Yeni Orta Doğu: Yeni Orta Doğu’da Oyun Kuruculuktan, Dışlanan Türkiye’ye

Yeni Orta Doğu: Yeni Orta Doğu’da Oyun Kuruculuktan, Dışlanan Türkiye’ye

Coğrafi olarak Tunus’tan Yemen’e kadar geniş bir alana yayılan Orta Doğu coğrafyası ve özellikle Arap ülkeleri son yüzyıldaki en ağır krizini yaşıyor. Irak ve Suriye’deki kanlı iç savaş sonucunda ortaya çıkan Irak Şam İslam Devleti’nden (IŞİD) de görüleceği üzere, derin ve yıkıcı olan bu kriz, kısa süre içinde aşılabilecek gibi görünmüyor. Siyasal, ideolojik, dinsel, ekonomik ve toplumsal olarak çok boyutlu bir şekilde seyreden bu kriz, 2014 ortalarından itibaren petrol fiyatlarının düşmeye başlamasıyla birlikte ekonomik sıkıntıların ağırlaşması ihtimalini de taşıyor.

Bu dönüşüm ve istikrarsızlık dalgası başta Suriye ve Irak olmak üzere; Libya, Yemen, Tunus ve Mısır gibi Orta Doğu ülkelerini içerirken, istikrarsızlığın devam ettiği Afganistan ve Somali’nin yanında, Nijerya ve Kenya’da da İslamcı hareketlerin yürüttüğü şiddet olayları hız kazanmaya başladı. Oysa, 2011 başında Tunus’ta Bin Ali ve Mısır’da Mübarek’in hızlı bir şekilde devrilmesi yeni bir umut dalgası yaratmıştı. Şu an Arap dünyasında hayatın herhangi bir alanında düzelmeden, yaşam kalitesinde bir yükselmeden söz edilemeyeceği gibi, birçok açıdan bölge 2011 öncesine göre çok daha olumsuz bir tablo çiziyor.

Orta Doğu siyasetinde ve toplumlarında yaşanan bu yoğun krizin bir semptomu da olan IŞİD, bölge jeopolitiğini hızla ve derinden dönüştürdü. Bütün dünya kamuoyunun dikkatleri onun yürüttüğü şiddet ve bu şiddetin sunumuna odaklandığı bir ortamda, IŞİD aslında yeni Orta Doğu’nun oluşmasının koşullarını hazırlamaya başladı. Daha çok IŞİD tarafından simgelenen, temsil edilen ve genişletilmiş Orta Doğu bölgesini içine alan bu derinleşmiş kriz aynı zamanda siyasal İslamcılığın da krizi anlamını taşıyor. Arap Baharı dalgasıyla, bölgede en yaygın örgütlenmeye sahip olan İslamcı hareketler, bir kısmı kendilerinden kaynaklanan, bir kısmı da bölge dışı aktörlerden gelen baskılar nedeniyle, kendilerinden beklenen dönüşümü sağlayamadılar. Özellikle, Müslüman Kardeşler hareketinin merkezi olan Mısır’da Mursi iktidarının hataları ve uzlaşmazlığı kendi sonunu getirirken, İslamcı siyaseti çıkmaz içine soktu. Bu sorunun bir yanında da Türkiye bulunuyordu. ABD ve Avrupa ülkeleri Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinden iki önemli beklenti içindeydi ve iktidara gelmeden ve iktidara geldikten sonraki yıllarda bu konuda bir üstü örtülü bir uzlaşı söz konusuydu. AKP bir yandan kendi içinde dönüşerek ılımlı İslam anlayışına geçecek, öte yandan Orta Doğu ülkelerine model olacaktı (ortak model olarak), fakat AKP’nin ılımlı İslamcılığın en önemli öğelerinden olan demokratik değerleri benimseme konusunda sorunlar çıkarmaya başlaması, çoğulculuk, özgür medya, hukukun üstünlüğüne saygı gibi ilkelerden giderek uzaklaşması ve Mısır’da Mursi iktidarına bunu öğütlemeye başlayarak bir geniş eksen kurmaya çalışması, bu pazarlığı bozan bir gelişme oldu.

Sonuçta, Batı, ılımlı İslamcı bir çizgiye geçme sözünü tek taraflı bozan bir iktidarı desteklemediği gibi, onun yolundan gitmeye çalışan Mısır gibi kritik bir ülkede aynı akıbetle karşılaşmamak için görece erken hareket ederek risk almamayı tercih etti. Tunus’ta Al Nahda’nın ortağı olduğu koalisyon hükümetinin çökmesi ve seçimlerden Nida Tunus partisinin birinci çıkmasıyla[1] bugün bölgede Arap Baharı ile iktidara gelmiş bir aktör kalmadığı gibi, varolan aktörler de yaşanan sıkıntılara bölge içinden geliştirilen bir siyasal, ideolojik, toplumsal çözüm perspektifi sunamıyorlar. Diğer bir değişle, Orta Doğu toplumların içine kısıldıkları bu durumdan çıkış için, bölge içinden kaynaklanan alternatif bir siyasal söylem ve proje üretemiyorlar. Mısır’da Mübarek dönemine bir dönüş yaşanırken, Libya, Suriye, Irak ve Yemen kazananı olmayan bir şiddet sarmalına doğru sürükleniyor. Arap Baharı’nın etkilerini bir şekilde bertaraf eden ve kendilerine dokunmadan savuşturabilen monarşiler, diğer bir deyişle Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri ile Fas ve Ürdün’deki rejimler ise Batı desteğiyle ayakta duran, meşruiyet sorunları çeken eskimiş modeli bir süre daha sürdürmeye çalışıyorlar. Bu bağlamda, AKP, özellikle Suudi Arabistan; Libya, Irak ve Suriye’deki çatışmalara sekteryen bir şekilde angaje olarak bölge siyasetini manipüle etmeye çalışırken, doğrudan kendisine yönelik istikrarsızlığı dışarıda tutmuş oluyor ve bir şekilde Batı’nın bir süredir sessizce sürdürdüğü Orta Doğu’nun ‘kontrollü istikrarsızlık’ siyasetine destek veriyor.

IŞİD ile doruk noktasına ulaşan çöküş ve onun yarattığı tartışmalar aynı zamanda yeni bir siyasetin ortaya çıkışının koşullarını yaratıyor. Son 50 yıldır hiçbir devlet ya da devlet dışı aktör uyguladığı şiddeti dışa vurarak kendisini bu şiddetle tanımlamadı. Hiçbir siyasal hareket kendi imajını şiddet üzerinden kurmayı denemedi. Bunun yerine şiddeti yüce bir amaca ulaşmak için geçici bir araç olarak kabullenilmesi gereken zorunluluk olarak sunmak zorunda kaldı. IŞİD ise savunduğu ideoloji olan İslamcılığı neredeyse arka plana iten bir şiddete başvururken bunu postmodern görsellik çağının bütün araçlarını kullanarak sergilemeyi tercih etti. Bu haliyle bir yandan radikal İslamcılığın tıkanıklığını, açmazını, yaşadığımız çağa uymazlığını gösterirken, öte yandan da bölgenin yeniden Batı müdahalesine açılmasına ve eksenlerinin yeniden tanımlanmasına da zemin hazırladı. IŞİD öncelikle, ABD’nin 2003 Irak işgaliyle kaybettiği meşruiyeti bölgede geri almasını, hatta Erdoğan’ın, “24 saat uğra çekil, öyle olmaz, Kosova gibi yapılmalı” çağrısında olduğu gibi [2] müdahale için geri çağrılmasını mümkün kıldı. ABD herhangi bir ikili anlaşma ya da BM Güvenlik Konseyi kararı olmadan Suriye ve Irak’ta IŞİD’i vurabilmekte ve ne Suriye rejimi, ne Irak, ne İran, ne de Rusya buna itiraz etmektedir. Hatta, ABD tekrar kara gücü gönderip IŞİD ile savaşsa bu ülkelerin tepki gösterme ihtimalleri azdır.

İkincisi, IŞİD ile mücadele ABD ile İran arasında yeni bir yakınlaşmanın kapısını açtı. Öyle ki, Obama iki ayda İran Cumhurbaşkanı Ruhani’ye dört kez mektup gönderirken, ABD ve İran savaş uçakları belli ki üstü örtülü bir koordinasyon içinde IŞİD’i vurmaya başladılar.[3] Bu yeni Orta Doğu siyasetinde İran giderek daha görünür olmaya başlarken, muhtemelen karşılığında ABD öncülüğünde kurulacak yeni Orta Doğu düzeni için daha az sorun çıkaran bir aktör olacak.

Üçüncü olarak, ABD ve Fransa Esad rejiminin başta kalmasını kabullendiler. Esad öyle görünüyor ki iktidarda kalabilme karşılığında ülkesinin önemli bir kısmının elden çıkmasına, nüfusunun neredeyse dörtte birinin ülkeden kaçmasına veya yer değiştirmesine razı oldu. Rusya ve İran’ın müttefiği olan bu ülkenin içine düştüğü durum, Rusya ve İran için ise bir siyasal/jeopolitik kazanç olarak nitelenebilecek düzeyi çoktan geçti. Suriye’nin bir aktör olarak Orta Doğu siyasetinde etkili bir rol oynaması uzun yıllar boyunca söz konusu olamayacak. Öyle ki, normalde Hizbullah, Esad rejiminin Suriye’deki uzantısı ve onun himayesindeyken, şu anda Hizbullah Esad rejiminin ayakta kalması için çaba gösteriyor, enerjisini buna harcayarak Lübnan içindeki konumunu zora sokuyor.[4]

 Dördüncü olarak, IŞİD Orta Doğu’daki Kürt sorununun dinamiklerini derinden etkiledi ve dönüştürmeye başladı. Kısa vadede IŞİD’ın Musul’u ele geçirmesi, Erbil üzerine yürümesi, Kerkük’ü tehdit etmesi ve en sonunda Kobani’yi kuşatması gibi taktiksel kayıplar yaşanmış olsa da, orta ve uzun vadede Kürt siyasal hareketinin farklı bileşenleri bu gelişmelerden kazançlı çıkacaklar. Öncelikle, Kobani üzerinden Kürt ulusal kimliğinin takviye edildiği, yalnızca Rojava Kürtlerinin değil bütün Kürt gruplarının ortaklaştığı, ortak kimlik oluşumunu güçlendirdiği bir süreç yaşandı. Sonuçta, IŞİD günün birinde bu coğrafyaya yabancı bir aktör olarak gidecek ve Kürtlerin elinde bir Kobani direnişi öyküsü kalacak. Kobani aracılığıyla Kuzey Irak ve Türkiye Kürtleri de ortak mücadele deneyimi elde ederek, yeni bir ulusal birlik duygusu yaratabildiler ve siyasal olarak dayanışma içine girebildiler.

Bu süreçte, ABD, Kürdistan Bölgesel Yönetiminden sonra Rojava, başka bir deyişle Suriye Kürtlerinin de hamisi olma imkanını elde etti. IŞİD tehdidi altında, Türkiye’nin desteğini alamayan, hatta tersine IŞİD’i kendilerine karşı kışkırttığını düşünen Rojava Kürtleri, mecburen ABD’nin havadan müdahalesi ve silah yardımını sevinçle karşıladılar. Böylece bir tür ‘Kosova sendromu’ denecek durum, Suriye Kürtleri için de yaşanmış oldu ve Orta Doğu bölgesinde Kürtler için ‘kurtarıcı’ konumuna gelen ABD’ye sempati duyan ve bunu dile getirmekten rahatsızlık duymayacak bir Kürt grubu daha ABD müttefiki olarak belirdi. Rojava Kürtlerinin buna karşılık verdiği ödün ise geliştirmeye çalıştıkları özerk yapılanmayı gevşetip, Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile daha yakın bir ilişkiye geçmeyi kabullenmeleri oldu. ABD, Partiya Yekîtiya Demokrat (Demokratik Birlik Partisi-PYD) başkanı Salih Müslim’i Kasım 2014’te Washington’a davet ederken ve Erbil’de Rojava ve Kuzey Irak Kürtleri arasında uzlaşma sağlanmasında rol oynarken, Irak’taki iki büyük Kürt partisi olan Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) ve Kürdistan Demokrat Partisi’ni (KDP) terörist örgüt listesinden çıkaracağını açıkladı. Yine, bazı haberlere göre Kandil’de Partiya Karkerên Kurdistan (Kürdistan İşçi Partisi-PKK) liderleriyle görüşüyor. Bu eğilime bakıldığında ABD’nin bir süre sonra PKK’yı terörist örgüt listesinden çıkarması da şaşırtıcı olmayacak.

Türkiye’nin Esad Israrı ve Kobani Yanlışı

AKP hükümeti ‘Yeni Türkiye’yi kurmakla meşgulken, aslında yeni bir Orta Doğu’nun kurulmakta olduğunu gözden kaçırıyor ve Orta Doğu’nun bu yeni oluşmaya başlayan düzeninde giderek marjinalize oluyor. Bölgede yaşanan her gelişme, Türkiye’yi sıkıntıya sokuyor, dış politika marjlarını daraltıyor ve onu yalnızlaştırıyor.

Kestirmeden belirtmek gerekirse, Türkiye iki hesap hatası yaparak kendisini bir çıkmazın içine soktu. Bunlardan birincisi, diğer alternatifleri dışlayarak bütün stratejisini Esad’ın gitmesi üzerine kurması ve artık bunun koşullarının kalmadığı bir ortamda bile, Suudi Arabistan gibi ortak hareket ettiği, Rusya ve İran gibi yakınlaşmaya çalıştığı aktörleri de karşısına alarak politikasını revize etmeye yanaşmamasıydı. ABD’nin yoğun baskısı ve angajmanı olmadan muhalefetin tek başına ya da yalnızca Türkiye ve Katar’ın çabasıyla Suriye’de bir rejim değişikliğini gerçekleştiremeyeceği çoktan belli olduğu halde, Türkiye Esad’ın gitmesi odaklı politikasından vazgeçmedi ve bunun bedelini ödemeyi bir şekilde göze aldı. ABD söylem düzeyinde Esad’lı bir Suriye’den yana olmadığını dile getirmekle birlikte, şimdiye kadar bu yönde hiçbir girişimde bulunmadı. Örneğin, Batı medyasında Esad rejimini değil, Erdoğan’ı ve AKP hükümetini eleştiren yazılar ve haberler çıkıyor. Zaten, ABD de Suriye’de Esad’ı değil IŞİD’i vuruyor. Türkiye’nin bütün ısrarlarına rağmen uçuşa yasak bölge uygulaması konusunda ayak diriyor.

Türkiye’nin Esad’ın gitmesi konusundaki ısrarının ise bazı nedenleri var. Birincisi, kendisini bağladığı bu politikanın hala başarıya ulaşacağını düşünüyor. AKP hükümetinin artık çok iyi öğrendiği medya teknikleriyle, Esad devrilirse bunu Türkiye’nin bütün dünyaya rağmen gerçekleştirdiği büyük bir dış politika başarısı olarak sunma imkanı doğacak. Sonuçta, Musul’da rehin alınan konsolosluk görevlilerinin teslim alınmasını bir başarı, gövde gösterisi olarak sunan bir hükümetimiz var. İkincisi, hükümet Suriye’deki rejim çökerse Türkiye’ye yakın yeni bir yönetim kurulacağı gibi iyimser bir beklentiye sahip. Bu durumda, Suriye ile Arap Baharı öncesindeki ilişkilerin daha da ileri götürüleceği, bu ülkenin yeniden yapılanmasında Türkiye’ye ekonomik ve siyasal avantajlar sağlanacağı gibi hesaplar var. Üçüncüsü, hükümet Esad rejimi düşerse, Türkiye’deki Suriyeli sığınmacıların geri dönmeye başlayacağını ve Türkiye üzerindeki yükün hafifleyeceğini düşünüyor. Ama Esad rejimi yıkıldığında yerine neyin geleceği ve nasıl yeni bir istikrarsızlık dalgasının başlayabileceği hususu gözardı ediliyor. Dahası, bırakalım Esad’ın gitmesini, IŞİD vuruldukça ve zayıfladıkça, rejim güçleri yeni hamle yapma imkanını bulmaya başladı ve Halep’in tümünü yeniden ele geçirme noktasına geldi ki; bu da yeni bir göç dalgası başlatabilecek bir gelişme. Türkiye Esad’ın gitmesi dışında hiçbir ara formül arayışında olmadığı için kendi seçeneklerini gerçekleşmesi mümkün olmayacak şekilde daralttı, Suriye’deki ve dolayısıyla Orta Doğu’daki hedeflerini başarısızlığa mahkum etti.

AKP hükümetinin bir diğer sorunlu politikası Kobani kuşatması sırasında devam etmekte olan tavrıydı. Hükümet bir süredir Türkiye’deki Kürtleri Çözüm Sürecinde oyalarken, Orta Doğu’da neredeyse tek dostu olarak kalan Irak Kürtlerini, Erbil IŞİD tehdidi altına girince yardım etmeyerek küstürdü, ama Kobani sayesinde hepsi açısından ciddi bir güven sorunu yarattı. Türkiye tampon bölge ve uçuş yasağı gibi, göç akımına yönelik insani amaçlar taşıyor gibi görünen ama aslında Rojava’daki Kürt hareketi üzerinde etkinlik kurmayı amaçlayan, bu gerçekleşmeyince de Rojava Kürtlerini Esad rejiminin işbirlikçisi gibi göstermeye çalışan bir politikayı tercih etti. IŞİD saldırısıyla birlikte Kobani üzerinden ortak bir Kürt ulusal kimliği güçlenirken, Türkiye bunun karşısında yer almaya başladı ve bir bakıma bu sürece katkıda bulundu. Dahası, önce izin vermediği Peşmerge geçişine baskılara direnemeyerek izin vermek zorunda kaldı ve stratejik bir planlama yapan değil, sorunların gelişimine ayak uydurmakta zorlanan, tutarsız bir politika yürüten bir aktör olarak göründü.

Arap coğrafyası bir iç çatışma sarmalına girmişken ve Türkiye siyaseti giderek kutuplaşırken, Kürt siyaseti tersi bir istikamette birlik duygusunun en üst noktaya çıktığı bir tarihsel süreci yaşıyor ve Orta Doğu siyaseti yeniden şekillenirken bunu bir avantaja çevirmeye çalışıyor. Orta Doğu’daki her gelişme Kürt sorununu karmaşık hale getirirken ve yeni parametreler eklerken, Türkiye’nin pozisyonunu zorlaştırıyor.

Türkiye’nin ABD ile ilişkileri tarihsel olarak iniş çıkışlı seyrederdi. Ama ilk kez Suriye’de ve Irak’taki kriz ve Kürt sorunu, ayrıca iç politikasındaki gelişmeler hepsi iç içe geçen bir nitelik kazanarak bir düğüm haline geldi. İslamcı siyasetin tıkandığı bir ortamda, AKP hükümetinin genel olarak dış politikadaki sıkışıklığı da buna eklendiğinde, durum daha da ağırlaşıyor. Hükümet şu anda Orta Doğu’daki diğer aktörler gibi bu düğümü açacak bir çıkış, yeni bir politika hamlesi, vizyonu geliştiremiyor, bir perspektif sunamıyor. Bulabildiği tek söylem bir ‘üst aklın’ kendisine karşı tasfiye hareketi geliştirmeye çalıştığı şeklindeki popülist iddia. Ayrıca, Katar’ın Mısır’la uzlaşmasıyla birlikte, bu ülkeyle diplomatik ilişkileri kopuk ve iletişimi kesik olan tek ülke olarak Türkiye kaldı. Bundan beş yıl önceye kadar bölgede düzen kuracağı iddiasını dillendiren Türkiye şu anda, bir geri çekilme, yanlış hamlelerle doğru sonuca varmaya çalışan telaşlı ve ne yapacağını bilmeyen bir aktör görüntüsü veriyor.

Prof. Dr. İlhan Uzgel, Uluslararası İlişkiler BölümüSiyasal Bilgiler Fakültesi, Ankara Üniversitesi

Makaleyi şu şekilde referans vererek kullanabilirsiniz:

Uzgel, İlhan (Ocak, 2015),  “Yeni Orta Doğu: Yeni Orta Doğu’da Oyun Kuruculuktan, Dışlanan Türkiye’ye”, Cilt IV, Sayı 1, s.47-55, Türkiye Politika ve Araştırma Merkezi (ResearchTurkey), Londra: Research Turkey (http://researchturkey.org/?p=7836&lang=tr)

Sonnotlar

[1] The Guardian, 30 Ekim 2014.

[2] Milliyet, 31 Ağustos 2013.

[3] “Iranian Air Forces Targeting Isis in Iraq, Says Pentagon,” The Guardian, 3 Aralık 2014.

[4] “Lebenon’s Once Mighty Hezbollah is Facing Attacks in Syria,” The Washington Post, 27 Kasım 2014.

Facebooktwitterlinkedinmail

Yorumlar

Loading Facebook Comments ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.