2000’lerde Türkiye’nin AB Politikalarındaki Yeri: Dış Politika Ortaklığı Üzerine Bir Sorgulama

2000’lerde Türkiye’nin AB Politikalarındaki Yeri:
Dış Politika Ortaklığı Üzerine Bir Sorgulama

Özet

Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerin kurumsal ve hukuki zeminini oluşturan müzakere süreci sorunsuz bir şekilde ilerleyememektedir. Bunda, AB koşulluluğunun zayıflamasının ve bölgesel krizlerin önemli bir payı vardır. 2000’lerin başından 2007’ye kadar Türkiye’nin uluslararası ve bölgesel düzeyde sürdürdüğü yumuşak güç politikası yanına, 2007’den itibaren, özellikle de iç güvenlik sorunlarıyla ilgili olarak, yeniden sert güç unsurlarının eklendiği görülmüştür. 2010’dan itibaren bölgesel güvenlik kaygılarının yansımaları da bu durumu pekiştirmiştir. Bu çalışmada, gelecek dönemlerde izlenmesi gereken sürecin, Türkiye’nin ve AB’nin uluslararası alanda takip edeceği norm ve değerlere dayalı idealist politikayla, operasyonel kapasitenin artırılmasını yönelik reel politika arasında nasıl bir denge kuracağına yönelik olması gerektiğine dikkat çekilmeye çalışılmaktadır.

 Giriş

Uluslararası alanda yumuşak gücü temsil eden bir bölgesel bütünleşme olan Avrupa Birliği (AB), Arap Baharı süreci ile uluslararası etkinliğinin sadece yumuşak güç unsurlarıyla yerine getirilemeyeceğinin farkına varmaya başlamıştır.[1] 20. yüzyılın savaş deneyimleri üzerine kurulup gelişen AB’nin yumuşak gücü, Avrupa’daki çatışma ve savaşları ortadan kaldırmak, barış için gerektiğinde ulusal egemenlikleri sınırlamak ve uluslararası örgütlenme ve/veya bütünleşme alanını genişletip derinleştirmek gayesiyle 21. yüzyılın başlarında da ilerlemesini devam ettirmeye çalışmıştır. Geçen yüzyılın insanlık trajedilerinin tekrar etme olasılığı, hem Avrupa hem de küresel düzeyde insan haklarına saygı ülkesinin yoğun şekilde vurgulanmasıyla ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. Soğuk Savaş sonrasında AB, uluslararası koşulların siyasi ve ekonomik anlamda yeni aktörlere fırsat verdiği ortamda bütünleşmesini derinleştirme çabasına girmiştir. 1992’deki Maastricht Antlaşması bunun en somut göstergesi olmuştur. AB, artık gerek üye gerekse de aday ülkeler için siyasi ve ekonomik kriterleri uygulatmaya çalışan bir uluslararası aktör konumuna gelmiştir. İnsan haklarına saygı, hukukun üstünlüğü, demokrasiye bağlılık ve demokratik usullerle işleyen kurumlar, uzlaşmazlık ve çatışmaların barışçıl yollarla çözümü gibi ilkeler AB’nin uluslararası aktörlüğünü yumuşak güç eksenine oturtmuştur.[2] AB böylece, diğer ülke ve ülke gruplarının ya da uluslararası örgütlerin isteklerini baskı ve zorlama kullanmadan rızaya dayalı bir biçimde şekillendirme yeteneği kazanmıştır.[3] Bu şekillendirme yeteneği, AB’nin uluslararası alanda normatif bir güç olma işleviyle de değerlendirilmesine yol açmıştır.[4]

Arap Baharı sürecinin gerek AB’nin normatif yönüne işaret eden Avrupa-Akdeniz Ortaklığı’nı[5] gerekse de Komşuluk Politikası’nı[6] sekteye uğratması, AB’nin uluslararası etkinliğinin sadece yumuşak güç unsurlarıyla yerine getirilemeyeceğini göstermiştir. AB yakın çevresinde bir güvenlik alanı oluşturmaya çalışmaktadır; bu alandakiler tehlikelerden uzak tutulmak istenmektedir. AB’nin Suriye iç savaşı ile ilgili en büyük endişesi, istikrarsızlığın ve çatışmaların işte bu alana, yani komşu ülkelere sıçraması olmuştur. Bu tip bir sıçramanın siyasi, ekonomik, sosyal açıdan olumsuz etkilerinin, ortak politikaların yürütülememesi gibi bir sonucun AB’ye yansıması kaçınılmaz görülmüştür. Korktuğu da aslında başına gelmiştir. Avrupa Komşuluk Politikası’nın değerlendirildiği 2013 Raporu’nda, iki taraflı anlaşmaların ve çok taraflı yol haritasının uygulanmasında Akdenizli ortakların içinde bulundukları değişken ve istikrarsız koşulların olumsuz etkisinin olduğu belirtilmiştir. Orta Doğu’daki sosyal ve dini kutuplaşmanın yarattığı karmaşanın Komşuluk Politikası’nın gereklerini yerine getirmede tehdit oluşturduğuna yer verilmiştir. Mısır ile ilişkilerdeki sınırlı ilerleme ve ülkedeki iktidar değişimi nedeniyle alt komitelerin toplanamayışı bunun önde gelen örneği olarak sunulmuştur.[7]

AB, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın otoriter yönetimlerini demokratikleşmeye teşvik etmek amacıyla mali yardımların ya da serbest ticaret bölgesi oluşturmanın önkoşulu olarak sivil toplumun güçlendirilmesi gerektiğine işaret etse de, taraflar arasındaki tutum farklılıkları bunu engellemiştir. Örneğin, Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde görülen din referanslı siyasi akımlar, partiler ya da örgütlenmeler, AB tarafından tanınmayabilmiştir. Böylece, Avrupa-Akdeniz Ortaklığı ve Komşuluk Politikası gibi ortak politikalar kapsamındaki yardım mekanizmaları iyi işletilemeyebilmiştir. AB’nin teşvik etmeye çalıştığı politikaların ve/veya ilkelerin, Akdeniz ülkelerinin otoriter rejimlerince içişlerine müdahale ettirmeme gerekçesiyle reddedildiği görülebilmiştir. Bu koşullar altında, Komşuluk Politikası’nın uygulamaları da kısıtlanmak durumunda kalmıştır. AB’nin, Arap Baharı yaşanırken Tunus, Fas, Ürdün ve Mısır ile serbest ticarete yönelik başlattığı müzakere süreci, Arap Baharı’nın olumsuz etkisiyle sekteye uğramıştır çünkü Arap ülkeleri, Arap Baharı sürecinde AB ile siyasi ve ekonomik ilişkilerini, AB’nin kendi üzerlerindeki nüfuzunu azaltacak şekilde değiştirmeyi hedeflemişlerdir.[8]

Bölgesel dinamiklerin ortak politikaları sekteye uğratma potansiyeli taşıması dışında, AB’nin iç dinamiklerinde de böyle bir potansiyel bulunmaktadır. AB üyesi ülkelerin ortak bir tutum sergilemek için acele etmek durumunda kalmadığı, çıkar çatışması yaşamadığı olağan zamanlarda rahat kararlar alabilirken, ani gelişen, çok da beklenmeyen ya da görüş farklılıklarından dolayı ayrışmalar yaşadıkları uluslararası krizlere ortak tepki göstermekte tutuk kaldığı bilinmektedir. 1990’lı yıllarda Balkanlar’daki etnik çatışmalar ve 2003’teki Irak Savaşı tarihsel süreçte bunun önde gelen örneklerini oluşturmuştur. Başta Türkiye olmak üzere, ortaklık bağlamında aday ülkelerde bu durum daha da fazla hissedilmektedir. Türkiye, AB ile ilişkilerinde koşulluluğun zayıflaması ve müzakere sürecinin güvenilirliğinin azalması nedeniyle müzakere sürecinin sağlıklı işletilememesi sorununu yaşamaktadır. Buna bir de bölgesel krizlerin Türkiye ve AB açısından hem politika dengesini oynatması hem de kendi tercihlerini etkilemesi gibi boyutlar eklenince durum taraflar açısından daha da sıkıntılı hale gelmektedir. Gelecek dönemlerde izlenmesi gereken süreç, Türkiye’nin ve AB’nin uluslararası alanda takip edeceği norm ve değerlere dayalı idealist politikayla, operasyonel kapasitenin artırılmasını temel alan reel politika arasında nasıl bir denge kuracağına dair olmalıdır.

Türkiye, özellikle müzakere sürecine başlamanın ve AB koşulluluğunun etkisiyle 2007’ye kadar AB ile uyumlu nitelikte bir dış politika yürütmüştür. Fakat sonrasında hem güvenlik politikalarının hem de bölgesel krizlerin etkisiyle terörle mücadele gibi ulusal öncelikler öne çıkmış, AB ile müzakerelerin tıkanmasıyla da üyelik süreci, dolayısıyla da koşulluluk sekteye uğramıştır. Bu iki durumun kesişim noktasında, Türkiye’nin ulusal çıkarlarına zarar vermeyecek dış politika konularında uyumun sağlanması, zarar verebilecek konularda da ayrışmanın yaşanması söz konusu olmuştur. Türkiye için fiili bir ‘a la carte işbirliği’ pratiği işlemeye başlamıştır. Güncel göstergeler üzerinden ve koşulluluk perspektifinden, Türkiye ile AB arasındaki dış politika ortaklığının son yıllardaki bir değerlendirmesini yapmak bu duruma ışık tutacaktır.

Zayıf AB Koşulluluğunda Zayıflayan Dış Politika Ortaklığı

Koşulluluk, belli şartların yerine getirilmesi üzerinden bir ülkenin bir uluslararası örgüt ile arasındaki bağ ya da diğer ülkelerin beklediği yararlar arasındaki değerlendirme ölçütü şeklinde ele alınabilir. AB, koşulluluğun yerine getirilmesi ve işbirliği dahilindeki ülkelerde dikkate alınır kılınması açısından 1990’lı yıllarda büyük bir hamle gerçekleştirmiştir. Örneğin, 1990’larda Balkanlardaki savaştan doğan savaş suçlarının yargılanması meselesi AB ile Hırvatistan, Sırbistan ve Bosna-Hersek arasındaki ilişkileri belirleyen koşullardan olmuştur. AB, 2004’teki genişleme çerçevesinde de, Doğu Avrupa ülkelerine Soğuk Savaş boyunca komünizm etkisindeki rejimlerini, 1990’lı yıllardan itibaren demokrasiye ve serbest piyasa ekonomisine dayalı hale getirecek kurumsal dönüşümleri gerçekleştirme şartı koymuştur. Bu şartları, 1993’te kabul edilen Kopenhag Kriterleri çerçevesinde demokratik kurumların, hukukun üstünlüğünün, temel hak ve özgürlüklerin istikrarı bağlamında tanımlamıştır. AB koşulluluğu kendisini, Kopenhag Kriterleri üzerinden devlet kapasitesinin güçlendirilmesine, yargı bağımsızlığına, yolsuzlukla mücadele önlemlerine, insan hakları ihlallerine karşıtlığa, ekonomik-sosyal-kültürel hakların istikrarını sağlamaya odaklamıştır. Koşullulukta elbette ülkelerin kendi siyasi, ekonomik ve sosyal koşulları da belirleyici olmuştur.[9] Bir başka deyişle, koşulluluğun uygulanmasında iç faktörler önemli bir rol oynamaktadır. Devletlerin reform kapasitesi, siyasi partilerin uzlaşma potansiyeli, sosyal adaptasyonun, uzlaşının sağlanması iç faktörlerdendir.[10]

İç faktörlerin bir de hedef ülke açısından maliyet boyutu vardır. Hedef ülkenin AB kriterlerine uyumunun ya da politika ortaklığının siyasi maliyeti düşükse, koşulluluk da o denli etkili olmaktadır. Hedef ülke kendisini AB kimliği ile ne derece tanımlıyorsa, koşulluluk da o derece etkili olmaktadır. Uluslararası ve bölgesel dinamikler koşulluluğun etkisi üzerinde değişikliklere yol açmaktadır. AB ile hedef ülke arasında siyasi, ekonomik ve sosyal ilişkiler ne kadar gelişip derinleşmişse, Avrupa bütünleşmesine katılmamanın hedef ülkeye maliyeti ne kadar yüksekse ve karşılıklı bağlılık ne kadar fazlaysa koşulluluğun etkisi de yüksek olmaktadır.[11]

AB koşulluluğunun ilk ciddi etkilerini 1999’da adaylık statüsünü almasının ardından göstermeye başladığı Türkiye, 2000’li yılların ortalarına kadar ulusal bütünlüğünün korunması, terörle mücadele gibi güvenlik konularının ağırlaştırdığı, demokratikleşme, temel hak ve özgürlüklerin geliştirilmesi amacıyla planlanan hukuki reformların hızlandırdığı bir ikilem çerçevesinde AB’ye yaklaşmıştır. 2000’li yılların ortasından itibaren ise Türkiye’nin ulusal ve bölgesel güvenlik kaygıları, reformların temel dinamiği olan AB yolunda ilerlemeyi teknik açıdan olmasa da, dış ve güvenlik politikası ortaklığı anlamında sekteye uğratmıştır. Bu durum, AB koşulluluğunun dış ve güvenlik politikası ortaklığındaki teşvik ediciliğini Türkiye özelinde kırmıştır. AB, üye ve aday ülkeler üzerinde dış politika değişimi yaratacak bir baskı ya da yaptırım gücüne de sahip olmadığı için, bu ülkelerin, gönüllü olarak dış politikalarını Ortak Dış ve Güvenlik Politikası (ODGP)[12] doğrultusunda yönlendirmelerini beklemektedir. Bir başka deyişle, ODGP, dış politika ortaklığının sınanmasında temel kaynak haline gelmektedir. Bahsedilen gönüllülük AB’ye üyelik perspektifi ve bu perspektifi yürütme isteği ile yakından ilgilidir. Bu isteğin, dolayısıyla da gönüllüğün temelinde üye ve aday ülkelerin kendilerini uluslararası alanda konumlandırırken AB’yi prestij kaynağı olarak görmeleri, birliğe dahil olmanın ve dışında kalmamanın siyasi, ekonomik ve sosyal açılardan fayda sağlayacağını düşünmeleri yer almaktadır. Bunun tersi bir düşünce ise ODGP ortaklığının maliyetine işaret edecektir. Bu noktada göz ardı edilmemesi gereken husus, bir ülkenin dış politikasının ve maliyet hesaplamasının ulusal reform süreçleri, parti politikaları, siyasi olaylar, baskı grupları gibi iç; küresel politikalar, krizler, küresel kurumlar, küresel sistem ile ilgili değişimler, bölgesel politikalar ve krizler gibi dış unsurların etkisi ile değişime uğramasıdır.[13]

Türkiye, AB’nin dış politika koşulluluğu bağlamında üç ‘koşulla’ karşı karşıya kalmıştır. İlki, aday ülke olarak Türkiye’nin ODGP araçları olan ‘ortak eylem’, ‘ortak tutum’, ‘deklarasyon’, ‘bildirge’leri kabul edip uygulamasıdır. İkincisi, koşulluluğun siyasi kriterler ayağına uyum sağlamasıdır. Üçüncüsü de, Türkiye’nin komşu ülkelerle anlaşmazlıklarını barışçıl yollarla çözmesi yönündeki AB talebinin gereğini yerine getirmesidir. AB, Türk dış politikasında sivil niteliğin artırılması yönünde bir kriter daha öne sürmüş, Milli Güvenlik Kurulu (MGK) içindeki güç dengesinin sivil üyelerin ağırlığı yönünde değiştirilmesi sağlanmıştır.[14]

Avrupa bütünleşmesi ya da AB’ye katılım süreci üye ve aday ülkeler nezdindeki dış politika yapımcılarını AB dış politikasının norm ve pratiklerini benimsemeye itmiştir. Dış politika ile ilgili pragmatik hesaplar, realist politikaya odaklı güvenlik meseleleri, iç politika dinamikleri benimseme sürecinin belli başlı değişkenleri olmuştur. Ülkeler, AB dış politikasının norm ve pratiklerini kendi çıkarlarına olduğu sürece benimsemiştir. Bir başka deyişle, ülkelerin dış politika adaptasyonu stratejik ve araçsal ilgi alanlarının temelinde bir seyir izlemiştir. Türkiye’de de durum böyle olmuştur.[15]

Üyelik için müzakere sürecindeki bir aday ülke olan Türkiye ile AB arasında dış politika alanında işbirliği ve ortaklığın, teknik ya da ideal anlamda olabildiğince maksimum düzeye yaklaşması gerekmektedir. Adaylık statüsü, Türkiye’nin ODGP’ye uyumunu gerektirmektedir. 2000’li yılların başından günümüze kadar geçen sürede, üyelik hedefinin de aşınmasına ve taraflar için hedeften ziyade sürece odaklanılmasına paralel biçimde, uyumun giderek azaldığı gözlemlenmiştir. Bir başka deyişle, Türkiye, her ne kadar iç politikadaki gelişmelerden de etkilense, AB’nin aldığı dış politika kararlarını daha az benimser olmuştur. Örneğin, Arnavutluk’taki seçimlerle ilgili AB kararlarında ya da Kongo’daki meselelerle ilgili kararlarda, Türkiye, kendisini çok da yakından ilgilendirmediği için destekleyici bir tutum sergilerken, kendi çıkarlarını doğrudan ilgilendiren kararlarda ‘bütünleşmeci’ değil, ‘ulusal’ bir duruş sergileme eğiliminde olmuştur. Bir başka örnek ise, Türkiye’nin, 2004 itibariyle uyum sağladığı AB’nin vize düzenlemeleri kapsamında kara listeye alınan ülkelere, ilerleyen yıllarda vize serbestliği sağlaması olmuştur. Suriye, Ürdün, Lübnan, Rusya ve Sırbistan bu ülkelerdendir. 2000’li yılların iç siyasi atmosferi gereğince de Türkiye giderek bağımsız bir küresel ve bölgesel rol arayışına sahip olmuş, dış politika tutum ve uygulamalarını bu doğrultuda şekillendirmiştir. Bir başka deyişle, Avrupa merkezli dış politika yerine çok boyutlu bir dış politika uygulama iddiasına girmiştir.[16]

Aslında Türkiye bu iddia üzerinden kendisini adeta aday bir ülke olarak değil, AB’nin diğer üyelerle eşit bir ortağı olarak tanımlamıştır. Aday statüsündeki bir ülkenin ikili ilişkiler ve işbirliğini zora sokması açısından bu tanımlama, AB için sorun potansiyeli taşımıştır. Çünkü, böyle bir tanımlama Türkiye’ye AB içinde politika ortaklığına katılıp katılmama bakımından geniş bir hareket alanı sağlamıştır. Diğer taraftan bu tanımlama, Türkiye’nin, katılım çerçevesi dışında bir dış politika diyaloğu ya da işbirliğine sürüklenip imtiyazlı ortaklık temelinde alternatiflere kapıyı kapatması sonucunu doğurmuştur. Buna rağmen, müzakere sürecinin ilerlemeyişi tarafları alternatif bir ilişki arayışına itmiştir. Türkiye’de özellikle Avro krizinin ardından AB dış politika pratiklerine verilen değer az olmuştur. Buna AB’nin Kuzey Afrika’daki, Kafkasya’daki, Orta Asya’daki ve Orta Doğu’daki rolünün zayıf olduğu düşüncesi etki etmiştir. Adeta Türkiye için bu, AB’nin bir ‘güç boşluğu’ olmuştur. Türkiye’nin giderek bağımsız bir küresel ve bölgesel rol arayışına yönelmesinde bu güç boşluğunun da payı vardır. 2000’lerden 2010’lara gelirken, önce Arap Baharı’nın etkilerinin sonra da Suriye iç savaşının etkilerinin bölgesel dinamikleri değiştirdiği koşullarda “güvenlik”, yeniden Türkiye’nin temel kaygılarından biri haline gelmiştir.[17]

AB’ye göre, uluslararası alanda herhangi bir sorunun çözümü için diplomatik ve ekonomik araçların kullanılması en iyi ve en meşru yoldur. Bir başka deyişle, yumuşak güç sert güce nazaran daha tercih edilir olmalıdır. Bu, AB’nin ve üyelerinin dış politika hedeflerine ulaşmada hiç güç kullanmayacakları anlamına da gelmemektedir. Önemli olan, sert gücün son çare olarak kullanılmasının sağlanmasıdır. Her ne kadar Türkiye’nin AB öncülüğündeki uluslararası eylemlere katılımı, Avrupa normlarının dış politika yapımcıları tarafından dikkate alındığını gösterse de, Türk dış politikasının ODGP’ye uyumu Türkiye’nin stratejik çıkarları tarafından şekillendirilmektedir. Hükümet ve askeri yetkililer, AB ile ortaklık konularının Türkiye’nin stratejik çıkarlarının zarar gördüğünü düşündüklerinde ve AB’nin Türkiye’yi eşit bir ortak olarak tanımadığını düşündüklerinde AB ile ortak kararlar almaktan kaçınma eğilimi taşımaktadırlar. Soğuk Savaş’tan itibaren AB güvenlik kültürü ‘yumuşak yönetişim’, ‘ortak güvenlik pratikleri’, ‘askeri olmayan eylemlere ihtiyaç’ etrafında şekillenmiştir. Türkiye’nin güvenlik kültürü ise iç ve dış aktörlerden gelen tehditlere dayalı bir realist bakış açısına dayanmıştır. İki güvenlik kültürünün farkı, 1999’dan sonra azalma eğilimi taşımaya başlamışsa da, özellikle 2007’den sonraki askeri hareketliliğinden anlaşılabileceği üzere bu farklılıkta yeniden bir artış gözlemlenmiştir.[18] Türkiye’nin komşu ülkelerle çatışma yaratan konuları ortadan kaldırma ya da öteleme hedefi (‘komşularla sıfır sorun’ iddiası), bölgesel güç olma hedefinden hareketle bölgesel çatışmalarda arabuluculuk rolü üstlenmesi, AB’nin, komşu ülkelerle iyi ilişkiler ve sınır sorunlarına sahip olmama kriterine uygun düşmüştür. Dolayısıyla bu kriteri yerine getirmek Türkiye’nin AB’ye uyumunun bir gereği olmuştur. 2007 sonrasında ise ağırlıklı olarak sert güce dayalı güvenlik politikası bu uyumu sorgulatan etki yaratmıştır.

Orta Doğu Örneğinden AB ve Türkiye’nin

Bölgesel Dış Politika Algılamaları

AB ile Türkiye arasında Orta Doğu’ya dönük dış politika algılamaları irdelenirken ilk olarak, Türkiye’nin dış politika alanında AB’nin ortak pozisyon ve uygulamalarına katılımını zorlaştıran temel faktörün, 2000’lerin ortasından itibaren yeniden canlanan terörün güvenlik sorununu yeniden kışkırtması olduğuna işaret etmek gerekmektedir. Bu, AB’nin de Türkiye üzerinde önemli bir tespitidir. Bu tespitiyle AB adeta Türkiye’nin artan güvenlik kaygılarının onu ortak politikalardan uzaklaştırma potansiyeli taşıdığına vurgu yapmıştır.[19]

Diğer taraftan, 2010’ların başında Türkiye’nin ODGP deklarasyonlarına uyum düzeyinde düşüş görüldüğü de AB’nin tespitlerinden olmuştur. Bu çerçevede, AB’nin İran, Libya ve Suriye’ye yönelik yaptırım kararlarına Türkiye’nin katılım göstermediği açıklanmış, Irak ve Bölgesel Kürt Yönetimi ile diyaloğun devam ettirilmesi ise olumlu açıdan ele alınmıştır. Türkiye’nin Irak ve Bölgesel Kürt Yönetimi gibi komşularla ilişkilerini normalleştirmek için birtakım çabalar sarfetmesi olumlu karşılanırken, Irak’ta merkezi hükümet ile, AB’nin beklentilerinin aksine, olumsuz ilişkilerini de gözden kaçırmamak gerekmektedir.[20] Her ne kadar Avrupa Dış Eylem Servisi, açıklamalarında Türkiye ile dış politika diyaloğunun 2011 yılı itibariyle, özellikle Suriye konusunda artış gösterdiğine işaret etse de, bu noktada vurgulanması gereken husus, diyalog artışının farklı dış politika algılamalarını ve güvenlik tehditlerini ortadan kaldırmıyor olduğudur. Dolayısıyla da politikaların bu algılar ve tehditler üzerinden kurgulanması beklenmektedir.

Türkiye, AB ile arasında dış politika alanındaki işbirliğini artırmak için çeşitli öneriler geliştirmemiş de değildir.  Örneğin, göç konusunda düzenleme öngören “Geri Kabul Anlaşması”nın kabul edilmesi bunlardan biridir.[21] Türkiye Aralık 2013’te antlaşmayı imzalamış ve böylece Türkiye üzerinden kaçak yollarla Avrupa’ya giden göçmenlerin Türkiye’ye gönderilmesinin önü açılmıştır. Anlaşma gereği Türkiye, artık kaçak göçmenleri kabul etmek zorundadır. Aynı zamanda da, ülkelerine geri dönünceye kadar onlara evsahipliği yapmak durumundadır. Türkiye, AB komşuluk politikası alanını oluşturan yakın çevresinde istikrarı yerleştirmek ve reform hareketlerini desteklemek için de önemli bir role sahip olmuştur. Bu noktalardan hareketle AB, Türkiye ile karşılıklı çıkarları korumak adına dış politika alanında siyasi diyaloğu geliştirmeye çalışmıştır.[22]

İki taraf için karşılıklı çıkarı bölgesel çatışmaların çözümlenmesi oluşturmaktadır. Bunun için de belirli düzenlemeler etrafında tüm bölgesel güçlerin bir araya getirilmesi gerekmektedir. AB Türkiye’yi, Mısır, Ürdün, Suudi Arabistan ve Katar gibi bölgelerinde oynadıkları rolle değerlendirmektedir. Dolayısıyla Türkiye ile AB arasında güvenlik politikalarının farklılık yaratan ulusal yönleri görmezden gelinebilmektedir. Fakat bu durum, makro düzeyde politika ortaklığı, ama mikro düzeyde farklılaşma gerçeğini değiştirmemektedir. Türkiye ile AB arasında dış politika algılamalarındaki farklılıklar, benzerliklerin ortak payda yaratması beklenen politikalarda dahi görülebilmektedir.

2000’li yıllar itibariyle, Türkiye, AB tarafından Hamas, İran, Suriye gibi aktör ve ülkelerle arasındaki sorunların çözümünde arabuluculuk işlevini yürüten bir konuma yerleştirilmiştir. Suriye, İsrail ile ilişkilerinde Türkiye’yi barışı destekleyen çabalar içinde kabul etmiştir. Fakat Türkiye’nin Suriye ile İsrail arasındaki uzlaşmazlıkların çözülmesindeki rolü ve potansiyeli, örneğin ABD’nin belirleyici rolü nedeniyle, sonrasında da İsrail ile bozulan ilişkiler nedeniyle,  oldukça sınırlı kalmıştır.[23] AB açısından önemli olan, Türk dış politikasının kriz yönetimi ekseninde tanımlanması, Türkiye ile dış politika meselelerine karşı tek taraflı ve belli amaçlar uğruna diplomaside tehlikeyi göze alan değil, ortak hareket eden bir noktaya gelinmesidir. Ancak bu şekildeki bir dış politikayla Türkiye, AB açısından önemli bir siyasi aktör haline gelme yönünde ilerliyor görünebilmektedir.

AB, Türkiye ile bölgesinde ayrıcalıklı bir ilişkiye sahip olduğunu vurgulasa da, Türkiye ile dış politika koordinasyonunda yaşanılan sıkıntılar varlığını korumaktadır. Örneğin, Türkiye uluslararası alanda ve bölgesel düzeyde Orta Doğu’da AB’ye silahsızlanma, enerji güvenliği, demokratikleşme gibi konularda yardımcı olan bir aktör olarak tanımlanırken, Akdeniz ülkeleri ve Arap dünyasındaki devrimler uzun vadeli etkileriyle ortak politikalara zorluk çıkaran gelişmeler olarak görülmüştür. Fakat, Türkiye siyasi ve ekonomik araçlarla bölgesinde bir işbirliği mekanizması kurmaya ve yürütmeye çalıştığından, Suriye, Suudi Arabistan, Ürdün, Kuveyt, Lübnan, Libya ve Tunus’a vizelerin kaldırılması gibi girişimleri hayata geçirebilmiştir. Bu noktada Türkiye’nin karşılaşabileceği sorun göç akımının artması ve mülteci sayısının yükselmesi olarak öngörülmüştür. Suriye iç savaşının yol açtığı ve mevcut koşullarda sayısı 1,5 milyonu geçen mülteci sorunu bunun en somut yansıması olmuştur. Bir diğer sorun alanı da, bu ülkelerle ilişkilerin niteliğinin, Türkiye’nin o ülkelerdeki etki alanını belirliyor olmasıdır. Örneğin, Türkiye ile Suriye ilişkilerinin kesilmesi, Türkiye’nin bu ülke üzerindeki etkinliğini ve arabuluculuk vasfını yitirmesine yol açmıştır. Böylece, AB’ninTürkiye’nin bölgesel rolünü tanımlarken atıf yaptığı ve önemsediği hususlar işlemez hale gelmiştir.[24]

Halbuki Arap Baharı süreci ve iç savaşlar yaşanmaya başlanmadan önce AB, Suriye ve Türkiye istikrarlı bir bölge yaratmak konusunda ortak bir hedefi paylaşabilmişti. AB’ye göre, uluslararası alanda Orta Doğu’daki çatışmalara yeni bakış açıları geliştirilmeye çalışılırken, AB ve Suriye önemli bir role sahip olmuştu. Dönemin Genişlemeden Sorumlu Avrupa Komisyonu üyesi Stephan Füle’ye göre Suriye, ekonomisini modernleştirmek ve halkın yaşam standardını yükseltmek için reform sürecini hayata geçirmişti. Suriye, Arap ülkeleri ve Türkiye ile serbest ticaret anlaşmalarını devreye sokarak dünyaya açılma yoluna girmişti. AB, reform sürecinde Suriye’yi destekleme vaadinde bulunmuştu. AB, yıllık 210 milyon Avro’ya ulaşan yardımlarıyla ve 2009 itibariyle 5,3 milyar Avro’luk ticaret hacmiyle Suriye’nin en büyük finansörü ve ticaret ortağı olmuştu. AB, Suriye ile ilişkilerini daha da derinleştirme peşinde iken, Akdenizli ortaklarıyla ortaklık anlaşmalarına dayalı ilişkilerini geliştirme isteği hep arkaplanda yer almıştır.[25]

AB ile Türkiye’yi birbirine bağlayan bir takım ortak meseleler aslında hep varolagelmiştir. Ekonomik krizler, enerji güvenliği, çevre, medeniyetler arasında diyalog, demokrasi-insan hakları-hukukun üstünlüğü ilkelerinin kabul edilmesi, komşu ülkelerde istikrarın yerleştirilmesi bu meselelere örnektir. Genel olarak Arap Baharı ve özel olarak da Suriye iç savaşı, ortaya çıktığında bu istikrar için öncelikli hal almıştır. İstikrarı ve diğer meselelere çözümü sağlamak için iki taraf da işbirliği içinde çalışma ihtiyacı hissetmiştir. 2011’de AB’nin Türkiye ile ilişkilerinde “Pozitif Gündem”in[26] planlanmasının önemli bir sebebi bu olmuştur. Böylece dış politika meseleleri karşısında, özellikle de Suriye iç savaşında, diyaloğun artırılması sağlanmaya çalışılmıştır.[27]

‘Pozitif Gündem’in yürürlüğe sokulmasının nedenlerinden bir diğeri de, müzakerelerin ilerlemeyişinin yarattığı zayıflıktan kurtulup dış politikada daha fazla işbirliğini sağlamak olmuştur. ‘Pozitif Gündem’in varlığı ve işletilmeye çalışılması, Türkiye ile AB arasında dış politika alanında işbirliğinin ve ortak algıların aslında istenildiği düzeyde olmadığına işaret etmiştir. Bu çerçevede, AB, Türkiye ile güvenlik ve terörle mücadele konusunda daha fazla işbirliği yapmak istemiştir. Bunun iki anlamının olduğu öne sürülebilir. İlki, AB’nin, Türkiye’nin terör gündemine yaklaşması ve terör sorununu, terörle mücadeleyi ortak kaygı haline getirmeye çalışmasıdır. Bunu kurumsal düzeyde AB’nin terör eylemlerini şiddetle kınamasına ve Türkiye’nin önceliklerini anladığını açıklamasına bağlamak mümkündür. İkincisi ise, AB’nin Türkiye’yi terörle mücadelede yasal düzenlemeler, yöntem ve araçlar açısından kendi bakış açısına ve uygulamalarına yaklaştırma isteğiyle ilgilidir. Bu da, Türkiye’nin terör ve terörle mücadele konusunda AB ile yoğun işbirliğine ihtiyacı olduğu yönündeki kurumsal açıklamalara bağlanabilir. Örneğin, AB, Türkiye’ye kişisel bilgilerin korunması konusunda European Police Office (Avrupa Polis Ofisi) (EUROPOL)  ile işbirliğini önermektedir. Aynı şekilde kolluk kuvvetleri, özellikle de polis ve EUROJUST arasında işbirliği hukuki işbirliğini artırıcı etkenler olarak sunulmaktadır. Türkiye’nin, terör finansmanları konusunda uluslararası düzenlemelerle yasal uyum sağlayamadığı vurgulanmaktadır. Terörle silahlı mücadele AB tarafından çözüm odaklı bir eylem şeklinde görülmemektedir.[28]

Bu gibi uyumsuzluklar, içten içe AB ile Türkiye’nin işbirliği sorunu yaşadığını göstermesi açısından dikkat çekicidir. Bu iki tarafı da ilgilendiren bir sorundur. Örneğin Füle’ye göre, Türkiye, müzakere sürecinde genel olarak AB ile pek de derin ortaklık üzerinden çalışmamıştır. Bazı AB üyesi ülkeler de oyunun kuralını değiştirme çabası içine girmiştir. Türkiye’nin üyelik tarihine odaklanması ve “biz üyeliği hakkettik” söylemi[29] üzerinden hareket etmesini yanlış bulmuş, bunun başarıya yol açacağını düşünmemiştir.[30] AB, Türkiye ile dış politika alanındaki stratejik diyalog ve işbirliğinin geliştirilmesi için, komşularından gelecek ortak tehditleri tanımlamalarının ise çıkarlarına olduğuna işaret etmiştir.[31]

Her ne kadar Türkiye, Suriye rejiminin sivillere yönelik şiddet eylemlerini sert biçimde kınamış olup, Suriyeli mültecilere sınırlarını açmış ve insani yardımlarda bulunmuşsa da, Avrupa Komisyonu’nun hazırladığı Türkiye’nin 2012 İlerleme Raporu döneminde ODGP deklarasyonlarına uyumun daha önceki yıllara göre düşük olması dikkat çekicidir.[32] Aynı durum 2013 İlerleme Raporu için de geçerlidir. Bu dönemde Irak ile ikili ilişkilerde giderek artan bir gerilim yaşandığı tespitine yer verilmiştir. Türkiye’nin, terörle mücadele konusunda AB ile olan aktif diyaloğunun yoğunlaştırıldığı, ancak kişisel verilerin korunmasına ilişkin bir kanunun bulunmadığı belirtilmiştir. Türkiye ile AB ve AB’ye üye ülkelerin terörizm tanımını ve yaptırımlarını belirleyen normlar arasında farklılık olduğuna dikkat çekilmiştir. Terörle mücadelede işbirliği konusunda da terörizmin tanımı ve yaptırımlar bakımından Türk mevzuatının AB mevzuatı ile uyumlaştırılması gerektiğine işaret edilmiştir. 2014 İlerleme Raporu ise Türkiye’nin, davet edildiği 45 AB deklarasyonu ve Konsey kararından 13 tanesine katıldığı, 2013 İlerleme Raporu dönemindeki yüzde 46’lık orana kıyasla uyumun yüzde 29 düzeyinde kaldığı belirtilmiştir. Türkiye, AB’nin kısıtlayıcı tedbirleri dahil olmak üzere, Rusya’nın Kırım’ı ilhakı ve doğu Ukrayna’daki olaylara ilişkin Konsey kararlarına katılmadığını bildirmiştir. 2013’te İsrail ile başlatılan normalleşme sürecinin henüz tamamlanmadığına işaret edilmiş, Mısır ile ilişkilerin önemli ölçüde bozulmuş olduğunun altı çizilmiştir. ‘Berlin artı’ düzenlemelerinin ötesine geçen ve AB’ye üye tüm devletleri kapsayan AB-NATO işbirliği konusunun çözümsüzlüğünden adeta yakınılmıştır. Raporda son olarak da Türkiye’nin, AB deklarasyonları ve Konsey kararlarına katılımının, önceki yıllara kıyasla önemli ölçüde azaldığı ve artması gerektiği ifade edilmiştir.[33] İlerleme raporlarındaki geniş perspektifli tespitlerden de anlaşılabileceği üzere AB, Türkiye’nin ODGP ile uyumlu olmaya çalıştığını ya da bunun için çaba sarfettiğini öne çıkarsa da, deklarasyonlara destek düzeyinin düşük kaldığını bildirmiştir.[34]

AB’nin Orta Doğu’da istikrar, demokrasi ve güvenlik bağlamında Türkiye ile diyaloğu ve işbirliği stratejik önemdedir. Türkiye’nin kendi içinde sürdürdüğü reform süreciyle Arap ülkelerinin demokrasiye geçişi ve sosyo-ekonomik reformları hayata geçirmeleri için AB tarafından adeta bir motivasyon kaynağı olarak sunulmuştur. Bu çerçevede, Türkiye ile AB arasında dış politika ve komşuluk politikasına atfen geliştirilen koordinasyon ve diyalog, Akdeniz’de ve Orta Doğu’da tehditlere karşı demokratikleşme ve sosyo-ekonomik reformların desteklenmesinde karşılıklı sinerji yaratması açısından önemli konuma gelmiştir. Bu, aynı zamanda Türkiye ile AB ve AB üyesi ülkeler arasındaki karşılıklı bağlılığın da bir gerekliliğidir. Karşılıklı bağlılıkta bölgesel istikrar ve enerji güvenliğinin sağlanması, göz önünde önemle bulundurulması gereken bir husustur.[35]

AB, 2012’de, üye ülkeleri Birliğin terörle mücadele koordinatörü ve EUROPOL ile yakın koordinasyon içinde, insan hakları, temel hak ve özgürlükler, uluslararası hukuka bağlı şekilde Türkiye ile terörle, terörü besleyen organize suçlarla mücadelesinde işbirliğini yoğunlaştırmasını istemiştir. Aynı zamanda, Avrupa Komisyonu’na ve üye ülkelere Türkiye ile bilgi paylaşımına gitmeleri yönünde çağrıda bulunmuştur.[36] Aynı yıl AP de, üye ülkelere Suriye özelinde iç savaşın insani boyutlarıyla mücadelesinde Türkiye’ye yardımcı olunması talebinde bulunmuştur. AB’nin Türkiye’nin Suriye muhalefetinde demokrasi yanlısı güçleri desteklemesinin olumlu karşılandığı belirtilmiştir. Böylece Türkiye, dış politikasını AB ile diyalog ve koordinasyon temelinde AB dış politikasına benzer hale getirmeye teşvik edilmiştir.[37]

AB üyeliğine aday ülkelerin kendi dış politikalarını AB dış politikası ile ilişkilendirmesi, beklenen bir durumdur. Bu nedenle güvenlik ortaklığı kavramı adayların dış politika tartışmalarına dahil olmadığı şartlarda işlerlik kazanamamaktadır. Halbuki bunun, üyelik müzakerelerinde olan ülkeler için olumlu etkisi bulunmaktadır. Güvenlik ortaklığı sadece prosedürler ve kurumlarla ilgili olmamalıdır. Sorunlarla ilgilenmek ve üstesinden gelmek için AB ve ortaklarının, birbirlerine yardımcı olmak üzerinden bir bakış açısı geliştirmesi mümkündür. Yarar tek taraflı olmamalıdır; sadece AB’den ortaklarına yönelik olmamalıdır; karşılıklı yarar olmalıdır. Çatışma içeren sorunlu bölgelere istikrar kazandırılması, karşılıklı yarar ilkesi olarak öne çıkmaktadır. Orta Doğu bu bölgelerin önde gelenlerindendir. Türkiye’ye de işte bu açıdan rol düşmektedir. Türkiye’nin Suriye’de sergilediği sert güç yanlısı tutumla AB gözünde böyle bir rolden uzaklaştığı izlenmiştir.[38]

Türkiye’nin çıkarları ve politikaları ile AB’nin politikaları arasında uzlaşmazlık potansiyeli bulunduğu önkabulünden hareketle, Türkiye’nin, kendi bölgesine odaklanıp, bölgesel çıkarlarını gözetmekte olduğu, bu nedenle de AB ile ilişkilerin gerektirdiklerine çok da öncelik vermediği görülebilmektedir. Türkiye’nin bölgesel çıkarları doğal olarak AB’ninkinden ayrılabilmektedir. Bu noktadan hareketle, Türkiye ile Batı ülkeleri arasında uzun vadede tehdit algılarının artan oranda değişebileceği tahmin edilebilir. Türkiye’nin, politikalarını olayların kendi koşulları temelinde değerlendirmesi, bazen uyumu, bazen amaç birliğini, fakat her koşulda yöntem çatışmasını, bazen de amaç ve yöntem çatışmasını yaratma potansiyeli taşıdığı düşünülebilir.[39]

Türkiye’nin 2010’lu yılların başı itibariyle AB’den bağımsız politikalar izlemeye başladığını hatırlatan birtakım aktörler de olmuştur. Örneğin, dönemin AP Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Elmar Brok, Türkiye’nin NATO’dan bağımsız politikalar izleme amacında olup olmadığını anlayamadıklarını belirtmiştir. Günter Seufert ise Türk dış politikasının yaşadığı eksen kayması olarak yorumladığı dönüşümle ilgili olarak, Türkiye’nin ABD’ye daha bağlı dış politika izlediğini söylemiştir. Türkiye’nin Orta Doğu’daki kriz anında dengeyi kurmaya çalıştığını belirten Seufert, ancak bölgede Sünni merkezli politikalar yürüterek bu dengeyi bozduğunu dile getirmiştir. Seufert, Türkiye-Suriye ilişkileri ile ilgili olarak ise Türkiye’nin Suriye konusunda artan bir askerileşme, silahlanma kaygısı içerisine girdiğini ifade etmiştir.[40] Arap Baharı’nın Türkiye’nin ‘komşularla sıfır sorun’ politikasına son verdiği öne sürülmüştür. Libya ve Suriye’deki olayların Türkiye’yi taraf tutmaya ittiğinin altı çizilmiştir. Orta Doğu’da bölgesel düzenin sarsılması, AB ile Türkiye’yi, dış politika diyaloğunu artırmak için işbirliğini kuvvetlendirmeleri gerektiği gerçeğiyle karşı karşıya bırakmıştır. Türkiye Dışişleri Bakanlığı ile Avrupa Dış Eylem Servisi arasında iletişimin artması gerektiği belirginleşmiştir. Fakat, Suriye iç savaşı Türkiye’nin adeta AB’den ziyade ABD’ye yaklaşmasına yol açmıştır.[41] Bu nedenle AP Türkiye’ye, özellikle de kriz anlarında, AB ile dış politika koordinasyonunu artırması çağrısı yapmıştır ve yapmaya da devam etmektedir.[42] Ria Oomen-Ruijten, 2010’daki Avrupa Halk Partisi Grubu toplantısında Türkiye’nin aktif dış politika uygulamasına atfen, AB ile dış politika alanındaki koordinasyonunun önemine işaret etmiştir.[43]

Sonuç

AB’nin özellikle 2000’li yılların başından ortalarına kadar ki yoğun etki sürecinde Türkiye’nin, ulusal bütünlüğün korunması, terörle mücadele gibi güvenlik konularının ağırlaşması gibi koşullar nedeniyle, temel hak ve özgürlüklerin geliştirilmesine dönük hukuki reformlar hızlandırılmış olsa da, bir ikilemle karşı karşıya kaldığı görülmüştür. Bu ikilem 2007 yılı sonrasındaki Türk dış politikasına ve uygulamalarına yansımıştır. 2007’nin hemen sonrasında iç güvenlikle ilgili yansıma, 2000’lerin başından 2007’ye kadar Türkiye’nin sürdürdüğü yumuşak gücün yanına yeniden sert güç unsurlarının eklenmesi şeklinde olmuştur. 2010’dan itibaren bölgesel güvenliğin yansımaları da bu durumu pekiştirmiştir. Aslında Türkiye, AB ile dış politika adaptasyonu bağlamında stratejik ve araçsal ilgi alanlarının temelinde bir yol izlemiştir. Bir başka deyişle, Türkiye Avrupa normlarını dış politika yapımında dikkate alıyor görünse de, dış politikada uyum ve/veya ortaklık adeta Türkiye’nin stratejik çıkarları tarafından şekillendirilmiştir. Türkiye’nin, AB ile ortaklık konularında stratejik çıkarları açısından zarar gördüğünü düşündüğünde, AB ile ortak kararlar almaktan kaçınma eğilimi taşıdığı görülmüştür. Bu koşullar altında, Türkiye ile AB arasında dış ve güvenlik politikası ortaklığına dair geleceğe dönük yapılacak bir çıkarımda, bölgesel ya da küresel krizler karşısında işbirliği potansiyelinin hassas dengelere dayandığına yer verilmesi gerekmektedir. Çünkü, Türkiye üzerinde AB koşulluluğunun etkisi azalmış, bunun paralelinde de dış politikalar arasındaki uyum düzeyinde azalma söz konusu olmuştur. Günümüz koşullarında, Türkiye’nin AB nezdinde önemini ve aynı zamanda da bölgesel gücünü besleyen hususun bölgesindeki aktörlerle diplomatik ilişki düzeyi olduğu göz ardı edilmemelidir. AB’nin kendi içinde olabildiğince sağladığı dış politika ortaklığı çatısı altında, hem Türkiye’nin bu ortaklıkta gündemi etkileyebilirliği hem de ortaklığın Türkiye’yi dış politika tercihlerinde yanına çekebilirliği açısından iki taraf arasında yeni bir işlevsel ve operasyonel tanımlamanın yapılması ve karşılıklı katkıların da böyle bir tanımlama zemininde kurumsallaştırılması yerinde olacaktır.

Dr. Sezgin Mercan, Başkent Üniversitesi, Ankara

Makaleyi şu şekilde referans vererek kullanabilirsiniz:

Mercan, S. (Şubat, 2015),  “2000’lerde Türkiye’nin AB Politikalarındaki Yeri: Dış Politika Ortaklığı Üzerine Bir Sorgulama”, Cilt IV, Sayı 2, s.103-110, Türkiye Politika ve Araştırma Merkezi (ResearchTurkey), Londra: Research Turkey (http://researchturkey.org/?p=8081&lang=tr)

Sonnotlar

[1]Bunun ilk işareti aslında, 11 Eylül saldırılarının ardından ABD’nin uluslararası terörizme karşı başlattığı savaşta AB’nin, nasıl bir ortak tutum sergileyeceğine yönelik arayışlarında görülmüştür. Bu arayış AB’nin ABD sert gücü yanında uluslararası alanda nasıl konumlanacağıyla da ilgiliydi.

[2]Telo, Mario (2006) Europe: A Civilian Power?(Avrupa: Sivil Bir Güç?)  (New York: Palgrave Macmillan), ss.254-256.

[3]‘Yumuşak güç’ kavramı için bkz. Joseph S. Nye, Jr. (1990) “Soft Power,” Foreign Policy, No. 80, ss.153-171.

[4]Bkz. Sjursen, Helene (2006) “The EU as a ‘normative’ power: how can this be?” (Normatif bir güç olarak AB: bu nasıl olabilir?), Journal of European Public Policy, Vol.13, No.2, ss.235-251.

[5]1995’deki Avrupa-Akdeniz Ortaklığı Anlaşması’na dayanan ve Barselona Süreci olarak da adlandırılan Ortaklık, AB ile Cezayir, Kıbrıs, Mısır, İsrail, Ürdün, Lübnan, Malta, Fas, Filistin Yönetimi, Suriye, Tunus ve Türkiye arasında siyasi ve güvenlik konularına dayalı diyaloğun güçlendirilmesi ve bu sayede ortak bir barış ve istikrar alanı oluşturulması; (2010 yılına kadar) serbest ticaret alanının kurulması ve ekonomik, mali işbirliği aracılığıyla ortak bir refah alanının yaratılması; kültürler ve sivil toplumlar arasında karşılıklı anlayışı teşvik eden sosyal ve kültürel ilişkilerin kurulmasıyla insanlar arasında uzlaşmanın sağlanması hedeflerine sahip olmuştur.

[6]AB’nin 2004 yılındaki en büyük genişleme hareketinden sonra sınırlarının doğuda ve güneyde yeni bölgelere doğru kaymasıyla ‘güvenlik sorunu’ daha dikkatli şekilde ele alınmaya başlanmıştır. Bunun somut yansımalarından birini Avrupa Komşuluk Politikası oluşturmuştur. Cezayir, Ermenistan, Azerbaycan, Belarus, Mısır, Gürcistan, Ürdün, Lübnan, Libya, Fas, İsrail, Filistin Yönetimi, Suriye, Tunus, Ukrayna ve Moldova politikaya dahil olan ülkelerdir. Komşuluk Politikası AB ile yakın çevresindeki ülkeler arasında siyasi, ekonomik ve sosyal ilişkilerin yoğunlaştırılması amacıyla bir ‘dostluk halkası’ oluşturma çabasına girmiştir. ‘Eylem Planları’ üzerinden bu ülkelerdeki demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, sürdürülebilir kalkınma, iyi yönetişim, serbest piyasa ekonomisi gibi değerlere bağlılığı takip etmeye başlamıştır.

[7]European Commission, “Neighbourhood at the Crossroads: Implementation of the European Neighbourhood Policy in 2013”, (Avrupa Komisyonu, “Dönüm Noktasında Komşuluk: 2013’te Avrupa Birliği Komşuluk Politikasının Uygulanması) SWD (2014) 100, Brussels, 27.03.2014, http://eeas.europa.eu/enp/pdf/2014/regional/pdsp_en.pdf, (Erişim: 10.12.2014), s.3.

[8]Huber, Daniela (2013) “US and EU Human Rights and Democracy Promotion since the Arab Spring. Rethinking its Content, Targets and Instruments”, (“Arap Baharı itibariyle ABD ve AB’nin İnsan Hakları ve Demokrasi Teşviki. Araçlarının, Hedeflerinin ve İçeriklerinin Yeniden Düşünülmesi.”) The International Spectator, s.7; Tömmel, Ingeborg (2013) “The New Neighborhood Policy of the EU: An Appropriate Response to the Arab Spring?”, Democracy and Security, Vol.9, No.1-2, s.32; Asseburg, Muriel, (2013) “The Arab Spring and the European Response”, The International Spectator”, Vol.48, No.2, ss.55-57.

[9]Pridham, Geoffrey (2006) “European Union Accession Dynamics and Democratization in Central and Eastern Europe: Past and Future Perspectives”, (“Avrupa Birliğine Giriş Dinamikleri ve Merkez ile Doğu Avrupa’da Demokratikleşme: Geçmiş ve Gelecek Perspektifler”) Government and Opposition, Vol.41, No.3, s.380.

[10]Pridham, s.398; Börzel, T.A., Risse, T. (2003) Conceptualising the Domestic Impact of Europe, (Avrupa’nın dahili etkilerinin kavramsallaştırılması) in: K. Featherstone & C. Radaelli (Eds) The Politics of Europeanisation (Oxford: Oxford University Press).

[11]Schimmelfennig, Frank, Engert Stefan, Knobel, Heiko (2003) “Cost, Commitment and Compliance: The Impact of EU Democratic Conditionality on Latvia, Slovakia and Turkey”, (“Maliyet, Bağlılık ve Uyum: AB Demokrasi Koşulluluğunun Latviye, Slovakya ve Türkiye’de Etkileri”) Journal of Common Market Studies, Vol.41, No.3, ss.499-501.

[12]ODGP, Maastricht Antlaşması ile birlikte, AB’nin temel ayaklarından biri olmuştur. AB’nin üç sütunlu yapılanmasında birinci sütunda AT, ikinci sütunda ODGP ve üçüncü sütunda Adalet ve İçişleri yer almıştır. ODGP, AB içinde siyasi işbirliğini dış, güvenlik ve savunma politikaları üzerinden temsil eden sütun olarak değerlendirilmiştir. Antlaşma ile ODGP AB’nin dış ve güvenlik politikalarıyla ilgili bütün alanlarını kapsamıştır. 1997’deki Amsterdam Antlaşması ile birlikte de ODGP’nin daha tutarlı olması için üye ülkelerin üzerinde bir araya gelebileceği ‘ortak stratejiler’ aracı uygulamaya konmuştur. AB’yi uluslararası alanda temsil edecek bir ‘Yüksek Temsilci’ atanmaya başlamıştır.

[13]Aydın, Mustafa, Açıkmeşe, Sinem A. (2007) “Europeanization Through EU Conditionality: Understanding The New Era In Turkish Foreign Policy”, (“AB Koşulluluğu ile Avrupalılaşma: Türkiye Dış Politikasının Yeni Dönemini Anlamak”) Journal of Southern Europe and the Balkans, Vol.9, No.3, ss.266-268.

[14]Aydın, Açıkmeşe, ss.268-270.

[15]Oğuzlu, Tarık (2010-2011) “Turkey and Europeanization of Foreign Policy”, (“Türkiye ve Dış Politikanın Avrupalılaşması”) Political Science Quarterly, Vol.125, No.4, ss.659, 660.

[16]Detaylı bilgi için bkz. Öniş, Ziya (2009) “The New Wave of Foreign Policy Activism in Turkey Drifting away from Europeanization?” (“Avrupalılaşmaktan Uzaklaşan Türkiye’de Yeni Dış Politika Dalgası”) DIIS Report. Danish Institute for International Studies, Copenhagen, ss.4-37.

[17]Barysch, Katinka, “Why the EU and Turkey Need to Coordinate Their Foreign Policies?”, (“AB ve Türkiye neden dış politikalarında koordinasyon sağlamalılar?”) Carnegie Endowment, 31.08.2011, http://carnegieendowment.org/2011/08/31/why-eu-and-turkey-need-to-coordinate-their-foreignpolicies/8kso, (Erişim: 30.11.2014).

[18]Müftüler-Baç, Meltem, Gürsoy, Yaprak (2010) “Is There a Europeanization of Turkish Foreign Policy? An Addendum to the Literature on EU Candidates”, (“Türk Dış Politikası Avrupalılaşıyor mu? AB Aday Ülkelerine Dair Literatüre Bir Ek”) Turkish Studies, Vol.11, No.3, ss.410-416.

[19]Commission of the European Communities, “Communication from the Commission: Enlargement Strategy Paper “, (“Komisyondaki İletişim: Genişleme Stratejisi Makalesi”) COM(2005) 561, 09.11.2005, Brussels, 2005, ss.29, 33.

[20]European Commission, “Turkey-External Relations, Common Foreign and Security Policy”, (Türkiye-Dış İlişkileri, Ortak Güvenlik ve Dış Politikalar”) Commission Report, COM(2011) 666, 2011.

[21]Commission of the European Communities, “Communication from the Commission to the European Parliament and the Council: Enlargement Strategy and Main Challenges”, (“Komisyondan AP’ye ve Konsey’e İletişim: Genişleme Stratejisi ve Temel Zorluklar”) COM(2010) 660, 09.11.2010, Brussels, 2010, s.19.

[22]Commission of the European Communities, “Communication from the Commission to the European Parliament and the Council: Enlargement Strategy and Main Challenges”, COM(2011) 666, 12.10.2011, Brussels, 2011, s.18.

[23]Solana, Javier, 12 December 2003, “A Secure Europe in a Better World: European Security Strategy,”  (Daha İyi Bir Dünyada Düvenli Avrupa: Avrupa Güvenlik Stratejisi)

http://www.eeas.europa.eu/csdp/about-csdp/european-security-strategy/, (Erişim: 25.10.2014), ss.62-63.

[24] The Greens European Free Alliance, “EU/Turkey Relations”, Position Paper of the Greens/EFA Group, (“AB/Türkiye İlişkileri”) 28.09.2011, ss.7-8.

[25]Füle, Stephan, “EU-Syria: Scope for Closer Relations”, (“AB-Suriye: Daha Yakın İlişki Derecesi”) 2011, s.1.

[26]Türkiye ile AB arasındaki katılım müzakerelerini tamamlamak amacıyla 2012’de yürürlüğe konulan ‘Pozitif Gündem’, üzerinde çalışılması gereken alanlarda işbirliğini teşvik etmeye çalışmaktadır. Siyasi reformların desteklenmesi, AB müktesebatına yasal mevzuat uyumunun sağlanması, dış politika ve terörle mücadele alanında daha yakın işbirliğinin devreye sokulması Pozitif Gündem’in ana çalışma başlıklarındandır. Füle, Stefan, “Turkey-EU Relations: State of Play of Accession Negotiations”, 67. Meeting of the EU-Turkey Joint Parliamentary Committee Speech, 28 November 2011, s.2.

[27]Füle, Stefan, “Turkey and the EU: Common Challenges, Common Future”, (“Türkiye ve AB: Ortak Zorluklar, Ortak Gelecek”) 2012, s.1; Füle, Stefan, “Turkey and the EU: Time for a New Dynamic”, s.1.

[28] Füle, s.3.

[29]2004 yılında dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, AB’nin Türkiye’ye müzakere tarihi vermesi gerektiğine atfen “yapılanlara göre Türkiye tarihi hak etmiştir” söylemini kullanmıştır, “Erdoğan: Tarihi hak ettik”, (04.03.2004),  http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=108359, (Erişim: 02.01.2015); 2009 yılında Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız da, “NABUCCO anlaşmasıyla beraber bize göre Avrupa Birliği’ni hak etmişizdir” söylemini kullanmıştır, “NABUCCO projesi ile beraber AB’yi çoktan hakettik”, (23.08.2009), http://www.yenisafak.com.tr/ekonomi/nabucco-projesi-ile-beraber-abyi-coktan-hakettik-206629, (Erişim: 02.01.2015).

[30]“Interview with Commissioner Füle”, (“Komisyon üyesi Füler’le Röportaj”) Milliyet, 07.11.2012.

[31]Füle, Stefan, “EU-Turkey Relations” (“AB-Türkiye İlişkileri”), Speech 12/360, 15.05.2012, ss.1-4.

[32]Conclusions on Turkey (extract from the Communication from the Commission to the European Parliament and the Council “Enlargement Strategy and Main Challenges 2012-2013”, (“Türkiye’ye Dair Sonuçlar”) COM (2012) 600, 2012, s.10.

[33]Avrupa Komisyonu, “Türkiye 2014 Yılı İlerleme Raporu”, SWD(2014) 307, Brüksel, 2014, ss.73, 74.

[34]Conclusions on Turkey (extract from the Communication from the Commission to the European Parliament and the Council) “Enlargement Strategy and Main Challenges 2011-2012”, COM(2011)666, 2012, s.8.

[35]European Parliament, “European Parliament resolution of 29 March 2012 on the 2011 Progress Report on Turkey”, 2012.

[36]European Parliament, “European Parliament resolution of 29 March 2012”.

[37]European Parliament, “European Parliament resolution of 29 March 2012”.

[38]House of Commons Foreign Affairs Committee, “Developments in the European Union”, Sixth Report of Session 2005-06, 2006, ss.25-38.

[39]House of Commons Foreign Affairs Committee, ss.48, 50.

[40]“Avrupa Parlamentosu’nda Türk Dış Politikası Tartışıldı”, AB Haber, 07.12.2012.

[41]Vaisse, Justin, Hans Kundnani, European Foreign Policy Scorecard 2012, 2012, s.78.

[42]Oomen-Ruijten, Ria, “Turkey: EP calls on Turkey to intensify reforms”, (Türkiye: AP Türkiye’yi reformları derinleştirmeye çağırıyor”) EPP Group in the European Parliament, 10.02.2011.

[43]Oomen-Ruijten, Ria, “EU-Turkey Progress Report: Government and Opposition should work towards consensus on key reforms”, (“AB- Türkiye İlerleme Raporu: Hükümet ve Muhalefet önemli reformlar üzerinde uzlaşma yolunda çalışmalı”) EPP Group in the European Parliament, 08.12.2010.

Facebooktwitterlinkedinmail

Yorumlar

Loading Facebook Comments ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.