Kentsel Dönüşümde Soru İşaretleri

Kentsel Dönüşümde Soru İşaretleri

Türkiye’deki kalitesiz yapı sorunu artık herkesin bildiği bir gerçek, ama 1999 depreminin ağır yıkıcılığıyla karşılaşmadan önce pek ciddiye alınmıyordu. Resmi rakamlara göre on sekiz bin kişinin ölümü, binlerce yapının yıkılmasıyla sonuçlanan[1] Körfez depreminin ardından yaraları hızlıca sarmak ve yıkılanları yeniden yapmak konusunda belli bir başarıya ulaştık gerçi, ama  “henüz yıkılmamış”  milyonlarca derme çatma yapının yarattığı tehdidi usulünce yok etme konusunda aynı şey söylenemez. On yıldan daha uzun zaman sonra deprem şeytanıyla Van’da yeniden yüz yüze gelmek, sorunu yeniden hatırlattı. Bu yüzden, TBMM’de geçtiğimiz günlerde kabul edilen 6306 sayılı “Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun”un[2] gerekliliği tartışılamaz. Fakat bu gereklilik, objektif eleştirilerin önünde engel de olmamalı. Sağlıklı bir çevrede ve sağlıklı konutta yaşamak, vatandaşlarımızın Anayasa ile korunan temel insan haklarındandır, fakat öte yandan mülkiyet hakkı da öyledir. Kanun koyucunun, bu iki temel hakkı iyi biçimde bağdaştırıp bağdaştırmadığını aşağıda irdelemeye çalıştık.

Yeni Yasanın çözüm perspektifini kısaca şöyle özetleyebiliriz: Öncelikle riskli yapılar ve riskli yapı alanları saptanacak. Riskli yapıların saptanmasını malikler bu iş için yetkilendirilen uzman kuruluşlardan bedeli karşılığı isteyecekler, malikler bunu yapmadıklarında (yetki durumlarına göre)  Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ya da Belediyeler ve il Özel idareleri re’sen yapacaklar.  Riskli alanları ise Bakanlık veya sayılan diğer kamu kurumları saptayacak. Riskli alanlardaki bütün yapılar yıkılıp burada oturanların tümü topluca başka yerlerdeki rezerv alanlara nakledilebilecek. Riskli yapılar malikleri tarafından yenilenmezse yine kamu devreye girerek bu alanlardaki yapıların yıkım ve yenileme işini kendisi (TOKİ eliyle)[3] yapacak. Riskli yapılardaki maliklerin kendi aralarında anlaşmalarını kolaylaştırmak için karar yetersayısı 2/3 olarak düzenlenmiş. Riskli yapılarda ya da riskli alanlarda oturan vatandaşlar uygulamaya razı olmazlarsa payları rayiç bedel üzerinden satın alınacak. Yapı asıl yerinde yenilenemiyorsa sayılan idareler bu iş için saptanmış rezerv alanlarda yeni yapılaşmalara girişebilecek. Haksahiplerine yeni konut ve işyeri oluşturmak amacıyla kamunun elindeki çeşitli arsa ve binalardan da yararlanılacak. Yenileme işlemlerinde kullanılmak üzere bir çeşit fon oluşturulacak ve giderler bu fondan karşılanacak. Yapısı yıkılanlara, yenisi yapılıncaya kadar kira desteği verilecek. Yeni yapı yapılamadığı durumlarda yıkılan yapıların maliklerine konut kredisi desteğinde de bulunulabilecek. Bakanlık ve sayılan öteki idareler, riskli yapıların ve alanların saptanması, rezerv alanlarda yeni yapılaşmalara girişilmesi, gayrimenkuller üzerindeki tasarruf haklarının kısıtlanması açısından çok geniş yetkilere sahip olacak. İdareler, bu işlemler sırasında hemen hemen hiçbir mevzuatın kısıtlaması altında olmaksızın, çok çeşitli imar düzenlemeleri yapabilecekler.

Vatandaşın Rızası Gerçekten Aranıyor mu?

Yasanın genel gerekçesinde şöyle deniyor: 7269 sayılı Kanundaki “kanunî mecburiyet” esası yerine, afetler karşısında riskli bulunan alanların ve buralardaki yapıların mâlikleri ile anlaşma sağlanarak bu riskli yapıların yıktırılıp bu alanların dönüştürülmesinde ve yeniden yerleşimin temin edilmesinde “gönüllülük” esası getirilmekte; ancak, bu esasa uymayanların yapılarının Bakanlık veya İdarece yıktırılması ve riskli yapılar ile alanların tahliyesi suretiyle uygulamada bulunmak da öngörülmektedir.” Bu ifade sanki “Önceki düzenlemeler zorlama içeriyordu, ama şimdi gönüllülük esas oldu”  anlamında, nitekim yasanın 5’inci maddesinde “Öncelikli olarak malikler ile anlaşma yoluna gidilmesi esastır” cümlesi de var,  ama yasanın içine serpiştirilmiş öteki cümlelerden, “gönüllülüğün” biraz lâfta kaldığı hemen görülüyor.

Dönüştürme işlemi için yapıdaki kat maliklerinin üçte ikisinin rızası yeterli olacak. Bu belki insanları anlaşmaya zorlamak, ayak sürüyenleri caydırmak için gerekli kabul edilebilir, ama “İstemiyorum” diyenin mülkiyet hakkına da saygı göstermek gerekiyor. Gelgelelim, yasa bu konuda pek de düşünceli görünmüyor, çünkü dönüştürülecek yapıda eski de olsa, yıkık dökük de olsa, tehlikeli de olsa bir dairesi olan “gönülsüz” vatandaş, “dönüştürme” sırasında arsa payı ile ortada kalıveriyor. “Bu arsa payı, eskiden üzerinde var olan daire değerinin ne kadarını içeriyor?” sorusunun yanıtı ise o kadar açık değil, her ne kadar Yasanın 6’ncı maddesinde arsa payları için “Önceki vasfı ile değerlemede bulunularak …..tapu kütüğünde malikleri adına payları oranında tescil edilir” deniyorsa da… Üstelik aynı maddenin sonraki şu cümleleri de insanları tedirgin edebilir: “…Bu karara (yıkım ve dönüştürme kararı) katılmayanların bağımsız bölümlerine ilişkin arsa payları, Bakanlıkça rayiç değeri tespit ettirilerek bu değerden az olmamak üzere anlaşma sağlayan diğer paydaşlara açık artırma usulü ile satılır. Bu suretle paydaşlara satış gerçekleştirilemediği takdirde, ……rayiç bedeli de Bakanlıkça ödenmek kaydı ile tapuda Hazine adına resen tescil edilir.

Dönüştürülecek yapı malikleri uygulamaya üçte iki çoğunlukla “evet” demezse o zaman devlet yapıyı “ACELE” olarak kamulaştıracak.

Kamulaştırma Kanununun[4] 27’nci maddesinde yer bulan “acele kamulaştırma” “Milli Müdafaa Mükellefiyeti Kanununun uygulanmasında yurt savunması ihtiyacına veya aceleliğine Bakanlar Kurulunca karar alınacak hallerde veya özel kanunlarla öngörülen olağanüstü durumlarda” başvurulacak bir yöntemdir,anlaşıldığı kadarıyla da hükümet bu dönüştürme işini  “olağanüstü durum” saymakta.

“Gönülsüzler ordusu” kamulaştırma bedellerini de hemen alamayacaklar. Çünkü Yasanın 6’ncı maddesinin 2’nci bendi,  bedelin altıda birinin hemen, geri kalanın ise beş yılda ödeneceğini söylüyor.[5]Bu durumda,insanlarınüç kuruş kamulaştırma parasının üstünü denkleştirip başlarını sokacak yeni yer edinmeleri de kolay olmayacak.

Yasa dönüştürme işine “gönüllü” olanlara, hatta bunların kiracılarına bile; konut, işyeri, arsa, konut sertifikası, konut kredisi, vs., pek çok seçimli olanak sağlarken, “gönülsüzleri” görmezden geliyor. Oysa başta razı olmayanların bir kısmı, sonradan uygulamaları, yapılan güzel evleri görüp fikir değiştirebilirlerdi.[6]

Yasanın mülkiyet hakkına getirdiği tehditler bunlarla sınırlı değil. “Riskli alanlarda” ya da yeni yerleşmelerin planlandığı “rezerv yapı alanlarındaki” SAPASAĞLAM konutlar da tehdit altında. 3 üncü maddenin 72nci fıkrası şöyle diyor: “Bu Kanunun uygulanması için belirlenen alanların sınırları içinde olup riskli yapılar dışında kalan diğer yapılardan uygulama bütünlüğü bakımından Bakanlıkça gerekli görülenler de bu Kanun hükümlerine tabi olur.

Yasanın 4’üncü maddesinin 3’üncü fıkrası şöyle: “Uygulama sırasında Bakanlık, TOKİ veya İdare tarafından talep edilmesi hâlinde, hak sahiplerinin de görüşü alınarak, riskli alanlardaki yapılar ile riskli yapılara elektrik, su ve doğal gaz verilmez ve verilen hizmetler kurum ve kuruluşlar tarafından durdurulur.” Vatandaş konutunu daha terk etmemişken suyunu elektriğini kesmek yeterince kötü, üstelik “vatandaşın görüşünü alarak” nasıl yapılacağı da açıklanmaya muhtaç bir durum. Bu hüküm, belediyelerle imzalanmış su elektrik sözleşmelerinin de özgür iradeye dayanan yasal sözleşmeler olduğunu unutmuş görünüyor.

Mülkiyet ve sözleşme hakkını, ne denli iyi niyetli gerekçelerle olursa olsun, böylesine “ayrıntı” kabul eden bir yasa Anayasa Mahkemesine kesinlikle gidecektir, oradan gittiği gibi sağlam dönmesi de neredeyse olanaksızdır.

İdarenin İtiraz Korkusu

Yasa vatandaş itirazlarına da kapıları adamakıllı kapalı tutmaya çalışmış. 6’ncı maddenin (9) numaralı bendine göre, Yasaya konu idari işlemlerin yürütülmesi durdurulamıyor. Oysa 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunundaki “Yürütmenin durdurulması” kararını vermek zaten çok zor, neredeyse olanaksızdır; yani bu Yasada ayrıca yasaklanmasına hiç gerek yoktu.[7]

Yürütmenin durdurulması kararlarına yasak getirilmesi “İşlemlerde gecikmenin önüne geçmek için” diye açıklanabilir; ama bu inandırıcı olmaz, çünkü başka bazı yasalardaki “İdare mahkemeleri yürütmenin durdurulması istemlerini kırk sekiz saat içinde karara bağlar” biçiminde bir hükmü bu Yasaya da koymak pekâlâ mümkündü.

İtirazları baştan engellemek kararlılığı Yasanın başka yerlerinde de karşımıza çıkıyor. Bakanlık ya da onun yetkilendirdiği idarelerce hakkında “riskli yapı” kararı verilmiş olan yapı maliklerinin itiraz süresi olağanüstü kısa tutulmuş: Sadece on beş gün! Üstelik itirazları inceleyecek olan ve Bakanlıkça üniversitelerden talep edilecek dört akademisyen ile Bakanlığın üç memurundan oluşan yedi kişilik komisyonların bağımsız karar üretme yetenekleri biraz “tartışmalı”.

Uygulamaya Hazır mıyız?

Hükümetin bir an önce işe girişme isteği çok açık, nitekim bazı belediyelerde riskli yapı tespitlerinin başladığına ilişkin haberler geliyor. Fakat konu yirmi beş maddelik bir kısa yasanın çerçevesine sığmayacak kadar karmaşıktır; kapsamlı bir ön hazırlık, ayrıntıları ortaya koyan çok sayıda ikincil düzenleme gerekliydi. Gelgelelim, şimdilik bir adet “Uygulama Yönetmeliği”[8]dışında bir açıklayıcı metin ortaya konulmuş değil.

Uygulama Yönetmeliği, Yasanın 3, 6 ve 8’inci maddelerine dayanılarak çıkarılmış, ama Yasanın başka yerlerinde de ikincil düzenleme gereği var. Yönetmelik, dayanak maddelerde tanımlanan sorunları bile tam olarak yanıtlamaktan uzak duruyor.

Yönetmelik; riskli yapıların tespit esasları, itirazların şekli ve süresi, tapuya tescil işlemleri, yıkma-yıktırma işlemleri, yıktırılan konutlara karşılık olarak sağlanabilecek haklar, planlama işlemlerinin nasıl yapılacağı, sözleşmeli personele ilişkin hükümler gibi bazı ayrıntıları -belli ölçülerde- içeriyor; hatta konuya ilişkin olarak yapılacak radyo-televizyon yayınları bile unutulmamış; ama başka önemli konular da var: Bakanlık uygulamaya ilişkin bazı yetkilerini TOKİ’ye ve belediyelere devredecek, ama hangilerini, bu belli değil. Dolayısıyla, en azından ilk anlarda çok başlılığa ve karmaşaya hazır olmalıyız.

Dönüşüm işlerine kaynak yaratmak amacıyla Çevre Kanunundan, Orman Kanunundan (özellikle 2/B diye bilinen arazilerin satışından), İller Bankası gelirlerinden, Genel Bütçeden, Bakanlığın dönüştürülen taşınmazlardan elde edeceği her türlü satış ve faiz gelirlerinden aktarılacak paraların harcanması ve kayıtlarının tutulması konuları da henüz düzenlenmemiş konuların arasında.

Dönüşüm kapsamında hak sahiplerine verilebilecek konut sertifikası gibi kıymetlere ilişkin kurallar da belirsiz. Bunun gibi, hak sahiplerine ve kiracılara yapılacak kira yardımı, açılabilecek krediler ve faiz destekleri ile ilgili esaslar da belli değil. Özellikle bu alanda haksızlık ve şikâyetlere kapılar ardına kadar açık duruyor ve uygulamalar başlar başlamaz bu kapıların önünde uzun kuyruklar olacak.

Kural bekleyen sorun alanlarından biri de anlaşmaların formatı. İdareler ile malikler hangi konularda anlaşacaklar? Standart hukuki metinler gerekli, fakat henüz ortada yoklar. Bakanlığın TOKİ eliyle yapacağı belli olan toplulaştırma, kat karşılığı inşaat gibi faaliyetlerin de hangi esaslar içinde yürütüleceği bilinmiyor.

Belirsiz konulardan bazıları için Yasa metninde “Bakanlıkça belirlenir, Bakanlar Kurulunca belirlenir, yönetmelikle düzenlenir” gibi ifadeler var, ama bu belgeler ne zaman yazılacak, belli değil.

Bunca belirsizlik arasında başlatılan çalışmaların itirazlar ve davalarla kesilmesi, hatta zaman zaman gecekondu yıkımlarında rastladığımız polisli-jandarmalı itiş kakışlara sahne olması hiç şaşırtıcı olmayacak.

Bunca Yetki Fazla Değil mi?

Yasa Bakanlığa, dolayısıyla onun yetki devredeceği TOKİ’ye ve Belediyelere o kadar çok yetki vermekte ki bunları burada etraflıca irdelemek olanaksız; belki bir çeşit “Anayasa yargısı” makalesine konu edilebilir. Yine de bazı aşırılıkları saymaya çalışalım:

Bakanlık ve yetki ortakları, riskli yapı alanındaki ve rezerv alanındaki bütün taşınmazlar üzerinde sonsuz bir yetkiye sahip. Onları satın alabilir, trampa edebilir, mülkiyete ilişkin bütün hakları olduğu gibi başka bir yere nakledebilir. Bütün bunları yaparken maliklere fikir sormaya hiç ihtiyacı yoktur (Yasa sadece taşınmazları menkul değere dönüştürürken “muvafakat” arıyor.)

Bakanlık ve yetki ortakları, asıl yetki kimde olursa olsun her türlü imar planını, mimari plan ve projeyi kendileri yapabilir, mevcut imar planlarını sorgusuz sualsiz değiştirebilir, kent bütünlüğünü ve estetiğini sağlayan yürürlükteki imar yönetmeliklerini yok sayabilir. Bütün bunları yaparken, yetki ortağı olmayan (büyükşehirlerdeki) ilçe belediyelerine ve yıllardır oralarda ikamet eden belde halkına tek açıklama yapmasına ve görüş sormasına gerek yoktur. Bakanlığın ya da yetki ortaklarının yapacağı planlar,  İmar Kanunundaki ve imara ilişkin hükümler ihtiva eden özel kanunlardaki kısıtlamalara tabi değildir. (Özellikle bu konu öyle genel bir istisna ki idareyi Anayasa ile çizilmiş sınırların dışına itiyor.)

Bakanlık imar planlarına ilişkin bütün standartları anında değiştirebilir, yepyeni standartlar ortaya koyabilir ve bunları yaparken üniversitelere, şehircilik uzmanı bilim adamlarına danışmaz.

Bakanlık ve yetki ortakları; tarım, orman, milli güvenlik, askeri yasak bölgeler,  turizm, kıyı, mera, kültür ve daha pek çok kamusal alan ile ilgili yasaların tamamen dışında, bunların getirdiği kısıtlama ve mükellefiyetlerden kurtulmuş şekilde çalışır. Yürürlükteki mevzuattan kurtulma isteği öyle üst düzeydedir ki yukarıdaki çeşitli yasaların tek tek sayılmasıyla yetinilmemiş, “ve diğer kanunların bu Kanuna aykırı hükümleri uygulanmaz.” Denilerek muafiyet mutlaklaştırılmıştır. Garip olan şu ki Yasanın 9/2-i bendinde şöyle bir cümle de var: “..Ancak, bu Kanunun öngördüğü uygulamalar sırasında, bahsedilen (istisna tutulan) kanunların amaçları ayrıca gözetilir.” Bütün yasal mevzuatı önce yok sayıp sonra onların “amaçlarının ayrıca gözetileceğini” söylemek ne yazık ki inandırıcı değil.

Riskli yapıların ve riskli alanların dönüştürülmesinde bunca yetki edinmek ve bunca istisnadan yararlanmak belki “hız” sağlayabilir, ama “hakkaniyet” sağlayacağı kuşkuludur. Oysa tam tersinin yapılması; her türlü imar kuralına, kurumların yetkilerine, vatandaş görüşlerine saygı gösterilmesi, kurumların deneyimlerinden, bilim çevrelerinin görüşlerinden yararlanılması gerekirdi.

Vatandaş Kazançlı Çıkar mı?

Kötü konutlarda ömür süren vatandaşların kendi durumlarından habersiz ya da umursamaz olduklarını sanmamalıyız. Herkes konutunun durumunu iyi kötü biliyor, ama çoğunun elinde- avucunda evini yenilemek için yeterli birikim yoktur. Konutunu yeni baştan yaptıracak parası olmayanın tek çaresi, “kat karşılığı” sistemidir ki bu sistemde müteahhide sağlanacak kaynak da kat yüksekliğini arttırmaktan geçiyor. Yeni imara açılmış yerlerde, tek katlı gecekondusunu müteahhide verenin üç beş daire edindiği bu sistem, yoğun yerleşimli eski kent alanlarında ne yazık ki kolayca uygulanabilir değildir. Örnek verelim: Dört katlı “riski” apartmandaki sekiz ailenin bir müteahhit bulabilmesi için, diyelim kat karşılığı oranı da % 50-50 olsun, binanın sekiz kata yani on altı daireye çıkarılması gerekir, üstelik kentin her yerinde %50-50 oranı işlemez, çoğu yerde daha düşüktür. Yasa idarelere her türlü imar değişikliği yetkisini verdiğine göre yüksekliği arttırmak mümkün gibi görünür, ama yoğun yerleşim alanlarında bu her zaman mümkün olmuyor. Eğer eski yapıda sekiz değil de söz gelimi küçük küçük on iki daire varsa, onu kat karşılığı yenilemek büsbütün olanaksızdır. Bu durumda tek çare gerçekten de birden çok yapıyı ya da yapı adasını içeren toplulaştırmalardır. Eskimiş kamu binalarının da işin içine katıldığı böyle geniş alanlarda bütün yapıları yıkıp yeni -ve gerekirse daha yüksek- yapılar yapılabilir; ama hem müteahhitlerin kârlı çıkacağı, hem de vatandaşların güzel konutlar edinebileceği böyle (kazan-kazan) alanlar ne yazık ki fazla değildir.

Yasanın gösterdiği öteki çözümler ise mülk sahipleri için ilki kadar cazip olmayacak: Riskli konutunun bulunduğu yerde kendisine yeni daire çıkmayan mülk sahibi, kentin kim bilir neresindeki bir “rezerv alanı”nda konut verilmesinden mutlu olur mu? Rezerv yapı alanları kentin orta yerinde olamaz, uzak köşelerde olmak zorunda. Dar gelirli ve emekliler için yıllarca oturdukları yerden uzaklarda bir yer, yeni belirsizlikler, terk edilmesi gereken alışkanlıklar demektir ve kâbustan farksızdır. Konut yerine kamulaştırma parası, konut sertifikası, konut kredisi… gibi çözümler de tatmin edici olamaz.

Fakat Yasanın, daha doğrusu dönüştürme uygulamalarının mutsuzluk yaratma potansiyeli bu kadarla sınırlı da değil. Asıl facia, eski fakat o ölçüde de merkezi ve kıymetli yerleşim alanlarının, “dönüştürme, toplulaştırma” adı altında büyük sermaye şirketlerinin eline geçmesi, buralarda oturan vatandaşların “size burada konut çıkmıyor” bahanesiyle kentin ücralarına “ekonomik sürgün” edilmeleridir. Bu en kötü senaryo olur.

Son Söz

Yıkılıvermek için depremi bile beklemeyecek milyonlarca konut var, bunları kendi parasıyla yenileyebilecek vatandaş ise neredeyse hiç. Bu yüzden, devletin önderlik ettiği (hatta zorladığı) bir yenileşme seferberliği gerçekten gerekli. Ama “yeni konut sahibi yapacağız” diye yola çıkarak insanları yerlerinden etmekten; ellerine sertifika, senet, birtakım kâğıtlar vererek ortada bırakmaktan kaçınmak da gerekiyor. Elimizdeki Yasa eksiklerle dolu ve yetersiz; üstelik çok iyi hazırlanmış, çok ayrıntılı yazılmış olsaydı bile güzel sonuçlar almak için yine de başka şeyler gerekli olacaktı: İyi niyet, şeffaflık, haklara saygı, kamuoyu denetiminden korkmamak, uygulamadan etkilenecek insanları karar süreçlerine dâhil etmek, bilgi ve deneyime değer vermek, samimi uyarıları dikkate almak.   Bunların olup olmadığını uygulamalar gösterecek.

Hıfzı Deveci, Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu Emekli Üyesi, Kamu Yönetimi Uzmanı ve Yazar

Makaleyi şu şekilde referans vererek kullanabilirsiniz:

Deveci, Hıfzı (Ekim, 2012), “Kentsel Dönüşümde Soru İşaretleri”, Cilt I, Sayı 8, s.31-36, Türkiye Siyasi Analiz ve Araştırma Merkezi (AnalizTürkiye), Londra: AnalizTürkiye (http://researchturkey.org/?p=2083&lang=tr)


[1] Resmi olmayan rakamlar depremdeki can kayıplarının 50.000’e yakın olduğu yolundadır.

[2]16 Mayıs 2012 tarihinde kabul edilmiştir.

[3] Türkiye’nin konut alanındaki en büyük kamusal organizasyonu (Toplu Konut İdaresi).

[4]4.11.1983 tarihinde kabul edilen 2942 sayılı Kanun.

[5] Yasanın bu bendi 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 3 üncü maddesine yıllama yapmaktadır.

[6] Uygulama Yönetmeliğinin 14 üncü maddesinde, gönülsüzlere ancak “artan konut” varsa ve Bakanlık uygun görüyorsa konut verilebileceği belirtilmektedir.

[7] 06.01.1982 tarihinde kabul edilen İdari Yargılama Usulü Kanunun 10.06.1994 tarihli 4001 sayılı Kanunun 12’nci maddesiyle değiştirilen 27’nci maddesi yürütmenin durdurulmasını kararı verilebilmesini, “İdari işlemin uygulanmasının telafisi güç veya imkânsız zararların doğması ve idari işlemin açıkça hukuka aykırı olması koşullarının ikisinin birden gerçekleşmesine” bağlamıştır. Bu da zaten mahkemenin nihai olarak ret kararı vereceğini açıklaması anlamına gelmektedir ki buna hukuk dilinde ihsas-ı rey deniyor.

[8] 04.08.2012 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan “Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanunun Uygulama Yönetmeliği.”

Facebooktwitterlinkedinmail

Yorumlar

Loading Facebook Comments ...

One thought on “Kentsel Dönüşümde Soru İşaretleri

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.