‘Kış Uykusu’nun Sonuna Yaklaşırken Türkiye

‘Kış Uykusu’nun Sonuna Yaklaşırken Türkiye

Özet

2002 yılında iktidara gelen AK Parti (Adalet ve Kalkınma Partisi), Gezi eylemleri ve 17 Aralık 2013 sonrasında başlayan yolsuzluk iddiaları ve soruşturmalarına ragmen Mart 2014 yerel seçimlerinde %43 oy almayı başardı. Bu makale 2002 yılında iktidara gelen AK Parti’nin o tarihten bu yana 6 seçim ve 2 referandumda gerçekleştirdiği sandık başarısının siyasi ve politik nedenlerini analiz etmektedir. Soma maden faciası örneğinden çıkarak Türkiye genelinde uygulanan neoliberal politikalar ve önümüzdeki bir yılda yapılacak Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerde etkili olacak dinamikler incelenmektedir.

Giriş

24 Mayıs 2014 akşamı, Cannes Film Festivali tarihinde ikinci defa bir Türk filmi Altın Palmiye ödülü kazandı. 12 Eylül 1980 darbesi sonrası yaşanan baskı ortamında çekilen Yılmaz Güney’in Yol filminin 1982’de Altın Palmiye kazanmasından 32 yıl sonra, Nuri Bilge Ceylan’ın bugünün Türkiye’sinin otoriterleşen siyasi atmosferinde çektiği Kış Uykusu’nun aynı ödüle layık görülmesi tesadüf değildi. Zaten Ceylan ödül töreninde Kış Uykusu’nu Gezi sürecinde hayatını kaybeden gençlere adadığını açıkladı. Ancak ilginçtir ki tören Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Köln’de yaptığı mitingle aynı saatte olduğu için hiçbir Türk televizyonu yayın akışını değiştirip, Nuri Bilge Ceylan’ın açıklamasını canlı yayınla(ya)madı.

2013’ün yaz aylarında otoriterleşmeye karşı yüzbinlerce insanın katılımıyla gerçekleşen Gezi protestoları ve yükselen toplumsal muhalefetin polis şiddetiyle bastırılmasıyla, 17 Aralık’ta başlayan ve iktidarın önde gelen isimlerine ulaşan yolsuzluk soruşturmalarının 30 Mart 2014 yerel seçimlerinde AK Parti iktidarını sarsması bekleniyordu. Seçimler öncesinde Başbakan Erdoğan’ın ailesi, bakanları ve çevresindeki işadamlarıyla yaptığı yolsuzluk iddialarına kaynak olan konuşmaların internet ortamında yayınlanmasının, AK Parti’de ciddi oy kaybına yol açacağı tahminleri yapıldı. Belli başlı yolsuzluk iddiaları arasında İran’a yapılan kaçak altın ticaretinde bakanların oynadığı rol, AK Partili belediyelerin iktidara yakın inşaat firmalarına kent merkezlerindeki değerli arazilerde emsallerinden çok daha yüksek oranlarda inşaat izni vermeleri, Erdoğan’ın yakın çevresindeki işadamlarının bakanların yönlendirmesiyle bir araya gelerek gazete ve televizyonları satın almaları ve iktidar yanlısı bir medya oluşturmaları sayılabilir. Bu iddiaların etkisiyle Erdoğan yerel seçimler öncesinde başarı çıtasını, 2011 genel seçimlerinde AK Parti’nin %50 oy oranı yerine 2009 yerel seçimlerindeki %38,8 oy oranı olarak açıkladı.[1] 2014 yerel seçimlerinde AK Parti’nin oyları 2011 genel seçimlerine göre 21 milyondan 19 milyona düşmüş ve oran olarak %43’e gerilemişse de, Erdoğan sandıktaki yenilmezlik serisini devam ettirdi. AK Parti son 12 yılda girdiği 6 seçim ve 2 referandumda istediği sonucu alarak, bunların her birinde rakiplerine ciddi fark attı. 2011 seçimlerinde AK Partiye oy veren seçmenlerin %90’ı 2014 seçimlerinde desteklerini devam ettirerek ya yolsuzluk iddialarını ciddiye almadıklarını, ya da toplumda sıkça dile getirilen “muhalefet partileri gelse yolsuzluk yine olacak, bunlar en azından hizmet getiriyor” anlayışını benimsediğini gösterdi. Bu yazıda, Türkiye’de seçmenin önemli bir kısmının siyasi otoriterleşme ve yolsuzluk iddialarına rağmen adeta ‘Kış Uykusu’nda kalmayı tercih ederek neden AK Parti iktidarını desteklemeye devam ettiğinin analizi yapılacaktır.

Sandıktaki başarıda kuşkusuz Tayyip Erdoğan’ın hitabet yeteneğinin, siyasi karizmasının ve algı yönetimindeki becerisinin büyük payı var. Yolsuzluk iddialarını ortaya koyan savcılar, iddiaları dile getiren muhalif partiler ve medya ne derse desin, Erdoğan bu iddiaların dış mihraklar ve onlarla işbirliği yapan içerideki “vatan hainleri” tarafından üretildiğini seçimler öncesindeki 3,5 ay boyunca meydanlarda, gazetelerde ve televizyonlarda sürekli tekrarladı.[2] Bu tartışmaların etkisinde yapılan 30 Mart seçimlerinde AK Parti’nin %43 oranında oy alması seçmenin önemli bir kesiminin yolsuzluk iddialarını ciddiye almadığı şeklinde mi yorumlanmalıdır? 30 Mart seçimleri Başbakan Erdoğan’ın “yolsuzluğun olduğu bir ülkede soruyorum Allah aşkına 230 milyar dolarlık milli geliri 10 yılda 800 milyar doların üzerine nasıl çıkaracaksın” iddiasını AK Parti seçmeninin benimsediğini mi göstermektedir?[3] Konda araştırma şirketi toplumun %77’sinin bakan ve bakan oğullarının rüşvet aldığına inandığını belirtirken, diğer bir araştırma şirketi Metropoll’e göre vatandaşların %60’ı yolsuzluk operasyonunu doğru bulmaktadır.[4] Ancak aynı araştırma şirketleri seçimler öncesinde seçmeninin çoğunluğunun yolsuzluk iddialarının doğru olduğuna inanmasına rağmen bunun oy verme davranışını değiştirmeyeceğini ve Erdoğan’a desteğin devam edeceğini iddia etmiş, seçim sonuçları da bunu doğrulamıştır. Bu noktada yolsuzluk iddialarının doğru olduğuna inanan seçmenin neden AK Parti iktidarını desteklemeye devam ettiği sorusuna verilecek cevap, Ağustos 2014’teki Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve Haziran 2015’te yapılacak genel seçimler öncesinde Türkiye siyasetinin gideceği yönünün anlaşılmasında kritik önemdedir. Seçimler öncesinde siyaset yorumcusu Ömer Laçiner’in AK Parti seçimlerde %40’ın üzerinde oy alırsa ahlaksızlık da onaylanmış olacak iddiasının tersine, Türkiye’de seçmenler birçok Batı demokrasisinde olduğu gibi ekonomik saiklerle oy vermekte ve AK Partiyi desteklemektedir.[5] Ancak sorun tam da burada, Türkiye’de Özal döneminde temelleri atılan ve AK Parti’nin benimsediği ve seçimlerdeki başarısının merkezinde yer alan neoliberal politikaların daha ne kadar sürdürülebileceğidir.

Türkiye Ekonomi Politiğinin Aynası: Soma Maden Faciası

301 kişinin yaşamını yitirdiği 13 Mayıs 2014’teki Soma maden faciası, 250 yıllık dünya sanayileşme tarihinin vahim kazaları arasında üst sıralarda yerini aldı. Oysa çok değil kazadan kısa bir süre önce Soma’daki facianın yaşandığı maden, madeninin sahibi ve bakanlar tarafından örnek işletme olarak gösteriliyordu. Soma madenlerinde kamu kuruluşu Türkiye Kömür İşletmeleri (TKİ) 2004’te 1 milyon ton üretim yaparken, 2005’te yatakların özel sektöre kiralanmasıyla üretim bir yılda 3,4 milyon tona çıktı. 2011 yılında 11,3 milyon tona ulaşan kömür üretiminin %65’i devletin özel sektöre kiraladığı bölgelerden elde edildi.[6] Dahası facianın yaşandığı maden işletmesinin başkanı iki yıl önce TKİ’nin 130-140 dolara çıkardığı kömürün maliyetini 23,8 dolara kadar indirdiklerini basına açıkladı.[7] Faciadan 9 ay önce 301 kişinin yaşamını yitirdiği tesisleri gezen Enerji Bakanı Taner Yıldız “örnek olacak bir ocaktayız” diyordu.[8] Gerçekten de düşük maliyet yüksek karlılıkla yapılan kömür üretimi, Türkiye’de son 12 yılda yaşanan dönüşümü anlamak için iyi bir örnektir: 1) Devlet, sahip olduğu kömür madenlerini özel sektöre kiralayarak kömür üretim maliyetini düşürür, 2) Kömür üretimi yapan şirketler maden sektöründe binlerce kişiye istihdam sağlayıp, madenlerden elde ettikleri kazancı ekonominin lokomotifi haline gelen inşaat sektöründe yatırım olarak değerlendirirken, 3) Devlet ucuza aldığı kömürü sosyal yardımlarla yoksullara dağıtarak iktidar partisine olan seçmen desteğinin devamını sağlamaktadır. Kısaca facianın yaşandığı güne kadar kâğıt üstünde mükemmel olarak işleyen Soma madenlerinde, madencilikten inşaata, istihdam artışından AK Parti’nin oy tabanını korumaya kadar uzanan geniş bir yelpazede patronaj ve popülizme dayalı iktidar yapılanması kurulmuştur. 2013 yılında yoksullara dağıtılan kömür miktarının 2 milyon tonu geçtiği (Soma’daki yıllık üretimin yaklaşık %20’si) ve her yıl ortalama 2 milyon aileye yapılan kömür yardımları düşünüldüğünde 8 milyondan fazla kişiyi ilgilendiren bir popülizmdir söz konusu olan.[9] Madenlerin sahibi Soma Holding’in İstanbul’un merkezinde Spine Tower ismiyle 227 metre yüksekliğinde 56 katlı şehrin en büyük gökdelenlerinden birinin sahibi olduğu düşünüldüğünde Soma faciası Türkiye ekonomisinin geldiği noktaya ayna tutmaktadır.

Başbakan Erdoğan maden faciasının hemen ertesinde “Bunlar olağan şeylerdir. Literatürde iş kazası denilen bir olay vardır. Bunun yapısında fıtratında bunlar var” sözleriyle, 301 kişinin hayatını kaybetmesini sıradan bir iş kazası olarak değerlendirdi.[10] İktidarın 19. yüzyılın ikinci yarısında ve 20. yüzyılın başında Avrupa ve ABD’deki maden kazalarından örnek vererek Soma’da yaşananları sıradanlaştırma çabası, Türkiye’deki ekonomik yapının karlılığı tek amaç edinerek işçi güvenliği ve çalışma koşullarını göz ardı eden Batı’da sosyal devlet öncesindeki düzene doğru evirildiğini kanıtlıyordu. Soma’da maden işçilerinin bağlı olduğu sendikaların işlevsizleştirilmesi, kurulan taşeron sistemiyle daha fazla üretim yönünde yapılan baskılar, maden ocaklarında kamu görevlilerinin yaptığı denetimlerde ortaya çıkan vahim eksiklik ve sorunların üretimi yavaşlatacak ve karlılığı düşürecek endişesiyle görmezden gelinmesi 301 işçinin ölümüne giden yolu açan nedenlerdi.

Faciadan bir buçuk ay önce madenci kasabası Soma’da yapılan yerel seçimlerde AK Parti’nin %43 oyla en yakın rakiplerine fark atarak seçimi kazanması üzerinde durulması gereken bir diğer önemli olgudur. Asgari ücretin bir buçuk katı olan ortalama 1400 Türk lirasına zor şartlarda çalışan maden işçilerinin, ev, araba ve beyaz eşya gibi tüketim harcamalarını bankalardan aldıkları kredilere dayalı olarak ciddi boyutlarda artırdıkları anlaşılmaktadır. Faciadan hemen sonra NTV televizyonunda “Yeniden girecek misiniz madene?’ sorusuna maden işçisi Bayram Çakan’ın “Yeniden girmemiz lazım. Kredim var. Kredi ödüyorum bankaya” cevabı bu gerçeği çarpıcı şekilde gözler önüne seriyordu.[11] Kısaca Soma’da maden işçileri banka kredilerine bağımlı şekilde artırdıkları tüketim harcamalarıyla ciddi borç yükü altına girmişler, bu yüzden yaşamlarını tehdit eden koşullara itiraz etmeden çalışmaya devam etmek zorunda kalmışlardır.

Tüketim ve Krediye Bağlı Toplumun İnşası

Erdoğan’ın seçim meydanlarında kullandığı argümanların başında milli gelirin 3 kat  artarak 10 bin doları aştığı iddiası gelir. 1991 seçimlerinde Süleyman Demirel’in her aileyi ev ve otomobil sahibi yapmayı vaat eden “iki anahtar” sloganı, 20 yıl sonra AK Parti döneminde gerçekleşti. Tayyip Erdoğan’ın sandıktaki başarısının temelinde 1990’larda hayal ürünü olarak değerlendirilen iki anahtara artık herkesin ulaşabilmesi bulunmaktadır. Gerçekten de AK Parti’nin iktidara geldiği 2002’de 4,6 milyon olan otomobil sayısı 2 kat aratarak 2013’te 9 milyona, aynı dönemde yıllık otomobil satışları 91 binden 665 bine yükseldi.[12] Benzer şekilde inşaat sektöründe de patlama yaşandı. 2002 yılında ruhsat verilen daire sayısı 200 binin altındayken 2005 sonrasında bu rakam her yıl 500-600 bin bandında seyretti.[13]  2002’den itibaren Türkiye her yıl inşaat sektöründe 18 milyarı devlet, 35 milyar doları kamu olmak üzere ortalama 53 milyar dolar harcadı. Erdoğan iktidarında toplam inşaat harcamaları 600 milyar doları aştı.[14] Bu dönemde yaşanan tüketim patlaması, global piyasalarda gerçekleşen sermaye genişlemesine paralel olarak Türkiye’de kredi faizlerinin düşmesiyle mümkün oldu. 2002 yılında konut kredisi faizi aylık %5’in üstündeyken, bu oran 2013’te %0.68’e kadar geriledi. Faizlerde yaşanan düşüşle birlikte tüketici kredileri son 12 yılda 125 kat artarak 2 milyar liradan 249,5 milyar liraya, kredi kartı borçları 21 kat artarak 4 milyar liradan 84 milyar liraya yükseldi.[15] Bu dönemde konut kredisi kullanım hacmi de 500 kattan fazla artmıştır.[16] Hülasa alt ve orta sınıfların tüketim harcamalarında yaşanan patlama banka kredileriyle finanse edilmiş, bugün gelinen noktada bu kesimin temel sorunu bankalara biriken borçlarını nasıl geri ödeyecekleri olmuştur.

Bir taraftan alt ve orta sınıflarda yer alan milyonlarca aile eskiden hayal olarak gördükleri ev ve araba anahtarına sahip oldular, ancak diğer yandan da bankalara olan borçları nedeniyle siyasi ve ekonomik sistemin devamının en önemli sigortası haline geldiler. AK Parti döneminde bankaya borçlanarak tüketimini artıran, ancak borçlarını ödeyebilmek için de yaşam ve çalışma şartlarını sorgulamadan kabul eden bir vatandaş profili oluştu.  Bu kesimler için istikrarsızlık sonucu yükselecek faiz oranları, tüketimin sona ermesi ve bankalara olan borçlarınının giderek artması anlamına gelmektedir. Başbakan Erdoğan’ın Gezi sürecinde sürekli olarak “faiz lobisi” gibi müphem bir kavramın altını çizmesi ve olayların arkasında faizlerin yükselmesinden kazanacak grupların olduğunu iddia etmesi çarpıcıdır. Erdoğan her türlü toplumsal muhalefeti alt ve orta sınıfların refahına ve borçlarının geri ödenmesine tehdit olarak göstererek, iktidarının arkasındaki seçmen desteğini konsolide etmekte bugüne kadar başarılı oldu. Bu bağlamda şehirlerin merkezinde yer alan parkların alışveriş merkezi yapılmasına karşı çıkan, Soma’da 301 kişinin ölümü sonrasında iş güvenliğindeki sorun ve denetimsizlikleri dile getiren, yolsuzluk iddialarının ciddiyetle araştırılmasını isteyen, çevreye zarar veren hidroelektrik ve nükleer santrallerinin yapımını protesto eden farklı kesimler, siyasi iktidar tarafından Türkiye’nin ekonomik istikrarını tehdit etmekle eleştirildi. Başbakan televizyonlarda canlı yayınlanan ve geniş kesimlere ulaşan konuşmalarında istikrarın altını çizerek, partisine yönelik her türlü muhalefeti Türkiye’nin ekonomik büyümesini dinamitlemeye çalışan gruplar olarak betimledi. Seçimlerde aldığı yüksek oy oranı, Erdoğan’ın stratejisinin geniş kesimleri ikna etmede şimdiye kadar başarılı olduğunu gösterdi.

Sonuç

1980’lerde Özal dönemiyle birlikte Türkiye’de özelleştirme, piyasalaştırma ve sendikasızlaştırma merkezli neoliberal politikalar uygulanmaya başladı. Özelleştirmelerle kamu işletmeleri tasfiye edilirken, tarımda devlet sübvansiyonu kaldırıldı, yabancı sermaye desteklenerek dış ticaret serbest bırakıldı. Ancak AK Parti’nin iktidara geldiği 2000’li yıllara kadar bu süreç dur kalklarla ilerleyebildi. Özellikle yargı ve ordu merkezli olmak üzere devlet içinde güçlü konumunu koruyan Kemalist bürokrasi, zaman zaman neoliberal politikaların uygulanmasına milliyetçilik ve devletçilik ilkeleri üzerinden karşı çıktı. Cumhuriyet tarihinin en ciddi ekonomik sarsıntılarından biri olan 2001 krizi; bir yandan neoliberal politikaların uygulanmasına engel teşkil eden bürokrasideki muhalefeti ortadan kaldırırken, diğer yandan da krizin sorumlusu olarak görülen merkez sağ partilerin siyasetten silinmesine yol açtı. Bu koşullar altında seçimleri kazanan AK Parti, 2002 sonrasında daha rekabetçi bir ekonomi oluşturmak adına kamu işletmelerinin neredeyse tamamını özelleştirip, taşeronlaşma ve sendikasızlaşmaya destek verdi.[17] Bir yandan da kentsel dönüşüm ve inşaat furyasıyla şehirlerde yeşil alanlar ve tarihi mekânlar adeta yağmalanırken, AK Parti’nin isminde de yer alandan ‘kalkınma’ şiarına uygun şekilde maden, inşaat ve enerji sektörünün doğayı talan etmesinin önü açıldı. 2002 sonrası siyasete damgasını vuran Laiklik-İslamcılık çekişmesi neoliberal politikaların eleştirilmesinin önündeki temel engeldi. Muhalefet partisi CHP’nin iktidara sadece laiklik merkezli eleştiriler yöneltmesi, neoliberal dönüşümün sorgulanmadan tamamlanmasını sağladı. Yukarıda belirtildiği üzere alt ve orta sınıfların refahında banka kredilerine bağlı olarak gerçekleşen artış, bu kesimlerin AK Partiye yönelik desteğinin sürmesinde önemli rol oynadı.

Slavoj Zizek’in İkinci Dünya Savaşı sonrasında kapitalizm ile demokrasi arasında başlayan evliliğinin 2000’li yıllarda sona erdiğine, kapitalizmin Asya tipi otoriter rejimlerde Batı demokrasilerine göre çok daha verimli işlediğine yönelik tespiti, Türkiye’de son yıllarda yaşanan gelişmeler bağlamında ufuk açıcıdır.[18] AK Parti iktidarı döneminde kendi şirketlerini, medyasını, sivil toplum kuruluşlarını ve elitlerini yaratırken, diğer yandan da yerleşik finans ve sanayi kuruluşları toplumun geniş kesiminin borçlanarak tüketimlerini artırmasından istifade etti.[19] İktidara yakın şirketler başta inşaat ve enerji olmak üzere farklı sektörlerde siyasal iktidar tarafından dağıtılan rantı paylaşırken, bu şirketlerin yönetimindeki medya düzenin sorgulanmasını değil sorunsuzca devamını sağlayan yayın politikası yürüttü. Liyakate değil de AK Partiye olan sadakatleri sonucunda yükselen elitler ve onların yönetimindeki sivil toplum kuruluşları, hükümetin uyguladığı siyasi ve ekonomi politikaların meşrulaştırılması işlevini üstlendi. Tüketim ve borçlanmaya dayalı ekonomik büyümenin desteğiyle kurulan iktidar ağı, Türkiye siyasetinde şimdiye kadar örneğine rastlanmadık şekilde iktidardaki bir partinin 3 genel seçimde oylarını artırmasıyla taçlanan sandık başarısını elde etti. Bu süreçte ortaya çıkan toplumsal muhalefet ve yolsuzluk iddialarını dile getirenler, Türkiye’nin büyümesine dinamit koymak isteyen ‘vatan hainleri’ olarak nitelendirilerek adeta gayri meşru ilan edildi.

Zizek’in tespiti çerçevesinde, Türkiye’de kapitalizmin otoriterleşen siyasi rejimle evliliğinin ne kadar başarılı olduğu, bu sistemin daha ne kadar devam edebileceği sorusu bugün tüm çıplaklığıyla karşımızda durmaktadır. New York ve Londra’nın merkezinde yer alan Central Park ve Hyde Park gibi yeşil alanların alışveriş merkezi yapılması, yüzlerce kişinin öldüğü maden kazasının sıradanlaştırılması gibi Batı ülkelerinde tahayyül bile edilemeyecek niteliklere sahip bir siyasal/ekonomik sistem Türkiye’de hüküm sürmektedir. Bu haliyle de Türkiye ile Batı demokrasileri arasındaki makas açılmaktadır. Ancak Türkiye’de iktidar, ne Rusya gibi doğal kaynaklara dayalı rant ekonomisinden beslenebilecek, ne de Çin gibi kapalı siyasi sistemde ucuz işgücüne dayalı olarak rakipleriyle rekabet edebilecek olanaklara sahiptir. Son 12 yılda ekonomideki büyüme; hem borçlanmaya dayalı refah artışı ve tüketim, hem de şehirlerin, doğal alanların ve Soma maden kazasında ortaya çıktığı gibi işgücünün hukuki denetimden arındırılmış şekilde sermaye ve sanayiye teslim edilmesi sayesinde mümkün oldu. Soma’da kâğıt üstünde mükemmel görünen fakat faciaya yol açan dinamikler, bu yazıda anlatıldığı üzere makro ölçekte de Türkiye ekonomisi ve siyasetinde belirleyici olacaktır. Ancak iktidarın üst noktasından alt sınıflara kadar geniş bir kesim bu illüzyonun gerçek olduğuna inanmakta ısrarlıdır; ta ki bir patlamayla ‘Kış Uykusu’ndan uyanana kadar. Türkiye, son dönemde kıpırdanma işaretleri vermekte, ancak otoriterleşmeyle birlikte düşünüldüğünde uyanmanın son derece sancılı ve krizlere açık olacağı aşikârdır. ‘Kış Uykusu’ sancılı sona erecektir; çünkü iktidar Soma örneğinde görüldüğü gibi (ölen maden işçilerini şehit ilan etmek, faciayı kadere bağlamak) dini değerleri kendisine karşı yükselen tepkileri bertaraf etmek için kullanmaktan çekinmemektedir. Kriz kaçınılmazdır; çünkü AK Partiyi destekleyen alt ve orta sınıfların borç yüküne dayalı refah artışları sürdürülemez noktaya gelirken ve iktidarın nimetlerinden faydalanan elitler koalisyonu gittikçe artan dozda şiddet kullanarak ayakta durmaktadır.

Dr. Behlül Özkan, Marmara Üniversitesi

Makaleyi şu şekilde referans vererek kullanabilirsiniz:

Özkan B. (Haziran, 2014),  “‘Kış Uykusu’nun Sonuna Yaklaşırken Türkiye”, Cilt III, Sayı 6, s.13-20, Türkiye Politika ve Araştırma Merkezi (Research Turkey), Londra: Analiz Türkiye (http://researchturkey.org/?p=6428&lang=tr)

Dipnotlar

[1]“Anketler yüksek ama hedefi düşük,” Cumhuriyet, 20/02/2014, http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/43119/Anketler_yuksek_ama_hedefi_dusuk_.html.

[2] “Başbakan Erdoğan’dan açıklama: Bunun adı vatana ihanettir,” Hürriyet, 07/12/2013, http://www.hurriyet.com.tr/gundem/25300802.asp; Sedat Ergin, “Vatan haini enflasyonu yaşayabiliriz,” Hürriyet, 28/01/2014.

[3]“Başbakan Erdoğan’dan Flaş Açıklamalar,” Sabah, 04/02/2014, http://www.sabah.com.tr/Gundem/2014/02/04/basbakan-erdogandan-flas-aciklamalar.

[4]Ayşe Sayın, “Aziz Nesin’lik tespit: Soyduysa beni soydu,” Cumhuriyet, 05/02/2014; “Türkiye’nin Nabzı Ocak 2014,” Metropoll, http://www.metropoll.com.tr/report/turkiyenin-nabzi-ocak-2014-yolsuzluk-ve-cemaat-hukumet-tartismalari.

[5]Ömer Laçiner 14 Mart 2014 tarihinde CNNTürk televizyonunda Habere Dair programında açıkladığı görüşleri.

[6]Neşe Karanfil, “Rödövans Bereketi,” Radikal, 21/05/2014.

[7] Vahap Munyar, “TTK 10 milyar lira alacak,” Hürriyet, 30/09/2012.

[8]“Taner Yıldız 10 Temmuz’da Soma’daydı,” Doğan Haber Ajansı, 21/05/2014, http://www.dha.com.tr/taner-yildiz-10-temmuz-2013-te-soma-komur-isletmelerine-ait-bir-ocaktaydi_676837.html.

[9]“Yoksula 10 yılda 17.2 milyon ton kömür,”Sabah, 01/03/2014.

[10]“Bu işin fıtratında kaza var,” Radikal, 15/05/2014.

[11]Benzer şekilde Uğur Dündar’ın 15 Mayıs 2014’te Halk TV’de yayınlanan Halk Arenası programına katılan maden işçilerinin hemen hemen tamamı bankalara ciddi ölçüde borçlu olduklarını dile getirdi.

[12] “Geçmiş hükümetlerin yapamadığını yaptık,” AK Parti, http://www.akparti.org.tr/mobil/haberler/gecmis-hukumetlerin-yapamadigini-yaptik/56592. Erdoğan konuşmalarında iktidarı döneminde özellikle buzdolabı satışlarının yılda 1 milyon adetten 2 milyon adedin üstüne çıktığını sıklıkla vurgular.

[13] “Konut Sektörü Değerlendirme Sunumu,” Konutder, http://konutder.org.tr/upload/raporlar/da34e3a5574e29e97e04d5d902b99572.pdf. 2010 yılında rekor kırarak yapı ruhsatı verilen daire sayısı 900 binin üzerine çıkmıştır.

[14]Mustafa Sönmez, “Major detention for Turkey’s construction boom,” Hürriyet Daily News, 04/01/2014.

[15]“3 milyon kişi kara listede,” Hürriyet, 25/03/2014.

[16] BDDK verilerine göre 2002 yılında konut kredisi hacmi 258 milyon lirayken, Nisan 2014’te 112 milyar lirayı aşmıştır.

[17]Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Nisan 2014’te Türkiye’de 2002-2011 döneminde taşeron işçi sayısının 387 binden 1 milyon 687 bine çıktığını açıkladı. http://www.disk.org.tr/2014/04/disk-ar-1-mayista-katilmak-icin-15-neden/.

[18]“Slavoj Zizek: Capitalism with Asian values,” Aljazeera, http://www.aljazeera.com/programmes/talktojazeera/2011/10/2011102813360731764.html.

[19] Türkiye’nin önde gelen beyaz eşya ve otomobil üreticisi Koç Holding’in yaklaşık piyasa değeri son 12 yılda 2,5 milyar dolardan 12 milyar dolara yükseldi.

Facebooktwitterlinkedinmail

Yorumlar

Loading Facebook Comments ...

One thought on “‘Kış Uykusu’nun Sonuna Yaklaşırken Türkiye

  1. Hıfzı DEVECİ

    Yazara güzel değerlendirmesi ve yorumları için teşekkürler.

    Kapitalizmin, Asya tipi otoriter rejimlerde daha iyi işlediğine ilişkin tespit doğrudur; ama bu kapitalizmin kendisinden çok, Asya tipi rejimlerin eleştirilmesinde kullanılabilecek bir argüman değil mi? Şimdi yeni yeni Marx güzellemeleri yapılmakta (Örn: Thomas Piketty) fakat Batı dünyası vahşi kapitalizmi ehlileştireli çok uzun zaman oldu. “Az tüketelim çok paylaşalım” gibi romantik düşünceler iyidir de bunlar için yeniden bir tür komünizme döneceksek bu filmin de sonu belli. Piyasa ekonomisi bütün denetleyici kurum ve kurallarıyla işlediğinde ve açık toplum, bilgi akışı tam rekabet koşullarını daha fazla sağladığında işler şimdi olduğundan daha iyi gidebilir.

    Enron skandalını soruşturan bir savcı (Aynı zamanda hukuk profesörüydü) İstanbul’da konferans vermişti; büyük çöküşe giden yolu şöyle anlattı: Son zamanlarda Enron’a denetim için giden kamu ajanları binalardan içeri bile giremiyorlardı; adamlar siyasi olarak öyle güçlüydüler ki müfettişleri kapıdan kovuyorlardı.” Savcı’nın söylediğine göre Başkan Bush, Enron’un başındaki Kenneth Lay’den, ‘Kenny Boy-Bizim oğlan’ diye söz edermiş. Adam onun kampanyasının en büyük bağışçılarındanmış. Tanıdık geldi mi? (Milletin a…. koyacağız???)

    ABD’de finans kurumları çökerken kimse “devletleştirelim şunları” demedi. İşin sırrı açık toplum, bağımsız ve sürekli kontroldür.

    Her ülkenin; kültüründen ve coğrafyasından kaynaklanan kendi dinamikleri var. İslam dünyası söz konusu olduğunda “ekonomik illüzyon, borca dayalı refah artışının sürdürülemezliği” gibi pür ekonomik analizler, imanlı seçmenin iktidara karşı gelecekteki tutumunu açıklar mı, hiç emin değilim. Bu topraklar biat, şehitlik, adanmışlık, bir lokma bir hırka türü kalıplardan çok daha fazla etkileniyor. Fransız İhtilali ya da Bolşevik Devrimi benzeri bir dönüşümün buralarda yaşanmamasının nedeni başka ne olabilir ki?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.