Türkiye ve İsrail, Geçmişin Hayaletleri Eşliğinde Yeni Bir Başlangıç

Türkiye ve İsrail, Geçmişin Hayaletleri Eşliğinde Yeni Bir Başlangıç

Özet

Türkiye ve İsrail arasındaki yakınlaşma günümüzün istikrarsız ve savaşlarla çalkantılı Orta Doğu’sundaki en önemli gelişmelerden birisi. 2010’daki Mavi Marmara olayıyla beraber iki ülke arasındaki ilişkiler derinden zarar görmüş; diplomatik ilişkiler zayıflamış, askeri ve istihbarat iş birliği askıya alınmıştı. Türkiye ile İsrail’in diplomatik bir çıkmazdan sonra normalleşme anlaşması imzalaması altı yıl aldı. Bu zaman aralığında, her iki ülke arasındaki iş birliğinin ve diplomatik bağların boyutu sadece iç kısıtlamalardan değil, aynı zamanda dış gelişmelerden de etkilenmiştir. Bu, Türkiye’nin 1949’da İsrail’i tanımasından ve diplomatik ilişkileri başlatmasından beri ikili ilişkilerin ana özelliğidir; her zaman aralarındaki ilişkiyi bozabilecek bir üçüncü taraf vardır. Bu ikili ilişkinin diğer bir özelliği ise iki tarafın da bağlantılarının asıl amacını belli etmemesi ve olumlu veya olumsuz ani bir hamleyle diğer tarafı şaşırtabilmesidir.

Giriş

Bilindiği gibi Türkiye, 14 Mayıs 1948’deki kuruluşundan birkaç ay sonra 28 Mart 1949’da İsrail Devleti’ni tanıyan ilk Müslüman ağırlıklı nüfusa sahip ülkedir.[1] Türkiye’nin bunu yapan son Avrupa ülkelerinden biri olması da önem teşkil eden bir detay olarak öne çıkıyor. Ankara’nın bu konudaki tereddüdü, Arap dünyasının olası olumsuz tepkisi ve kendi nüfusunun hassasiyetinden kaynaklanıyordu. Fakat en önemlisi, Soğuk Savaş döneminin iki kutuplu dünyasında Türkiye, Sovyetler Birliği’nin (Sovyet Sosyalist Cumhuriyet Birliği) (SSCB) bu yeni devleti Orta Doğu’daki üssü olarak kullanabileceğinden korkuyordu.[2] Türkiye’nin İsrail devletini tanıması, Batı yönelimi doğrultusunda pragmatik bir hareketti. Dönemin “Arap davasına” ihanetle suçlanmasına rağmen Türkiye’nin yeni kurulmuş olan Yahudi devleti ile diplomatik bağlarını koruması, İsrail’in Batı’nın yanında yer almasından kaynaklanıyordu. Türkiye kendini Batı bloğunun bir parçası olarak konumlandırmış ve dış politika kararlarını da Sovyet tehdidine göre ve ABD ile uyum içinde değerlendirmiştir. Türkiye için İsrail Batı dünyasına açılan bir kapıydı. İsrail için ise, Türkiye’nin onu tanıması bölgedeki din birliğini dağıtmıştır. İsrail, coğrafi olarak karşılaştığı izolasyondan kaçmak için çevresindeki Arap olmayan bir ülke olan Türkiye ile yakın ilişkiler kurma heveslisiydi.

Türkiye’nin o dönemki Dışişleri Bakanı Necmettin Sadak Türkiye’nin İsrail devletini tanıma kararını, İsrail’in 30’dan fazla ülkenin halihazırda tanıdığı bir gerçeklik olduğunu belirterek savundu. Hükümetini Arap davasına ihanet etmekle suçlayan eleştirilere de, Arapların İsrail ile Rodos Adası’nda müzakerede bulunarak zaten yeni devleti tanıdıkları yanıtını verdi.[3]

Başından beri, iki ülke arasındaki ilişkiler kamuoyunda düşük profilini devam ettirdi. Arap – İsrail çatışması ve Filistin meselesi Türk tarafının başlıca endişeleriydi. İsrail’in bu konulardaki yönelimlerine Türkiye sessiz kalamadı.[4]Ancak, iki ülke arasındaki ilişkiler yine de göründüğünden daha iyiydi. Diplomatik, ekonomik hatta askeri ve istihbarat alanlarında iki ülke yakın çalışma içinde olmuştur.[5] Temasların en düşük olduğu 1949-1990 yıllarında bile İsrail; kültür, eğitim ve ekonomi gibi alanlarda değişik şekillerdeki iş birliğinin yanında Türk uçaklarını modernize edip istihbarat paylaşıyordu.[6]

1990’larda iki ülke arasındaki ilişkilerin doğası değişip daha açık bir hâl aldı. Stratejik düşünceler ikili ilişkilerde gelişmelere yol açtı. Suriye’nin PKK’ya (Partiya Karkerên Kurdistanê) destek vermesi ve Avrupa ülkelerinin soğuk tutumu Türkiye’yi bölgedeki bir müttefike doğru itti: İsrail. Öte yandan 1991 Madrid Barış Konferansı ile beraber İsrail’in uluslararası imajının olumlu yönde seyretmesi bekleniyordu. İsrail ile Filistin arasında sürmekte olan barış sürecine olan inanç, İsrail’le olan yakınlaşmayı Türk halkının gözünde meşrulaştırdı.[7]‘Altın-Çağ’ olarak adlandırılan ilişkiler, 2000 yılında ikinci Filistinli İntifada’nın patlak vermesiyle sonra erdi. Bununla birlikte Türk-İsrail ilişkilerinin ayrılmaz bir şekilde İsrail-Filistin problemine bağlı olduğu anlaşıldı. Bugün bile, Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkiler üçüncü taraflar tarafından etkilenmekte ve merkezinde Filistin konusu yer almaktadır. Bu konuda yapılan bir iyileştirme, doğrudan ve olumlu olarak ikili ilişkileri etkiliyor. 

Mavi Marmara Olayı ve İlişkilerin Bozulması 

Türkiye ile İsrail arasındaki gerilim Türkiye-AB ilişkilerinin bozulması ve Ankara’nın Arap dünyasına açılma arayışına paralel olarak arttı. 2008’in sonunda İsrail’in Dökme Kurşun Operasyonu ile birlikte ikili ilişkiler gözle görülür ölçüde azalmaya başladı. 2009 Davos Ekonomik Forumu’nda, Türk Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Gazze konulu bir açık oturumda İsrail Devlet Başkanı Shimon Peres ile bir ikili atışma sonrasında sahneyi terk etmesi ilişkileri daha da bozdu. İlişkiler, 2010’daki Mavi Marmara baskınıyla gittikçe dağılmaya başladı. Olay, İsrail’in Gazze ablukasını geçmeye çalışan bir Türk gemisindeki 10 askerin İsrailli askerler tarafından öldürülmesi (biri hastanede olmak üzere) şeklinde gerçekleşti. Bu olayı takiben, diplomatik ve askeri ilişkiler anında donduruldu ve Türkiye, İsrail hükümetini en açık biçimde eleştiren ülke konuma geldi. 2014 yazında Hamas’a karşı yapılan Koruyucu Hat Operasyonu sırasında iki ülke arasındaki ilişkiler daha da bozuldu.

Diplomatik ilişkiler, askeri ve istihbarat iş birliği ile beraber turizm de bu durumdan ciddi derecede etkilendi. Ankara’daki ve Kudüs’teki liderler arasındaki bu güvensizlik ve husumete rağmen, ticaret bu çalkantıların dışında kaldı; ikili ticaret hacmi tarihi seviyelere kadar yükseldi. İş dünyasının zaten birbirlerini tanımaları ve siyasi kaygılara rağmen ekonomik çıkarlarını yönetmeye çalışmaları bu beklenmedik durum için geçerli bir açıklama olabilir.

Buna ek olarak, bazı alanlarda iki ülke arasında iş birliği halen devam etmekteydi. Suriye’de iç savaşın başlamasıyla Türkiye’nin kara taşımacılığı imkansız bir hâl alırken, İsrail bir kara koridoru açtı. Mallar, İskenderun’dan (Türkiye) Hayfa’ya (İsrail) gemilerle taşındı, İsrail’i geçip sınırdan Ürdün’e, oradan da Suudi Arabistan’a ulaştırıldı. Bir diğer örnek de Mart 2016’da İstanbul’daki Taksim Meydanı’nda üç İsrail vatandaşını öldüren ve birçoğunu yaralayan bir terörist saldırının gerçekleştiği zamandır. Bu olay sırasında, Türkiye İsrail’e her türlü desteği teklif etmiş ve İstanbul’daki sivil havaalanına vatandaşlarını alması için iki İsrail askeri uçağının inmesine izin vermiştir. Bu da iki ülke arasındaki karşılıklı diyalog kanalının her zaman açık oluşunun başka bir göstergesidir. 

Kaynak: Sozcu.com.tr

Kaynak: Sozcu.com.tr

Normalleşme Anlaşması 

Altı senelik bir diplomatik çıkmazın ardından, İsrail ve Türkiye 2016’nın ikinci yarısında bir normalleşme anlaşması imzaladılar ve karşılıklı büyükelçi atamaları yaptılar. İsrail ölen dokuz Türk ve bir Amerikalı-Türk vatandaşı için özür diledi ve mağdurların ailelerine tazminat ödemeyi de kabul etti. Bu anlaşma, İsrail’in Türk Hükümeti’nin düzenlediği bir fona 20 milyon dolar ödemesini kapsıyordu. İsrail, Gazze konusunda Ankara’ya uyum sağlamak için siyasetinde esaslı bir değişim yapmadı. Aşdod limanı, Kerem Shalom sınır kapısındaki kara temelli sınır taşımacılığı ile birlikte, insani yardım için zaten her zaman açıktı. Bu koşulla, Türkiye İsrail’in Akdeniz’deki Gazze ablukasının kaldırılması talebinden vazgeçti. Bunun yerine, Türkiye Aşdod limanı üzerinden Gazze’ye insani yardım sağlayacak ve Gazze’de altyapı ve inşaat projeleri hazırlayacaktı. Ankara’nın hedefi Gazze’deki Filistinlilerin günlük yaşamını, İsrail’in iş birliği ile rahatlaştırmaktı. Aralarındaki altı senelik kopukluğun sona erdiğini ve ilişkileri iyileştirmeye karar verdiklerini duyurduktan bir hafta sonra, Türk yardım gemileri İsrail üzerinden Gazze’ye vardı.

Buna karşılık, Türk yasal mevzuatı İsrail askerlerine ve Mavi Marmara operasyonunda görevli yetkililere karşı yapılacak olan yasal tazminat taleplerini önleyecek. Normalleştirme anlaşmasının etkin olmasıyla Mavi Marmara’yla ilgili davalar düşürüldü. İsrail ayrıca Hamas’ın Türkiye’deki rolüne bir sınırlandırma talep etti. Bu anlaşmaya göre, Hamas Türkiye’de kalacak, ancak faaliyetleri Ankara’nın kontrolünde ve yalnızca siyasi çizgide kalabilecek.

Yakınlaşma ile ayrıca, Türkiye İsrail’in katılımına NATO’daki itirazını Mayıs 2016’da geri çektiği için, İsrail’in NATO etkinliklerine katılımının da önü açılmış oldu. Kasım 2016 İstanbul’da düzenlenen NATO Yıllık Parlamenter Meclisi’nde İsrail ilk defa temsilcileri ile birlikte bir NATO konferansına katıldı. Bir diğer önemli adım Ocak 2017’de atıldı. Türkiye Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, İDF (İsrail Güvenlik Güçleri) Genelkurmay Yardımcısı Tümgeneral Yair Golan ile Brüksel’de düzenlenen NATO Askeri Liderler Konferansı’nda buluştu. Bu, iki ülkenin üst düzey güvenlik yetkililerin Mavi Marmara olayından bu yana bir araya geldikleri ilk üst düzey buluşma oldu. Türkiye’nin vetosunu kaldırmasıyla, aynı hafta içerisinde İsrail NATO’nun ana merkezinde elçiliğini resmen açtı.

Antlaşmaya yıllar önce, Mavi Marmara Olayı’ndan sonraki bir hafta içinde yani Türkiye’nin üçüncü koşulu –Gazze ablukasının kaldırılması- sunulmadan önce bile ulaşılabilirdi. Günümüzde dış siyasetin yeniden biçimlenmesiyle Ankara, Orta Doğu’nun gerçekleri ışığında, İsrail ile olan ilişkilerini yeniden gözden geçirmek zorunda kaldığı için bu hassas olayı iç siyasetinde çıkar sağlamak için kullanmaktan vazgeçti.

Bir antlaşmaya varılmış olsa da 90’lı yılların altın çağına dönebilmek için bir sihirli değnek ufukta görünmüyor. İki toplum arasındaki dostluğu yenilemek için, karşılıklı güvenin kurulması ve yeniden kültürel etkinliklerin düzenlenmesi en önemli adımlar olarak öne çıkıyor.

Türkiye ve İsrail’in 2016’da ilişkilerini onarma isteklerine yönelik birçok açıklama var. Anlaşma, İsrail’den Türkiye’ye ve sonra Avrupa’ya doğalgaz sağlaması beklenilen bir doğalgaz boru hattının döşenmesi ihtimaliyle hız kazanmışa benziyor. Fakat yakınlaşma için asıl mesele doğalgaz değil, Suriye’deki güvenlik sıkıntısı ve bölgedeki sağlam, güçlü ve güvenilir müttefikin mevcut bulunması gereği olmalıdır. Bunun nedeni de, doğal gaz konusunda olduğu gibi güven yeniden sağlanmadıkça stratejik ve uzun süreli iş birliğinin mümkün olmayışıdır.

Kamuoyu Önemlidir 

Ankara başlangıçta Mavi Marmara’yı hiç göndermemeliydi diyen bazı güçsüz sesler vardı. Ancak genel olarak Türkiye’de, İsrail devleti karşıtlığının Yahudi karşıtlığına dönüşmesi durumu söz konusudur. İsrailli ile Yahudi arasında bir fark gözetilmediği için, dünyadaki her Yahudi İsrail devletinin yaptıklarından sorumlu tutuluyor. Türkiye’de, özellikle siyasi liderler arasındaki tartışmalarda, ‘Yahudi’ sözcüğü bir hakaret olarak algılanmaktadır. Bu, birinin itibarını azaltmak için kullanılan olağan bir söylem olarak öne çıkıyor. İronik bir biçimde, aynı zamanda ‘Yahudi’ dünyayı yöneten bir deha itibarına da sahip. Türkiye’de, Yahudilere karşı komplo teorileri yaygınlaştı ve siyasi tartışmalar bir şekilde sonunda Yahudilere bağlandı. Ülkedeki Müslüman olmayan vatandaşlarını hedef alan nefret söylemlerine karşı koymak için doğru düzgün bir yasa ve düzenleme olmaması nedeniyle, neredeyse her gün İsrail ya da Yahudilere karşı gazetelerde, TV programlarında ve sosyal medyada nefret söylemleriyle karşılaşılır. Ankara popüler fikirlerden uzak olmadığı için, İsrail’e karşı olan düşmanlık ve Yahudi aleyhtarlığı ile Türk halkının dini hassasiyetlerin birleşimi, normalleştirmenin gidişatını etkileyebilir. Halk, İsrail ve Filistin arasındaki çekişmeyi milli değil de dini bir konu olarak ele aldığı için, bu değişimlere ciddi bir şekilde karşı koymaktadır.

Türk halkının aksine, 2015’de MİTVİM’in (İsrail Dış Siyaset Enstitüsü) düzenlediği bir araştırma İsraillilerin Türkiye ile bağlarını sıklaştırmak istediklerini gösterdi. Bunun nedenleri ise: Suriye’deki gelişmeler, IŞİD (Irak ve Şam İslam Devleti) tehdidi, Filistin ile olası bir barış görüşmesinde Türkiye’nin oynayabileceği aracı rol ve enerji ve turizm alanlarındaki iş birliği.[8]Fakat İsrail karşıtı bu retoriğin tamamı İsrail tarafına zarar verdi ve sonuçta Türkiye’ye karşı ciddi bir güven eksikliği ile sonuçlandı. Bundan dolayı, normalleştirme süreci adım adım ve genellikle ticaret, kültür, akademik bağlar ve turizm gibi, kısa sürede kolayca gelişebilen alanlarda gelişmektedir. Askeriye, istihbarat veya doğal gaz konularında bir anlaşmaya varılabilmesi için iki ülke arasındaki güvenin yeniden inşa edilmesi gerekmektedir.

İlişkileri Onarmak İçin Adım Adım Çalışmak 

Anlaşmayı takiben, iki ülke arasındaki diplomatik ilişkileri tesis etmek için büyük adımlar atılıyor. 13 Ekim 2016’da İstanbul’da düzenlenen 23. Dünya Enerji Kongresi’nde, Türkiye Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak ve İsrail Enerji Bakanı Yuval Steinitz bir araya geldi. Bu, ikili ilişkilerin normalleştirme sürecinden bu yana, ilk resmi bakanlar düzeyindeki buluşma olmuştur. Buluşmada enerji alanının potansiyeli ve Filistinlilere Gazze ve Jenin’deki santraller yoluyla elektriğin sağlanması görüşüldü.

Eitan Na’eh İsrail’in Ankara’daki büyükelçisi olarak, Kemal Ökem de Türkiye’nin Tel Aviv’deki temsilcisi olarak görev yapmak üzere atandı. Na’eh görevinin ilk haftalarında birçok ticaret örgütü gezip Sayın Albayrak ile görüştü. Büyükelçilerin atanmasından sonra üst düzey ziyaretler devam etmektedir. İsrail Dışişleri Bakanlığı Genel Müdürü Yuval Rotem Türkiye Dışişleri Müsteşarı Ümit Yalçın ile 1 Şubat 2017’de buluşup, altı yıllık aradan sonra siyasi istişarelerde bulundular. 7 Şubat’ta, Tel Aviv’de gerçekleşen Uluslararası Akdeniz Turizm Pazarı’na Türkiye Kültür ve Turizm Bakanı Nabi Avcı da katıldı – Mavi Marmara olayından beri ilk üst düzey yetkili ziyareti -. Aynı şekilde, Mart ayının başlangıcında, İsrail Türkiye’den gelen enerji ile medya delegasyonlarına ev sahipliği yaptı.

Serbest ticaret anlaşmasının yenilenmesi, vizeye erişilebilirlik ve turizm gündemin başlıca konularını oluşturmaktadır. Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun İsrail’e olası ziyareti, ikili ilişkiler açısından bir dönüm noktası olacaktır. Fakat İsrail’in yerleşim yerleriyle ilgili izlediği politika Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerde sıkıntıya neden olabilir. Yakın zamanda Türkiye Dışişleri Bakanlığı İsrail’i bu konu yüzünden kınadı.

Sonuç 

1949’dan beri, Türkiye ile İsrail arasındaki ilişki inişli çıkışlı olmuştur. Mavi Marmara olayını takiben, siyasi alana agresif bir havanın hâkim olmasıyla iki toplum birbirinden uzaklaştı. Şaşırtıcı bir şekilde, aynı dönemde ticaret hacmindeki canlılık varlığını sürdürmeye devam etti.

Yapılan anlaşma daha iyi diplomatik ve ekonomik ilişkiler vaat ediyor. Askeri ve istihbarat iş birliği anlaşmanın olumlu sonuçları arasında yer alabilir. Ancak kısa sürede, 90’lı yıllardaki gibi bir askeri ittifak beklenilmemeli. Türkiye için İsrail, daha çok bir ekonomik ortak olarak algılanmaktadır. Ancak İsrail’in terör ve güvenlik konusundaki bilgi birikimi ve gelişmiş askeri teknolojisi, jeopolitik gerçekleri göz önünde bulundurarak, Türkiye için önemlidir.

ABD hükümeti ile sıkıntı yaşayan ve bölgede benzer tehditler altında olan iki ülke için, bu yeniden uzlaşmanın stratejik sonucu olumlu olacaktır. Bu aynı zamanda birçok kriz yaşayan bölge için de iyi bir gelişme olacaktır. Her şeyin bir şekilde parçalandığı Orta Doğu’da, böyle bir yakınlaşma çok nadirdir. İki ülke arasındaki ittifak bölgeye istikrar da getirebilir. Ayrıca, doğal gaz antlaşması için bir kapının açık bırakılması, bu çalkantılı zamanlarda yeni bir ittifakın kurulması ve Türkiye’nin Hamas’la olan ilişkisini gelecek bir Gazze çekişmesini engellemek için kullanmak, anlaşmanın gerçek kazanımları olabilir. Yine de, Türkiye-İsrail ilişkilerinin her zaman bir üçüncü taraf tarafından etkilendiği ve Gazze’nin halen daha en önemli bileşeni olduğu not edilmelidir. İsrail hükümetinin Hamas’ı bir terör örgütü olarak tanımlaması ve önemli Hamas liderlerinin halen daha Türkiye’de olmaları dikkate alınarak, İsrail ve Hamas arasındaki herhangi bir gerilim, Türkiye–İsrail ilişkilerine dolaysız olarak etki edecektir.

Karel Valansi, Köşe yazarı, Şalom Gazetesi ve T24

Makaleyi şu şekilde referans vererek kullanabilirsiniz:

Valansi K. (Mayıs, 2017), “Türkiye ve İsrail, Geçmişin Hayaletleri Eşliğinde Yeni Bir Başlangıç”, Cilt VI, Sayı 4, s.6 – 14, Türkiye Politika ve Araştırma Merkezi (Research Turkey), Londra: Research Turkey (http://researchturkey.org/?p=13380&lang=tr)

Kaynakça 

Abadi, J. (2005), Israel’s quest for recognition and acceptance in Asia, London: Frank Cass PublishersNachmani, A. (1987), Israel, Turkey and Greece: Uneasy Relatins in the East Mediterranean, London: Frank Cass Publishers, pp. 45-50

Bengio, O. and Özcan, G. (2001), “Old Grievances, New Fears: Arab Perceptions of Turkey and Its Alignment with Israel” Middle Eastern Studies, Vol. 37, No. 2, pp. 50-92

Uzer, U. (2013), “Turkish-Israeli Relations: Their Rise and Fall” Middle East Policy, Vol. XX, No. 1, pp. 97-110.

MITVIM, (2015), The 2015 Israeli Foreign Policy Index, seen on March 5, 2017 http://www.mitvim.org.il/images/2015_Israeli_Foreign_Policy_Index_of_the_Mitvim_Institute_-_2.pdf

Dipnotlar

[1] Jacob Abadi, Israel’s quest for recognition and acceptance in Asia (London: Frank Cass Publishers, 2005). s. 5

[2]AmikamNachmani, Israel, Turkey and Greece: Uneasy Relations in the East Mediterranean (London: Frank Cass, 1987), s. 45

[3]Jacob Abadi, Israel’s quest for recognition and acceptance in Asia (London: Frank Cass Publishers, 2005), s 5.

[4]AmikamNachmani, Israel, Turkey and Greece: Uneasy Relations in the East Mediterranean (London: Frank Cass, 1987), s 50

[5]OfraBengio and GencerÖzcan, “Old Grievances, New Fears: Arab Perceptions of Turkey and Its Alignment with Israel” Middle Eastern Studies, Vol. 37, No. 2 (Apr., 2001), ss. 50-92-

[6] Umut Uzer, “Turkish-Israeli Relations: Their Rise and Fall” Middle East Policy, Vol. XX, No. 1 (Spring, 2013), ss. 97-110.

[7]A.g.e

[8]MITVIM, The 2015 Israeli Foreign Policy Index (Oct. 2015), seen on March 5, 2017 http://www.mitvim.org.il/images/2015_Israeli_Foreign_Policy_Index_of_the_Mitvim_Institute_-_2.pdf

Facebooktwitterlinkedinmail

Yorumlar

Loading Facebook Comments ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.