Profesör Ahmet Sözen’le Röportaj: Kıbrıs Barış Görüşmeleri ve Ada’nın Geleceği

Profesör Ahmet Sözen’le Röportaj: Kıbrıs Barış Görüşmeleri ve Ada’nın Geleceği

2015’te Kıbrıs’ta iki toplumun liderleri Mustafa Akıncı ve Nikos Anastasiadis arasında başlayan Kıbrıs Barış Görüşmeleri, 9 Ocak’ta Cenevre’ye taşındı. İlk defa üç garantör ülke Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık’ın katılımıyla uluslararası bir hal alan görüşmeler, tarafların birbirine harita sunmasıyla ve daha önce birçok kez görüşmelerin tıkanmasına sebep olan garantörlük, adadaki Türk askeri varlığı ve güvenlik konularının masaya yatırılmasıyla devam ediyor.

Her iki tarafta çözüm yanlıları Cenevre görüşmelerinin Kıbrıs’ta nihai bir çözüm için son şans olduğunu belirtirken, daha önce birçok kez devrilen müzakere masası nedeniyle temkinli olunmasını savunan görüşler de mevcut. Türkiye Politika ve Araştırma Merkezi (Research Turkey) devam eden müzakerelere, adadaki kamuoyu nabzına ve Birleşmiş Milletler tarihinin en uzun barış gücü misyonuna ev sahipliği yapan Kıbrıs’ın geleceğine dair görüşlerini almak için Doğu Akdeniz Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Profesör Ahmet Sözen’le bir söyleşi gerçekleştirdi.

Prof. Sözen Kıbrıs sorunu, etnik çatışmalar, barış inşası ve barış müzakereleri, AB ve demokratikleşme konularında uzman. Akademik uzmanlığının yanı sıra, SeeD (Center for Sustainable Peace and Democratic Development) eş-direktörü de olan Prof. Sözen, 2008 Talat-Hristofyas müzakereleri süresince oluşturulan ortak çalışma gruplarından Yönetim ve Güç Paylaşımı grubunda uzman olarak yer aldı.

Profesör Sözen’in Kıbrıs’ta iki toplumlu kamuoyu araştırması ve ortak güvenlik ve tehdit algıları üzerine Interpeace ve SeeD ortaklığıyla yaptığı son çalışma olan ‘Security Dialogue Initiative’e şu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.seedsofpeace.eu/index.php/research/security-dialogue-project/interim-research-findings-and-a-new-security-architecture.

Röportajın Özeti

‘Müzakere tarihinde ilk defa üç garantör ülke yani Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık ve Kıbrıslı iki taraf bir araya gelip bir Kıbrıs konferansı başlattılar. Bu uluslararası konferansın esas amacı altıncı konu olan güvenlik-garantiler konusunu çözmek. Daha önceki süreçlere baktığımız zaman, müzakerelerde bu aşamaya gelmek mümkün olmamıştı.

‘Güvenlik konusu çok daha geniş bir konudur ve geniş bir perspektiften ele alınmalıdır. İlk önce tarafların, daha doğrusu sokaktaki insanların, hangi konularda güvenlik tehdidi hissettiğini öğrenmeniz lazım.’

‘Aslında iki topum arasında topyekûn bir tehdit algısı yok. Başka birçok gündelik ve sosyal konularla ilgili endişeler ve güvenlik kaygıları var. Yani özellikle iç güvenlikle alakalı hem Kıbrıslı Türkler hem de Kıbrıslı Rumlar açısından ortak tehdit algıları var. Araştırmamızda ortaya koyduğumuz gibi bunlar arasında yolsuzluk, donanımlı insan kaynaklarındaki eksiklik, nefret söylemi ve ayrımcılık, kadın ve gençlik gibi sosyal konular da ağırlıkta’.

‘Üç garantör ülkeyi ve iki Kıbrıslı toplumu tamamen mutlu etmese de tatmin edecek bir formülün olabileceğini düşünüyorum.’

‘Birleşik Kıbrıs Federasyonu çıkabilecek güvenlikle alakalı tüm problemleri ileride kendi kapasitesiyle çözebilmeli. Örneğin 10-20 sene sonra Birleşik Kıbrıs Federasyonu’nun kurumları çıkabilecek güvenlik problemlerini kendi başlarına çözebilecek durumda olmalı. Bugünden o güne kadar da garantör ülkelerin bir geçiş dönemi içerisinde buna yardımcı olmaya hazır olmaları lazım.’

‘Kıbrıs meselesi iki bölgeli, iki toplumlu bir federal yapıyla çözülecekse, bunun için birincisi, iki lider özlü konularda müzakere etmesi gerekiyor. İkincisi, müzakerelerin paralel bir süreçte iki toplumu birbirine yakınlaştıracak, iki toplumun işbirliği tecrübesini çoğaltacak, sadece kâğıt üzerinde kalmayan gerçek güven yaratıcı önlemlerle lazım.’

‘Federasyon güç paylaşımına dayalı bir yönetimdir. Aslında bir mega işbirliği yapısıdır federasyon. Peki bu mega işbirliği yapısına siz işbirliği konusunda tecrübesi az olan, işbirliği konusundaki kültürü az olan iki toplumla nasıl girersiniz? Bu riskli olacaktır ve gerçekleşmesi çok zordur.’

‘Özellikle Kıbrıs Türk oluşturucu devletinin, Kıbrıs Rum oluşturucu devletine ekonomik olarak yaklaşabilmesi için yapılması gerekenler var. Ayrıca, Kıbrıs Türk tarafının kanuni mevzuatının AB ile harmonizasyonu için de AB’nin ciddi kaynak ayırması lazım. Kurulacak olan federal kurumlar var ve federal binaların maliyetleri var. Bu konularda, AB çok cömert olmalı diye düşünüyorum.’

‘AB ile Türkiye, daha doğrusu AB ile Türkiye Cumhuriyeti hükümeti ve cumhurbaşkanı arasındaki sürtüşme yardımcı olmuyor. Bugün AB ve Türkiye arasında çok sağlıklı bir ilişki ve iletişim olduğunu düşünmüyorum.’

‘Yürütülecek olan referandum kampanyası her iki tarafta çok önemli olacaktır. Eğer doğru mesajlar verilebilirse insanlara, her iki taraftan da evet çıkma olasılığı var’.

‘En önemlisi aslında bir federasyon kurulacaksa, o federasyona hem Kıbrıslı Rumların, hem Kıbrıslı Türklerin, hem de adada yaşayan birçok başka etnik kökenden gelen Maronitler, Ermeniler, Latinlerin sivil vatandaşlık sadakati ile bağlı olmaları olacaktır.’

Röportajın Tam Metni

‘Müzakere tarihinde ilk defa üç garantör ülke yani Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık ve Kıbrıslı iki taraf bir araya gelip bir Kıbrıs konferansı başlattılar. Bu uluslararası konferansın esas amacı altıncı konu olan güvenlik-garantiler konusunu çözmek. Daha önceki süreçlere baktığımız zaman, müzakerelerde bu aşamaya gelmek mümkün olmamıştı.

Research Turkey: Doğu Akdeniz Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ahmet Sözen ile Cenevre’de devam eden Kıbrıs Müzakereleri ve adadaki barış süreci ile ilgili bir röportaj gerçekleştireceğiz. Hocam, öncelikle röportaj yapmayı kabul ettiğiniz ve bize zaman ayırdığınız için çok teşekkürler. Genel bir soru ile başlarsak, 2015’te liderler Anastasiadis ve Akıncı arasında başlayan ve Cenevre’ye taşınan müzakere sürecinde önceki müzakere dönemleriyle kıyaslandığında masada yeni bir yöntem veya konu mevcut mu?

Ahmet Sözen: Aslında metot konusu genelde ayrıntı gibi görünse de üzerinde durmakta fayda var. Bugün yürütülen müzakereler aslında 2008 yılında başlayan sürecin yöntemleriyle yürütülüyor. 2008 yılında Hristofyas-Talat görüşmeleri kapsamında Kıbrıs meselesi yönetim ve güç paylaşımı, ekonomi, Avrupa Birliği, mülkiyet, toprak, güvenlik ve garantiler olmak üzere altı ana başlıkta görüşülmeye başlanmıştı ve her başlık için çalışma grupları oluşturulmuştu. Bu dönemde ve daha sonra Hristofyas-Eroğlu döneminde yürütülen müzakerelerde, taraflar özellikle ilk dört başlıkta bir ölçüde yakınlaşma sağladı. 2015’te başlayan Akıncı-Anastasiadis müzakereleri de yine aslında kaldığı yerden bu başlıklarla başladı. Geçmiş dönemlerden farkı, iki tarafta da gerçek anlamda federal bir çözüme evet diyen liderler var. Yani Annan planı referandumunda yürüttükleri kampanya sırasında iki lider de adadaki birleşme için evet çağrısı yapmıştı. Ayrıca kişisel seviyede ilişkileri de iyi düzeyde. İki lider de Limasollu, ikisinin de yaşları birbirine yakın olduğundan aynı siyasi koşulların içinde yetişen liderler. Bunun da katkısıyla müzakereler pozitif bir şekilde başladı. Sadece liderler seviyesindeki ikili müzakerelerle alakalı özlü konular, yani altı başlıkla alakalı konular değil, bir ölçüde karşılıklı güven yaratıcı ve sembolik jestlerle başladılar. İki lider de diğer tarafı ziyaret etti, beraber tiyatro, müzikal gibi kültürel aktivitelere katıldılar. Sembolik olsa da ortak gelenek ve alışkanlıklara gönderme yapmak için beraber kahve içip, “Zivaniya” dediğimiz geleneksel içkiyi içtiler. Kısacası, iyi bir başlangıç oldu. En önemlisi de yakın bir zaman önce ilk kez taraflar birbirlerine harita sundular. Aslında, beşinci konu olan toprak konusu ilk defa taraflarca ele alınıyor ve her taraf kendi haritasını sunuyor. Daha önceki yıllara baktığımız zaman, haritayı her zaman Birleşmiş Milletler hazırlar ve tarafların önüne koyardı. Bir başka farklı durum ise, haritaların sunulması geçtiğimiz haftalarda uluslararası müzakereler çerçevesinde Cenevre’de gerçekleşti. Müzakere tarihinde ilk defa üç garantör ülke yani Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık ve Kıbrıslı iki taraf bir araya gelip bir Kıbrıs konferansı başlattılar. Bu uluslararası konferansın esas amacı altıncı konu olan güvenlik-garantiler konusunu çözmek. Daha önceki süreçlere baktığımız zaman, müzakerelerde bu aşamaya gelmek mümkün olmamıştı. 2004’de Annan Planı döneminde referandum öncesi garantörler Bürgenstock’ta bir araya gelmişti ama sadece Türkiye’yle Yunanistan’ın katılımı söz konusu olmuştu ve çok daha farklı bir formatta bir araya gelmişlerdi. Çünkü aslında Annan Planı Garanti ve İttifak Antlaşmalarının günümüze uyarlanıp devam etmesini öngörüyordu. Burada ise 1959-60 yıllarından sonra Garanti ve İttifak Antlaşmaları hayata geçtikten sonra ilk kez, üç garantör ülke iki Kıbrıslı tarafla beraber masaya oturuyor. O yüzden de geçmiş dönemdeki müzakere süreçlerine baktığımız zaman farklı gelişmeler söz konusu. Son olarak iki taraf ilk dört başlıkta oldukça önemli ilerlemeler sağladılar ve daha önce hiç görüşülmeyen iki konuda, toprak ve güvenlik ve garantiler konusunda, gerçek anlamda pazarlığı başlattılar. Bunlar bence müzakerelerden umutlu olmak için çok önemli detaylar.

Research Turkey: Aslında müzakerelerin çerçevesi zaten sizin de belirttiğiniz gibi iki toplumlu, iki bölgeli federal bir sonuca ulaşmak. Görüşmelerin tıkandığı nokta adanın askerlerden arındırılması, federal devlette güç paylaşımı, mülkiyet ve toprak konuları. Son süreçte taraflar daha önceki müzakerelerde mutabık kalınan noktaları baz alarak mı ilerliyor?

Ahmet Sözen: 2015’de başlayan Akıncı-Anastasiadis görüşmeleri sıfırdan başlamadı. 2008’de başlayan Hristofyas-Talat ve daha sonra Hristofyas-Eroğlu mutabakatlarını da temel alarak, yani belli uzlaşmaların kabul edildiği bir seviyeden başladı. Zaten hiçbir konu aslında sıfırdan başlamaz. Yani, AB müktesebatı gibi bir “Kıbrıs müzakereleri müktesebatı” da de var aslında. Çünkü bu kadar yılın getirdiği özellikle 1977-79 Doruk Anlaşmaları ve daha sonraki yıllarda Annan Planı’nın bir mirası var.

‘Güvenlik konusu çok daha geniş bir konudur ve geniş bir perspektiften ele alınmalıdır. İlk önce tarafların, daha doğrusu sokaktaki insanların, hangi konularda güvenlik tehdidi hissettiğini öğrenmeniz lazım.’

Research Turkey: Üzerinde uzlaşılamayan konulardan bir tanesi güvenlik. Tarafların tamamen birbirinden zıt güvenlik anlayışları olduğu söylenebilir. Resmi düzeydeki açıklamalara bakarak Kıbrıs Türk tarafı için Türkiye’nin garantörlüğü nüfus çoğunluğu Kıbrıslı Rumlardan oluşacak federal bir devlette olmazsa olmaz gibi görünüyor. Kıbrıslı Rumlar için de Türkiye’nin garantörlüğünün devamı bir güvenlik tehdidi olarak algılanıyor. Bu durumda güvenlik konusunda artık yol alınabilmesi için her iki tarafın hangi tavizleri vermesi lazım?

Ahmet Sözen: Belki de bu soruna farklı şekilde yaklaşırsak, farklı cevaplar da alırız. Bunca yıldır maalesef güvenlik konusuna her iki taraf da çok dar bir çerçeveden baktı. Kabaca özetleyecek olursak bu yaklaşım bir taraf için ‘garantilerle asla’, diğer taraf için ‘garantisiz asla’. Yani, bir taraf diyor ki, “sıfır asker, sıfır müdahale hakkı. Sıfır garanti.” Diğer taraf da “hayır, bir miktar asker kalacak. Bir miktar garanti olacak ve müdahale hakkı olacak” diyerek karşı çıkıyor. Böyle bir yaklaşımla güvenlik konusunun çözülmesi imkânsız. Biz, SeeD bünyesinde, bir grup araştırmacı olarak adada bir güvenlik diyalogu araştırması gerçekleştirdik. Bizim güvenlik konusuna yaklaşımımız şu: Güvenlik konusu çok daha geniş bir konudur ve geniş bir perspektiften ele alınmalıdır. İlk önce tarafların, daha doğrusu sokaktaki insanın, hangi konularda güvenlik tehdidi hissettiğini öğrenmeniz lazım. Bunun için bir ihtiyaç analizi yapılması lazım. Bu bir kısmı gerçek, bir kısmı da algı olan korku ve tehditlere cevap verebilecek bir çözümün, iki taraf arasında güvenlik konusundaki müzakereler için temel alınması icap ediyor.  Bununla ilgili yaptığımız araştırma kapsamında ‘odak grup’ söyleşileri ve güvenlik uzmanlarıyla mülakatlar gerçekleştirdik. Arkasından da bir tehdit algısı haritası çıkardık. Ortaya ilginç sonuçlar çıktı. ‘Aslında iki topum arasında topyekûn bir tehdit algısı yok. Başka birçok gündelik ve sosyal konularla ilgili endişeler ve güvenlik kaygıları var. Yani özellikle iç güvenlikle alakalı hem Kıbrıslı Türkler hem de Kıbrıslı Rumlar açısından ortak tehdit algıları var. Araştırmamızda ortaya koyduğumuz gibi bunlar arasında yolsuzluk, donanımlı insan kaynaklarındaki eksiklik, nefret söylemi ve ayrımcılık, kadın ve gençlik gibi sosyal konular da ağırlıkta’. Araştırmamızda ortaya koyduğumuz gibi bunlar arasında yolsuzluk, donanımlı insan kaynaklarındaki eksiklik, nefret söylemi ve ayrımcılık, kadın ve gençlik gibi konular var. Örneğin, Kıbrıslı bir Türk’ün kaygısı şu: ‘Ben güneye geçtiğim zaman eğer aşırı gruplar tarafından bana bir saldırı olursa veya çok basit bir örnek olarak arabama bir zarar verilirse (ki buna benzer bazı olaylar son yıllarda yaşandı) Kıbrıs Rum polisi ve Kıbrıs Rum mahkemeleri bana adil davranabilecek mi?’ Bugün bulunduğumuz noktada davran(a)mıyor, çünkü suçlular bulunmuyor ve ceza almıyor. Peki federal devlet kurulduktan sonra bunun garantisi var mı? Böyle bir tehdit algısı adada Türk veya Yunan askerinin varlığıyla veya Türkiye, Yunanistan veya Birleşik Krallık’ın garantisiyle çözülebilir mi? Hayır. Bunun için ayrı bir mekanizmaya ihtiyaç var. Örneğin, eğer bir polis veya bir yargıç ayrımcılık yapıyorsa onu şikâyet edebileceğiniz bir merci olması lazım. İşte biz çalışmalarımızla bunu dile getiriyoruz. Araştırmamızda insanlara şunu da sorduk: “Bu kaygılarınız hangi mekanizmalarla çözülür?” 1500 Rum, 1500 Türk olmak üzere toplamda ada çapında 3000 kişiyle gerçekleştirdiğimiz kamuoyu araştırmasında iki toplum da federal devlet çatısı altında belli mekanizmaların kurulması durumunda kendilerini daha güvende hissedeceklerini söylüyorlar. Kamuoyu tarafından desteklenen mekanizmalar arasında her iki toplumun ada içerisinde seyahat, hareket ve ikamet özgürlüğü, Yunanistan ve Türkiye’den bağımsız bir dış politika, Türkiye’yle dostluk ve işbirliğine dayalı ilişkiler, kadın ve gençlerin politikaya daha aktif katılımı, federal devletin kurumlarının verimli ve planlı çalışması, ekonomik kalkınmayı da kapsayacak şekilde, adadaki politikacıların ortak iç meseleler hakkında iyileştirme ve reform yapmaları gibi konular mevcut. Bu konuların derinlemesine tartışılması ve kapsamlı bir çözüme dahil edilmesi lazım. Benim deyimimle bu “big boys’ game” yani Amerika, İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ın bu jeopolitik çıkar oyunları içerisinde, garantörlerin bu konuları heba etmemesi gerekiyor. Ancak bu şekilde taraflar güvenlik konusunda daha esnek davranmaya başlayabilir ve bir ilerleme sağlanabilir.

‘Aslında iki topum arasında topyekûn bir tehdit algısı yok. Başka birçok gündelik ve sosyal konularla ilgili endişeler ve güvenlik kaygıları var. Özellikle iç güvenlikle alakalı hem Kıbrıslı Türkler hem de Kıbrıslı Rumlar açısından ortak tehdit algıları var. Araştırmamızda ortaya koyduğumuz gibi bunlar arasında yolsuzluk, donanımlı insan kaynaklarındaki eksiklik, nefret söylemi ve ayrımcılık, kadın ve gençlik gibi sosyal konular da ağırlıkta. İki toplum da federal devlet çatısı altında belli mekanizmaların kurulması durumunda kendilerini daha güvende hissedeceklerini söylüyorlar’.

Research Turkey: Yani daha insan odaklı bir güvenlik anlayışını benimseyerek bu konunun çözülebileceğini söyleyebilir miyiz?

Ahmet Sözen: Evet daha geniş ve daha insan odaklı bir güvenlik anlayışına ihtiyacı var Kıbrıs’ın. Tabii aşırı idealist ya da hayalperest görünmek istemem. Çünkü şunun da farkındayım. Evet, iç güvenlik çok önemli ve muhakkak bu konularda adım atılması gerek. Ama bizim dışımızda Kıbrıs sorununa müdahil üç garantör ülke var ve bu üç ülkenin de beğenelim ya da beğenmeyelim ulusal ve jeostratejik çıkarları var. Kıbrıs’ta tarafların “evet, Kıbrıslı Türkler ve Rumlar aralarında anlaştılar. Siz kendi jeopolitik haklarınızdan vazgeçin” demek gibi bir seçenekleri yok. Ama üç garantör ülkeyi ve iki Kıbrıslı toplumu tamamen mutlu etmese de tatmin edecek bir formülün olabileceğini düşünüyorum. Bu da iç güvenlik konularda muhakkak bizim söylediğimiz mekanizmaların kurulmasından geçiyor. Dış güçleri ilgilendiren konularda da ortak vizyonun şu olması lazım: Birleşik Kıbrıs Federasyonu çıkabilecek güvenlikle alakalı tüm problemleri ileride kendi kapasitesiyle çözebilmeli. Örneğin 10-20 sene sonra Birleşik Kıbrıs Federasyonu’nun kurumları çıkabilecek güvenlik problemlerini kendi başlarına çözebilecek durumda olmalı. Bugünden o güne kadar da garantör ülkelerin bir geçiş dönemi içerisinde buna yardımcı olmaya hazır olmaları lazım.

Research Turkey: Mülkiyet konusuna da değinirsek, Türkiye ve KKTC’ye 2005 yılında bir Taşınmaz Mal Komisyonu (TMK) kurdu ve kuzeyde taşınmaz mülkiyetleri bulunan Kıbrıslı Rumlara tazminat, takas ve iade hakları tanındı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) de bunu kendi önerileri doğrultusunda etkin bir iç hukuk yöntemi olarak tanıdı. Ama bu konuda, TMK’nin resmi bir kurum olarak tanınmaması da dahil olmak üzere, Rum Yönetimi’nin çok ciddi itirazları vardı. Ama buna rağmen TMK Kıbrıslı Rumlardan rağbet gördü aslında.

Ahmet Sözen: Bildiğim kadarıyla şu anda 6.000 tane başvuru var.

Research Turkey: Ama bu hem uzun, hem de maliyetli bir yöntem. Bu şekilde mülkiyet sorununa etkin bir çözüm getirildiğini söylemek mümkün mü sizce?

Ahmet Sözen: Yani, TMK tek başına mülkiyet konusunda bir kesin çözüm olmamıştır. Bir taraftan TMK faaliyetlerini sürdürürken, diğer taraftan da müzakereleri sürdürmek zorundasınız. Müzakerelerin amacı nedir? Kıbrıs’a kapsamlı bir çözüm bulmak. Kapsamlı çözümün anlamı nedir? Diğer tüm konularla beraber, mülkiyet konusuna da kapsamlı bir çözüm getirmektir. Yani, şu anda federal bir Kıbrıs kurmaya çalışırken Taşınmaz Mal Komisyonu kapsamlı bir çözüm getirmiyor. Ama geçici bir çözüm yolu önermiştir. Ancak şunu da söyleyelim: Eğer Kıbrıs meselesi bir şekilde akamete uğrarsa, en azından hipotetik olarak böyle bir şans var, o zaman da uzun bir süre federal çözüme olan ilgi ve motivasyon tüm taraflarda azalacaktır. Ama biliyorsunuz, bir tarafta da mülkiyet sorunları devam ediyor. İşte o zaman TMK vasıtasıyla – yanı tazminat, takas ve iade yoluyla – mülkiyet konusunun çözümü tekrardan gündeme gelebilir. Ama bunun için iki konunun halledilmesi lazım. Birincisi, Taşınmaz Mal Komisyonu’nun etkinliği artırılmalıdır. Yani, diyelim ki, bir çözüm olmadığını ve uzun bir süre de olmayacağını gören Kıbrıslı Rumlar’dan 6.000 değil 36.000 tanesi TMK’ye başvurur. Bu noktada TMK’nin hızlı ve etkin bir şekilde karar verecek bir merci haline getirilmesi gerekiyor. İkincisi, eğer TMK mülkiyet sorununun çözümüne ana çare olacaksa Türkiye’nin eş zamanlı olarak bu kuruma – örnek veriyorum – 20 milyar avro gibi bir kaynak aktarması gerekiyor ki özellikle takasla çözülecek durumlarda kaynak sıkıntısı ortaya çıkmasın.

‘Kıbrıs meselesi iki bölgeli, iki toplumlu bir federal yapıyla çözülecekse, bunun için birincisi, iki liderin özlü konularda müzakere etmesi gerekiyor. İkincisi, müzakerelerin paralel bir süreçte iki toplumu birbirine yakınlaştıracak, iki toplumun işbirliği tecrübesini çoğaltacak, sadece kâğıt üzerinde kalmayan gerçek güven yaratıcı önlemlerle beslenmesi lazım.’

Research Turkey: Kıbrıs sorununun toplumsal boyutuna da değinirsek, siz de birçok defa ifade ettiniz, barış müzakerelerinden çok, toplumsal bir barış sürecinden bahsedilmesi gerekiyor. Liderler arasındaki ikili görüşmelerin yanı sıra, toplumsal diyalogun temelini oluşturduğu daha katılımcı bir süreç gerekiyor nihai çözüm için. Anastasadis ve Akıncı arasındaki görüşmelere paralel olarak, sivil toplum odaklı ve kamuoyundan farklı grupların katılımıyla gerçekleşen bir barış sürecinden bahsedebilir miyiz?

Ahmet Sözen: Ben 1990’lı yıllardan beri bunu ifade ediyorum. Kıbrıs meselesi iki bölgeli, iki toplumlu bir federal yapıyla çözülecekse, bunun için birincisi, iki liderin özlü konularda müzakere etmesi gerekiyor. İkincisi, müzakerelerin paralel bir süreçte iki toplumu birbirine yakınlaştıracak, iki toplumun işbirliği tecrübesini çoğaltacak, sadece kâğıt üzerinde kalmayan gerçek güven yaratıcı önlemlerle beslenmesi lazım. Çünkü günün sonunda bir federasyon kuruyorsunuz. Federasyon nedir? Güç paylaşımına dayalı bir yönetimdir. Aslında bir mega işbirliği yapısıdır federasyon. Peki bu mega işbirliği yapısına siz işbirliği konusunda tecrübesi az olan, işbirliği konusundaki kültürü az olan iki toplumla nasıl girersiniz? Bu riskli olacaktır ve gerçekleşmesi çok zordur. Bu uyarıları ben ve birçok başka insan yıllardır yapıyor. Ancak maalesef BM gözetiminde Track 1 format dediğimiz liderler seviyesindeki müzakereler başladığı zaman büyük oranda bütün liderler şu sonuca varıyor: ‘Güven yaratıcı önlemler dikkatimizi dağıtır. Bunları bir kenara bırakalım. Biz kapsamlı bir çözüm için uğraşalım. Eğer güven yaratıcı önlemlerle vaktimizi harcarsak, kapsamlı çözüme varamayacağız’. Sayın Anastasiadis ve Sayın Akıncı 2015’te müzakerelere çok olumu bir şekilde başlamalarına rağmen, maalesef şu an aynı tuzağa onlar da düşmüş durumdalar.

‘Federasyon güç paylaşımına dayalı bir yönetimdir. Aslında bir mega işbirliği yapısıdır federasyon. Peki bu mega işbirliği yapısına siz işbirliği konusunda tecrübesi az olan, işbirliği konusundaki kültürü az olan iki toplumla nasıl girersiniz? Bu riskli olacaktır ve gerçekleşmesi çok zordur.’

Research Turkey: Peki Hocam, her iki taraftaki kamuoyu ve medya ne kadar haberdar gelişmelerden? Ne kadar takip ediliyor? Malumunuz 2004’ten sonra iki toplumda da belli bir karamsarlık, kapsamlı bir çözümün olabileceğine dair umutsuzluk söz konusuydu. Son dönemde bu konuda bir iyileşmeden de bahsetmek mümkün mü?

Ahmet Sözen Son yaptığımız kamuoyu araştırmasının sonuçları çok çok yeni. İki tarafa da baktığımız zaman, umut var mı şeklindeki soruya maalesef iki tarafta da insanların büyük bir kısmının kapsamlı bir çözümün gerçekleşme olasılığı açısından umutlu olmadığı yanıtını vermek zorundayım. Çünkü biliyorsunuz toplumlar arası müzakereler 49 yıldır devam ediyor. Niye umutlu olsun insanlar? Ama bir taraftan da Kıbrıs meselesinin kapsamlı bir çözümle sonuçlanmasını istiyor musunuz diye sorduğumuzda adanın her iki tarafındaki katılımcıların %70’ten fazlası bunu arzu ediyor. Yani, çözüm istekleri var ama insanların umutları yok. Müzakerelerle ilgili gelişmeler medyada tartışılıyor mu sorunuza gelecek olursak, müzakerelerde ne olup bittiği üç aşağı beş yukarı medyaya sızıyor. İnsanlar bunu medyadan takip edebiliyor. Fakat farklı medya kuruluşları, gelişmeleri keyfi bir biçimde çarpıtabiliyor. Yani hem güneyde hem kuzeyde milliyetçi medya, kaba tabirle ‘satıldık, satılıyoruz’ gibi söylemlerle gündeme getirirken, daha çözüm yanlısı medya konuları daha farklı yansıtıyor. Ama ne olup bittiğini öğrenmek isteyen vatandaş medyada sağlıklı bilgi akışına ulaşamıyor. Yani, vatandaşın önünde objektif habercilikle alakalı, objektif analizle alakalı çok fazla bir kaynak yok.

‘Özellikle Kıbrıs Türk oluşturucu devletinin, Kıbrıs Rum oluşturucu devletine ekonomik olarak yaklaşabilmesi için yapılması gerekenler var. Ayrıca, Kıbrıs Türk tarafının kanuni mevzuatının AB ile harmonizasyonu için de AB’nin ciddi kaynak ayırması lazım. Kurulacak olan federal kurumlar var ve federal binaların maliyetleri var. Bu konularda, AB çok cömert olmalı diye düşünüyorum.’

Research Turkey: Söyledikleriniz kulağa maalesef çok tanıdık geliyor. Avrupa Birliği temsilcileri Cenevre’deki görüşmelerde de hazır bulunuyordu. Peki, bu son süreçte AB’den ne gibi beklentiler olabilir?

Ahmet Sözen: Yani, biraz espriyle karışık olarak şu kadarını söyleyebilirim: ‘Para, para para’. AB’den gelebilecek en doğru katkı finansal yardımdır Kıbrıs için. Ama ‘biz parayı oraya boca ettik’ şeklinde değil, tam tersine planlı bir şekilde uzun vadeli katkıdan bahsediyorum. Özellikle Kıbrıs Türk oluşturucu devletinin, Kıbrıs Rum oluşturucu devletine ekonomik olarak yaklaşabilmesi için yapılması gerekenler var. Ayrıca, Kıbrıs Türk tarafının kanuni mevzuatının AB ile harmonizasyonu için de AB’nin ciddi kaynak ayırması lazım. Kurulacak olan federal kurumlar var ve federal binaların maliyetleri var. Bu konularda, AB çok cömert olmalı diye düşünüyorum.

‘AB ile Türkiye, daha doğrusu AB ile Türkiye Cumhuriyeti hükümeti ve cumhurbaşkanı arasındaki sürtüşme yardımcı olmuyor. Bugün AB ve Türkiye arasında çok sağlıklı bir ilişki ve iletişim olduğunu düşünmüyorum.’

Research Turkey: Güvenlik konusuyla alakalı AB’nin nasıl bir katkısı olabilir?

Ahmet Sözen: Özellikle sert güç (hard power) ile alakalı güvenlik konusunda neler yapabilir bilemiyorum. Avrupa Birliği’nin ortak güvenlik ve dış politikası çok sıkıntılı. Örneğin AB’nin bir ortak ordusu yok. Ancak, AB’nin mesela Kosova’da, Bosna’da barış inşası projelerinde oldukça önemli deneyimleri var. Belki ortak bir AB-Türkiye gücü Kıbrıs’ta oluşturulacak ortak devlet için güvenlik konusunda yararlı olabilir. Bu konular daha çok araştırılmalı. Fakat, AB ile Türkiye, daha doğrusu AB ile Türkiye Cumhuriyeti hükümeti ve cumhurbaşkanı arasındaki sürtüşme yardımcı olmuyor. Bugün AB ve Türkiye arasında çok sağlıklı bir ilişki ve iletişim olduğunu düşünmüyorum. Türkiye’de önümüzdeki Nisan referandumundan itibaren bir yumuşama, ayakların daha bir yere basması, gerçek dünyaya dönüş olur mu bilemiyorum. Umarım ki öyle olur. Türkiye ile AB rasında Kıbrıs konusunda çok daha sağlıklı bir işbirliğine büyük ihtiyaç var. Diğer taraftan, Batı denilince akla ABD de geliyor. Amerika’da bugünkü yönetime baktığınız zaman fazla bir katkı beklemek safdillik olur diye düşünüyorum. O yüzden Türkiye ve AB 2000’li yılların başındaki ilişkiye dönebilirlerse, yani açıkçası Türkiye gerçek anlamda demokratik, Müslüman çoğunlukta bir ülke olma yoluna tekrar girilebilirse, bu iki taraf için de hayırlı olur diye düşünüyorum. Ama maalesef bunları söylemek gerçekleşeceğini öngörmek anlamına gelmiyor.

Research Turkey: AB, Türkiye, Kıbrıs üçgeninde aslında bir süredir tartışılan başka bir konu Kıbrıs gazının Türkiye üzerinden geçerek Avrupa’ya aktarılması. Bunun maliyeti, verimliliği bakımından en ideal yol olması dışında, nihai bir barış için taraflar arasında özendirici bir fırsat olduğundan da bahsetmek mümkün mü?

Ahmet Sözen: Bu sadece Kıbrıs gazı ile alakalı değil. Çünkü bugüne kadar keşfedilmiş Kıbrıs gazı oranına baktığımız zaman bunun büyük bir hacme sahip olmadığını görüyoruz. O yüzden de bunun üzerine büyük projeler hayal edemezsiniz. Fakat bütün tüm Doğu Akdeniz’den bahsedersek, yani İsrail ile Kıbrıs gazının birleştirilmesinden, hatta buna Mısır gazının eklemesinden bahsedersek, o zaman gerçek anlamda Doğu Akdeniz gazının, Rus gazına bir alternatif olarak Türkiye üzerinden Avrupa’ya gitmesi önemlidir. Burada da tabii ki Kıbrıs meselesinin çözümü yanında, Türkiye-İsrail ve Türkiye-Mısır ilişkilerinin normalleşmesi çok önemli faktörlerdir diye düşünüyorum.

Research Turkey: Yani aslında bu konuda iş birliği barış sürecinin bir sonucu olabilir mi diyorsunuz? Yani Kıbrıs gazının çözüm için bir katalizör olmasından ziyade, belki aslında barış gerçekleştikten sonra ve Türkiye’nin dış politikasında normalleşmeye gidildikten sonra gündeme alınması gerekiyor.

Ahmet Sözen: Evet, Kıbrıs’ta gerçekleşecek barış bütün bunları daha da hızlandırabilir diye düşünüyorum.

Research Turkey: Türkiye’deki siyasi gelişmeler ve toplumsal gerilim, hem Kıbrıs Türk tarafındaki iç dinamiklere, hem de Kıbrıs barış sürecine nasıl yansıyor?

Ahmet Sözen: Türkiye’deki gelişmeleri Kıbrıs Türkleri çok dikkatle ve kaygıyla izliyor, Özellikle de 15 Temmuz darbe girişiminden sonra kaygılar daha da arttı. Bir taraftan Türkiye’deki Fethullah Gülen yapılanması önemli boyutta tedirginlik verici. Yani bir ülkenin seçilmemiş insanlar tarafından bu kadar manipüle edilebilmesi hakikaten çok kaygı verici ve korkutucu. Diğer taraftan, Fethullah Gülen hareketinin tasfiyesi ile başlayan ama giderek genişleyen ve aslında Tayyip Erdoğan ve AKP karşıtı birçok insanın ve kurumun bu süreçte soruşturmaya uğraması, gözaltına alınması ve mahkûm olması gibi şeyler de Türkiye’nin geleceği için kaygı verici. Tüm bu gelişmeler, Kıbrıs Türkleri için de çok önemli. Burada Türkiye’deki gelişmelerin Kıbrıs’ı nasıl yakından ilgilendirdiğini anlatmak için şöyle bir tabir kullanılır: ‘Türkiye nezle olsa, biz zatürre oluruz’. Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’taki etkisini biliyorsunuz. Özellikle finansal yardım veren bir ülke olarak iç konulara da müdahale şansına ve müdahale kapasitesine sahip. O yüzden Türkiye’deki gelişmelerden Kıbrıs Türkleri çok büyük tedirginlik duyuyor. Yani bir taraftan Türkiye’nin KKTC’nin iç meselelerine müdahalesi büyük çoğunluk tarafından onaylanmıyor. Ama diğer taraftan, Türkiye’ye ve Türk insanına karşı olan sevgide herhangi bir azalma yok. Hatta biraz önce bahsettiğim güvenlik ve tehdit algıları karşısında, Türkiye’nin garantör olmasını büyük bir çoğunluk destekliyor. Bu yüzden, iki şey birbirine karıştırılmasın. Son olarak çok özel bir örnek olacak ama üzerine konuşmakta fayda var. Cumhurbaşkanı baş danışmanı Yiğit Bulut’un, televizyonda KKTC Cumhurbaşkanı Sayın Akıncı’nın TRT’de yaptığı konuşmadan sonra bir programda sarf ettiği sözleri var. Yani, bu gibi düşünceler Kıbrıslı Türklerin kanını donduruyor. Gerçekten Türkiye’deki seçilmiş siyasi elitler de bu şekilde mi düşünüyor sorusu akla geliyor. Bu zat programın başında kendi görüşlerimi anlatacağım demesine rağmen acaba bu düşünceleri daha geniş ölçüde siyasiler de paylaşıyorlar mı? Bütün bunlar Kıbrıs Türkleri açısından kaygı verici.

‘Yürütülecek olan referandum kampanyası her iki tarafta çok önemli olacaktır. Eğer doğru mesajlar verilebilirse insanlara, her iki taraftan da evet çıkma olasılığı var’.

Research Turkey: Cenevre’den bir sonuç çıkabilir ve bu eş zamanlı bir referanduma gidebilir veya istenmese de görüşmeler bir kez daha tıkanabilir ve müzakereler sonlandırılabilir. Her iki durumda da nasıl bir gelecek bekliyor Kıbrıs’ı?

Ahmet Sözen: Bir olasılık, Cenevre’de başlayan konferans önümüzdeki haftalar içerisinde başarıya ulaşır ve başbakanlar seviyesinde bir katılımla bir çerçeve anlaşmayla sonuçlanırsa, bu bizi geriye kalan ve iç düzenlemeleri ilgilendiren konularda hızlı bir al-ver ile kapsamlı bir çözüme doğru götürebilir. Böyle bir süreçte, benim beklentim bu yılın yazında veya güzünde bir referanduma gidilmesi. Şu anda yaptığımız kamuoyu araştırmalarına göre evet ve hayır oyları hemen hemen birbirine eşit. Yani her iki tarafta da insanlar birbirine yakın oranda evet ve hayır arasında bölünmüş durumda. Kararsızların oranı geçen yıla göre azaldı. Yani insanlar giderek daha çok kararlarını vermiş durumdalar. Yürütülecek olan referandum kampanyası her iki tarafta çok önemli olacaktır. Eğer doğru mesajlar verilebilirse insanlara, her iki taraftan da evet çıkma olasılığı var. Eğer Cenevre’den bir uzlaşı çıkmazsa ve müzakereler çökerse hakikaten yazık olur. Çünkü son 20 ayda yürütülen müzakerelerde iki liderin şimdiye kadar geldiği yakınlaşmalar, gösterdiği çabaların tamamen bertaraf edilmesi çok büyük bir kayıp olur. Arkasından Kıbrıs Rum tarafının Şubat 2018’de Cumhurbaşkanlığı seçimleri var; yani güneyde seçim atmosferi başlayacaktır. Belki bu yıl içerisinde Kıbrıs Cumhuriyeti’nin verdiği lisanslar doğrultusunda bazı uluslararası hidrokarbon şirketleri drilling’e (gaz arama)  başlayacak. Bu da Akdeniz’de ihtilaflı bölgelerde, Türkiye ile Kıbrıs Cumhuriyeti’nin her ikisinin de hak iddia ettiği münhasır ekonomik bölgede gerginliği tırmandırabilecektir. O yüzden eğer Kıbrıs meselesi Cenevre’de federal çerçevede belli bir rotaya girmezse, yakın geleceği çok hayırlı görmüyorum.

‘En önemlisi aslında bir federasyon kurulacaksa, o federasyona hem Kıbrıslı Rumların, hem Kıbrıslı Türklerin, hem de adada yaşayan birçok başka etnik kökenden gelen Maronitler, Ermeniler, Latinlerin sivil vatandaşlık sadakati ile bağlı olmaları olacaktır.’

Research Turkey: Son olarak hocam, belki siyaset bilimi ve uluslararası ilişkilerden ziyade, daha çok toplum psikolojisi ve sosyoloji ile alakalı olacak ama adada referanduma gidilmesi ve evet çıkması durumunda uzun vadede adada ortak bir Kıbrıslılık kimliği yaratılabilir mi? Neler yapılmalı sağlanacak barışın kalıcı olabilmesi için?

Ahmet Sözen: Ben ortak kimlikle alakalı olarak toplum mühendisliğini çok doğru bulmuyorum. Eğer bilinçli ve tepeden inmeci bir şekilde bu yapılacaksa, farklı bir milliyetin yaratılması gibi bir olguyu da toplum mühendisliği olarak görüyorum. Ama doğal süreçler içerisinde bazı değerler ve bazı kimlikler ön plana çıkabilir. Doğal bir süreç içerisinde olduğu sürece hiçbir sıkıntı yok. En önemlisi aslında bir federasyon kurulacaksa, o federasyona hem Kıbrıslı Rumların, hem Kıbrıslı Türklerin, hem de adada yaşayan birçok başka etnik kökenden gelen Maronitler, Ermeniler, Latinlerin sivil vatandaşlık sadakati ile bağlı olmaları olacaktır. Bunun için de önemli olan kurulacak olan federal kurumların insanlara etnisite, dil, din gibi konularda tamamen tarafsız yaklaşmasıdır. Kısacası devlete karşı sivil bir aidiyetten bahsediyorum. Bu kapasiteyi geliştirebilirsek, birlikte yaşamanın mümkün olduğunu düşünüyorum.

Research Turkey: Hocam kapsamlı görüşleriniz için çok teşekkürler.

Röportajı şu şekilde referans vererek kullanabilirsiniz:

Research Turkey (Şubat, 2017), “Profesör Ahmet Sözen’le Röportaj: Kıbrıs Barış Görüşmeleri ve Ada’nın Geleceği”, Cilt VI, Sayı 2, s.6 – 17, Türkiye Politika ve Araştırma Merkezi (Research Turkey), Londra: Research Turkey (http://researchturkey.org/?p=13174&lang=tr)

Facebooktwitterlinkedinmail

Yorumlar

Loading Facebook Comments ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.