları Esad rejimini desteklemek veya muhalifleri desteklemekti. Burada da yine iki senaryo iç ve dıştaki Kürt Sorunu, Türk ekonomisi ve Türkiye’nin bölgesel ve uluslararası aktörlerle (İran, Rusya, NATO, ABD) ilişkileri gibi konularla ilişkiliydi.

Genel olarak Türkiye’nin bir manada içteki kimlik ve demokrasi sorunlarını çözememesinin sonucu olan “bekle ve gör” dış politikası, ilgilenmesi gereken farklı sektörlerde Türkiye’ye ortaya çıkan fırsatları yakalama esnekliği sağlamaktadır. Bir noktaya kadar bu durum Ankara’nın yararına görünse de, Türkiye’nin stratejik planlaması birbiri ile ilişkili bir takım iç ve dış değişkenlere bağlı olduğundan uzun vadede Türkiye’ye zarar vermektedir. Dahası bu politika büyük stratejik hedefler (güç-maksimizasyonu ve statü iyileştirmesi hariç) içermediğinden ve sürekli değişen dış politika bölümleri ile uğraştığından hem Türk dış politikasında hem de bölgesel jeopolitikte istikrarsızlığa yol açmaktadır.

Sonuç olarak, Türkiye’nin dış politika senaryolarını açık tutması ve bu senaryoların çoğunun içteki zayıflıklar ve sorunlardan doğruca etkilenmesi ülkenin ve siyasi elitlerin geleceğini belirsiz bir hale getirmektedir. Bu dış politika konuları evrildikçe, Türkiye belki de gerçek manada statükonun vaat ettiği en üst çıkarı elde edebilir. Yine de bu konuların hiçbirinin diğer dış ve iç meselelerden bağımsız olmadığı düşünülürse, Türkiye’nin stratejik planlamasının iç ve dış titreşimlere karşı dayanıklı olacağı bir zaman dilimine girmesi, özellikle bu Çok Senaryolu dış politika yönelimine devam ettikçe, oldukça düşük bir ihtimal olarak görünmektedirr..

Zenonas Tziarras, Doktora Adayı & Öğretim Asistanı, University of Warwick

Makaleyi şu şekilde referans vererek kullanabilirsiniz:

Tziarras Z. (Temmuz, 2014),  “Türkiye’nin Çok Senaryolu Dış Politikası”, Cilt III, Sayı 7, s.34-52, Türkiye Politika ve Araştırma Merkezi (ResearchTurkey), Londra: Research Turkey (http://researchturkey.org/?p=6605&lang=tr)

Sonnotlar

[1] Örnek olarak, İbrahim Kalın, “Turkey and the Middle East: Ideology or Geo-Politics?,” PrivateView (2008); Yücel Bozdağlıoğlu, Turkish Foreign Policy and Turkish Identity: A Constructivist Approach  (New York & London: Routledge, 2003); Ian O. Lesser, “The Evolution of Turkey’s National Security Strategy,” in Turkey’s Engagement with Modernity: Conflict and Change in the Twentieth Century, ed. Celia Kerslake, Kerem Öktem, and Philip Robins (Chippenhama and Eastbourne: Palgrave Macmillan, 2010); William Hale and Ergun Özbudun, Islamism, Democracy and Liberalism in Turkey: The Case of the AKP  (London and New York: Routledge, 2010); Tarik Oğuzlu, “Soft Power in Turkish Foreign Policy,” Australian Journal of International Affairs 61, no. 1 (March, 2007).

[2]  Yazımızın ilerleyen kısmında Türkiye’nin güç ve hegemonyasını en üst düzeye çıkarma stratejisine sahip olduğunu önerdik. Ancak ülkenin yönelimi (ittifaklar, bağlılıklar, düşmanlar) ve taktikleri başarılı ve kapsayıcı büyük bir strateji için temeldir; güç-maksimizasyonu kendi başına yeterli bir strateji ve stratejik hedef değildir. Bu yüzden incelediğimiz Türk dış politikalarının büyük bir Türk stratejisinin oluşumunu engelleyebileceğini iddia etmekteyiz.

[3] Burada bizim sistemimiz Türk dış politikasındaki diğer iki yaklaşımla ilişkilendirilebilir: iki seviyeli oyunkonsepti, ve çok-yollu dış politika. İlki için bkz. Robert D. Putnam, “Diplomacy and Domestic Politics: The Logic of Two-Level Games,” International Organization 42, no. 3 (1988); Ali Çarkoğlu, Kemal Kirişci, and Mine Ede, The Political Economy of Regional Cooperation in the Middle East  (London: Routledge, 1998). İkincisi için bkz. Sotiris Serbos, “A More “Virtual” Turkey? Globalization, Europe, and the Quest for a Multi-Track Foreign Policy,” Turkish Policy Quarterly 12, no. 1 (2013): 138-47.

[4] Marietje Schaake, “Between Rhetoric and Reality: Turkey’s Foreign Policy,” Turkish Policy Quarterly 12, no. 1 (2013): 36-40.

[5] Mustafa Aydin, “The Determinants of Turkish Foreign Policy, and Turkey’s European Vocation,” The Review of International Affairs 3, no. 2 (2003): 308-14.

[6] Örnek olarak, Ioannis N. Grigoriadis, Trials of Europeanization: Turkish Political Culture and the European Union  (New York: Palgrave, 2011); Hale and Özbudun, Islamism, Democracy and Liberalism in Turkey: The Case of the AKP: 68; Sultan Tepe, “A Pro-Islamic Party? Promises and Limits of Turkey’s Justice and Development Party,” in The Emergence of a New Turkey: Democracy and the AK Parti, ed. Hakan M. Yavuz (Salt Lake City: The University of Utah Press, 2006), 123-27.

[7]  Mehmet Ugur, “Open-Ended Membership Prospect and Commitment Credibility: Explaining the Deadlock in EU-Turkey Accession Negotiations,” Journal of Open Market Studies 48, no. 4 (2010): 967-91. Ayrıca, iki Türk akademisyen ve eski bir Türk büyükelçi ile röportaj yapılmıştır.

[8] Ibid., 979-81.

[9] Nader Habibi and Joshua W. Walker, “What Is Driving Turkey’s Reengagement with the Arab World?,” Crown Centre for Middle East Studies, Middle East Brief 49 (April, 2011).

[10] “Erdoğan lashes out at EU for keeping Turkey at door for decades,”  Today’s Zaman(30/09/2013), http://www.sundayszaman.com/sunday/newsDetail_getNewsById.action?newsId=223055; “Minister Bağış: If necessary, Turkey will tell EU to get lost,”  Today’s Zaman(19/06/2013), http://www.todayszaman.com/news-318693-minister-bagis-if-necessary-turkey-will-tell-eu-to-get-lost.html.

[11] Sinem Cengiz, “Erdoğan’s Shanghai Organization remarks lead to confusion, concern,”  Today’s Zaman(28/01/2013), http://www.todayszaman.com/news-305408-erdogans-shanghai-organization-remarks-lead-to-confusion-concern.html.

[12] Johanna Nykänen, “Identity, Narrative and Frames: Assessing Turkey’s Kurdish Initiatives,” Insight Turkey 15, no. 2 (2013): 81-101; also see, Nikos Moudouros, “Initiatives for Solving the Kurdish Question: A Contradiction or ‘an Ideological Conistency’ of AKP,” Centre for Policy and Research on Turkey (ResearchTurkey) 2, no. 7 (September, 2013): 44-54.

[13] Yavuz Baydar, “Turkish-PKK Peace Process Faces Deadlines,”  Al-Monitor(16/08/2013), http://www.al-monitor.com/pulse/originals/2013/08/kurds-turkey-peace-process-pressure.html.

[14] James Reynolds, “Kurdish PKK rebels ‘halt Turkey pull-out’,”  BBC (09/09/2013), http://www.bbc.co.uk/news/world-europe-24013837; Guney Yildiz, “Turkey’s Erdogan announces Kurdish reforms,”  BBC(30/09/2013), http://www.bbc.co.uk/news/world-europe-24330722; Yavuz Baydar, “Is Turkey-PKK Peace Process At a Dead End?,”  Al Monitor(30/08/2013), http://www.al-monitor.com/pulse/originals/2013/08/turkey-pkk-peace-process-dead-end.html.

[15] Firat Cengiz and Lars Hoffman, “Rethinking Conditionality: Turkey’s EU Accession and the Kurdish Question,” Journal of Common Market Studies 51, no. 3 (2012): 416-32.

[16] Özgür Aşık, “Legal Reforms in Turkey: Ambitious and Controversial,” Turkish Policy Quarterly 11, no. 1 (2012): 146-47; Soli Özel, “Turkey: The Year of Living Dangerously,” The International Spectator: Italian Journal of International Affairs 43, no. 1 (2008): 6.

[17]Ömer Taspinar, “Turkey’s Middle East Policies: Between Neo-Ottomanism and Kemalism,” Carnegie Papers 10 (2008): 4-13; Yılmaz Çolak, “Ottomanism vs. Kemalism: Collective Memory and Cultural Pluralism in 1990s Turkey,” Middle Eastern Studies 42, no. 4 (2006): 587-602.

[18] Moudouros, “Initiatives for Solving the Kurdish Question: A Contradiction or ‘an Ideological Conistency’ of AKP.”

[19]Ali Hussein Bakeer, Towards the Syrian Nightmare? The Critical Situation in Syria and Possible Scenarios  (Ankara: USAK, 2013). 65-72.

[20] Annan Planı ve Kıbrıs Sorunu’nun siyasi, sosyal ve yasal boyutlarının ayrıntılı analizi için bkz, Andrekos Varnava and Hubert Faustmann, eds.,  Reunifying Cyprus: The Annan Plan and Beyond (London, New York: I.B. Tauris, 2009).

[21] See, Kofi Annan, The Comprehensive Settlement of the Cyprus Problem (The Annan Plan V)  (United Nations, 2004).

[xxii] Chris Alden, “Protesting Turkish Cypriots urge reunification,”  The Guardian (14/01/2003), http://www.theguardian.com/world/2003/jan/14/cyprus.eu.

[xxiii] Burada not etmeye değer ki, Kıbrıs Cumhuriyeti AB Başkanlığı’nı Temmuz 2012’de almadan önce Türkiye AB’yi ilişkileri ve çözüme yönelik diğer çabaları dondurmakla tehdit etti. Türkiye Kıbrıs’a yönelik anlaşmada bu tehdide uygun hareket etti ama AB’ye karşı önemli bir harekette bulunmadı. Bkz.  Jonathon Burch, “Turkey to freeze EU ties if Cyprus gets EU presidency,”  Reuters (18/09/2011), http://www.reuters.com/article/2011/09/18/us-turkey-cyprus-idUSTRE78H20L20110918.

[xxiv] Türkiye’nin AB kabulü ile ilgili diğer üye ülkelerin görüşleri için bkz. Sait Akşit, Özgehan Şenyuva, and Çiğdem Üstün, eds., Turkey Watch: EU Member States’ Perceptions on Turkey’s Accession to the EU (Ankara: Centre for European Studies, Middle East Technical University, 2009).

[xxv] Türkiye-Suriye ilişkilerinin detaylı bir analizi için bkz. Raymond Hinnebusch and Özlem Tür, eds., Turkey-Syria Relations: Between Enmity and Amity (Surrey and Burlington: Ashgate, 2013).

[xxvi] Türkiye’nin Suriye’deki sivil savaşa yönelik dış politikasının gelişimi için bkz. Zenonas Tziarras, “Turkey’s Syria Problem: A Talking Timeline of Events,” Turkish Policy Quarterly 11, no. 3 (2012): 129-38.

Facebooktwitterlinkedinmail

Yorumlar

Loading Facebook Comments ...

3 thoughts on “Türkiye’nin Çok Senaryolu Dış Politikası

  1. Ali Hikmet Alp

    Good effort but not sufficient. The concepts such as “grand strategy”, strategic objectives, long term policies, etc. are not much relevant in the present regional (in the larger sense) configuration where several actors have diametrically opposed ideological and political orientations. In the design of the foreign policy the Government has not only to manage these contradictions but has also to take into account the responses of their main partners. In such a configuration a country like Turkey can only be “opportunitic”. The historical lesson provided by European Powers with “grand strategies should not be forgotten. Despite the utterances of the Government, it is realistic to say that if the EU membership, for example,is no more a priority, that is not entirely the fault of the Government. Franco-German axis and the neighboorhood of Turkey to the above mentioned strategic configurations is one of the reason. That convenes the present governement, which undeniable has Islamic inclinations. But still, the failure of its polices are due more than anything else to bad management and interferences from a Prime Minister who understands nothing of foreign policy and a Minister of FA who can do anything else than to obey.
    Could you Show me a Government which does not follow opportunistic policies in terms of deeds, not in words. And don’t worry, most people in Turkey knows that The Cyprus issue is more a pretext for Europe than a vital issue for Turkey.

    1. Zenonas Tziarras

      Dear Ambassador,

      Thanks for you comment – comments are always welcome.
      The paper is theoretically light and therefore I did not analyse in depth all the concepts I have employed. I see your point about grand strategy but I don’t necessarily agree with it. A country in the region can have a grand strategy; moreover, accomplishing strategic goals is about managing or dealing with unexpected exogenous and domestic developments or obstacles. Turkey is not primarily dealing with them; more often than not it waits and sees.

      Further, I am not saying that Turkey is the only opportunistic county in the world. I am saying it is opportunistic and I think that’s enough. It should also be noted that opportunism here entails policies which are at the expense of others – quite often illegal policies. Again, Turkey is not the only country with illegal practices. But it’s one of them – and, again, I think that has some analytical value in itself.

      When it comes to the EU and Cyprus. 1) Cyprus is no the only issues that leaves Turkey outside the EU, and you know that very well. Every EU accession progress report on Turkey makes a number of other points among which democratization and the Kurdish issue – as I noted. If AKP’s Turkey was really committed to a membership it would follow sincere steps to solving these problems. Yes, the EU bears some of the blame for the stalled negotiations; but not without justification. Turkey has not been the most cooperating candidate either, admittedly. 2) Cyprus maybe more of a pretext – as the Turkish-Cypriots were for the invasion and occupation of Cyprus by Turkey – but it is a legitimate one, as I noted.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.