Eşitsizlik, Gelir Dağılımı ve Türkiye’de Yaşanan Protestoların Ekonomi-Politiği

Gezi Parkı Direnişi Makale Serisi – 12

Eşitsizlik, Gelir Dağılımı ve Türkiye’de Yaşanan Protestoların Ekonomi-Politiği

Gezi Parkı’nda yaşanan adaletsizlik ve polis şiddeti otoriterleşen iktidara yönelik öfkenin ve memnuniyetsizlik hissinin arttığı bir süreçte bardağı taşıran son damla oldu. Protestoların hedefinde iktidar ve iktidarın özellikle gençleri ve kadınları hedef alan muhafazakar-İslami bir yaşam tarzını dayatan sosyal politikaları; aralarında laiklerin, Kürtlerin, sosyalistlerin ve sendikacıların bulunduğu muhalif gruplara yönelik suçlu yaratma ve tutuklama süreçleri; ve en önemlisi özelleştirme hamleleriyle büyük şirketleri kayıracak şekilde rant alanları oluşturan, doğayı katleden ve ciddi bir emekçi kitlesinin de güvensizlik hissi yaratan neo-liberal ekonomi politikaları oldu.

27 Mayıs ve sonrasında yaşananlar Türkiye’de siyasi hareketlerin kolektif hafızasında tarihi öneme sahip olacaktır. Bu süreç, muhafazakâr, neo-liberal ve otoriter özellikler taşıyan AKP hükümeti döneminde yetişen yeni kuşağın kendiliğinden örgütlenmesine ve hareketlenmesine ön ayak olmuştur. Hareket, katılan gençlerin yaratıcılıkları ve mizah duygularıyla bir ilham kaynağı oldu. Her yaş grubundan aktivistler, sendikalar, sivil toplum kuruluşları ve farklı ideolojik çevrelerden siyasi grupların katıldığı bu hareketin ortaya çıkmasıyla bir ilk yaşandı. Polis şiddetine ve toptancı bir bakış açısıyla protestocuların suçlu ilan edilmesine karşın, hareket yok olmanın çok uzağında. Mevcut durumda, hareket yerel parklara yayılarak mahalle toplulukları halini aldı.

Devam eden bu kararlı direnişe rağmen, Türkiye’de AKP hükümetine ilişkin halkın tavrında ciddi bir bölünmenin olduğu da bir gerçektir. Hükümete destek muhtemel bir düşüşle karşı karşıya olsa da halen ciddi bir kesim desteğini hissettirmektedir. Bu güne kadar, protestocuların demokratik taleplerine ilişkin pek çok şey söylendi. Ancak, iktidara karşı memnuniyetsizliğin ve aynı zamanda iktidarı destekleyen kitlelerdeki hoşnutluğun arka planını oluşturan kamu hizmet ve gelirlerinin topluma pay edilmesi meselesi üzerinde fazla durulmadı. AKP, hem özellikle seçim dönemlerinde gelir seviyesi düşük kesimlere yakıt ve yiyecek dağıtılması suretiyle ve hem de alt gelir gruplarını gözetecek şekilde yapılan kurumsal değişikliklerle –örneğin yoksul kesimlerin ve özel sektör çalışanlarının kamu sağlık hizmetlerine erimişinde kolaylıklar sağlanmıştır- kamu gelir ve hizmetlerinin topluma pay edilmesinde alt gelir gruplarını gözetmiştir. Özellikle emekli maaşları ve dul ve yetim aylıkları dışındaki sosyal transferlerin Gayri Safi Yurtiçi Hasılaya (GSYH) oranı 2006’da %0,9 iken, 2010’da bu rakam katlanarak %1,8 olmuştur[1]. Görece yoksulluk oranı (kişi başı tüketim giderlerinin ortalama değerinin %50’sinin altında kalan bireylerin oranı) 2002’de %18,5’den 2006’da %16’ya gerilemiştir[2]. Asgari ücretlerde de ciddi bir artış yaşanarak: 2002’de medyan ücrete oranı 0.61’den (tam zamanlı çalışan için) asgari ücretleri 2011’de 0,71’e yükselmiş ve aynı dönemde asgari ücretin ortalama ücrete oranı 0,32’den 0,38’e yükselmiştir.[3]

Diğer taraftan, topluma yeniden pay edilen gelirlerin kaynağı zenginlerden ve şirketlerden tahsil edilen vergiler değil mavi yakalı çalışanlar ve beyaz yakalı profesyonellerden kesilen gelirler oldu. Bu politika işverenlere yoksul kesime zarar vermeden gelirlerini arttırabilmeyi sağladı. Bu durum oynak seçmen desteğine karşın kitlelerin sınıfsal kümelenmelerini kısmen açıklayabilir.

Son on yılda güvensizlik duygusu tüm çalışan kesimler için arttı. 1994 ve 2001 krizlerini takiben milli gelirden pay edilen ücret oranlarındaki düşüş AKP hükümetinin iktidarda olduğu 2008 senesine kadar devam etti. 2008’deki nisbi yükselişe rağmen, ücret paylaşımı halen 2001 krizi öncesi seviyeye ulaşamamıştır. 2000 yılına kıyasla, 2011’de %1,4 oranında düşüktür ve 1991’deki seviyenin %9,6’lık bir oranla gerisindedir[4]. Ayrıca, 2006 ve 2011 yılları arasında tüm ücret gelirleri arasında en düşük %40 ve en yüksek %20’lik kesimin ücret gelirleri içindeki payı artış göstermesine karşın, %40’lık orta ücretlilerin payı düşmüştür.

On yıllık AKP iktidarı döneminde taşeron işçi sayısı üç kat artarak 1,5 milyon seviyesini aşmıştır. Bu süreçte sendikalaşma oranı %9,5’den %5,8’e gerilemiştir, ki bu – OECD ülkeleri içinde en düşük oran, ve Doğu Avrupa, Meksika ve Kore’nin de altında.[5] Neredeyse bine yakın çalışan iş kazalarında hayatını kaybetmiştir. İstanbul’da büyük bir fabrikadaki ciddi bir sağlık sorununa işaret ettiği için işten atılan  işyeri hekimi Dr. Ahmet Tellioğlu ‘fakirlik seviyesinin biraz üstünde olanlar veya asgari ücretin biraz üstünde ücret alanlar ya da başka bir deyişle kaybedecek bir şeyleri olan çalışan herhangi bir kişi, artık Türkiye’de kendini daha da güvencesiz hissetmektedir’ dedi.

Ilginçtir, bu muhafazakâr neo-liberal idare altında yeniden paylaşım dinamiği Brezilya’da yükselen eğilimle benzerlikler taşımaktadır. Brezilya örneğinde, iktidarda olan ve AKP’nin aksine daha ilerici politikalar izleyen İşçi Partisi benzer şekilde asgari ücretlerin artışı ve fakir ailelere çocuk yardımı gibi yoksullara yönelik iyileştirmeler yapmıştır. Ancak tüm bunlar mali disiplin ve sıkı para politikası gibi neo-liberal politikaları terk etmekten imtina etme ya da yoksulluğun kaynaklarını kurutacak kentsel paylaşımın yapılamaması gibi durumlarla bir arada gidevam etti. Bu durum beraberinde sosyal hizmet, gelirler ve endüstri ve kamu çalışanlarını içine alan geniş bir çalışan kitlesinin çalışma koşullarında ciddi bir aşınmayı beraberinde getirerek, partinin çekirdek seçmen kitlesini de partiden uzaklaştırdı.

Neo-liberal vurgunculuk ve finans kaynaklı büyümeye dayalı bir kalkınma, sosyal uyum ve bölgesel yakınlaşma modeli olabilir mi? Hayır. Türkiye’nin, ani yükseliş ve düşüşlerin damgasını vurduğu yakın tarihine ve 1994, 2001 ve 2009 krizlerine bakacak olursak, bu model ne ekonomik olarak ne de toplumsal olarak sürdürülebilir. Yakın geçmişte yaşanan küresel krizde, Türkiye 2009 yılında diğer gelişen ekonomilerde yaşananlardan çok daha derin bir ekonomik kriz yaşadı. Türkiye’nin, ucuz iş gücü, spekülatif finansal sermaye akışı ve yüksek dış  ticaret açığına dayanan büyüme modeli, küresel bir durgunluk olmasa bile er ya da geç bir kriz yaşayacaktı. 2009’dan bu yana devam eden iyileşme süreci eskisi kadar hassastır. AKP’nin ekonomi politikalarında eksik olan gerçekten kalkınmayı hedefleyen sanayileşme politikalarıdır.

Şüphesiz, bu istihdamsız bir büyümedir. 2013 Mart ayı itibariyle (makale kaleme alınmadan açıklanan son TUİK verilerine göre) kentlerde işsizlik oranı (tarım dışı sektörlerde) kadınlar için %16,5 ve erkekler için %10,2 seviyesine yükselmiştir. Genç şehirli erkekler için işsizlik oranı %19,4 ve genç şehirli genç kadınlar (15-24 yaş aralığında) için bu oran %26,5 seviyesine yükselmektedir. Şehirlerde yaşayan genç erkeklerin %18,7’si, genç kadınlarınsa %30,2’si bir yıldan fazla bir süredir işsiz kalmıştır. Yüksek işsizlik oranlarıyla birlikte, şehirlerde kadın istihdam oranı %27,6 seviyesiyle sıra dışı bir şekilde düşüktür. Bu oran ucuz ve kamusal çocuk bakım hizmetlerinin yoksunluğu düşünüldüğünde sürpriz değildir. Şehirlerde kadın istihdamı kalkınmış ülkelerde görülmemiş bir şekilde düşük seviyelerdeyken, Başbakanın en az üç çocuk sahibi olunması yönündeki açıklamaları ve kadınların kürtaj ve doğum kontrolü haklarını hedef alan politikalar, hükümetin kadın karşıtı politikalarının açık örneklerdir.

AKP bir süredir IMF’ye olan borcun son taksitini ödemekle övünüyor. Ancak son 10 yılda Türkiye uluslararası finans piyasasına ciddi miktarda borçlanmış ve özellikle özel sektörün dış borcu daha once görülmemi ş seviyelere ulaşmıştır (Yeldan, 2013b). Bu kırılgan bir modeldir… Özel sektör borçlularının iflası durumunda tüm bu kayıplar kamulaştırılır. Avrupa’daki çevre ülkeler , Güney Amerika ve Doğu Asya’da daha önce yaşanan krizlere eklenebilecek sadece yeni  bir güncel örnektir. Türkiye’deki bir sonraki düşüş ve kriz için söylenebilecek ‘ya olursa’ değil, ‘ne zaman olacak’ sorusudur ve buna karar verecek olan da uluslararası finans yatırımcılarıdır. Siyasi istikrarsızlığın artmasıyla gerçekleşen son yabancı sermaye çıkışları bu yönde sinyaller vermektedir. Ancak bir sonraki sermaye çıkışı ABD Merkez Bankası FED’in ekonominin iyileşmeye devam etmesi halinde, parasal rahatlama programını kademeli olarak yavaşlatabileceği (piyasalara nakit arzı) açıklamasının ardından yaşanmıştır. 2008’den bu yana dünyanın en büyük merkez bankalarının agresif genişlemeci para politikaları yüksek spekülatif getiri sağlayan Türkiye gibi yükselen piyasalara sermaye akışını beraberinde getirmiştir. FED’in açıklamalarının uluslararası sermaye hareketleri üzerinde olumsuz etkileri dünya çapında benzer sonuçlar doğurmuş ancak özellikle Türkiye’de etkileri daha da zorlu olmuştur. Eş zamanlı olarak, hükümet protestoları uluslararası aktörler ve “faiz lobisinin” bir komplosu olarak nitelendirmiş ve son dönemin sermaye çıkışları  hükümet için bardağı taşıran son damla olmuştur, ve borsada özellikle yabancılar tarafından satılan hisselerin takibini hedefleyen resmi soruşturmaların başlamasına ön ayak olmuştur.

Maalesef, sermaye çıkışlarına yönelik bu ilgi  sermaye hareketlerini düzenlemeyi hedefleyen ciddi bir ilgi değil; bu sıra dışı toplumsal hareket üzerine şüpheleri çekmeyi amaçlayan bir komplo söylemidir.

Neyse ki, bulaşıcı olan sadece uluslararası sermaye akışı değildir. Wall Street’ten Tunus, Türkiye ve Brezilya’ya kadar ayaklanan halklar dünyadaki sessiz çoğunlukların memnuniyetsizliğini dile getirerek umutsuzluğu önce öfkeye ve ardından umuda dönüştürdü. Deneyimleri tüm dünyada birlik duygusunu ateşledi. Önce bölgesel olarak başlayan bir domino etkisi yarattılar ama şu an geldikleri noktanın, bölge sınırlarını çoktan aştığına inanıyorum. Çok fazla ortak yönleri vardır.  Tüm bunlar gittikçe artan eşitsizlik, işsizlik, güvensizlik ve temel ihtiyaçların tedarikinim metalaştırılması kadar demokrasi, ifade ve kitlelerin temsilinin yoksunluğundan da kaynaklanan hareketlerdir. Gösterilerin genç aktörleri, kendilerinden önceki nesillere kıyasla, krizlerin –enerji krizi, iklim değişikliği, çevre krizi, gıda krizi- çok yönlü karakteri hususunda aydınlanmıştır. Öncesinde herhangi bir örgütlenme içine girmemiş genç kadın ve erkekler gösterilerde en ön sıralarda yer almıştır.  Bunun gençler arasındaki yüksek işsizlik oranı ve giderek artan güvencesizliğin tavan yaptığı bir dönemde ortaya çıkması hiç şaşırtıcı değildir. Bu, geleceği konusunda endişe eden, çalışıyor olsa bile ancak kısa süreli iş sözleşmeleri olan ya da kayıt dışı sektörde yarı zamanlı çalışmak zorunda kalan, çoğunlukla çok düşük ücretler alan ve eğitim düzeylerinin çok altında ve amaçlarıyla örtüşmeyen işlerde çalışan yeni bir nesil. Türkiye’nin isyanlarla dolu bir geçmişi var ancak Yunanistan, İspanya ya da Mısır’daki isyan görüntülerinin İstanbul, Ankara veya İzmir’de ilk kez ayağa kalkanların hafızasında, genç Türkiye insanlarının kolektif hafızasında, askeri darbe ve yönetici elit kesim nesilleri tarafından olarak silinen, itibarı sarsılan ya da şeytanlaştırılmış Türkiye direniş tarihinden çok daha büyük bir yer kaplıyor.  Bugün korkuyu yenmek ve isyan etmek bir gurur vesilesi. Sonrasında ne olursa olsun, tüm bu hareketler sosyal genlerimizi sonsuza dek değiştirmiştir.

Sıra size gelebilir…

Prof. Dr. Özlem Onaran, University of Greenwich

Makaleyi şu şekilde referans vererek kullanabilirsiniz:

Onaran, Özlem (Ağustos, 2013), “Eşitsizlik, Gelir Dağılımı ve Türkiye’de Yaşanan Protestoların Ekonomi-Politiği”, Cilt II, Sayı 6, s.20-24, Türkiye Politika ve Araştırma Merkezi (AnalizTürkiye), Londra: Analiz Türkiye (http://researchturkey.org/?p=3717&lang=tr)

Referanslar:

Onaran, Ö. 2009. “Labor after the crisis in Turkey”, in Turkish Economy in the Post-crisis Era: The new Phase of Neoliberal Restructuring, eds. Şenses, F. and Öniş, Z. Routledge, 243-261.

Yeldan, E. 2013a, “IMF Dönemi Bitti Aldatmacası,” Cumhuriyet, 1 Mayıs.

Yeldan, E. 2013b, “Talan Ekonomisi,” Cumhuriyet, 5 Haziran.


[1] Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) verilerinden hareketle yazarın kendi hesaplamasıdır.

[2] Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) 2006 yılı öncesi ve sonrasında yayımlanan yoksulluk verilerinden hareketle yazarın kendi hesaplamasıdır

[3]  Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) verilerinden hareketle yazarın kendi hesaplamasıdır, veriler  http://stats.oecd.org kaynağından sağlanmıştır.

[4] Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) 2006 yılı öncesi ve sonrası verilerinden hareketle yazarın kendi hesaplamasıdır.

[5] Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) verilerinden hareketle yazarın kendi hesaplamasıdır, veriler  http://stats.oecd.org kaynağından sağlanmıştır.

Facebooktwitterlinkedinmail

Yorumlar

Loading Facebook Comments ...

One thought on “Eşitsizlik, Gelir Dağılımı ve Türkiye’de Yaşanan Protestoların Ekonomi-Politiği

  1. Ekonomi

    gerçekten ekonomi alanında farklı bir bakış açısı ile yazılmış bir makale daha önce bu türden konulara özellikle protestanların bir ekonomi politik içinde yer aldığını hatırlamıyorum…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.