Kobane Neyin Savaşı?

Kobane Neyin Savaşı?

“Kobane’yle Türkiye’nin ne ilgisi var?” Bütün dünyanın gözü Kobane’deyken, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu sözleri Türkiye’nin güney sınırlarının birkaç yüz metre uzağında yaşanan krize bakışının özetiydi. Birleşmiş Milletler Suriye temsilcisinin bile Türkiye’ye çağrı yaparak kente saldıran IŞID’a karşı savaşmaya gideceklere meşru müdafa nedeniyle izin verilmesini istediği bir durumda, Erdoğan’ın “Kobane de düştü düşüyor” demesi Ankara’nın hemen yanı başındaki insanlık dramına kayıtsız kalışını gösteriyordu adeta. Ancak Kobane’de akrabaları olan, orada yaşananları soydaşlarına karşı katliam olarak gören Türkiye’de yaşayan milyonlarca Kürt Erdoğan ile aynı düşünceyi paylaşmıyor.

Tamamı Kürtlerden oluşan Kobane’de IŞID’ın toplumsal tabanı yok. Bir ay önce çatışmaların başlaması ve kentin 3 tarafının IŞID tarafından çevrilmesiyle 200 bine yakın Kürt malını mülkünü bırakarak Türkiye’ye geçti. IŞID’ın saldırılarının her gün televizyonlardan naklen verilmesi, Türk askerlerinin ve tanklarının olan biteni sadece izlemesi sınırın bu tarafından yaşayan Kürtlerde öfke patlamasına neden oldu.  IŞID’ın şehir merkezine yaklaşması ve Kobane’nin düşebileceği haberleri üzerine başlayan gösterilerle, Arap Baharının ateşi Türkiye’ye de sıçradı. PKK ve Hizbullah’a yakın grupların birbiriyle ve polisle çatıştığı olaylarda ölü sayısı 36’ya ulaşırken, sokağa çıkma yasağı ve tankların caddelerde konuşlanmasının bile güvenliği sağlayamadığı bir belirsizlik ortamına girildi. Peki nasıl oldu da eylemler bir anda yayıldı? Bunu anlamak için Kobane’deki savaşın dinamiklerine yakından bakmak gerekiyor.

Suriye’nin kuzeyinde Kürtlerin yoğunlukta yaşadığı ama birbirine sınır olmayan Cezire, Kobane ve Afrin bölgelerinden oluşan ve Batı Kürdistan anlamına gelen Rojava Suriye’de Esad’a karşı başlayan ayaklanma ve Şam’ın bu bölgelerden çekilmesiyle PKK ve onun Suriye kolu PYD’nin yönetimine girdi. Binalarda ve meydanlarda Öcalan’ın posterlerinin asıldığı, Öcalan’ın tasarladığı özerk yönetim modelinin 3 kantonda uygulamaya geçmesi, PKK tarihinde dönüm noktası. PKK ilk defa teritoryal anlamda sınırları belli olan bölgeleri denetimi ve kontrolüne alarak idealize ettiği siyasi modeli hayata geçirdi. Tabii Türkiye’nin 30 yıl savaştığı örgütün, güney sınırlarının karşısındaki topraklarda yönetimi devralması Ankara’nın tepkisini çekti.  Erdoğan’ın bu “yapılanma bizim için terör anlamına gelir. Biz buna müsaade etmeyiz” demesine rağmen, 3 yıldır seyirci kalmaktan başka birşey yapamadığını ekleyelim. Ta ki geçtiğimiz ay, 3 bölgenin en küçüğü ve ortada yer alan Kobane’ye IŞID saldırısı başlayana kadar. IŞID’ın merkezi Rakka ile, PKK ve onun Suriye kolu PYD’nin kontrolündeki bölgenin merkezi Kamışlı arasında sadece 270 kilometre var. Ancak iki bölge, siyasal yönetim olarak birbirinden iki ayrı gezegen kadar uzak. İnsanların kafasını kesen, kadınların tamamen kapanmasını şart koşan IŞID Rakka’yı adeta Ortaçağ kurallarıyla yönetirken, Marksist-Leninist geçmişe sahip PKK, Rojava’da “demokratik özerklik” adı altında kadınların savunma güçlerine katıldığı, Süryanilerden Araplara farklı kesimlerin yönetimde yer aldığı, PKK lideri Öcalan’ın idealindeki özerk bir uygulamayla yönetiyor.

Ankara İmralı’da tutuklu bulunan Öcalan üzerinden PKK ile 3 yıla yakın zamandır içeriğini ve şartlarını kamuoyunun bilmediği görüşmeler yürütüyor. Örgütün silahlı kanadından zaman zaman çözüm sürecinin içeriğine dair ciddi eleştiriler gelse de ateşkes ve görüşmeler devam ediyor. Ateşkes kelimesi burada hem Kobane’yi hem de Türkiye’de son günlerde yaşanan eylem ve protestoların nedenlerini anlayabilmek için kilit önemde. Ateşkes silahların bir süreliğine susması ve görüşmelerin başlaması demek. Ateşkesten barışa giden yol uzun ve dolambaçlı, ve aynı zamanda silahlara geri dönmenin kısa zamanda mümkün olduğunu iki tarafta biliyor. Türkiye’dekine benzer bir süreçten geçmiş olan İspanya ve Kuzey İrlanda’da ETA ve IRA gibi örgütlere baktığımızda, yakın dönemin çöken görüşmeler ve bozulan ateşkeslerle dolu olduğu görülür. Ankara’nın Kobane’ye başlayan IŞID saldırısını, PKK ve Öcalan ile görüşmelerde avantajlı konuma geçerek karşı tarafa istediklerini kabul ettirmek için fırsat olarak değerlendirdiği anlaşılıyor. Erdoğan’ın “Şu anda Kobane’de olan, yarın belki Haseki’de olacak, belki Afrin’de” sözleri bunun işareti.

Ankara her ne kadar terör örgütü olarak nitelendirse de, IŞID’a yaklaşımında kafaları karıştıran birçok faktör var. IŞID’ın Musul saldırısı sonrası devletin Anadolu Ajansının şehre girerek Musul’da IŞID yönetimi altında halkın ne kadar mesut olduğunu anlatması, yine aynı ajansın geçtiğimiz bayramda IŞID yönetimindeki Rakka’dan mutluluk fotoğrafları paylaşması raslantı olarak nitelendirilebilir mi? Davutoğlu’nun “Irak’ta Sünni Araplar dışlanmamış olsaydı böyle bir öfke birikmesi olmazdı” şeklinde açıklamalarla adeta IŞID’ı mazur görmesinden, bölgeden gelen kaçak petrolden IŞID’ın kazandığı gelire göz yummasına kadar kafalarda soru işareti doğuracak çok sayıda neden var. Bunlara son haftalarda ABD’nin ikinci adamı Biden’dan gelen Türkiye, Suudi Arabistan ve diğer müttefiklerimiz “Esad’la savaşmaya razı herkese yüz milyonlarca dolar  ve on binlerce ton silah akıttılar” açıklamasını da ekleyelim. 24 Mart 2013’te New York Times; Suudi Arabistan, Katar ve Ürdün’den ABD’nin de bilgisi dâhilinde Türkiye’ye Ankara Esenboğa havaalanı başta olmak üzere 130 sefer kargo uçaklarıyla askeri malzeme taşındığını ve bunun kamyonlarla sınırdan Suriye’ye geçirildiğini duyurmuştu. İddia edilen bu silahlar o zaman kime verildi, şimdi kimin elinde sorularının cevaplarını hala bilmiyoruz.

Ancak bugün bildiğimiz birşey var ki, o da Suriye’nin silahlı muhalefeti içinde IŞID’ın gittikçe güç kazanarak Bağdat’ın dış kesimlerinden Rakka’ya kadar uzanan yüzlerce kilometrelik Irak ve Suriye topraklarını kontrol ettiği. Bu bölgeden gelen görüntüler IŞID’ın son model kamyonetlerden tanklara kadar uzanan geniş bir araç ve mühimmata sahip olduğunu gözler önüne seriyor. IŞID bu silahlar için cephanesini, kullandığı araçlar için lastik ve yedek parçasını kimden nasıl sağlıyor? Bu sorulara şimdilik cevap vermek zor ama Suriye ve Irak’a komşu ülkelerden yardım almadan ayakta durmasının imkânı yok. IŞID’ın Bağdat’taki Şii ağırlıklı yönetime, Şam’daki Esad rejimine ve son olarakta Kobane’de PKK güçlerine karşı savaştığını vurgulayalım. IŞID’ın üç cephede savaştığı güçler; aynı zamanda Türkiye, Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerinin adeta düşman gördüğü bölgesel aktörler. Körfez ülkeleri Bağdat’ta güçlenecek Şii Arap yönetiminin kendi sınırları içinde yaşayan Şii Araplar için çekim merkezi olmasından endişeli. Türkiye hem Bağdat’ta güçlenen Şii yönetiminden hem de Suriye’nin kuzeyindeki PKK oluşumundan rahatsız. Hem Türkiye hem Körfez ülkelerinin bir diğer ortak düşmanıysa Esad rejimi. Dolayısıyla bu 3 kesimle 3 cephede savaşan IŞID, Türkiye ve Körfez ülkeleri için bize “düşmanımın düşmanı dostumdur” deyişini hatırlatıyor.

Buradan tekrar Kobane’ye dönersek; PKK 30 yıllık geçmişinde ilk defa bir bölgeyi yönetiyor ve onu kendisine saldıran IŞID’a karşı savunmak zorunda. Yıllardır vur kaç taktiğine dayalı silahlı mücadele yürüten PKK için alan savunması yabancısı olduğu bir durum. Üstelik IŞID’ın ağır silahlarına karşı koyacak donanımına sahip değil ve dışardan yardım alması da Türkiye izin vermediği sürece imkânsız. Kobane’nin düşmesi hem PKK hem de onu destekleyen milyonlarca Kürt için ciddi prestij kaybı anlamına gelecek. Dahası Kobane’nin ardından Cezire ve Afrin’e sıçrama ihtimali olan savaş, yaklaşık 10 bin silahlı adamı olduğu tahmin edilen PKK için önemli insan kaybına yol açacak. Kısaca bir taraftan Türkiye ile nasıl sonuçlanacağı belirsiz bir görüşme süreci, diğer yandan tarihinde ilk defa yönetimine aldığı bölgeleri IŞID saldırıları sonucunda büyük kayıplar vererek kaybetmesi ihtimali PKK için ciddi risk taşıyor.

Ankara’nın Kandil’in köşeye sıkışmasından memnuniyet duyduğunu, üstelik krizi sınırın bu tarafından sadece seyretmekle yetinmediğini belirtelim. Son çıkan Suriye ve Irak tezkeresinde en az IŞID kadar PKK tehlikesine dikkat çekilmesi ve bu tezkereye AK Parti’nin dış politikasına en sert eleştirileri yönelten MHP’nin U-dönüşüyle verdiği şaşırtıcı desteği, akıllara “örgüte son bir darbe vuralım” mantığı mı Ankara’ya hâkim olmaya başladı sorusunu getiriyor. Erdoğan’ın “bizim için IŞİD ne ise PKK da odur” açıklamasını da ekleyince iktidar için çözüm sürecinin gittikçe Kandil’in çözülmesi olarak algılandığını gösteriyor. Belki de Erdoğan ve Davutoğlu rotayı, IŞID karşısında köşeye sıkışan Kandil’e, çözüm sürecine başından beri karşı çıkan Türk milliyetçilerinin de desteğiyle son bir askeri darbe vurmaya kırmış durumda.

Türkiye IŞID’a göz yumuyor mu? IŞID’a destek veriyor mu? Türkiye’de yaşayan Kürtler hükümetten yapılan açıklamaları duydukça bu sorulara giderek daha fazla ‘evet’ cevabı veriyorlar. Algı gerçekliğin önüne geçiyor ve Kürtler için IŞID, Türkiye’nin PKK karşısında desteklediği bir örgüt olarak görülüyor. Kobane’nin merkezine IŞID’ın girmesi ve kentin düşeceği haberlerinin gelmesinin ardından başlayan olaylarsa, Kandil’in Ankara’nın hamlelerine karşı rest çektiğinin kanıtı. Çözüm süreci bağlamında görüşmeler sürerken karşı tarafı köşeye sıkıştırmayı hedefleyen bu adımlar, yangın yerine dönen Ortadoğu’da ateşe benzinle koşmak demek. Nitekim daha şimdiden Kobane’deki insanlık dramı yetmezmiş gibi onlarca kişinin hayatını kaybettiği Doğu’da güvenliğin ortadan kalktığı bir durumdayız. Bir yandan emniyet ve kamu binaları ve okullar yakılırken, diğer yandan Kürtler ve Türklerin beraber yaşadığı kentlerden linç haberleri geliyor. Son dönemde Hizbullah ve IŞID’ın Türkiye’de toplumsal destek bulmaya başlamasıyla, AKP’nin İslami taban üzerindeki kurduğu tekeli radikal silahlı örgütlere kaybetme riski ortaya çıkıyor. Son günlerde PKK ve bu örgütler arasında silahlı çatışmalar yaşanıyor.

Son 3 yıldır Ortadoğu’da düzen kuracağız şiarıyla hareket eden AKP’nin, strateji adına ne adım attıysa bataklığa saplandığı ortada. Ancak artık Tunus’tan, Libya’dan veya Mısır’dan değil, Türkiye sınırlarının birkaç yüz metre ilerisindeki Kobane’den hatta Diyarbakır’dan Gaziantep’ten bahsediyoruz. Ortadoğu’dan bizi koparamazlar diye diye ülkeyi çatışmaların tarafı yapan fantastik stratejiler yerine, hükümetin toplumsal barışın ön planda olduğu ihtiyatlı politikalara dönülmesinin zamanı geldi de geçiyor. Protesto eylemlerinin Erdoğan ve Davutoğlu tarafından “vandalizm” olarak nitelendirilmesi iktidarın yaklaşan tehlikenin farkına varmadığını gösteriyor.

Nihayetinde AK Parti siyasi iktidarını Avrupa Birliği sürecine ve demokratikleşmeye dayanarak sağlamlaştırdı. Ülkeyi tankların sokaklarda dolaştığı Ortadoğu koşullarına sokmaksa amaç, orada siyaset başka türlü oynanıyor. Kobane’nin IŞID’tan kurtarılması için Türkiye’nin doğrudan veya dolaylı yapabileceği pek çok seçenek var. Gazze’de, Arakan’da, Bosna’da yaşanan insalık dramlarına karşı her defasında Batı ve Arap Dünyası liderlerine ders veren Erdoğan’ın, şimdi Türkiye’nin sınırlarının öbür tarafında yaşanan çatışmalara seyirci kalması anlaşılır bir durum değil. Amaç Kobane ve Rojava üzerinden PKK ve onu destekleyenlere darbe vurmaksa, bu Türkiye’yi yeniden 1990’lara geri götürecektir. Son yaşanan kitlesel çatışmalarsa, gidişin 1990’lar Türkiyesi değil, 1990’ların Yugoslavyası olacağına işaret ediyor. Bir an önce demokrasiye ve aklıselime dönülmeli. Tersi Türkiye için hem karşı tarafa hem de kendi ayağına kurşun sıkmak demek.

Yard. Doç. Dr. Behlül Özkan, Marmara Üniversitesi

Makaleyi şu şekilde referans vererek kullanabilirsiniz:

Özkan B. (Ekim, 2014),  “Kobane Neyin Savaşı?’”, Cilt III, Sayı 10, s.39-45, Türkiye Politika ve Araştırma Merkezi (ResearchTurkey), Londra: Research Turkey (http://researchturkey.org/?p=7017&lang=tr)

Facebooktwitterlinkedinmail

Yorumlar

Loading Facebook Comments ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.