İngiltere’de ve Fransa’da İslam’ın Siyasallaşması

İngiltere’de ve Fransa’da İslam’ın Siyasallaşması 

Özet

Avrupa Parlamentosu seçimleri sonucunda AB’ye şüphe ile bakan (Euro-septik), göç ve göçmen karşıtı, aşırı sağ partiler tarihlerinde ilk defa kelimenin gerçek anlamıyla oyları silip süpürdüler. Fransa’da Ulusal Cephe (FN) her dört seçmenden birinin oyunu alırken, Britanya’nın Avrupa Birliği’nden çıkması çağrısı yapan Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi (UKIP) 4.3 milyon oy aldı. İslam karşıtı duygu ve düşünceler bir kez daha İslam’ın Avrupa özgürlük anlayışına bir tehdit oluşturduğu ve Avrupa’nın İslamizasyonunun acilen durdurulması gerektiği fikri ile aşırı sağın temel argümanlarından biri haline geldi.

Aktüel politik süreci anlayabilme hedefi ile mevcut makale sistemin temelini oluşturan yerleşik kurumlarda göçmen karşıtı ve İslamofobik düşüncelerin sağın yükselişi ile hızla yayıldığı Fransa ve Britanya’da İslam’ın politikleşmesinin koşullarını ve sonuçlarını inceliyor.

Giriş

Transnasyonal (uluslar aşırı) olayların Fransız ve Britanya hükümetlerinin çelişkili politikaları sayesinde dini farklılıkları kamusal tartışmanın merkezine taşıdığı gerçeğinden hareketle ilk olarak Britanya özelinde İslam’ın Salman Rushdie olayı ile birlikte Britanya’nın en çarpıcı mevzusu haline gelmesi ve 7 Temmuz Londra metrosunda yaşanan bombalama ile birlikte yoğunluğunu ve devamlığını sürdürmesi ele alınıyor. Britanya ardından Fransa pratiğine yönelen makale 1990’lardan günümüze başörtüsü tartışmalarının aşırı sağı güçlendirirken solu parçalayıp laikliğin daha agresif tanımının gündeme gelmesine dikkat çekiyor ve kısıtlayıcı yasalar ile  başörtüsünün yasaklanmasına giden süreci ele almaya çalışıyor.

“9/11 sonrası” dönemde Müslüman toplumların entegrasyonu ve “Batılı” toplumlarla uyumu hakkında süregelen tartışma yeni bir önem kazandı. 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından ilan edilen “teröre karşı küresel savaş” bu toplulukların entegrasyonu konusunu toplumsal uyumu güvenlikle ilişkilendiren daha muğlak ve olağandışı bir çerçeveye oturttu. Batılı devletlerin İslam’ı El-Kaide hareketi, Filistin meselesi ve İran ile ilişkilendirmesi (Cesari, 2009) ve bu devletlerin Müslüman toplulukların kendi aralarındaki farklılıklarına rağmen, İslam dinini tekil, Avrupa’dan Ortadoğu’ya dek homojen bir ideoloji olarak görmelerinin önünü açtı.

Bugünlerde, Avrupa genelinde AB üyesi 28 ülke seçimlere giderken, ortak bir düşman yaratma ihtiyacı sebebiyle bir yandan milliyetçiliği körükleyen ekonomik kriz ile birlikte, bir İslam korkusu yaratılıyor. İslam-karşıtı hissiyat, İslam’ın özgürlüğümüze karşı bir tehdit oluşturduğu fikriyle, bir kez daha Avrupa aşırı sağının ana temalarından biri haline geldi. Bu hissiyat aynı zamanda bir ideolojik kayma yaratma potansiyeline sahip görünüyor. Önceleri vurgu millet üzerineyken, şimdi daha geniş bir kültürel kimliğin kaynağına gönderme yapılıyor; Avrupa’nın İslamlaşma karşısında savunulması. Bu yeni kültürel referans noktası ulus referansını tamamlama işlevi görürken aşırı sağcı ve popülist partiler bütünsel bir ideoloji yerine daha çok karışık inançlar, basmakalıp tiplemeler ile davranışlardan oluşan bir paket sunmakta ve seçmen kitlesinin çelişen kesimlerine hitap etmeye ve onları harekete geçirmeye yönelik gerekli programları gündemlerine almaktadırlar. (Wodak, 2012).

Bu makale, gerçek politik çerçeveyi anlamak amacıyla, göçmen-karşıtı ve İslamofobik fikirlerin aşırı sağ (Milli Cephe) ve popülist sağ partilerin (Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi -UKIP) yerleşik savunularının da ötesinde yayılma alanı bulduğu Fransa ve İngiltere’de İslam’ın siyasallaşmasının koşullarını ve sonuçlarını incelemektedir. Dinin siyasallaştığı tarihsel dönemleri ve Müslüman toplulukların İngiltere ve Fransa’da nasıl tehdit olarak görülmeye başlandığını vurgulamak amacındayım. Fransa ve İngiltere, tarihteki çoğunluğu Müslüman olan bölgelerde koloni kurma tecrübeleri, ”terörist” eylemlerle belirli devlet sınırları içinde ve dışında mücadele etmeleri ve en eski Batı demokrasileri kabul edilmeleri sebebiyle vaka çalışmaları olarak seçilmişlerdir. Batılı devletlerde yeni politik ikilemlerin doğuşu ile birlikte ulus ötesi olayların dinsel farklılıkları nasıl kamusal tartışmanın merkezine getirdiğine odaklanırken, bu makale Müslümanların Avrupa’nın laik ve siyasal normları için varlıksal bir tehdit olarak gösterilmesini ve böylece buna karşı olağanüstü güvenlik tedbirlerinin alınmasını öngören İslam’ın güvenlik meselesi haline getirilmesi sürecini (Güvenlikleştirme) anlamaya çalışacaktır (Cesari, 2009).

Bazı uluslararası olayların İngiliz ve Fransız hükümetlerinin İslam üzerine düşüncelerini etkileyen iki örnekte önemli rol oynadıklarını iddia etmekteyim. Öncelikle, İngiltere örneğinde Salman Rushdie (Rüşdi) Olayı sonrasında dikkatlerin İslam’a yönelmesine ve 7 Temmuz 2005 Londra bombalamalarının ardından İslam hakkında tartışmaların süreklileşmesi ve yoğunlaşmasını inceleyeceğim. Daha sonrasında, Fransa örneğine bakarak 1990’lardaki İslami başörtüsü tartışmalarının nasıl güçlenmiş aşırı sağ partilerin oluşması için gerekli desteği sağladığını ve bölünmüş siyasal solun başörtüsünü Fransa’da yasaklamak için kısıtlayıcı önlemlere başvurması ve daha saldırgan bir “laiklik” tanımı getirmesine sebep olduğunu göstereceğim.

Temel olarak argümanlarım özellikle, politik sürecin spesifik türde bir tehdidin yaratılmasına olan katkısının ulusal ve uluslararası faktörlerin sunduğu kısıtlamalar ve fırsatlar ile şekillendiğini açıklamaktadır. Bu sorun yaratma sürecinin Müslümanların entegrasyonu ve ulusal güvenlikle ilgili, süreçte uygulanan geniş kapsamlı politikalar da dâhil olmak üzere, iki vaka analizime kesin açıklamalar getirdiğini savunuyorum. Bu sebeple, problemin yaratıldığı ortam tarafından şekillenen politik sonuçların ana çizgilerini anlayabilmek için iki temel uluslararası olayın ardından benim iki vaka analizimde incelenen ulusal siyasal süreçlere odaklanacağım. Dinin devletlerin temel endişesi haline gelmesine sebep olan koşulları ve uluslararası olayların Fransız ve İngiliz hükümetlerinin din algısını, özellikle politikanın temel unsuru haline gelen İslam algısını, nasıl etkilediğini keşfetmeyi ve aydınlatmayı denerken siyasal değişim için zamanın seçimini ve bunun “dini bir problem” olarak inşa sürecini açıklamaya çalışacağım. Dinin siyasallaşması konusunda Fransız ve İngiliz örnekleri benzerlikler gösterse de, farklı tarihsel deneyimleri sebebiyle farklılıkların ortaya çıktığını ve bunların yarattığı siyasal ve sosyal sonuçların göz ardı edilemeyeceğini hatırlatmakta yarar görüyorum.

Yarı-ideoloji Olarak Müslüman-karşıtlığı

“İslami/İslamcı/Arap/Müslüman/Terörist” gibi kavramların kullanılmasıyla, El-Kaide’nin tüm İslam dünyası ile ilişkilendirilmesiyle, terörizm hakkında bilgilendirme yapılırken koşulların derin bir analizinin yapılmamasıyla (Vicente, Otero, Lopez, & Pardo, 2008) din ve şiddetin –bazen yanlışlıkla, bazen de açıkça kasıtlı olarak- ilişkilendirilmesi yoluyla Müslüman ötekiliğinin inşası süreci üzerine yapılan çalışmalar her ne kadar önemli zayıflıklar içerse ve sınırlı görünen egemen söylemler olarak algılanma eğiliminde olsalar da, bunlar İslam ve Müslümanların damgalanmasının belirli bir yapılandırılması gibi görünen yöntemleri anlamamızı mümkün kılmaktadır. Bu formu bugün yaygın olarak yapılan şekilde apriori (önsel) veya üstün olarak değerlendirmeden yapılması gereken çalışma bizim Müslümanlar hakkında olumsuz ve oldukça basmakalıp imgeler yaratımı ile Müslümanların sosyal bilimlerde temsili gibi damgalama biçimlerine kısaca odaklanmamızı gerektirir. Bu konu hakkındaki kayda değer literatürün vardığı sonuçların kısa bir özeti, önemli ulusal ve uluslararası olayların ardından İslam’ın Fransa ve İngiltere’deki kamu kuruluşları tarafından damgalanmasını sağlayan yerleşik yöntemleri kesin olarak göz önüne sermemize olanak sağlamaktadır.

Michel Wieviorka, Jocelyne Cesari, Gilles Kepel, Sara Ahmed ve Tariq Madood gibi pek çok yazarın çalışmalarında gösterdikleri üzere, İslam ve bu dini çeşitli şekillerde uygulayan kişiler ya da gruplar medyada, politik ve akademik söylemlerde sıklıkla olumsuz bir şekilde damgalanmaktadırlar. Bu çalışmaların ışığında, İslam’ın damgalanması İngiltere ve Fransa’da benzer şekilde ilerlemektedir: Öteki olarak görülen Müslümanlar düşmanca bir bağlamda değerlendirilmeye başlamıştır. İngiliz Marksist analist Fred Halliday’in tanımına göre “Müslüman-karşıtlığı bir yarı-ideolojidir… İslam’a bir din olarak çok fazla düşmanlık göstermez -gerçekten de, pek az çağdaş Müslüman-karşıtı kişi Muhammed’in peygamber oluşunu veya diğer teolojik inançları sorgular- ama [bu yarı-ideoloji] Müslümanlara, tek ya da ana dini İslam olan insan topluluklarına karşı düşmanlık içerir ve gerçek veya hayali İslami karakterleri önyargı unsuru yapar. Bu bağlamda, Müslüman-karşıtlığı sıklıkla diğer etnik önyargı biçimleriyle örtüşür…”  (Halliday, 1996, s. 166).  Öteki olmaktan “çağdaş politikada Müslüman-karşıtlığı”nın sebep olduğu düşmanlığa giden yolu anlamak için Halliday analizini İslamofobi’nin özcü söylevinden uzaklaştırarak “etnik köken ve topluluk-içi çatışma” söylevlerinin açıklamasına kaydırmıştır (Halliday, 1996, p. 196). Kısacası, “Belirli olayların, zaman ve yerlerin somut olarak çalışılması için bir çalışma konusu olarak İslam feshedilmelidir” (Halliday, 1996, s. 2).

“Batı” ve “Müslüman Dünya” olarak adlandırılan uçların arasında sömürgeleştirme ve Soğuk Savaş sırasında oluşturulan ve erken 1990’lardan beri devam eden uluslararası güç ilişkileri gerçekte düşmanlığın inşasının etkisini arttırdı. Bununla ilişkili olarak, İslam’ın ve Müslümanların damgalanması uluslararası kriz durumlarında artış göstermiştir. Cezayir Savaşı, Lübnan Savaşı, İran Devrimi, Fransa’daki 1986 ve 1995’teki saldırı dalgaları, Filistin Ayaklanması (İntifada), 1990-1991 Körfez Savaşı ve son olarak 11 Eylül 2001, 7 Temmuz 2007 olayları, Madrid bombalamaları gibi uluslararası krizler ile terör-karşıtı politikaların uygulanması süreçleri Müslümanların toplu ve hızlı şekilde damgalanmasını güçlendirdi.. Genel olarak, New York ve Washington’daki saldırılar sadece İslam’ın ve Müslümanların damgalanmasını tetiklemedi, ayrıca yeni bir “şüphe çağı”nı başlattı.

Bu damgalama tam da politik, tarihi, ekonomik ve sosyal bağlam göz önüne alınmadan yapılmakta ve sadece Avrupa’da yaşayanları değil tüm Müslümanları etkilemektedir (Anwar, 2003). İslam homojen bir ideoloji olarak algılanıp dini düşünce ve uygulamaların arasında ayrım yapılmadıkça damgalama daha çok yaygınlaşır. Bunun sonucunda bütün Müslümanlar damgalanmayı ve özellikle sorun olarak inşa edilen Müslüman kimliğini tecrübe etmektedir. Bu kimlik aynı zamanda Müslüman topluluğun kişisel kimlik de dâhil olmak üzere diğer kimliklerden tamamen farklı olduğu düşünülen “şüpheli bir topluluk” olarak inşasına yol açar. Oryantalizm (1979) adlı kitabında Edward W. Said’in gösterdiği üzere İslam’ın ve Müslümanların topyekûn damgalanması on dokuzuncu ve yirminci yüzyılın akademik hareketlerinde meydana gelen uzun süreçlerin ve sömürgeci devletlerin uyguladığı bazı kamu politikalarının bir sonucudur.  Şu anda anlaşıldığı üzere krizler ve belirli toplumlara bağlı olarak farklılaşan vektörlere göre değişiklik göstermektedir.

Şeytan Ayetleri Olayı

İngiltere’deki Müslümanların tarihine daha geniş bir açıdan bakacak olursak 1980’lere dek İngiliz hükümetleri için dinden ziyade ırk önemli bir ilgi odağı ve politik bir mesele idi. 1950’ler ve 1960’lar süresince sorun giderek ırksal boyutuyla tanımlanan kabul edilemez göçün kontrol edilmesi kavramlarıyla ifade edilmekteydi. İngiliz hükümeti kısıtlayıcı göç politikaları ve vatandaşlık rejimleri uygulanmasına yönelik sosyal baskılara bu ikisini entegrasyon önlemleriyle harmanlayarak cevap verdi. Göçün ve entegrasyonun ilişkilendirilmesi sosyal sorunlar için azınlıkların kültürel farklılıklarının suçlanması sonucunu doğurdu. 1989 öncesinde “dini farklılıklar” meselesi ve tüm yönleriyle dinin rolü toplumun ilgisini çekmiyordu ve kamu politikasını daha da az ilgilendirmekteydi. Bu durum on yıl içinde değişikliğe uğradı. Din, ya da Tony Blair hükümetinin daha sık kullandığı şekliyle “inanç”, Müslüman toplulukların entegrasyonu konusunda Avrupa’daki paralel gelişmelere, dinin işleyişine ve toplumsal hayattaki diğer Müslüman-olmayan gruplarla etkileşimine bağlı olarak kamu politikası için önemli bir mesele haline geldi.

Stratejik olarak özellikle Muhafazakar Parti ve İşçi Partisi tarafından 1960’lar ve 1970’lerde ırk meselesini siyaset alanından çıkartmak için uygulanan kısıtlayıcı göç politikaları 1990’lar ve 2000’lerde din için uygulanmaya başlandı. İngiliz hükümetinin ulusal ve uluslararası güvenlik konularına cevabı 1990’larda dinin toplumsal bir mesele haline gelmesine sebep oldu ve özellikle dinin güvenlikle ilişkilendirilmesi Salman Rushdie olayı ile başladı. Hatta Müslüman kimliğinin “tehdit” ve “içerideki düşman” olarak inşası, Müslümanların İngiliz değerlerine sadakati ve uyumları hakkında artan kaygılar ve bunların sonucu olarak İngiliz kimliğinin tehlikeye düşmesi tartışmaları Rushdie olayı ile ortaya çıktı.

26 Eylül 1988’te “Şeytan Ayetleri” isimli, post modern eleştirel bir tarzda ve diaspora tecrübesi hakkında yazılmış bir roman Penguin yayınları tarafından İngiltere’de yayınlandı. 1989’da dünya çapında pek çok Müslüman’ın Salman Rushdie’nin kitabının yayınlanmasını protesto etmesi Müslümanlar tarafından etnik değil de din temelli verilen ilk tepki oldu. “Vatandaşlar olarak, eşit muamele görmeye ve gelenek ile dinlerine saygı gösterilmesine” (Anwar, 2003, p. 9) en az Hıristiyan çoğunluğun mezhepleri ya da diğer dini azınlıklar kadar hakları olduğunu hisseden Müslüman topluluğu için kitap yakma, gösteriler ve ifade edilen genel öfke oldukça önemliydi. Rushdie’yi “dine hakaret” etmekle suçlayan Müslümanlar gözle görülür şekilde ayrı bir politik grup oluşturmaya başladılar. Aynı zamanda, Rushdie olayının Avrupa’da Müslümanların ve İslam’ın kamu ve hükümetlerce algılanışı üzerinde dikkate değer sonuçları oldu. Olayın önemli uluslararası etkileri de oldu. Olayın ardından, Şubat ayında, Ayetullah Humeyni’nin Rushdie’nin ölümü için verdiği fetvayı takiben Pakistan ve Hindistan’da şiddet baş gösterdi. Ayetullah’ın ölüm fetvası Rushdie olayında bir başka dönüm noktasını oluşturdu ve Batılı Müslüman topluluklar için konuya uluslararası bir boyut kazandırdı. Piscatori, Rushdie olayının İslam’ın uluslararası arenadaki yeri üzerinde daha geniş anlamda etkileri olduğunu savundu:“Rushdie olayı İslam’ın uluslararası düzende nasıl düşünülmesi gerektiğine dair varsayımlara meydan okuyor —İslam doğası gereği Batı-karşıtı mı değil mi; ‘İslami öğreti’nin tam olarak doğası nedir; ‘uluslararası bir olgu’ mu yoksa değil mi; ve uluslararası ilişkilerin ‘laik anlayıştan kurtarılması’ (desekülarize) ne demektir” (Piscatori, 1990, p. 769). Batı toplumları için Rushdie olayı sırasında Müslümanlar daha farklı bir sosyal grup, gözle görünür bir azınlık olarak belirdi ve Müslümanların “Öteki” olarak algısı kayda değer biçimde güçlendi.

Kitap yakmaların medyada geniş yer bulması, gösteriler ve bir kitabın yazarına yönelik ölüm tehditleri kamusal hayatta dinin yerinin sorgulanmasını beraberinde getirdi ve İslam’ın şiddetle olan ilişkisi ve liberal Batı değerleri ile ifade özgürlüğüyle olan uyumu hakkında bir tartışma başlattı. Philip Lewis’e göre, Rushdie olayı ile beraber İngiltere’deki Müslüman topluluklar Fransa’daki başörtüsü tartışmasından Müslüman dünyasında siyasal İslam’ın şiddetle olan bağlantısına kadar geniş bir tartışmayı da içine alarak aniden politikacılar ve İngiliz toplumu için görünür bir odak noktası haline geldi (Lewis, 1994).

2001 Ayaklanmaları, 11 Eylül 2001 ve 7/7 Londra Bombalamaları

On yıl sonra, bir dizi olay tekrar dini kamu politikasının ilgi alanının merkezine yerleştirdi. 2001 yılının yazında Oldham, Burnley, ve Bradford’da Pakistanlı ve beyaz gençler arasında yaşanan gerginlikler sonucunda İngiliz Müslümanları ve dinleri hakkında ulusal bir tartışma başladı. Toplumdaki topluluklar arasındaki ilişkiler hakkında artan endişeler hükümeti kargaşanın sebeplerini ve sonuçlarını araştıracak ve gerilimi azaltmak için politik çözüm önerileri sunacak bir girişim başlatmaya yöneltti. Bu hükümet girişimi vatandaşlık, Müslümanların entegrasyonu (veya entegre olamayışları) ve göçmenlik meselesi üzerine ulusal bir tartışmaya yol açtı. Ayaklanmalardan sonra iç işleri bakanı David Blunkett bir komisyon kurdu: Komisyon “Cantle Raporu” adında bir rapor hazırlayarak topluluk uyumunu arttırmak için ırk ve etnik kökene yönelik yeni bir yaklaşım benimsenmesini ve dinin bir kamu politikası meselesi olarak kabul edilmesini önerdi. Rapor İngiliz çokkültürlülüğü üzerine bir tartışma başlattı. Hükümetin, “toplulukların etnik kökenlerine göre ayrışmasını meşru kılan ve özellikle azınlık olan gençlerin topluma tamamen entegre olmasını engellediği” iddia edilen çokkültürlülük politikalarına yönelik bilinen eleştiriler yeniden dile getirildi. 7 Temmuz 2005 bombacılarının İngiltere’de doğup eğitim gördüklerinin kesinleşmesinin ardından İngiliz çokkültürlülüğünün sorgulanması yeniden gündeme geldi (Abbas, 2007). Toplulukların uyumu gündemi kamunun ilgisini belirli toplulukların entegrasyonu meselesine yöneltti; Müslümanların entegrasyonu. Toplum belli bireyleri kategorilere ayırırsa, etiketlenmiş grup ayrımcılığa ve statü kaybına uğrar (Jacoby, Snape , & Baker , 2005). Hükümetin Müslümanların entegrasyonuna yaptığı vurgu toplumun geri kalanı için Müslümanların bir “sorun” olarak tanımlanmasına ve onların ayrımcılığa maruz kalmalarına yol açtı.

“Güvenlikleştirme” ya da Ole Waever’in (1995) kullandığı anlamıyla bir konunun güvenlik meselesi haline getirilmesi, sosyal ve politik hareketliliği sağlamak ve aciliyet hissi yaratarak emsalsiz cevaplarla önceliklerin belirlenmesi için kullanılan mutlak bir yoldur. Bir durum güvenlikleştirildiğinde Bajc’a göre, verilen tepki eldeki sorunun çözümüne göre değil tehdit, savunma ve devlet-merkezli çözümlere göre şekillenir (Bajc, 2007). Rushdie olayı ve 2001 ayaklanmalarıyla başlayan ve 9/11 saldırısı ve Londra bombalamaları ile devam eden süreçte, İngiltere’deki Müslüman topluluklar güvenlikleştirildi ve bu başarıyla yapıldığında algılanan sorunları çözmek için olağanüstü önlemlerin alınması meşrulaştırılmış oldu.

Dünya 7 Temmuz 2005’te İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Londra’ya yapılmış en ölümcül saldırıya tanık oldu; 52 kişi öldürüldü, 700’den fazla kişi yaralandı. Londra bombalamalarından sonra yeni ve aşırı güvenlik önlemleri alındı ve “yerli terörizm” üzerine yeni bir kamusal tartışma başladı. 7/7 saldırıları Müslüman toplulukların entegrasyonu ile ilgili sorunlar olduğuna dair hükümete kanıt sunmuş oldu. “Farklılık” yerini yeniden Rushdie olayıyla başlayan Müslümanların –istinasız– Batı değerleriyle bağdaşmazlığı tartışmasına bıraktı.

11 Eylül’den itibaren “İslami terör” olgusu İngiliz yasa yapıcılarını etkiledi. Saldırının ertesinde, İngiltere üç ana terör-karşıtı yasa kabul etti ve böylece “’Terör-karşıtlığı, Suç ve Güvenlik Yasası 2001’, ‘2005 Terörün Engellenmesi Yasası’ ve ‘2006 Terör Yasası’” ile bu konudaki yasalarında önemli değişiklikler yaptı. “9/11 sonrasında İngiltere’de alınan önlemler mahkeme kararı olmadan tutuklamayı, sessiz kalma ve hukuki temsiliyet hakkının kaldırılmasını, avukat-müvekkil konuşmalarının dinlenmesini, itiraf elde etmek için işkence ve ilaç kullanımını, artan gözlem ve azalan mahremiyet korunmasını ve ‘iç güvenlik’ten sorumlu ordu ve polis birimlerinin kaynağının arttırılmasını içeriyordu” (McCullogh, 2002, p. 55). 9/11 saldırısından dört yıl sonra yaşanan 2005 Londra bombalamaları ve 30 Haziran 2007’de Glasgow Havaalanı’nda bir arabanın ateşe verilmesi olayları bu kaygıları doğrulamış görünmektedir. Bu saldırılar artan tehlike seviyesine karşı yeni yasaların kabul edilmesini tetikledi. McCulloch’ın bahsettiği gibi, 9/11 gibi olaylar çok katı oldukları için reddedilebilecek değişikliklerin ilanı” için politik fırsatlar yaratmıştır (McCullogh, 2002, p. 55).

Dünya’daki İngiltere gibi demokratik devletler açıkça kendi topraklarında benzer olayların olmasını engellemek amacıyla terör-karşıtı yasaları geçirmeye başladılar. Aynı zamanda, Cesari’nin savunduğu gibi, Avrupa devletleri terörizmi milletler üstü, “daha fazla yerel ya da yabancı olamayacak” bir olgu olarak tanımladı (Cesari, 2009, p. 10).

Hükümetler güvenlik önlemlerini terör-karşıtlığı ve güvenlik kapasitesini, özellikle terör-karşıtı politikaların bütünleşmesini arttırmak için gerekli süreçler olarak meşrulaştırırken, İngiltere’deki toplulukların uyumu tartışması ülkede yaşayan Müslümanları şiddete içsel bir eğilimi olan ve terörizmi destekleyen veya cesaretlendiren ayrı bir grup olarak betimledi. Bunun sonucu olarak, İngiltere’deki Müslümanların “yabancı” pozisyonları bir kez daha vurgulanmış oldu.

Fransız Tekkültürlülüğü, Başörtüsü Yasağı ve 9/11

“Fransız tekkültürlülüğü” (Khosrokhavar, 1996) ve “İngiliz çokkültürlülüğü”, diğer bir deyişle İngiliz modelinin ötekiliği tanıyan toplulukçu geleneği ve Fransızların sadece ulusal topluluğu meşru kabul eden özümsemeci (asimile edici) geleneği (Khosrokhavar, 1996) her zaman iki zıt model yada çoğunluğun yönetimi açısından “kaşıt-modeller” olarak görülmüştür.

1990’larda İngiltere gibi, güvenlik olaylarına cevaben benzer bir sürecin sonucu olarak, Fransa da dinin artan bir biçimde kamu politikasının konusu ve endişe kaynağı olmasına tanık oldu. Dinin kamusal hayattaki yeri ve rolü daha çok cumhuriyetçi okul sistemindeki İslami başörtüsü üzerinden tartışıldı. Devlet okullarında kültürel ve/veya dini aidiyetlerinin sembolü olarak başörtüsü takan kızların Fransa’daki laiklik ve modernlik anlayışıyla çeliştiği düşünüldü. Başka bir yerde bahsettiğimiz üzere (Baràt & Sungun, 2012) “başörtüsü takan kızlar ‘göçmen’, ‘Arap’ ya da eski kolonilerden gelen ‘Afrikalı’ ailelerden geliyorlardı; başörtüsü yasağı sadece demokrasideki eşitlik ilkesi açısından sorgulanabilir değildi, ayrıca genç kadınlara zarar vermek pahasına yapılan, politik gelişme kisvesi altında yürütülen kapalı bir ırkçılık hareketiydi” (Baràt & Sungun, 2012, p. 112). Katolik kilisesi ve Fransız devletinin ayrımı fikrinden kaynaklanan ve 1905 yasasıyla yürürlüğe konan laïcité (laiklik) kavramı Fransa’da kilise ve devlet arasındaki belirli bir tarihsel ilişkinin sonucu olarak devletin dini kamusal alanın dışında tutmasına neden olmuştur.

1990’lar ve 2000’lerde din, dar görüşlülük ve hoşgörüsüzlük ile ilişkilendirilerek kamu ve hükümet için bir endişe kaynağı durumuna geldi ve ulusal kimliği tehlikeye attığı düşünüldü. Jean-Marie Le Pen liderliğindeki aşırı sağ “Milli Cephe” (Front National)  partisi özellikle bu süreci pekiştirdi. Milli Cephe Partisi göç, geleneksel olarak laiklik, cumhuriyetçilik ve evrensellik değerlerine dayanan ulusal kimliği tehdit eden ve “büyük bir problem” olarak lanse edilen İslam dini gibi konular üzerinde süregelen tartışmayı yönlendirmeyi başardı. Bu şekilde, aşırı sağ parti en sonunda göç konusu ve siyasi ile sosyal alanlarda dinin etkisinin artması gibi “Fransa’nın İslamlaştırılması” formülünü somutlaştıran konularda korku ortamı ve sosyal endişe yaratmayı başardı. Bu süreçte İslam siyasallaşırken, sol öncelikle dini özgürlük çerçevesinde bireysel haklara, daha sonra cinsiyet eşitliğine saygı duyulmasını savundu. Ancak tüm tartışma boyunca insan haklarına duydukları saygı, bu “hassas” konu üzerinde kendi aralarında fikir ayrılıklarına düşmelerini engelleyemedi. Başörtüsü konusunda feministler de iki gruba ayrıldılar: başörtüsüne karşı olanlar ve onu savunanlar. Başörtüsüne karşı olan Christine Delphy (sloganları “Herkes için okul” idi (Une École pour Tous et pour Toutes) başörtüsü giyen genç kızların birdenbire “İslami” bir toplumun ve bununla beraber “Medeniyetler Çatışması”nın gelişinin sembolü haline geldiklerini savundu: kadın düşmanı, baskıcı, kavgacı ve zalim bir İslam (Baràt & Sungun, 2012).

2004’te “dikkat çeken” dini sembollerin devlet okullarında yasaklanmasıyla beraber laik söylemlerde “İslami Öteki”ye kayış zirveye ulaştı (Baràt & Sungun, 2012). 2004 başörtüsü yasağı sırasında tartışmalarda cinsiyet eşitliği cumhuriyetin sürekli bir kaygısı ve önceliği olarak belirdi ve Müslüman genç kızların başörtüsü Fransa’daki sözde eşitliğin önündeki “en önemli” engel haline geldi. “Fransa Müslümanların din ve devletin kesin şekilde ayrılması, cinsiyetler arasında eşitlik ve herkes için özgürlük gibi temel değerlere zarar vermesine izin veremez” (McGoldrick, 2006, p. 86).

Fransa’da İslam ve Müslümanlarla ilişkilendirilen “farklılık” hakkındaki olumsuz imajların hakimiyeti ve böylece Müslümanların olumsuz basmakalıp yargılarla temsili kültürel/dini farklılık anlatılarındaki egemen söylemin bir parçası haline geldi. İngiltere’de olduğu gibi, Müslüman topluluklar üzerine odaklanan kamusal endişeler Müslümanlara yönelik hoşgörüsüzlüğü arttırdı. Sonuçta, başörtüsü tartışması çağdaş Fransız politik söyleminde esas olarak etnik ve dini ‘ötekinin’ damgalanmasının sembolü durumuna geldi ve dinin kamusal hayatta büyük oranda siyasallaşmasına sebep oldu.

Terörle savaş Fransa’da İslam hakkındaki ulusal tartışmalarda kritik bir rol oynadı. Günlük söylemlerinde politikacılar sıklıkla yerel politikaları uluslararası İslami teröre duyulan korku ve endişeyle ilişkilendirdiler. 9/11 Fransa’daki göçmen-karşıtı politikalara yeni bir yapılandırma getirdi. 2002 cumhurbaşkanlığı seçimi sonrası Jean Marie le Pen’in zaferi bir dönüm noktası ve Müslümanlar ile göçmenler hakkındaki söylemlerin radikalleşmesi döneminin başlangıcı oldu. 2005 Ekim ve Kasım’ında bir grup genç Fransız banliyölerinde ayaklandı. Bazı akademisyenler bu ayaklanmayı sosyo-ekonomik bağlamda inceleseler de Milli Cephe ve hükümet şiddeti İslam ve göç sorunları ile ilişkilendirdi. Fransa’daki ayaklanmaların ana sonuçlarından biri ‘İslamofobi’deki dikkate değer artıştı. İslam’ın siyasi söylemde bir sorun olarak inşası İslamofobik davranışlara sebep oldu. İslam’ın ve bahsedilen İslamofobik davranışların medyada geniş yankı bulması toplumda İslam’ın bir endişe ve güvensizlik kaynağı olarak inşasını tetikledi. “Neredeyse varoluşsal” (Roy, 2005, p. 8) bir soru olarak görülen İslam çağdaş Fransız kimliğinin çetin sınavlarından biri haline geldi.

11 Eylül-sonrası dönemde modernite ve batıya bir tehdit olarak İslam tartışması oryantalizmin daha ırkçı bir tonunda ve yeni eklenen histeri ile yeniden kamusal alana dâhil edildi. İslam artık medeniyetin kapılarının dışında yer alan barbar sürüleriyle eşleştirilmemekte, daha çok “içerideki düşman” ya da patlamayı bekleyen potansiyel bir bomba gibi görülmektedir. 11 Eylül 2001 olayları ve terör-karşıtı politikalar İslam’ın ve Müslümanların tamamen ve hızlıca damgalanmasının(Bonnefoy, 2003) önünü açmış ve İslam’ın komünizmden kalan boşluğu doldurarak yeni düşman olarak belirmesine sebep olmuştur. Pek çok Batı Avrupa ülkesinde, bugün Avrupa’nın toplam nüfusunun %6’sını oluşturan Müslümanları terör potansiyeli ile ilişkilendirmek kabul edilebilir hale gelmiştir (Cesari, 2009).

Sonuç

Bu makalenin İngiltere ve Fransa’da dinin tarihsel olarak nasıl siyasallaştırıldığını göstermeye çalışırken işaret etmiş olduğu gibi uluslararası olayların Müslümanlara kendilerine karşı habersiz yada kayıtsız olan vatandaşlardan daha farklı bir profil atfederek konunun genel kamudaki görünürlüğünü arttırmadaki rolü önemlidir. Dinin liberal demokratik toplumların kamusal hayatındaki yeri geçen yirmi yılda daha önemli ve tartışmalı hale gelirken din, daha genel uluslararası olaylara ve eğilimlere bağlı olarak, dinin yükselişini sorun olarak gören toplumlarda sosyal endişenin ve olumsuz algıların hedefi haline gelmiştir. İngiliz ve Fransız örneklerinde, politikacılar başarılı bir şekilde güvenlik tehdidini ve terör sorununu yerel Müslüman topluluğun varlığıyla ilişkilendirerek ‘sorunu’ hem ulusal hem de uluslar üstü gündeme taşımayı başardılar. Dinin ulusal düzlemde sorunlu bir konu olarak inşası hem Fransa’da hem de İngiltere’de ciddi tartışmalara sebep oldu. Cesari’ye göre, İslam yabancı ve tehlikeli bir din olarak görülür (Cesari, 2009). Müslümanların dini kimliği iddiaya göre Avrupa değerleri ve ulusal kimliklerle bağdaşmaz olduğu için entegrasyona engel olarak algılandı. Bunun sonucundaMüslüman topluluklar toplumun geri kalanında dışlanırlar ve bu dışlanma bugün Avrupa’da doğmuş ve eğitim görmüş yeni nesiller için düş kırıklığı yaratmaktadır. Çağdaş politik sonuçlara bakılacak olursa Müslüman topluluklara karşı sertleşen söylem sağ kanat partilerini beslemiştir. Avrupa’da –Müslüman nüfusuyla yakından ilintili- göç konusunun önemi radikal sağın seçim başarılarında ve daha kısıtlayıcı politikalarda kendisini gösterdi. Gerçekte, sağ-kanat partilerin belirmesi ve politik ilerleyişleri Müslüman azınlıkların İngiliz ve Fransız toplumlarına entegre olma süreçlerini siyasi olarak etkiledi. Kamusal alanda Müslümanlara yönelik “içerideki düşman” gibi yabancı düşmanı söylemler toplumdaki İslamofobi ve İslam-karşıtı önyargıları tetikledi.

Hem İngiltere hem de Fransa’da “Müslüman sorununun” başarılı bir şekilde güvenlik endişeleriyle ilişkilendirilmesi Müslümanların entegrasyonu konusunda genel anlamda sıfır-toplamlı oyun haline gelen devletin güvenlik amaçları için gerekli siyasi sav ve siyasi fırsatı sağladı.

Ebru Sungun, Doktora Adayı, CADIS, École des Hautes Études en Sciences Sociales (EHESS), Paris

Makaleyi şu şekilde referans vererek kullanabilirsiniz:

Sungun E. (Ağustos, 2014),  “İngiltere’de ve Fransa’da İslam’ın Siyasallaşması”, Cilt III, Sayı 8, s.6-19, Türkiye Politika ve Araştırma Merkezi (ResearchTurkey), Londra: Research Turkey (http://researchturkey.org/?p=6634&lang=tr)

Kaynakça

Abbas, T. (2007). Islamic Political Radicalism: A European Perspective. Edinburgh: Edinburgh University Press.

Anwar, M. (2003). British Muslims: Socio-Economic Position. In M. S. Sedon, D. Hussain, & N. Madeem, British Muslims. Loyalty and Belonging (pp. 57-68). London: Islamic Foundation.

Bajc, V. (2007). Debating Surveillance in the Age of Security. American Behavioral Scientist, 50 (1567).

Baràt, E., & Sungun, E. (2012). The French Ban on Headscarves:Rendering Racism Respectable. In B. H. Loftsdòttir (Ed.). Central European University Press.

Cesari, J. (2009). The Securitization of Islam in Europe. Paris, France.

Favell, A. (1998). Multicultural race relations in Britain: problems of interpretation and explanation’,. In C. Joppke, Challenge to the Nation State: Immigration in Western Europe and the United States (pp. 310-349). Oxford: Oxford University Press.

Halliday, F. (1996). Islam and the Myth of Confrontation. Religion and Politics in the Middle East. London: I. B. Tauris.

Jacoby, A., Snape , D., & Baker , G. (2005). Epilepsy and Social Identity: the Stigma of a Chronic Neurological Disorder. Lancet Neurology , 4 (3), 171–8.

Khosrokhavar, F. (1996 ). L’universel abstrait, le politique et la construction de l’islamisme comme forme d’altérité . In M. Wieviorka, Une Société Fragmentée. Paris : La Découvert .

Lewis, P. (1994). Islamic Britain: Religion, Politics and Identity Among British Muslims: Bradford in the 1990s. London: I. B. Tauris and Company.

McCullogh, J. (2002). ‘Either you are with us, or you are with the terrorists’. The war’s home fron. In P. Scraton, Beyond September 11. An anthology of dissent (pp. 54-59). London: Pluto Press.

McGoldrick, D. (2006). Human Rights and Religion: The Islamic Headscarf Debate in Europe. Portland: Hart Publishing.

Piscatori, J. (1990). The Rushdie Affair and the Politics of Ambiguity . International Affairs , vol. 66 (4), 779.

Roy, O. (2005). Globalized Islam: The Search for a New Ummah . New York: Columbia University Press.

Said, E. (1979). Orientalism. London: Vintage.

Wodak, R. (2012, 06 18). Opendemocracy.net. ,http://www.opendemocracy.net/opensecurity/ruth-wodak/security-discourses-and-radical-right, Erişim: 18.05.2014.

Facebooktwitterlinkedinmail

Yorumlar

Loading Facebook Comments ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.