Adalet ve Kalkınma Partisi İktidarının Doğuşunu Hazırlayan Dinamikler (1980 – 2002)

 

Adalet ve Kalkınma Partisi İktidarının Doğuşunu Hazırlayan Dinamikler (1980 – 2002)

Özet

Bu çalışmada, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarının doğuşunu hazırlayan gelişmelerin çözümlenmesine yönelik olarak, 1980 – 2002 yılları incelenmektedir. Döneme damgasını vuran iki askeri müdahale, iki ekonomik kriz, etkileri ekonomik krizler kadar derin olan ve peş peşe yaşanan iki büyük deprem, üç önemli dış gelişme sadece incelenen dönemi değil, günümüz Türk siyasi hayatını da derinden etkilemiştir.

Askerin siyasete her müdahalesinde, siyasi kurallar ve siyasi aktörler doğrudan veya dolaylı olarak yeniden belirlenmiş, dönem boyunca askerin siyaset üzerindeki etkisi hep var olmuştur. Bazı siyasetçiler bu müdahale ortamından yararlanmaya çalışmış, bazıları buna direnmek için büyük çaba harcamıştır. Gelişmeler siyaset mühendisliği girişimlerinin başarısız olduğunu, seçmenlerin askeri bürokratik devletten yana değil sivil halktan yana olan siyaseti güçlendirdiğini göstermiştir.

Nihayet soğuk savaş döneminin sona ermesiyle, sağ-sol çatışmasına dayalı bir geleneğe sahip olan Türk siyasetinin kimlik çatışmalarına dayalı bir siyasi yapı kazandığı görülecektir.

Giriş

Bu çalışmada askeri müdahalelerin Türk siyasetini doğrudan ve dolaylı olarak nasıl şekillendirdiği, kendini müdahalenin etkisinde hisseden siyasetçilerin nasıl tepkiler geliştirdiği, bu arada dış dinamiklerin ve ekonomik krizlerin bu siyasi ortama etkilerinin neler olduğu ve nihayet AKP’nin doğuşuna ve iktidara gelişine bu karmaşık sürecin etkileri gösterilmeye çalışılmıştır.

12 Eylül 1980 günü Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koydu. Parlamento ve hükümet fesh edildi, bütün yurtta sıkıyönetim ilan edildi. Bu tarihten 6 Kasım 1983 tarihine kadar ülkeyi Genel Kurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarından oluşan Milli Güvenlik Konseyi (MGK) idare etmiştir. Bu dönemde seçilmiş bir parlamento ve parlamento çoğunluğuna dayanan bir hükümet mevcut olmamıştır. Yürütme ve yasama yetkisini, kendi atadığı bir hükümete (Ulusu Hükümeti) ve tüm üyelerini yine kendisinin atadığı bir Meclise (Danışma Meclisi) rağmen esas itibariyle MGK kullanmıştır.

Konsey başkanı sıfatıyla Orgeneral Kenan Evren 12 Eylül günü yaptığı açıklamada yıkıcı ve bölücü mihrakların faaliyetlerini alabildiğine artırdıklarını, vatandaşların can ve mal güvenliğinin tehlikeye düştüğünü, Atatürkçülük yerine irticai fikirlerin yaygınlaştığını, ülkenin bölünme ve iç harbin eşiğine geldiğini müdahale gerekçesi olarak vurgulamıştır (Milliyet :12 Eylül 1980).

1970’li yılların özellikle ikinci yarısı ideolojik kutuplaşmaların silahlı çatışmalara dönüştüğü yıllardı. Özellikle üniversitelerde yaşanan sağ-sol çatışmaları pek çok gencin hayatını kaybetmesine yol açmıştı. Tüm ülke düzeyinde yaygınlaşan bu ortamın askeri müdahaleyle son bulması MGK’ya başlangıçta kamuoyu desteği sağlamıştı.

Askeri müdahalenin en önemli etkisi, Türk siyasi hayatı üzerinde olmuştur. Bu etki yalnızca 12 Eylül 1980 – 6 Kasım 1983 arasındaki askeri yönetim dönemiyle sınırlı kalmamış, 2000’li yılların başlarına kadar sürmüştü. Askerin siyasete etkisi incelediğimiz dönem boyunca doğrudan veya dolaylı olarak hep devam etmiş; Türkiye 28 Şubat 1997’de post-modern nitelikli ikinci bir askeri müdahaleyle tekrar karşılaşmıştır. Bu ikinci müdahale nitelik ve yöntemleri açısından birincisinden çok farklı özelliklere sahiptir. Ancak sonuçları itibariyle siyaseti amaçladığının tersi bir yöne sürüklemiştir.

Çalışmamızda incelediğimiz dönem boyunca yaşanan askeri müdahaleler, krizler ve depremlerin yol açtığı ekonomik ve sosyal sorunlar, iç ve dış siyasi gelişmeler kronolojik olarak incelenmiştir. Böylece 2002 seçimleriyle AKP’yi iktidara taşıyan dinamikler ortaya konulmuştur.

I. Askeri Müdahalenin Gölgesinde Türk Siyasi Hayatı

A.12 Eylül Yönetiminin Siyaseti Yeniden Düzenlemesi

12 Eylül öncesi parlamentoda temsil edilen önemli dört siyasi parti vardı. Bunlar büyüklük sırasına göre; Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Adalet Partisi (AP), Milli Selamet Partisi (MSP) ve Milliyetçi Hareket Partisi’ (MHP) dir. MGK Mecliste bulunan bu partileri ve diğerlerini kapattı ve tüm mal varlıklarını hazineye aktardı. Anılan dört partinin Genel Başkanlarını ve parti yöneticilerini gözaltına aldılar, MSP ve MHP’nin Genel Başkanlarını ve yöneticilerini ise yargılayarak hapsettiler.

Sivil yönetime geçmek maksadıyla 1982 Anayasası hazırlandı ve halkoyuna sunularak %91.37 oyla kabul edildi. MGK ayrıca yeni bir siyasi partiler kanunu çıkardı ve ülkeyi seçimlere götürdü. Ancak seçim sistemi ile ilgili önemli düzenlemeler yaptı. Bunlardan en önemlisi seçim barajlarıdır. Bunlardan birincisi %10’luk Türkiye barajıdır. Buna göre, Türkiye genelinde %10’dan fazla oy alamayan parti milletvekili çıkaramayacaktı. İkincisi seçim çevresi barajıdır. Buna göre örneğin dört milletvekilliği olan bir seçim çevresinde %25’ten az oy alan siyasi partiler o seçim çevresinden milletvekili çıkaramayacaktı.

Diğer taraftan,  6 Kasım 1983 yılında yapılan genel seçimlere katılacak partilerle ilgili önemli kısıtlamalar ve yönlendirmeler yapılmıştır. Her şeyden önce 12 Eylül öncesi partilerin Genel Başkanlarına ve yöneticilerine siyasi yasak getirilmiştir. 12 Eylül öncesi partilerin aynı adla kurulması yasaklanmıştır. 1983 yılında 17 parti kurulduğu halde, bu partilerden sadece üçünün seçimlere girmesine izin verilmiştir (Ahmad,2006:223). Bunlar Turgut Sunalp’ın Genel Başkanı olduğu Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP), Necdet Calp’in Genel Başkan olduğu Halkçı Parti (HP) ve Turgut Özal’ın Genel Başkan olduğu Anavatan Partisi (ANAP) dir. Bunlardan ilk ikisi MGK tarafından kurdurulmuş, Anavatan Partisi ise MGK’nın icazetiyle kurulmuştur.

Görüldüğü gibi 12 Eylül askeri yönetimi siyaseti baştan sona yeniden düzenlemeyi amaçlamış; tüm eski siyasi partileri kapatmış, eski partilerin yöneticilerine siyaset yasağı getirmiş, onları siyaseten yok etmeye çalışmıştır. Buna ilaveten güdümlü (MDP ve HP) ve icazetli (ANAP) partilerin yerleşik hale gelmesi için askeri yönetim sonrası ilk seçimlere kurulan diğer partilerin girişini engellemiştir. Kenan Evren 12 Eylül’ün üç muteber partisinden MDP’yi açıkça desteklemiştir. 1980 öncesinin koalisyon hükümetlerinin bir daha görülmemesi, aşırı sağ ve sol partilerin TBMM’de temsil edilmemesi, siyasetin iki merkez parti etrafında yoluna devam etmesi için yüksek seçim barajları getirmiştir (Turan, 2004:124-130).

MGK kurulan 17 partiden yalnızca üçünün 1983 seçimlerine girmesine izin verdi. Bütün partilerde az veya çok kurucuları veto etti. Hatta seçime girmesine izin verdiği üç partinin milletvekili adaylarından pek çoğunu da veto etti. MGK’nın istemediği adaylar milletvekili olamadılar. Askeri yönetimin amacı 12 Eylül öncesindeki siyasi partileri ve başta Genel Başkanları olmak üzere bu partilerde siyaset yapmış önemli isimleri siyasetten uzaklaştırmaktı. Siyaseti yeniden düzenlemek, eski siyasi alışkanlıkları ve yapıları ortadan kaldırmak, aşırı sağ ve sol  partilerin yeni dönemde ortaya çıkmamasını sağlamaktı. 1983 seçim sonuçlarına ve siyasetin geleceğine bakıldığında MGK, yönetimi sivillere devrederken büyük ölçüde amacına ulaşmış görünüyordu.

B.12 Eylül Yönetiminin Hedeflerinin Çöküşü

1. Askeri Müdahaleyi Yapan Kadroların Güvenceleri

Askeri yönetim 1982 Anayasasını ve Siyasi Partiler Kanununu yürürlüğe sokmuş ve 1983 seçimleriyle siyasetten çekilmiştir. Ancak Anayasayı ve parlamentoyu fesh eden, hükümeti deviren, kısaca demokrasiyi yok eden ve üstelik tüm bunları yasalara aykırı olarak silah zoruyla yapan, ayrıca bu hukuk dışı dönemi üç yıl süren askeri yönetimin iktidarı devretmesi kolay değildi. Demokrasi ve hukuk düzeni normal işlemeye başladığı andan itibaren, bu dönemden hesap sorulabilir, tüm darbeciler yargılanabilirdi. Yani askeri müdahaleyi yapanlar riskli bir sürece girmekteydiler ve bunun farkındaydılar. Bunun için iktidarı ve yönetimi terk ederken kendileri açısından “çıkış garantileri” (Yazıcı,1997:24-42) oluşturmuşlardır. Ve üstelik bu garantilerin önemli bir kısmını 1982 Anayasasına yerleştirmişlerdir.

Bu Anayasaya göre, Konsey Başkanı ve Devlet Başkanı Kenan Evren Anayasanın kabulüyle birlikte yedi yıllığına cumhurbaşkanı seçilmiş (Anayasa, geçici m.1), MGK’nın diğer üyeleri de Anayasanın kabulüyle birlikte Cumhurbaşkanlığı Konseyi Üyesi sıfatını (Anayasa, geçici m.2) almışlardır. Bu da yetmemiş MGK’nın, o dönemde kurulmuş hükümetlerin ve Danışma Meclisinin her türlü karar ve tasarruflarından dolayı haklarında cezai, mali veya hukuki sorumluluk iddiası ileri sürülemeyeceği hükme bağlanmıştır (Anayasa, geçici m.15). Nitekim ilgililer hakkında mevcut çok büyük yolsuzluk iddiaları hiçbir işleme tabi tutulamamıştır (t24,9 Temmuz 2015).

Askerin siyaset üzerindeki etkisini sürdürmek için oluşturulan kurumlardan biri de Milli Güvenlik Kuruludur (Anayasa, m.118). Genel Kurmay Başkanı, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri komutanları ile Jandarma Genel Komutanları bu yeni kurulun üyeleri olarak belirlenmiştir. Bu kurulun diğer üyeleriyse Cumhurbaşkanı, Başbakan, Milli Savunma ve Dışişleri Bakanlarıdır. Görüldüğü gibi Kurulun asker üyelerinin sayısı (en az 5), sivil üyelerin sayısından (en fazla 4) her zaman fazladır ve Kurula askeri üyeler hakimdir. 28 Şubat 1997 post-modern askeri müdahale sürecinde görüleceği gibi bu Kurul çeyrek asırdan daha uzun süre siyasetin üzerinden elini çekmemiştir.

Daha önce anlattığımız askeri yönetimin siyaseti yeniden düzenleme çabaları da, iktidardan ayrıldıktan sonraki çıkış garantilerinden olarak görülmelidir.

Zamanla darbecilerin güvenceleri ortadan kalkmıştır. Her ne kadar sivil yönetime geçerken Kenan Evren cumhurbaşkanı, Konsey üyeleri cumhurbaşkanlığı konseyi üyeleri haline gelmişse de Anayasadaki sürelerin dolmasıyla yönetimden tamamen uzaklaşmışlardır. Milli Güvenlik Kurulu ise, 2001 yılında yapılan değişiklikle başbakan yardımcılarının kurul üyesi olmasıyla yerini sivil ağırlıklı bir yapıya bırakmıştır. Ve nihayet 2010 yılında Konsey üyelerinin yargılanamayacağını hüküm altına alan Anayasanın geçici 15. Maddesi yürürlükten kaldırılmış ve sağ kalan üyeler yargılanmıştır.

2. Askeri Yönetim ve Güvenlik Sorunu

Tüm bu siyaseti yeniden kurgulama çabalarına karşılık, toplumsal dinamikler siyaset mühendisliği çabalarını geçersiz kılmıştır. Değil siyaseti yeniden düzenlemek, 12 Eylül askeri yönetimi müdahale gerekçesi olarak ortaya koyduğu iç çatışmalar ve güvenlik sorunlarını bile çözümleyememiştir. Hatta kendi yönetim döneminde gözaltına alınan, tutuklanan, soruşturmasız görevlerine son verilen, değişik şekillerde mağdur edilen, işkence gören ve idama mahkum edilen yüzbinler hesaba katılacak olursa, insanların yaşadığı can ve mal güvenliği sorununun askeri yönetimle birlikte arttığı bile söylenebilir. Çünkü askeri yönetim dönemi temel hak ve hürriyetleri ortadan kaldırmış ve baskıları artırmıştır. Bu dönemde 178.565 kişi göz altına alınmış, 64.505’i tutuklanmış, tutuklananlar içinden de 41.727’si mahkum edilmiştir. Mahkumiyetlerden 326’sı idam cezası almış, bunların 25’i infaz edilmiştir. Açılan davalarda idamı istenmiş olanların sayısı 3600 kişidir. Bir yıl içinde 18.000 memur idari ve hukuki cezaya çarptırılmıştır. Üniversitelerdeki bir çok öğretim üyesinin ve kamu çalışanlarının görevine hiçbir gerekçe gösterilmeden sıkı yönetim komutanlıkları tarafından son verilmiştir (Turan,2004:120). Gözaltına alınanlar ve tutuklular çok ağır işkencelere maruz kalmışlardır. Tüm bu ağır tablo, ülkeyi sağ-sol çatışmalarından kurtarmanın bedeli olarak gösteriliyordu.

Askeri yönetim döneminde terör eylemleri farklı boyutlarda sorun olmaya devam etmiştir.[i] Pek çok faili meçhul cinayetler ve olaylar 1980 sonrası Türkiye’sinin 1980 öncesinden daha güvenli olmadığını göstermiştir.[ii] Daha askeri yönetimin sona ermesinden kısa bir süre sonra yeni ve Türkiye’yi çok daha derinden ve çok daha uzun süre yoracak PKK eylemleri başlamıştır. 1978’de kurulan PKK, 12 Eylül 1980 sonrasının oluşturduğu koşulların da etkisiyle örgüt merkezini yurt dışına taşımış, bu dönemde örgütlenmesini tamamlamış, ilk ses getiren eylemini Şemdinli ve Eruh ilçelerinde eş zamanlı olarak 15 Ağustos 1984 tarihinde gerçekleştirmiştir (Hürriyet, 18 Ağustos 1984:1, Milliyet, 11 Ekim 1984:1, Hürriyet, 22 Haziran 1987:1, Tercüman, 10 Temmuz 1987:1). O tarihten bugüne kadar PKK Türkiye’nin en önemli sorunlarının başında gelmiş, iç ve dış siyaseti derinden etkilemiştir. Halen PKK Türkiye’nin en önemli sorunlarından biridir.

II. Askeri Müdahale Sonrası Siyasi Gelişmeler

A.12 Eylül Siyasetçilerinin ve Partilerinin Yok Oluşu

Askeri yönetimin kurguları daha ilk seçimden itibaren çöktü. Konseyin desteklediği MDP 1983 seçimlerinden iktidar olarak değil, en az oy alarak üçüncü parti olarak çıkarken, daha sivil görünen ANAP iktidar oldu. 25 Mart 1984 günü yapılan yerel seçimlerdeyse 12 Eylül’ün iki partisi MDP ve HP sırayla %5.4 ve %8.7 oy alarak biri 4 Mayıs 1986 yılında ANAP ile diğeri 3 Kasım 1985 tarihinde Sosyal Demokrasi Partisi (SODEP) ile birleşerek Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) adını almış ve tarih olmuşlardır (Yücel,2006:54-56,69). Bu süreçte MDP Genel Başkanı Turgut Sunalp ile Halkçı Parti Genel Başkanı Necdet Calp’in siyasi hayatları diğer pek çok partilileriyle birlikte son bulmuştur.

12 Eylül’ün icazetli partisi ANAP ise girdiği iki genel milletvekili (1983, 1987) ve bir yerel (1984) seçimde oyları azalmakla birlikte en fazla oy alan parti özelliğini iktidar gücüyle sürdürmüş, ancak girdiği dördüncü seçimden (26 Mart 1989) üçüncü olarak çıkabilmiştir. Her seçimde sürekli oy kaybeden Anavatan Partisi nihayet 1991 seçimleriyle iktidarı da kaybetmiştir. 1990’lı yıllar 12 Eylül’ün son partisinin de tükeniş yıllarıdır. ANAP’ın kurucu Genel Başkanı Turgut Özal ise partisinin son tek başına iktidar döneminde, 31 Ekim 1989 günü parlamentoda yapılan seçimlerde, Türkiye Cumhuriyetinin sekizinci cumhurbaşkanı seçilmiş, partisinin iktidardan düşüşünü gördükten sonra, 17 Nisan 1993 günü geçirdiği kalp krizi sonucunda vefat etmiştir (Sabah,18 Nisan 1993:1).

Daha sonraki yıllar ise ANAP açısından çalkantılarla geçmiştir. 1990’nın ikinci yarısından itibaren bazı koalisyon hükümetlerinde yer almış ancak erime süreci devam etmiştir. 31 Ekim 2009 tarihinde yapılan kongrede Demokrat Partiyle birleşmiş ve 12 Eylül’ün üçüncü muteber partisi de hukuken ve fiilen diğerleri gibi yok olmuştur.

B. 12 Eylül’ün Yok Ettiği Siyasetçilerin Ve Partilerin Yeniden Doğuşu

1. Süleyman Demirel Ve Doğru Yol Partisi

1982 Anayasası ile Siyasi Partiler Kanununun yürürlüğe girmesi, yeni siyasi partilerin kurulması ve bu partilerin 1984 ve daha sonraki seçimlere girmesi, 1980 öncesi siyasetçilerinin siyasete dönüşlerinde bir başlangıç olmuştur. İkinci önemli aşama 6 Eylül 1987’de yapılan halk oylamasında eski siyasilere getirilen yasakların kaldırılmasıdır. Bu süreci tamamlayan üçüncü ve son nokta ise 19 Haziran 1992 tarihinde eski siyasi partilerin aynı isimle yeniden açılmasına izin veren yasal düzenlemenin yapılmasıdır (Akşin,2007:292).

Adalet Partisi (AP) Genel Başkanı olarak başbakan olan ve 12 Eylül müdahalesiyle iktidardan uzaklaştırılan, partisi kapatılan ve kendisine de 10 yıl siyaset yasağı getirilen Süleyman Demirel’e yakın isimler, 20 Mayıs 1983 tarihinde Büyük Türkiye Partisini (BTP) kurmuşlardır (Cumhuriyet, 21 Mayıs 1983:1). Partiye AP’lilerin yoğun katılımı Milli Güvenlik Kurulunu harekete geçirmiştir. 26 Temmuz 1983 günü MGK kararıyla BTP kapatıldı. Süleyman Demirel BDP’nin kapatılacağını anlayınca 23 Haziran 1983’te Doğru Yol Partisinin kurulmasını sağlamıştır.. DYP’nin 6 Kasım 1983 seçimlerine girmesi MGK tarafından engellenmiştir. Ama 25 Mart 1984 yerel seçimlerinde %13.25 oy aldı. 1987 referandumuyla Süleyman Demirel’in siyasi yasağının kalkmasından sonra, o sırada DYP’nin başında bulunan emanetçi Genel Başkan Hüsamettin Cindoruk görevi sahibine bırakmıştır. Süleyman Demirel’in Genel Başkanlığında 29 Kasım 1987 genel milletvekili seçimlerinde %19.1 oyla 59 milletvekili çıkararak TBMM’ye girmiştir. 26 Mart 1989 yerel seçimlerinde SHP’nin arkasından ikinci gelerek üçüncü sıradaki ANAP’tan daha fazla oy almıştır. Nihayet 20 Ekim 1991 seçimlerinden %27 oyla birinci parti çıkan DYP, %20.8 oyla üçüncü olan SHP’yle koalisyon kurdu ve 12 Eylül’ün yasaklı siyasetçisi Demirel başbakan olmuştur. 1993 yılı Nisanında ise Özal’ın ölümü üzerine Süleyman Demirel cumhurbaşkanı olmuştur Özal’la başlayan sivil cumhurbaşkanlığı Demirel’le devam etmiştir. Böylece Demirel Anayasa gereği aynı zamanda başkomutan oluyordu. Artık askerler cumhurbaşkanlığını ebediyen kaybetmişler ve askerin siyasi rolü zayıflamıştı (Hale,1996:242).

Süleyman Demirel’in cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra Tansu Çiller DYP Genel Başkanı ve başbakan olmuştur. İzlenen popülist politikaların da etkisiyle 1994 yılının başlarında ekonomik bir kriz patlamıştır. Dolar kuru Nisan ayında Ocak ayı TL değerinin iki katına çıkmıştır. Sonuçları çok ciddi olmuştur: Üç haneli enflasyon, üretimde daralma, reel ücretlerde erozyon ve işsizlikte artış. Krizle mücadele için hükümetin açıkladığı 5 Nisan Kararları ile kamu harcamalarında kesintiye gidilmiş, ilave vergiler getirilmiştir. Bu tedbirler seçmeni memnun etmemiş, üstelik 1996’nın ikinci yarısından itibaren tekrar yüksek bütçe açığı sorunuyla karşılaşılmasını önleyememiştir (Yentürk,2005:144-145). Tansu Çiller liderliğinde DYP 1990’lar boyunca oy kaybetmiş ve nihayet 2002 seçimleriyle Meclis dışı kalmıştır.

2. Bülent Ecevit Ve Demokratik Sol Parti

1970’li yılların başbakanlarından ve 12 Eylül askeri yönetimin yasaklı liderlerinden Bülent Ecevit, MGK’nın bütün siyasi partileri, bu arada CHP’yi de kapattığı tarih olan 16 Ekim 1981’den önce CHP Genel Başkanlığından istifa etmiştir. O tarihte Ecevit’in 12 Eylül sonrası yeni bir strateji izleyeceği, bundan böyle siyasette hizip, klik gibi sıkıntıları yaşamadan hareket edeceği anlaşılamamıştır (Yücel,2006:81). Nitekim Genel Başkanlığını yaptığı CHP’yle bağını kopardı ve kendi kulvarında yeni bir siyasi hareket oluşturmuştur. Eşi Rahşan Ecevit’in Genel Başkanlığında Demokratik Sol Partiyi (DSP) 14 Kasım 1985’te 620 kurucu üye ile kurmuştur. Bu geç kuruluş nedeniyle 1983 ve 1984 seçimlerine giremedi. Siyasi yasakların kalkması üzerine 13 Eylül 1987’de toplanan kurultayda Bülent Ecevit partinin Genel Başkanı olmuştur.  1987’de %8.5, 1989 seçimlerinde %9.03 oy alan DSP, nihayet 20 Ekim 1991 seçimlerinde %10.8 oyla barajı aşarak TBMM’ye yedi milletvekili sokmayı başarmıştır. 1994 yerel seçimlerinde oyları 2 puan düşen DSP, 1995 seçimlerinde %14.6 oyla milletvekili sayısını 76’ya çıkarmıştır. 18 Nisan 1999 genel milletvekili seçimlerinde ise %22.2 oy ve 136 milletvekiliyle en büyük parti olmuş, MHP ve ANAP’la koalisyon kurmuş ve 12 Eylül yönetiminin siyasi yasaklısı Bülent Ecevit başbakan olmuştur. Çalkantılı bir dönemden sonra 2000’li yıllarda Meclis’te temsil edilmeyen DSP’nin Genel Başkanı Bülent Ecevit 5 Kasım 2006’da vefat etmiştir.

3. Alparslan Türkeş ve Milliyetçi Hareket Partisi

12 Eylül’ün diğer bir yasaklı siyasetçisi olan MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş’in izniyle Mehmet Pamak’ın Genel Başkanlığında ülkücü kadrolar tarafından 7 Temmuz 1983’te Muhafazakar Parti (MP) kurulmuştur. 1983 seçimlerine giremeyen ve birkaç kez Genel Başkan değişikliği yaşayan MP, 30 Kasım 1985 günü ismini Milliyetçi Çalışma Partisi olarak değiştirmiştir. 4 Ekim 1987’de yapılan olağanüstü kongrede Alparslan Türkeş partinin Genel Başkanlığına getirilmiştir. 29 Kasım 1987 seçimlerinde %2.9 oy alan MÇP, 26 Mart 1989 seçimlerinde oyunu %4.2’ye çıkardı. MÇP 20 Ekim 1991 genel milletvekili seçimlerinde Refah Partisi (RP) çatısı altında seçimlere girmiştir. %16.9 oy alan ittifaktan seçim sonrası ayrılan 19 milletvekili partileri olan MÇP’ye dönmüşlerdir. 24 Ocak 1993’te yapılan MÇP olağanüstü kongresiyle partinin adı Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) olarak değiştirilmiştir. 1994 seçimlerinde %8 oy alan MHP, 1995 seçimlerinde de %8.2 oyla barajın altında kalmış ve Meclise girememiştir. 4 Nisan 1997 tarihinde Alparslan Türkeş’in ölümünden (Türkiye, 5 Nisan 1997:1) sonra, 18 Nisan 1999 tarihinde yapılan milletvekili seçimlerinde %18 oy ve 129 milletvekili ile ikinci parti olan MHP, Bülent Ecevit’in başbakanlığında kurulan DSP–MHP-ANAP koalisyonuna girmiştir. Ancak 2002 seçimlerinde barajı aşamayarak Meclis dışında kalan MHP, 2000’li yıllarda yapılan daha sonraki seçimlerde sürekli TBMM’de temsil edilmeyi başarmıştır.

4. Yasal Kürt Siyasi Hareketi

12 Eylül askeri yönetiminin aşırı sağ ve sol partilerin TBMM’ye girmesini istemediği, bunun için barajlar oluşturduğu ifade edilmiştir. Ancak askeri yönetimin çekilişinden 10 yıl geçmeden RP ve MHP 1990’ların başından itibaren TBMM’de temsil edilmişler ve giderek güçlenmişlerdir.

 Yasa dışı Kürt siyasi hareketi olan PKK, 12 Eylül 1980’den önce kurulmuş, örgütlenmesi askeri yönetim döneminde tamamlamıştır. Yasal Kürt Siyasi Hareketi ise devletin resmi Kürt politikasını etkilemek amacıyla (Yayman,2011:153) Kürt kimliğine dayalı olarak 1990’larda ortaya çıkmış ve Türk siyasi hayatını derinden etkilemiştir. Açıkça görülmektedir ki askeri müdahalelerin yok etmeye çalıştığı yapılar daha güçlü ve çeşitlenmiş olarak var olmaya devam etmişlerdir.

1990’lı ve 2000’li yıllarda yasal Kürt siyasi hareketi (YKSH) genel milletvekili ve yerel seçimlere bağımsız adaylarla veya parti olarak girmek suretiyle etkin sonuçlar almıştır. “YKSH genel Kürt siyasi hareketinin ayrılmaz bir parçasıdır, fakat… Bu hareket içindeki belirleyici öğe değildir; YKSH genellikle yasa dışı (özellikle Abdullah Öcalan ve PKK üst düzey yönetimi) ve yarı yasal (günümüzde Demokratik Toplum Kongresi (DTK) ve onun yöneticileri) Kürt siyasi hareketine tabi olmuş, bu kişi ve kurumlara karşı açık ve tutarlı eleştiriler geliştirmemiş ve herhangi bir şekilde ve herhangi bir zamanda hareketin geneline damga vuramamıştır” (Çakır, 2011: 5). Genel Kürt siyasi hareketinde gördüğümüz yasal, yarı yasal ve yasa dışı birimler arasındaki otorite ve güç bölünmüşlüğü, bu hareketin partilerinin yönetim yapısına da yansımıştır. İlk defa bir siyasi hareket tek bir Genel Başkan yerine eş başkanlık sistemi uygulamıştır. Nitekim bu hareketin son siyasi temsilcisi olan HDP iki eş başkan tarafından yönetilmektedir. Bunlardan biri Selahattin Demirtaş, diğeri ise Figen Yüksekdağ’dır.

YKSH ile kastedilen genel Kürt Siyasi Hareketi tarafından kurulan partilerdir. Her ne kadar Çakır bu yapıyı “yasal“ olarak nitelendirmiş ve “YKSH” olarak isimlendirmişse de Anayasa Mahkemesi her zaman aynı kanaatte olmamıştır. Çünkü YKSH’nin ilk partisi olan Halkın Emek Partisi’nin (HEP) kurulduğu 7 Haziran 1990 tarihinden bugüne kadar toplam yedi parti kurulmuş ve bunların çoğu Anayasa Mahkemesi tarafından yasalar içinde faaliyet göstermediği inancıyla kapatılmıştır. Siyasi partilerin sürekli kapatılması olayı öteden beri Türkiye’de çok sık yaşanmış ve 1923-2006 yılları arasında 228 siyasi parti kurulmuş, 178 parti kapanmış ve siyasi partilerin ortalama ömürleri 4.77 yıl olmuştur (Kaynar, 2007:39,399). Diğer taraftan bazı milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırılarak tutuklanmışlardır. Şu anda tarih tekerrür edercesine yine Kürt milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması 2016 yılının siyasi gündemini en yoğun şekilde işgal eden bir konudur. Her türlü yasal engellere ve özellikle parti kapatmalarına maruz kalan YKSH, HEP ile başlayan serüvenine Demokrasi Partisi (DEP), Halkın Demokrasi Partisi (HADEP), Demokratik Halk Partisi (DEHAP), Demokratik Toplum Partisi (DTP), Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) ve nihayet halen Halkların Demokratik Partisi (HDP) ile devam etmektedir. Zaman zaman meşruiyet tartışmasına konu olmuşsa da sahip olduğu büyük bir seçmen kitlesine dayanarak yasal zeminde varlığını etkin bir şekilde sürdürmüştür.

5. Necmettin Erbakan ve Refah Partisi – Fazilet Partisi

12 Eylül askeri yönetiminin yargıladığı ve hapse attığı (Hürriyet, 16 Ekim 1980:1), Milli Selamet Partisi (MSP) Genel Başkanı Necmettin Erbakan 19 Temmuz 1983’te Refah Partisini (RP) kurmuştur. 1983 seçimlerine giremeyen parti, 1984 seçimlerinde %4.4 oy almıştır. Siyasi yasakların kalkması üzerine 6 Eylül 1987’de toplanan olağanüstü kongre ile Genel Başkanlığa Necmettin Erbakan seçilmiştir. 1987 seçimlerinde %7.2, 1989 seçimlerinde %9.8 oy almak suretiyle hızla baraj sınırına yaklaşmıştır. 20 Ekim 1991 genel milletvekili seçimlerinde MÇP ve İDP’yi çatısı altına alarak ittifakla seçime girmiş ve %16.9 oyla 62 milletvekili çıkarmıştır. Bunlardan 19’u MÇP’ye 3’ü İDP’ye geçince, RP 40 kişilik bir grupla TBMM’de etkili bir muhalefet göstermeye başlamıştır.

Ekonomik sorunlarla iktidar yıpranırken yaptığı etkili muhalefet sonucu RP, 1994 yerel seçimlerinde başta İstanbul ve Ankara olmak üzere birçok belediye başkanlığını kazanmış, 1995 genel milletvekili seçimlerinde ise %21.4 oy alarak en büyük parti olmuştur. Üç aylık ANAP – DYP koalisyonundan sonra 28 Haziran 1996 – 30 Haziran 1997 arasındaki bir yıllık bir dönem RP – DYP hükümeti kurulmuş ve RP Genel Başkanı Necmettin Erbakan başbakan olmuştur.

Siyasi istikrarsızlıklar ve koalisyonlarla, askeri müdahale ve yaygın parti kapatmalarıyla, terör olayları, faili meçhul cinayetlerle, toplu katliamlar, doğal afetler ve ekonomik krizlerle geçen 1990’lı yıllar içinde bir yıllık Refah Yol hükümeti, toplum hafızasında ekonomik politikalarıyla olumlu bir yer oluşturmuştur. Özellikle Refah Yol hükümeti öncesinde yaşanan 1994 ekonomik krizi ile Refah Yol hükümeti sonrasında 1999 ve 2001 yıllarındaki deprem ve ekonomik kriz nedeniyle ekonominin küçülmüş olması, aradaki Refah Yol hükümetini ve başbakan Erbakan’ı halkın hafızasına başarılı olarak yerleştirmiştir. Ekonomi politikalarının özünde toplumdaki değişik gelir gruplarının refah payını artırmak olmuştur. Köylüye çiftçiye yapılan zirai ödemeler artırılmış, başta hububat olmak üzere tarım ürünlerinin çiftçiden alım bedelleri %100’ün üzerinde (İktidarda 1 Yıl:24-25), memur emeklilerin ortalama maaşı %116, işçi emeklilerin maaşı %121 (s40-41), asgari ücret %101 (s36), kamu kesiminde işçi ücretleri %103 (s37) artırılmıştır. Memura, işçiye, memur ve işçi emeklisine, asgari ücretliye ve çiftçiye yönelik bu yüksek gelir aktarımları piyasada rahatlama sağlamış, esnaf ve tüccar gibi diğer gelir gruplarının da talep artışına bağlı olarak işlerinin artışını sağlamıştır. Öyle ki 1997 yılı, %8.3 ile 1991 – 2000 yılları arasında en yüksek milli gelir (GSMH) artışı sağlayan yıl olmuştur (DPT, 2007:4). Kamu harcamalarını artıran bu politikaya rağmen, 1996 – 1997 Hazirandan Hazirana yıllık TÜFE artışı %78 ile 1994 ve 1999 krizleri arasındaki en düşük enflasyon olmuştur. Ayrıca KKBG (kamu kesimi borçlanma gereği) 1991’den 2003’e kadarki (Nisan kararlarının etkisiyle 1994 ve 1995 yılları hariç) en düşük kamu açığıdır (DPT,2007:70). Refah Partisinin büyük ortak olduğu 54. Refah Yol hükümetinin halka yönelik olarak uyguladığı bu politikalar devam ederken, hükümeti devirmeye yönelik askeri ve sivil girişimleri halk, kendi çıkarlarına yönelik müdahaleler olarak algılamaya başlamıştır.

rt-resim-2

 

III. 28 Şubat 1997 Askeri Müdahalesi

A. Post – Modern Askeri Müdahale

Özellikle ekonomik politikalarıyla halk desteği genişleyen RP – DYP hükümeti 28 Şubat 2007 tarihinde post-modern bir askeri müdahaleyle karşılaşmıştır. 28 Şubat günü askeri üyelerin çoğunlukta olduğu Milli Güvenlik Kurulunun (MGK) cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in başkanlığında dokuz saatlik gergin bir toplantıdan sonra yayınladığı dört maddelik bildiri “hükümete laiklik konusunda muhtıra niteliğinde bir uyarı olarak değerlendirilmiştir” (Cumhuriyet, 1 Mart 1997).

Artık günümüzde sıradan olaylar olarak algılanacak RP’li Sincan belediye başkanının “Kudüs Gecesi” adıyla bir anma gecesi düzenlemesi ve buraya İran Büyükelçisinin katılması, başbakan Erbakan’ın başbakanlık konutunda tarikat liderlerinin de katıldığı bir iftar yemeği vermesi gibi gelişmeler, 28 Şubat’ın gerekçesi haline dönüşmüştür. 28 Şubat 1997 tarihli MGK toplantısında ilk kez Türk Silahlı Kuvvetleriyle hükümet arasında “rejim sorunu” diyaloğu başlamıştır. 28 Şubat kararlarının en önemlisi sekiz yıllık kesintisiz temel eğitim konusu olmuş, imam-hatip okullarının orta kısmının kaldırılmasını ön görmüştür. Söz konusu MGK kararına da dayanarak ordu hükümetten bazı düzenlemelerin yapılmasını istemiş, daha sonra ise Türk Silahlı Kuvvetleri bir dizi “brifing” başlatarak savcı ve yargıçlar, üniversite öğretim üyeleri ve basın mensupları gibi kesimlere irticanın PKK gibi milli güvenliği tehdit edici unsurlar arasında birinci önceliğe yükseltildiği anlatılmış ve irtica tehlikesi bazı İslami holdinglere kadar uzatılmıştır (Kongar,2003:280 – 288).

Bu süreçte Genel Kurmay Başkanlığı “Türkiye Cumhuriyetini yıkmaya çalışan irticaya karşı mücadelede gerekirse silah bile kullanacağını” açıklamıştı (Hürriyet, 12 Haziran 1997:1). Aslında asker daha önceki müdahalelerde olduğu gibi parlamentoyu ve hükümeti doğrudan iş başından uzaklaştırmamıştır. Yani 28 Şubat 1997’de gerçekleşen post-modern darbe diğerlerinden farklı olmuştur. Önceki darbelerde ordu silah zoruyla yönetime el koymuş, parlamento feshedilmiş, siyasiler tutuklanmış, Anayasamız yeniden kaleme alınmıştır (Bayram,2008:162). Şimdi ise başta basın olmak üzere, RP çevreleri tarafından “mahşerin dört atlısı” olarak isimlendirilen TOBB, Esnaf Odaları, Ziraat Odaları ve TÜRK-İŞ genel başkanları, sermaye çevreleri, üniversiteler ve yargı genel olarak hükümeti, özelde ise Refah Partisini yoğun bir şekilde eleştirmeye veya zor durumda bırakacak girişimlerde bulunmaya başlamıştır.  Hatta Anayasa Mahkemesine RP hakkında kapatma davası açılmıştır. Başta İstanbul ve Kayseri büyükşehir belediye başkanları olmak üzere çok sayıda Refah Partili yargılanmaya, cezalar almaya başlamıştır.

Diğer taraftan değişik tehditler, yönlendirmeler ve teşviklerle hükümet ortağı DYP’den milletvekilleri istifa etmeye başlamıştır. Bu sürecin sonunda 135 olan DYP’nin milletvekili sayısı 98’e düşmüştür. DYP’nin parçalanmasında cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e yakın isimlerin gösterdiği çaba, bu milletvekillerinin çoğunun Hüsamettin Cindoruk’un yeni kurduğu DTP’ye geçmeleri, istifa edenlerin önemli bir kısmının Demirel’e yakın isimler oluşu ve bunlardan bazılarının RP – DYP hükümeti yıkıldıktan sonra kurulan ANAP – DSP – DTP hükümetinde bakan olmaları, istifaların cumhurbaşkanının yönlendirmeleriyle gerçekleşmiş olabileceği kuşkularına yol açmıştır. Bunun sebebi DYP Genel Başkanı Tansu Çiller’in eski Genel Başkanı Demirel’e cephe alması olabilirdi. Daha önemlisi cumhurbaşkanlığı sonrası siyasete yeniden dönmeyi düşünen Demirel’in Erbakan’ın önünü kesmesi gerekmiştir (Erandaç, 22 Şubat 2012).

Bu ortamda Erbakan başbakanlığı koalisyon ortağı DYP Genel Başkanı Tansu Çiller’e bırakmak suretiyle koalisyonun devamını amaçlamıştır. Erbakan cumhurbaşkanı Demirel’e istifasını ve 278 milletvekilinin imzaladığı bu formülü destekleyen bir belgeyi sunmuştur. Ancak Süleyman Demirel hükümeti kurma görevini ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’a vermiştir. Mesut Yılmaz CHP’nin dışardan desteklediği ANAP – DSP – DTP koalisyon hükümetini kurmuş, bu arada DYP’den istifalar devam etmiş ve Yılmaz hükümeti de TBMM’den güvenoyu almıştır (Kongar,2003:290-294). Böylece parlamentodaki partiler iki gruba ayrılmışlar; bir tarafta 28 Şubat müdahalesinin iktidardan uzaklaştırdığı RP ve DYP, diğer tarafta müdahale sürecinden yararlanarak hükümet olan ve hükümetteyken askerin 28 Şubat kararlarını uygulamaya çalışan ANAP–DSP–DTP, diğer tarafta bunları dışardan destekleyen CHP. Bir başka ifadeyle, bir tarafta halkın reflekslerini önceleyerek siyaset yapan RP ve DYP, diğer tarafta asker ve sivil bürokratik devlet refleksine daha duyarlı siyaset yapan diğer partiler yer almıştır. Ancak DYP bu süreçte sağlam duramamış ve çok sayıda milletvekili istifa ettiğinden prestij kaybetmiştir. Halkın dikkatle ve artan bir destekle izlediği RP ise post-modern müdahalenin etkisiyle kapatılmıştır. Yerine kurulan Fazilet Partisi (FP) de aynı şekilde kapatılmaktan kurtulamamıştır. Tüm bu olup bitenler siyaseti halkın reflekslerine ve asker – sivil bürokratik devlet refleksine daha duyarlı partiler olarak ayrıştırırken, kapatılan iki partinin devamı olarak kurulan AKP 2000’li yıllar Türk siyasi hareketine damgasını vuracaktır. 28 Şubat süreci 2000’li yılların başlarında bile devam etmiştir. Yargı süreçleri, basın manşetleri, başörtüsünün laikliği yıkacağı inancı, irtica eylem planının koordinasyonunu yürüten başbakanlık müsteşarına belli dönemlerde tüm kamu kurumlarından gelen faaliyet sonuçları bunun açık göstergesidir.

Refah Partisi 28 Şubat sürecinin bir parçası olarak 16.01.1998 günü Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmış ve Genel Başkan Necmettin Erbakan dahil yedi kişiye beş yıl süreyle siyaset yasağı getirilmiştir (Resmi Gazete, 22 Şubat 1998:31-348). Partinin kapatılma gerekçesi laiklik karşıtı eylemlerin odağı olması olarak gösterilmiştir. Ancak bu karara ulaşabilmek için hukuki bir zorluk gerekli olmuştur. Kanuna göre, laiklik karşıtı eylemlerin o partinin üyelerince kesif bir şekilde işlenmiş olduğunun o partinin büyük kongre, merkez karar ve yönetim kurulu veya TBMM’deki grup genel kurulu yahut bu grubun yönetim kurulunca zımnen veya sarahaten benimsendiğinin sübuta ermesiyle mümkündür (Siyasi Partiler Kanunu, m.101/2). Bu zorluğu aşmak için Anayasa Mahkemesi önce anılan kanun maddesini resmen iptal etmiş, sonra kapatma kararı vermiştir (Alkım Yayınları,1998: 1-6). Kapatma davasıyla ilgili 421 sayfalık esas hakkındaki savunmasını Refah Partisi kitap olarak bastırmıştır (Refah Partisi, 1997).

Refah Partililer kapanmadan önce 17.02.1997’de kurdukları Fazilet Partisi (FP) ile yollarına devam etmişlerdir. Bu yeni partinin de yine Anayasa Mahkemesinde 2001 yılında kapatılmasına karar verilmiştir.

1990’lı yıllar aynı zamanda Yasal Kürt Siyasi Hareketi (YKSH) tarafından kurulan partilerin de sık sık kapandığı yıllar olmuştur. Bu durum siyasi partilerin gelişmiş bir demokraside mahkemeler tarafından kapatılmasının doğru olup olmayacağı tartışmalarını gündeme getirmiştir. Avrupa’da siyasi parti kapatmalarının örnekleri son derece sınırlıdır (Özbudun,2006:63). Ancak RP ve FP hakkında Anayasa Mahkemesinde kapatma davası açan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, sık parti kapatma gerekçesi olarak “Militan Demokrasi” kavramını FP hakkında açtığı kapatma davasının esas hakkındaki görüşleri içerisinde kullanmıştır (Savaş,1999:32).

B. Sık Parti Kapatmalarının Siyasete Etkileri

Askeri darbeler ve diğer nedenlerle siyasi partilerin sık sık kapatılması, Türkiye’de parti sisteminin kurumsallaşamamasının önündeki sosyolojik ve seçim sistemine dayalı nedenlerin dışında diğer önemli bir engel olmuştur (Akgün,2007:67-70). Demokratik bir ülkede partilerin çok önemli işlevleri vardır. Siyasal sosyalleşme ve siyasal devşirme bunlar arasındadır. Siyasal sosyalleşme insanlar tarafından siyasal sistemdeki rollerin öğrenilmesi, siyasal kültürün benimsenmesi ve sürdürülmesi süreci; siyasal devşirmede ise siyasal sistemdeki çeşitli rolleri yerine getirecek kişilerin seçimi süreci anlatılır. Askeri müdahalelerin (ve elbette diğer nedenlerle parti kapatmalarının) özellikle siyasal sosyalleşme ve siyasal devşirme üzerindeki etkisi yadsınamaz (Özbudun,1974:98-110). Yani siyasal toplumsallaşmada ciddi kopukluklara yol açtığı, parti tabanlarının süreklilik göstermesini engellediği (Çarkoğlu – Erdem – Kabasakal, 2000:40) açıktır.

Ülkemizde demokratik kurumların işleyişi ve siyasi partilerin fonksiyonlarında gözlemlenen pek çok olumsuzluğun kökeninde, siyasi partilerin kendi iç dinamikleriyle gelişimlerine imkan bulacak sürekliliğe sahip olmamaları yatmaktadır.

Gelişmeler açıkça göstermiştir ki, kapanan partiler yok olmamış başka bir isimle tekrar kurulmuşlardır. Hatta kapanan partilerin oyları her zaman azalmamış, bazen bu süreçler ilgili partileri daha da güçlendirmiştir. Ve hatta bu durum son tahlilde demokrasiye zarar verecek yönde gelişebilecektir (Sarıbay,2001:92). Nitekim %4-6 oy bandına sahip olan yasal Kürt siyasi hareketine ait partiler nihayet 2015’e gelindiğinde barajı aşacak oy potansiyeline ulaşmıştır. “Milli Görüş” geleneği partileriyse kapatma süreçleri içerisinde her seçimde oylarını artırarak 1995 seçimleriyle en fazla oyu alan parti haline gelmiştir ve nihayet 2000’li yıllarda bu gelenekten doğan AKP “hakim parti” (Özbudun,1974:114) haline gelmiş, diğer partilerden hiç biri onun karşısında “çoğunluğa istidatlı parti” (Duverger,1974:368-369) niteliğine bile sahip olamamıştır.

Diğer önemli bir nokta ise; sık sık kapatılan partilerin siyasetçilerinde ve seçmenlerinde,  partinin temsil ettiği kimliğe sahiplenme bilincinin pekişmesidir. Yani partinin tavanında ve tabanında kimlik bilincinin öne geçmesi, Türkiye’de  kimlik çatışmalarına dayalı bir parti sisteminin oluşmasına katkı sağlamıştır. Soğuk savaşın sona ermesiyle dünyada ve Türkiye’de emek-sermaye çatışmasına dayalı sağ ve sol partiler ayrışması yavaş yavaş yerini kimlik çatışmasına dayalı partilere bırakmıştır (Turan,2004:153).

2000’li yıllar Türkiye’sinde AKP din kimliği, CHP laiklik kimliği, MHP Türk milliyetçiliği, HDP ise Kürt milliyetçiliğini temsil ederek siyaset yapmaktadır. Burada temel çatışma noktaları dinle bağlantılı olarak AKP ile CHP, milliyetçilik bağlamında ise MHP ile HDP arasındadır. MHP ve HDP arasındaki temel çatışma noktası açıktır. AKP ve CHP arasında ise temel çatışma alanı din anlayışı ve laikliğe karşı tehdit algısı etrafında şekillenmektedir. Bu iki kesim farklı kavramları önceleyerek farklı siyasal sosyalleşme süreçlerine katılmışlar ve tarihsel olarak da karşılıklı tehdit algısı içerisinde olmuşlardır. Çünkü Türkiye’de Latin Amerika gibi rahiplerin solcular ile devrim mücadelesinde savaşıp hayatlarını verdiklerine benzer bir örneği göremeyiz (Aykut,2011:429). Ayrıca Hikmet Kıvılcımlı örneği bir tarafa bırakılacak olursa, Türkiye’deki sol gelenekte emekçi yığınların dini kavrama ve yaşama biçimleri yok sayılırken, ezilenlerin din kavrayışı ile sol idealler arasındaki paralellikler dikkate alınmamıştır (Demirer,2011:413,422). Bu ayrışma günümüze sol gelenekten gelen bir partiyle dini söylemlere dayalı siyaset yapan bir partiyi birbirine ters farklı iki kimliği temsil eden partiler haline getirmiştir. Öyle ki MHP sözcüsü Meclis başkanlığı için neden CHP adayını desteklemediklerini anlatabilmek için “dinsiz bir partinin inançsız bir partinin adamını seçtiniz diye bize yükleneceklerdi” (Hürriyet, 8 Temmuz 2015) diye savunma ihtiyacı duymuştur.

Askeri müdahaleler ve parti kapatmaları ne “Milli Görüş” partilerinde nede YKSH partilerinde önemli bir iç değişim yaşanmasını sağlayamamıştır. Her ne kadar FP ve AKP’nin parti programlarında değişim gözlemlenmişse de, bu değişim sadece yaşanan baskıları atlatmayı amaçlamıştır. Nitekim askeri ve sivil bürokratik devletin laiklik karşıtı eylem olarak gördüğü başörtüsü ısrarından FP de AKP de vazgeçmemiş, bu konudaki tüm yasakları kaldırmış ve parti kapatmayı da imkansız hale getirmiştir. YKSH ise yasa dışı Kürt siyasi hareketi ile bağlarını koparmamış, Kürt sorununda önemli kazanımlar elde etmiştir. Açıkçası “müesses nizam” bu iki siyasi harekette önemli bir iç dönüşüm sağlayamamış, buna karşılık devlet tüm kurumlarıyla dönüşüme uğramıştır.

C.28 Şubat Sonrası Hükümetleri

54. Erbakan hükümeti son bulduktan sonra, 55. Mesut Yılmaz hükümeti kurulmuştur. Bu CHP destekli bir ANAP–DSP–DTP koalisyon olmuştur. Askerin Erbakan hükümetine yaptırmak istediği irtica ile mücadele kapsamındaki talepleri bu hükümet tarafından yerine getirilmiştir. Ve hafızalarda post-modern askeri müdahalenin yanında yer alan partilerin oluşturduğu bir hükümet olarak kalmıştır. Bu hükümet ANAP’a yönelik yolsuzluk iddiaları nedeniyle verilen gensoruyla 11.09.1999 tarihinde son bulmuştur. Başbakan Mesut Yılmaz’ın gensoru nedeniyle 25 Kasım 1998’de istifasından sonra, uzun bir süre hükümet arayışlarıyla geçmiş ve nihayet ANAP ve DYP’nin dışardan desteğiyle Ecevit’in başbakanlığında bir azınlık hükümeti kurulmuştur (Zaman, 12 Ocak 1999:1).

Bu olay siyaseten Ecevit’in ve DSP’nin güçlenmesine yol açmıştır. Çünkü RP – FP milletvekilleri bir yandan RP’nin kapanması diğer yandan FP’nin kuruluşuyla uğraşırken Mecliste bulunan diğer siyasi partilerin hiçbiri hükümeti kuramamış ve başbakanlığı Bülent Ecevit’e vermek suretiyle seçimlerden dördüncü parti olarak çıkmış ve sadece 76 milletvekili bulunan DSP’yi tek başına iktidar yapmışlardır. Bir anlamda ANAP, DYP ve CHP halka “biz güvenilir değiliz, ülkeyi yönetecek halimiz yok, işte Ecevit işte DSP” mesajını vermişlerdir. 18 Nisan 1999 seçimleri öncesinde talih (veya küresel irade) Ecevit ve partisinin yüzüne bir kez daha gülmüştür. PKK terör örgütünün lideri Abdullah Öcalan Suriye’den sınır dışı edilmiş, önce Rusya, sonra İtalya, sonra Yunanistan, en son Kenya’ya gitmiş (Akşin, 2007:304-305) ve ABD tarafından Kenya’nın başkenti Nairobi’de yakalanarak Türkiye’ye teslim edilmiştir (Hürriyet, 17 Şubat 1999). Bu olayla ülkede milliyetçi duygular tavan yaparken, partisini 76 milletvekiliyle tek başına iktidara getiren başbakan Bülent Ecevit kahraman haline dönüşmüştür. Bu arada RP’nin kapanmasıyla kurulan FP halen sürmekte olan 28 Şubat sürecinin atlatılması düşüncesiyle oylarını düşürmeyi planlamış ve kamuoyunda büyük tepki alan “küskünler” hareketine bulaşmıştır.

Bu koşullarda 18 Nisan 1999 genel milletvekili seçimlerinin sonuçları sürpriz olmamıştır. DSP %22.2, önceki dönem Meclis dışında kalan MHP %18, FP %15.4, ANAP %13.2, DYP %12 oranında oy almışlar, CHP ise Meclis dışında kalmıştır. Bülent Ecevit DSP–MHP-ANAP koalisyonundan oluşan 57. Hükümeti kurmuştur (Neziroğlu-Yılmaz,2013:7875). Bu hükümet 2002 seçimlerine kadar devam etmiştir.

1995 – 1999 arasında oldukça şanslı bir dönem geçiren Bülent Ecevit ve DSP için 1999 – 2002 dönemi başta ağır sağlık sorunları olmak üzere büyük sıkıntılarla geçmiştir. Ve bu olumsuz koşullar 2002 seçimlerinde yeni bir partinin iktidar olmasına zemin hazırlamıştır.

IV.2002 SEÇİM SONUÇLARINI BELİRLEYEN ÖN GELİŞMELER

A. Siyasi Gelişmeler

18 Nisan 1999 seçimlerinden hemen sonra siyasi kulislerde Fazilet Partisinden başörtülü olarak milletvekili seçilen Merve Kavakçı yoğun bir şekilde tartışılmaya başlanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk başörtülü milletvekili olarak Kavakçı’nın TBMM genel kuruluna başörtüsü ile katılmasının laik cumhuriyet ilkelerine aykırı olduğu değerlendirmesi yoğunluk kazanmıştır. Merve Kavakçı TBMM’ye başörtüsü ile gelmiş ama Bülent Ecevit ve DSP milletvekillerinin sert tepkisi üzerine yemin edemeden Meclisten ayrılmıştır. Başbakan Ecevit Meclis kürsüsünden “Bu kadına haddini bildirin” diye konuşmuştur. Gazeteler ise “tahrik tutmadı” diye başlık atmışlardır (Radikal, 3 Mayıs 1999: 1). Daha sonra ise Merve Kavakçı’nın milletvekilliği ABD vatandaşı olduğu gerekçesiyle düşürülmüştür.

Daha önce RP’nin İstanbul büyükşehir belediye başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yolsuzluk dosyalarından değil de, 6 Aralık 1997 günü Siirt’te yaptığı bir konuşma nedeniyle Diyarbakır DGM’de yargılanması ve on ay hapis cezasına çarptırılarak (Hürriyet,22 Nisan 1998:1) belediye başkanlığının düşürülmesi ve dört ay hapis yatması parti tabanında ve seçmen genelinde büyük bir mağduriyet havası oluşturmuştur.

Daha önce Anayasa Mahkemesince kapatılan RP’nin yerine kurulan FP de yine aynı Mahkeme tarafından yine aynı şekilde laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu gerekçesiyle kapatılmıştır (Hürriyet, 23 Haziran 2001: 1). Ancak RP’den farklı olarak FP’nin kapatılma gerekçesinde başörtüsü laiklik karşıtı eylemlerin en önemli karinesi olmuştur. Üniversitelerde ve kamu kurumlarında yoğun olarak sürdürülen başörtüsü yasakları,  Merve Kavakçı’nın milletvekilliğinin düşürülmesi, RP ve FP’nin kapatılması, irtica eylem planıyla laiklik karşıtı eylemlerin ülke genelinde ve çok boyutlu takibi, Türkiye’ deki sadece dindar seçmenleri değil, geniş bir vatandaş kitlesini de rahatsız etmiştir. O dönemde yapılan kamuoyu yoklamaları bunu göstermiştir. Üniversitelerde türbanın serbest bırakılmasını halkın %65.3’ü olumlu bulurken, olumsuz bulanlar %28.1 olmuştur (ANAR, Mayıs 2001). Bir başka araştırmada üniversite sınavlarına başörtülü öğrencilerin girmesinin yasaklanmasını halkın %71.7’si onaylamazken, onaylayanlar sadece %23.4 olmuştur (ANAR, Ekim 2000).

FP’nin kapatılmasından sonra, bu partiye mensup milletvekilleri iki gruba ayrılmışlar ve bu süreç sonucunda ortaya TBMM’de temsil edilen iki ayrı parti çıkmıştır. O dönemdeki isimlendirmeyle ifade edecek olursak; gelenekçilerin kurduğu parti Saadet Partisi (SP), yenilikçilerin kurduğu parti ise AKP olmuştur. 5 Mayıs 2000 günü ise TBMM “Türkiye’nin partisiz, rütbesiz ilk Cumhurbaşkanı” Ahmet Necdet Sezer’i seçmiştir (Hürriyet, 6 Mayıs 2000:1).

2002 seçimlerine doğru ilerleyen yaşı ve uzun süren hastalığı nedeniyle başbakan Bülent Ecevit partili bakanları ve milletvekillerini kontrol edemez olmuştur. En güvendiği isim olan Hüsamettin Özkan başta olmak üzere çok sayıda bakan ve milletvekili partiden istifa etmiştir (Posta, 9 Temmuz 2002: 1). Ayrılanlar İsmail Cem’in önderliğinde Yeni Türkiye Partisini (YTP) kurmuşlardır. Bu durumda DSP hükümetin en küçük ortağı durumuna düşmüştür. Başbakan yardımcısı Devlet Bahçeli 7 Temmuz’da seçimlerin 3 Kasım 2002’de yapılabileceğini söylemiştir (Akşin,2007: 312). Böylece Mecliste çoğunluğunu kaybetmiş olan Ecevit Hükümeti görevi bırakmadan Türkiye 21. Yüzyılın ilk seçimine doğru hızla savrulmuştur.

B. ABD’nin Irak’ı İşgali Öncesinde Ecevit Hükümeti İle Temasları

11 Eylül tarihli başta ikiz kuleler olmak üzere ABD’ye yönelik saldırılar sonrasında ABD, önce Afganistan ağırlıklı Kaide hedeflerine operasyonlarla işe başlamıştır (Takvim,8 Ekim 2001:1). Daha sonra Saddam Hüseyin ve Irak’ı hedef alan ABD, Ecevit Hükümetinin son yılında iş birliği arayışları çerçevesinde Türkiye ile temaslarını yoğunlaştırmıştır. Örneğin ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz 16-17 Temmuz 2002’de Ankara’ya gelerek gizli görüşme kanalları oluşturulmasını önermiş, Dış İşleri Bakanlığı Müsteşarı Uğur Ziyal, 26 Ağustos 2002’de Washington’a gitmiş, ABD Başkan Yardımcısı Cheney, Başkan Bush’un Ulusal Güvenlik Danışmanı Rice, Savunma Bakanı Rumsfeld, yardımcısı Wolfowitz ile görüşmüştür. ABD’nin olası Irak harekatı bağlamında Genel Kurmay Başkanlığına ilettiği yeni talepler arasında; Türkiye’de 80.000 Amerikan Askeri Personelinin konuşlandırılması gibi kabul edilebilir nitelikte olmayan istekler yer almıştır (Bila,2004:171-185).

Muhtemel bir Irak operasyonunda Ecevit Hükümetinin ABD ile tam işbirliğine girmeyeceği anlaşılmıştır. Nitekim Ecevit, 19 Kasım 2002’de başbakanlık görevini Abdullah Gül’e devrederken üç tavsiyede bulunmuştur: 1) Irak’ta sakın savaşa girme, 2) Kıbrıs’ta Karpazı verme, 3) Ekonomik programı mutlaka sürdür. Ecevit Hükümeti giderken, Irak konusunda Ankara’nın eğilimi ABD’nin “Kuzey Cephesi” seçeneğine kapalıydı. 80 bin ABD askerinin Türkiye’de konuşlanmasına, 14 havaalanı ve beş limanın ABD askerlerine tahsis edilmesine karşı durmak yönünde olmuştur. Ecevit Hükümeti talepleri kabul edilemez olarak nitelemiştir (Bila,2004:192). Bu durumda, Irak operasyonunda ABD’nin Türkiye ile tam ittifak sağlayabilmesinin yolu, sadece seçim sonrası kurulacak olan muhtemel bir AKP Hükümeti ile gerçekleşebilmiştir.

C. Marmara ve Düzce-Bolu Depremleri

17 Ağustos 1999 günü sabaha karşı 03.02’de merkez üssü İzmit olan 7.4 şiddetinde siyaseti de aynı şiddette sarsan bir deprem meydana gelmiştir (Sabah, 17 Ağustos 1999:1). Aylarca haber manşetleri oluşturan bu acı olaydan dört gün sonra gazetelerin enkaz altından çıkarılan ceset sayısını 14.747, halen enkaz altında olanların sayısını 30 bin kişi olarak vermesi (Star, 21 Ağustos 1999:1), Marmara Depreminin ne denli büyük psikolojik, sosyolojik, ekonomik ve siyasal sarsıntı meydana getirmiş olacağını açıkça göstermektedir.

Henüz Marmara depreminin yaraları sarılmadan 12 Kasım 1999 günü akşam Bolu-Düzce merkezli 7.2 şiddetinde ikinci bir deprem meydana gelmiştir. (Takvim, 13 Kasım 1999: 1).

Depremler Türkiye’nin sanayi bölgelerini vurmuştur. Nitekim 1999 yılında Türkiye ekonomisi %6.1 oranında küçüldü (DPT, 2007: 4). Bu tam bir ekonomik kriz etkisi yaratmıştır.

Türkiye’nin sanayi bölgelerinin yıkımı ekonomik olarak tüm Türkiye’yi etkilemiştir. Deprem harcamalarını karşılamak için iktidar özel iletişim vergisi ve özel işlem vergisi getirmiştir. Böylece bir önceki yıl ödenen kurumlar vergisi kadar ek vergi alınmıştır (Turan,2004:265). Zaten ekonomik küçülmeden etkilenen vergi mükellefleri bu uygulamadan büyük rahatsızlık duymuşlardır. Tüm bu olumsuzluklardan siyaseten en büyük yarayı iktidar partileri (DSP-MHP-ANAP) almıştır.

D.2001 Ekonomik Krizi

Siyaset ekonomik krizlerden her zaman etkilenmiştir. 12 Eylül 1980 askeri darbesi yaşanan 1978 ekonomik krizinin ve 24 Ocak 1980 ekonomik programının ardından gelmiştir.  Süleyman Demirel’in cumhurbaşkanı olmasından sonra DYP Genel Başkanı ve başbakan olan Tansu Çiller ise, 1994 krizi ve buna bağlı ekonomik sorunlar nedeniyle partisinin oylarını koruyamamıştır. Nihayet 19 Şubat 2001 tarihinde yapılan Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısında Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’le başbakan Bülent Ecevit arasındaki tartışma piyasaları alt-üst etmiştir. Borsa tarihinin en hızlı düşüşünü yaşamış ve hisse senetleri %14.6 değer yitirmiştir. %40 civarındaki gecelik repo faizleri %760’a fırlamıştır. Bankalar dövize hücum edince merkez bankasından bir anda 5.1 milyar dolar döviz çıkmıştır. Bono faizleri ise %110 seviyelerine yükselmiştir (Posta, 20 Şubat 2001: 1). Sabit kur sisteminden dalgalı kura geçilmiş ve dolar %30 artmıştır (Posta, 23 Şubat 2001: 1). Bu Türkiye’nin yaşadığı en büyük finansal kriz olmuştur (Kazgan, 2005: 231).

İşin en ilginç yanı, krizden tam 10 gün sonra gazetelerin “Türkiye’yi kurtaracak, herkesin ekonomiyi ayağa kaldıracak adam” ilan ettiği Dünya Bankası başkan yardımcısı Kemal Derviş Ankara’ya gelmiştir. Bu sırada Ecevit Hükümeti IMF programı uygulamaktadır. Kriz 1999 yılında IMF ile anlaşarak uygulanan bir iddialı “enflasyonu düşürme” programının sonucu olarak ortaya çıkmıştır (Özel,2005:149). ABD patentli ekonomi politikalarının çökmesi üzerine ekonomiyi kurtarmak için yine ABD’den Kemal Derviş’in getirilmesi ilginç bir gelişmedir.

Kemal Derviş’in uyguladığı programa “güçlü ekonomiye geçiş programı” adı verilmiştir. Aslında bu program kısa dönemde ihracatı artırma ve ithalatı azaltmaya yönelik olmuştur. Rekabet gücünü kazandıracak ve Türkiye’deki krizlerin ana sebebi olan dış ticaret açığını uzun dönemde kalıcı bir şekilde ortadan kaldıracak özelliğe sahip durumda değildi. (Yentürk,2005:72-82). Bu ekonomik programın kısa dönem sonuçlarını almak üzereyken, iktidar partilerinin yeni bir seçim için zaman kazanmaya ihtiyaçları varken, erken seçim kararı almaları, seçimlerden başarılı çıkmalarını imkânsız kılmıştır

Yukarıda belirtildiği gibi 2001 krizi patlak verdiğinde Türkiye bir IMF programı uygulamaktaydı. Üstelik kriz bu program nedeniyle ortaya çıkmıştır. Ayrıca Eğilmez’in belirttiği gibi IMF Merkez Bankasının piyasaya gerekli likiditeyi vermesine engel olmuştur. Eğer piyasaya gerekli likidite verilmiş olsaydı bu krizin çıkması engellenebilir ya da maliyeti bu düzeyde oluşmazdı. Sonuçta bu IMF politikası nedeniyle pek çok banka batmış ve ekonomide büyük bir çöküntü yaşanmıştır.

Halbuki 2008 krizinde ABD merkez bankası FED, hazine ile ortaklaşa bankalara yönelik kurtarma operasyonları düzenlemiştir. Avrupa merkez bankaları da benzer adımlar atmışlardır. Bütün bu işlemler olurken IMF kurtarma operasyonlarını desteklediğini açıklamıştır. Yani Türkiye konu olduğunda piyasaya likidite verilmesine karşı çıkan, bankalara yönelik kurtarma operasyonlarının ahlaki çöküntü yaratacağını öne süren IMF, bu kez benzer konuda tam tersini savunmaya girişmiştir (Eğilmez, 2009: 78-80). Yani IMF politikaları 2001 yılında Türkiye’de çok sayıda bankayı kapatırken, 2008 krizinde ABD ve Avrupa bankalarını kurtarmıştır. Açıkçası Türkiye’de mevcut IMF politikaları krize yol açmış, ortaya çıkan krizi derinleştirmiş, pek çok bankanın batmasına ve TMSF’ye devredilerek tasfiye edilmesine yol açmıştır. Bu gelişmeler sadece bankalarda mevduatı bulunanları değil, aynı zamanda kredi kullanan iş yerlerini de etkilemiş, kapanan ve daralan iş yerlerinde çalışanlar işlerini kaybetmişler veya ücret azalmalarına maruz kalmışlardır. TMSF’ye devredilen bankaların artan maliyetleri kamu hizmetlerinin miktar ve kalitesini etkilemiştir. Böyle bir süreç hem iktidarı hem de parlamentoyu yıpratmış, halkın yeni bir siyaset arayışını güçlendirmiştir.

rt-resim-3E. 2002 Genel Milletvekili Seçimleri

3 Kasım 2002 günü 2000’li yılların ilk seçimi yapılmıştır. Sonuç ilginç olmuştur. 1999 seçimleriyle % 10 barajının üzerinde oy alıp milletvekili çıkaran partilerden hiçbiri 2002 seçimlerinde Mecliste temsil edilememiştir. DSP, MHP, FP, ANAP ve DYP Mecliste yer alamamıştır. 1999 – 2002 döneminde TBMM’de temsil edilemeyen CHP ise %19.4 oyla 178 milletvekili çıkarmıştır. Daha önemlisi ilk defa seçimlere giren, Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi yasaklı olduğu AKP %34.3 oy ve 363 milletvekili ile tek başına iktidar olmuştur. Mecliste artık yalnızca iki parti yer almıştır.

AKP, FP’nin Anayasa Mahkemesince kapatılmasından sonra, bu partinin milletvekilleri ve mensuplarınca kurulan iki partiden biridir.

2002 seçimlerinin ilginç yönlerinden biri, 23 Ağustos 2002’de yani 3 Kasım seçimlerinden sadece 70 gün önce ortaya çıkan ve bir medya patronunun Genel Başkanı olduğu Genç Parti’nin seçim barajını aşamamakla birlikte %7.2 gibi yüksek bir oy almış olmasıydı. Genç Partinin aldığı bu oy DYP (%9.5), MHP (%8.4) ve ANAP (%5.1) ’ın barajın altında kalmasına neden olurken AKP’nin tek başına iktidar olmasını sağlamıştır.

İlk kez seçime giren bir diğer parti DEHAP ise %6.2 oyla o tarihe kadarki en yüksek oyu alan Kürt partisi olmuştur. Görüldüğü gibi kapatılan partilerin yerine kurulan partilerin (AKP, SP, DEHAP) toplam oyu %43’tür. İlk kez seçime giren partilerin oyu %50’nin üzerinde ve seçim sonrası Mecliste temsil edilemeyen partilerin oyu ise %46.3 olmuştur (T.C. Başbakanlık, 2004:100–101). Açıkçası halk bu seçim sonuçlarıyla parti kapatan devletçi reflekse tepkisini göstermiştir. Devam eden 28 Şubat sürecinin bir parçası olarak başta üniversiteler ve kamu kuruluşlarındaki başörtüsü yasağı, kriz ve depremlere bağlı olarak yaşanan ekonomik sorunlar nedeniyle halk, 2002 seçimleriyle siyaseti tamamen yenilemiştir.

Bu süreçte ABD ise Irak işgalinde tam işbirliği yapabileceği bir iktidarın iş başına gelmiş olduğu inancını korumuştur.

SONUÇ

İncelenen dönem, çok partili siyasi hayata geçildikten 50 yıl sonra bile, demokratik kuralların ve geleneklerin yerleşmediğini, siyasetin yeniden inşa edilmeye çalışıldığını göstermektedir.  Demokratik sivil siyaseti askeri müdahaleyle askıya alanlar, Anayasayı yürürlükten kaldırmışlar, siyasal partileri, parlamentoyu ve hükümeti fesh etmişler ve bunu yaparken meşru bir girişimde bulunduklarına inanmışlardır. İşin en ilginç yanı bu müdahaleyi halkın kabullenmesi ve belki de bu müdahaleye meşruiyet yüklemiş olmasıdır. Askeri müdahaleyi yapanların hazırlamış olduğu ve kendilerine çok önemli çıkış garantileri sunan 1983 Anayasasının halk tarafından %91.37 oyla kabul edilmesi, askeri cuntanın atadığı Bülent Ulusu hükümetinde görev alan, başbakan yardımcılığı yapan Turgut Özal’ın kurduğu Anavatan Partisinin askeri yönetim sonrasında tek başına iktidar olması ve 1980’li yıllara damgasını vurması, halkın yüklediği meşruiyetin bir göstergesi olarak kabul edilmelidir.

Bu manzara, Batı’da ve Türkiye’de demokrasinin gelişiminde ortaya çıkan farkın ne kadar anlamlı olduğunu göstermektedir. Avrupa’da 1215 yılında kralın yetkilerini sınırlandırmaya yönelik halk hareketlerinin bir sonucu olarak ortaya çıkan Magna Carta ile başlayan ve yüzyıllar süren bir geçmişi olan demokrasi mücadelesi vardır. Türkiye’de ise başından itibaren askeri ve sivil bürokratların bir toplumsal talep olmaksızın yerleştirmeye çalıştıkları geçmişi bir yüzyılı bulmayan demokratik kurumlar vardır. Bu nedenledir ki Türkiye’de halk, kendi mücadelesinin ürünü olmayan demokratik kurumların ve ilkelerin sahipliğini üstlenmek için demokratik tepkiler ve eylemlerle anti demokratik gelişmelere karşı direnmemiştir. Üç yıl boyunca askeri yönetimi sivil yönetime geçmesi, yani seçim sandıklarını önüne koyması için zorlamamıştır. Hiçbir tepki göstermeden sessizce beklemiştir. Ancak iktidar sahipleri seçim sandığını koyduğu zaman halk, bürokratik devlet yanlısı bir siyasetten değil, sivil siyasetten yana olduğunu göstermiştir. Bürokratik devletten yana olanları seçimlerde hep cezalandırmıştır. Nitekim halk 1980 ve 1997 post-modern askeri müdahalesi tarafından desteklenen veya bu anti demokratik müdahaleden yararlanmaya kalkan siyasetçileri değil, daha sivil siyasetten yana olan siyasetçileri ve partileri desteklemiştir.

1980’li ve 1990’lı yıllar Türk Siyasi Hayatı askeri müdahalelerin şekillendirdiği bir dönemdir. 12 Eylül 1980 doğrudan ve 28 Şubat 1997 post-modern bir askeri müdahaledir. Ama bu müdahaleler toplumsal dinamikleri baskılayamamıştır. Nitekim 1980’lerin sonuna gelindiğinde 12 Eylül partilerinin ya tamamen yok olduklarını veya güçsüzleştiklerini görmekteyiz. 12 Eylül’ün yok etmeye çalıştığı 1980 öncesinin siyasetçileri ve siyasi hareketleri tekrar ortaya çıkmışlar ve Türk siyasetinin geleceğini şekillendirmişlerdir. 28 Şubat müdahalesinin yok etmeye çalıştığı “Milli Görüş” geleneğine dayalı siyasi hareket ise kapatılan iki partisine ve maruz kaldığı siyasi yasaklara ve baskılara rağmen daha da güçlenerek yoluna devam etmiştir. 2000’li yılların AKP’li yapısı geçmişteki askeri müdahalelerin de bir sonucu olarak ortaya çıkmış ve etkin olmuştur.

Siyasi gelişmeler tek bir faktöre bağlı olarak yorumlanamazlar. Belli bir sonucu ortaya çıkaran pek çok etken ve bunların arasındaki karmaşık ilişkiler vardır. Nitekim incelediğimiz dönem boyunca 1994 ve 2001 ekonomik krizlerinin, ekonomik ve sosyal sorunları derinleştiren Marmara ve Düzce depremlerinin partilerin oy potansiyelleri üzerinde etkili olduğu açıktır.

Türkiye siyasetinin küresel etkilerden bağımsız olduğunu iddia etmek de imkansızdır. Başta askeri müdahaleler, ekonomik krizler ve IMF’nin doğrudan yönlendirmeleriyle krizden çıkış politikaları dış dinamiklerden bağımsız sayılamazlar. Ayrıca 1990’ların başında soğuk savaş döneminin sona ermesiyle Türkiye’de siyasi partilerin diğer faktörlerin de etkisiyle kimlik çatışmasına dayalı bir nitelik kazandığı, ABD’nin Abdullah Öcalan’ı Nairobi’de yakalayarak Türkiye’ye teslim etmesinin 1999 seçim sonuçlarını belirlediği, ABD’nin Irak işgaline bağlı olarak Türkiye’den beklentilerinin 2002 seçimlerini ve seçim öncesi siyasi gelişmeleri etkilediği açıktır.

Zeynep Beyza Şener, Yüksek Lisans Öğrencisi, Hacettepe Üniversitesi

Makaleyi şu şekilde referans vererek kullanabilirsiniz:

Şener, Z. B. (Kasım, 2016), Adalet ve Kalkınma Partisi İktidarının Doğuşunu Hazırlayan Dinamikler (1980 – 2002)”, Cilt V, Sayı 11, s.24–50, Türkiye Politika ve Araştırma Merkezi (Research Turkey), Londra: Research Turkey (http://researchturkey.org/?p=13044&lang=tr)

Notlar

[i] Diyarbakır uçağı kaçırılmış (Milliyet, 14 Ekim 1980:1), ASALA terör örgütünün Türk diplomatlara yönelik katliamları devam etmiştir (Hürriyet,18 Aralık 1980:1, Tercüman,29 Ocak 1982:1, Hürriyet,9 Nisan 1982:1, Tercüman,6 Mayıs 1982:1, Tercüman,8 Haziran 1982:1, Hürriyet,8 Ağustos 1982:1, Tercüman,10 Eylül 1982:1, Hürriyet,10 Mart 1983:1, Cumhuriyet,15 Temmuz 1983:1, Milliyet,16 Temmuz 1983:1).

[ii] Sinagog katliamı (Cumhuriyet, 7 Eylül 1986:1), Muammer Aksoy (Milliyet 1 Şubat 1990:1), Çetin Emeç (Hürriyet, 8 Mart 1990:1), Bahriye Üçok (Türkiye, 7 Ekim 1990:1), Uğur Mumcu (Cumhuriyet, 25 Ocak 1993:1), Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis (Cumhuriyet, 18 Şubat 1993:1), Özdemir Sabancı (Akşam,10 Ocak 1996:1), Sivas olayları (Sabah, 3 Temmuz 1993:1).

Kaynaklar

Ahmad, Feroz (2006), Modern Türkiye’nin Oluşumu, 5. Basım, Kaynak Yayınları, İstanbul.

Akgün, Birol (2007), Türkiye’de Seçmen Davranışı Partiler Sistemi ve Siyasal Güven, 2. Baskı, Nobel Yayın Dağıtım, Ankara.

Akşam, (10 Ocak 1996), “İnanılmaz suikast”.

Akşin, Sina (2007), Kısa Türkiye Tarihi, 11. Baskı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul.

Alkım yayınları (1998), Anayasa Mahkemesi’nin RP Hakkındaki Gerekçeli Kararı, İstanbul.

ANAR (Ekim 2000), Türkiye Gündemi Araştırması.

ANAR (Mayıs 2001), Türkiye Gündemi Araştırması.

Aykut, Ebubekir, Kansu Yıldırım (2011), “Türkiye Solunda Din Kavrayışı”, Resmi Tarih Tartışmaları -11- Resmi İdeoloji ve Sol, (Editör: Mete K. Kaynar), Özgür Üniversite Kitaplığı, Ankara.

Bayram, Sibel (2008), 12 Eylül’ün Siyasal Hayatımıza Etkileri, Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, Sivas.

Bila, Fikret (2004), Sivil Darbe Girişimi ve Ankara’da Irak Savaşları, 5. Baskı, Ümit Yayıncılık, Ankara.

Cumhuriyet, (21 Mayıs 1983), “BTP Esener: 12 Eylül harekatının savunucusuyuz”.

Cumhuriyet, (15 Temmuz 1983), “Ermeni terörüne 27. Şehidi Brüksel’de verdik”.

Cumhuriyet, (7 Eylül 1986), “Sinagog katliamı”.

Cumhuriyet, (25 Ocak 1993), “Uğur Mumcu’ya bombalı suikast susturamazlar”.

Cumhuriyet, (18 Şubat 1993), “İhmal mi, kaza mı?”.

Cumhuriyet, (1 Mart 1997), “Muhtıra gibi tavsiye”.

Çakır, Ruşen (Mayıs 2011), “12 Eylül’den 12 Haziran’a Siyasi Partiler Barış ve Demokrasi Partisi (BDP)”, Seta Analiz, Sayı: 38, Ankara.

Çarkoğlu, Ali, Tarhan Erdem, Mehmet Kabasakal, (2000), “Türkiye’de Yeni Bir Parti Sistemine Doğru: Siyasi Partiler Kanunu Parti Örgütleri ve Parti İçi Demokrasiden Beklentiler”, Devlet Reformu Siyasi Partilerde Reform, (Koordinatör: Ali Çarkoğnu), Tesev Yayınları, İstanbul.

Demirer, Yücel (2011), “Solun İslam Dinine Yaklaşımında Değişmeyenler Üzerine Sesli Düşünceler”, Resmi Tarih Tartışmaları -11- Resmi İdeoloji ve Sol, (Editör: Mete K. Kaynar), Özgür Üniversite Kitaplığı, Ankara.

Devlet Planlama Teşkilatı DTP (2007), Ekonomik ve Sosyal Göstergeler (1950 – 2006), Ankara.

Duverger, Maurice (1974), Siyasi Partiler, Çev. Ergun Özbudun, İkinci Basım, Bilgi Yayınevi,Ankara.

Eğilmez, Mahfi (2009), Küresel Finans Krizi Piyasa Sisteminin Eleştirisi, 4. Basım, Remzi Kitapevi, İstanbul.

Erandaç, Bülent (26 Şubat 2012), “28 Şubat sürecinde DYP’nin parçalanış öyküsü”. Takvim.Alınan yer:http://www.takvim.com.tr/yazarlar/erandac/2012/02/26/28-subat-surecinde-dypnin-parcalanis-oykusu

Hale, William, (1996), Türkiye’de Ordu ve Siyaset 1789’dan Günümüze, Hil Yayınları, İstanbul.

Hürriyet, (16 Ekim 1980), “Erbakan ve 21 MSP yöneticisi tutuklandı”.

Hürriyet, (18 Aralık 1980), “Kana doymuyorlar”.

Hürriyet, (9 Nisan 1982), “KAHROLSUNLAR”.

Hürriyet, (8 Ağustos 1982), “8 ÖLÜ, Ve, köpeğin sonu”.

Hürriyet, (10 Mart 1983), “KÖPEKLER YİNE SALDIRDI”.

Hürriyet, (18 Ağustos 1984), “Güney’de operasyon”.

Hürriyet, (22 Haziran 1987), “YETTİ ARTIK Haberli katliam”.

Hürriyet, (8 Mart 1990), “Çetin Emeç’i şehit verdik”.

Hürriyet, (12 Haziran 1997), “Gerekirse silah bile kullanırız”.

Hürriyet, (22 Nisan 1998), “Siyasi hayatı bitebilir Tayyip’e şok ceza”.

Hürriyet, (17 Şubat 1999), “Ve Apo yakalandı İşte büyük Türkiye ZAFER”

Hürriyet, (6 Mayıs 2000), “Partisiz, rütbesiz, ilk CUMHURBAŞKANI”.

Hürriyet, (23 Haziran 2001), “ÜÇ BUÇUK YIL SONRA FAZİLET DE KAPATILDI (Nazlı Ilıcak) FP’yi de yedi”.

Hürriyet, (8 Temmuz 2015). Alınan yer: http://www.hurriyet.com.tr/yusuf-halacoglundan-deniz-baykala-cevap-29481501

İktidarda 1 Yıl 28 Haziran 1996-30 Haziran 1997, Uyum Ajans, Ankara.

Kaynar, Mete Kaan (2007), Cumhuriyet Dönemi Siyasi Partileri (1923-2006) İmge Kitapevi, Ankara.

Kazgan, Gülten (2005), Türkiye Ekonomisinde Krizler (1929 – 2001) Ekonomi Politik Açısından Bir İrdeleme, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul.

Kongar, Emre (2003), 21. Yüzyılda Türkiye 2000’li Yıllarda Türkiye’nin Toplumsal Yapısı, 32. Basım, Remzi Kitapevi, İstanbul.

Milliyet, (12 Eylül 1980), “Silahlı Kuvvetler Yönetime El Koydu”.

Milliyet, (14 Ekim 1980), “DİYARBAKIR UÇAĞI KAÇIRILDI”.

Milliyet, (16 Temmuz 1983), “AZDILAR THY ORLY BÜROSU BOMBALANDI: 5 ÖLÜ 63 YARALI VAR”.

Milliyet, (11 Ekim 1984), “Hakkari’de 8 şehit daha azdılar…”.

Milliyet, (1 Şubat 1990), “12 Eylül öncesini hatırlatan suikast Prof. Aksoy’u öldürdüler”.

Neziroğlu, İrfan-Tuncer Yılmaz (2013), Hükümetler – Programları ve Genel Kurul Görüşmeleri, Cilt 10, TBMM Yayınları, Ankara. Alınan Yer: https://www.tbmm.gov.tr/yayinlar/hukumetler/hukumetler_cilt_10.pdf

Özbudun, Ergun, (1974), Siyasal Partiler, Sosyal Bilimler Derneği Yayınları, Ankara.

Özbudun, Ergun (2006), “Siyasi Parti Kapatma Davalarında Türk Anayasa Mahkemesi ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Arasındaki Yaklaşım Farkı”, Uluslararası Sempozyum 26-27 Mayıs 2005 Siyasi Partiler Ve Demokrasi, (Düzenleyen: Türkiye Barolar Birliği ve Ankara Barosu), Ankara.

Özel, Saruhan (2005), Global Finansal Krizler, Deniz Kültür Yayınları, İstanbul.

Posta (20 Şubat 2001), “LÜTFEN SAĞDUYU”.

Posta (23 Şubat 2001), “FAKİRLEŞTİK”.

Posta (9 Temmuz 2002), “DSP’de deprem BU NE SEVGİ AH !”.

Radikal (3 Mayıs 1999), “Kavakçı TBMM’ye türbanla geldi ama yemin edemeden ayrıldı Tahrik tutmadı”.

Refah Partisi (1997), Esas Hakkında Savunma, Ankara.

Resmi Gazete, (22 Şubat 1998:31-348)

Sabah, (3 Temmuz 1993), “KANLI CUMA 35 ÖLÜ”.

Sabah, (18 Nisan 1993), “Bir ışık söndü”.

Sabah, (17 Ağustos 1999), “DEPREM”.

Sarıbay, Ali Yaşar (2001), Türkiye’de Demokrasi ve Politik Partiler, Alfa Yayınları, İstanbul.

Savaş, Vural (1999), Fazilet Partisi Esas Hakkında Görüş

Star, (21 Ağustos 1999), “45 BİN ÖLÜ”.

t24, (9 Temmuz 2015), “En zengin general yolsuzluk iddiaları için hâkim karşısına çıkarılamadı”. Alınan yer: http://t24.com.tr/haber/en-zengin-general-yolsuzluk-iddialari-icin-hakim-karsisina-cikmadan-oldu,302346

 

Takvim, (13 Kasım 1999), “Merkez üssü: Düzce YÜZLERCE ÖLÜ VAR DEPREM”.

Takvim, (8 Ekim 2001) “YENİ SAVAŞ BAŞLADI!”.

TBMM (1999 ve 2007), Seçim Kanunları ve Siyasi Partiler Kanunu, Ankara.

TBMM Kanunlar ve Kararlar Müdürlüğü (2011), Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü, Ankara.

T.C. Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsü (2004), Cumhuriyet’ten Günümüze Milletvekili Seçimleri 1923-2002, Ankara.

Tercüman, (29 Ocak 1982), “BİR DİPLOMATIMIZ DAHA KATLEDİLDİ Dünya için yüzkarası”.

Tercüman, (6 Mayıs 1982), “Boston fahri konsolosumuz şehit edildi.”

Tercüman, (8 Haziran 1982), “BİR CANIMIZI DAHA ALDILAR…”.

Tercüman, (10 Eylül 1982), “Bu defa da Burgaz’da öldük, KAHROLUYORUZ”.

Tercüman, (10 Temmuz 1987), “Bölücü eşkıya 5 koldan saldırdı Yine kahpece: 30 şehit”.

Turan, Ali Eşref (2004), Türkiye’de Seçmen Davranışı Önceki Kırılmalar ve 2002 Seçimi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul.

Türkiye, (7 Ekim 1990), “Bahriye Üçok’a bombalı SUİKAST!”.

Türkiye, (5 Nisan 1997), “ACI KAYIP”.

Yayman, Hüseyin (2011), “2000’li Yıllarda Barış ve Demokrasi Partisi”, Türkiye’de Siyasi Partiler, (editör: Hatem Ete), Meydan Yayınları, İstanbul

Yazıcı, Serap (1997), Türkiye’de Askeri Müdahalelerin Anayasal Etkileri, Yetkin Yayınları, Ankara.

Yentürk, Nurhan (2005), Körlerin Yürüyüşü Türkiye Ekonomisi ve 1990 Sonrası Krizler, 2. Baskı, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul.

YSK, 1983 – 2009 Genel Seçim Sonuçları: Kesin Sonuçlar. Alınan yer: www.ysk.gov.tr

Yücel, M. Serhan (2006), Türkiye’nin Siyasal Partileri (1859-2006), Alfa Yayınları, İstanbul.

Zaman, (12 Ocak 1999), “Ecevit DSP azınlık hükümetinin listesini Köşk’e sundu Hükümet tamam”.

 

 

 

 

 

 

Facebooktwitterlinkedinmail

Yorumlar

Loading Facebook Comments ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.