İslam ve Modernlik: 1980’lere Kadar Türkiye’nin Durumu


İslam ve Modernlik: 1980’lere Kadar Türkiye’nin Durumu

I. Giriş: İslam ve Modernlikle İlgili Kavramlar

Modernleşme sürecinin anahtarı sosyal değişikliktir. Gelişen ülkelerin modern olabilmelerinde, sosyal değişikliğin oranı, yönü ve kalitesi belirleyici unsurdur; çoklu ve birbirine bağlı etkenler sosyal değişikliğin bir parçasıdır. Bu gelişme süreci insan yaratıcılığı ve kuşkusuz insan rasyonelliğinin uygulanması sonucunda ortaya çıkmaktadır.

İslami toplumlarda son birkaç yüzyılda sözde dini liderler, eleştiriden ve açık tartışmadan sakındıran otokratik yönetim ortamında, Allah’ın Kuran’daki sözlerini yanlış anlamışlardır. Bunun sonucunda da Allah dilemediği sürece hiçbir şeyin olmayacağı, Allah’ın tüm güce sahip olduğu ve insanların çok zayıf olduğu inancından yola çıkarak insanların hayatlarında hiçbir kontrole sahip olmadıkları ve her şeyin kendiliğinden veya doğal bir şekilde olacağı sonucuna varmışlardır.[1] Bu noktada günümüzde hala bazı İslami topluluklarda görülen, Kuran’daki bazı ayetlerin eksik veya yanlış anlaşılmasına dayanan, Allah’ın her şeyi insanlar için yapacağı yanlış inancı ortaya çıkmıştır. Buradan İslami toplumlarda bir girişim eksikliği olduğu çıkarımı yapılabilir. Yukarıda bahsedilen süreçte insan yaratıcılığı ve mantığı gizli bir köşeye sürgün edilmiştir. David Apter’in belirttiği üzere, “insan ilişkilerinde kullanılan mantık modernliğin temelidir[2]”. 19. Yüzyıl düşünürlerine göre, insanlar öncelikle sanat ve bilimdeki yeni keşifler ve bunu takiben iyi durumlarını sağlayacak imkanların ve genel refahın sağlanmasıyla gelişebilirler. İkinci adımda ahlaki prensipler ve bunların uygulanması gelir. Üçüncü adımda ise insan becerilerinin geliştirilmesi vardır. William Connolly’e göre ; “modernlik ahlaki yapısını, zengin geleneğini ve çevreciliğini büyük ölçüde kaybetmiş, bunların terkedilmesiyle boşalan yerler bürokrasi, hiyerarşi, totaliter devletler, tüketim kültürü ve büyük ihtimalle bir tüketici devlet tarafından doldurulmuştur[3]”.

Modernleşme siyasi, sosyal, ekonomik, fikirsel, dini ve psikolojik sistemlerin değişmesi manasına gelir. Değişim her zaman eskinin yok edilmesi anlamına gelmez. Değişim eskinin yok edilmesinden daha zordur ve daha güç algılanır ama aynı zamanda eskiyi yok etmekten daha az radikal değildir. Modernleşme için elitlerin gerekli değişiklikleri yapma isteği ve yeteneğine gerek duyulur.

II. Toplumların Değişimi ve Dine Karşı Modernlik

Toplumlara baktığımız zaman (mesela Türk toplumu), hükümetlerin güçlü bir muhalefetle karşılaştığı ve din görevlilerinin düşmanlığından korktuğu ya da diğer yerleşmiş çıkarların statükonun dengesinin bozulmasına müsaade etmeyeceği toplumlarda asıl ihtiyaç bu grupların izolesi değil bunların desteğinin kazanılmasıdır.[4] Varolan ekonomik yapıdan cömertçe yararlananlar genellikle yerleşmiş bir çıkar sistemi geliştirerek sistemin devamlılığını sağlarlar fakat bu durum gelecekteki hızlı büyüme için verimli ve uygun değildir. Bunu başarabilmek adına, güçlerini ülkedeki arsa sahipleri, dini liderler ve üst düzey sivil ve askeri memurlar gibi güç gruplarıyla birleştirerek siyasi sistemdeki kontrollerini sağlamlaştırırlar.

Bazı toplumlarda dini ideolojinin ayrımı söz konusu olmamakla beraber böyle bir ayrım aynı zamanda zararlıdır da. Gelişim sürecinde belirleyici faktör ideoloji ya da dinin kendisidir. Örnek olarak Türkiye’de Atatürk radikal sekülerleşme girişiminde bulunmuş fakat çok kısmi bir başarı elde etmiştir. Sekülerleşme adına atılan adımlar kırsalda çok az bir etkiye sahip olmuştur. Başkentten veya büyük şehirlerden uzaklaştıkça, bölgedeki insanların değişimden haberi bile olmayabiliyordu.[5] 1938’de Atatürk’ün ölümünün ardından kırsal kesimlerde sekülerleşmeye direnç daha belirgin hale gelmiştir.

Gökalp’e göre, ilkel topluluklarda tüm kurumlar dine dayanır ve bu durum onlara değer ve güç verir. Diğer yandan organik topluluklarda, din daha ruhani olan kurumlarla sınırlandırılmalıdır. Gökalp, dinin dünyevi ya da seküler kurumlara uzandığında zararlı hale geldiğini çünkü bu kurumların kendilerini hayatın gerekliliklerine adapte etmelerine engel olduğunu iddia etmiştir. O, dinin büyük bir sosyal güç olduğunu kabul etmiştir. Doğrusu Gökalp, dinin karakter oluşturmadaki etkisini artırarak kişilere ve topluma büyük yararlar sağlayacak olumlu adımlar atılmasını önermiştir. O, tüm dini konuları merkezi hükümetin otoritesi altında toplamayı istemiştir. İşlevler arasında bir ayrımın da hem din için hem de bu alan için yararlı olacağını düşünmüştür. Gökalp, insanların ne kutsal saydıkları dini tamamen bırakacaklarının ne de modern uygarlığın gerekliliklerini görmezden geleceklerinin farkındaydı.[6] Dini eğitim seküler eğitimle iç içe verilerek her bireyin dinin temel konularında (Kuran) bilgili olması sağlanabilir. Müslümanların düşüşü İslam’ın alışkanlığa dönüşmesi ve dünyaya yönelik sosyo-ekonomik bir program sunulmasının sona ermesiyle başlamıştır.

İslami çerçevede din ve devlet ayrımı, Kuran’a göre herhangi bir geçerli hakkı olmadan güç ve nüfuz elde etmiş olan bir sınıfı etkisiz hale getirme manasına gelir. Devlet çok dikkatli olmalıdır çünkü var olan dini kuruluş veya gruplar, bunların içinde dini eğitim kurumları veya dini siyasi partiler olabilir, din işleriyle ilgilenen ayrı bir kurumun varlığının dini konularda özgürlük manasına geldiğini algılamayabilir ve bu ortamı farklı yorumlayabilirler bu durum da onları aşırılığa sürükleyebilir. Bahsedilen bu dini kurum ayrı olmalı ve açıkça tanımlanmış bir yapıya sahip olmalıdır ama aynı zamanda bu yapı devlet tarafından dengelenmeli ve kontrol edilmelidir. Bu tür bir kurumun oluşturulması demek bu kurumda görev alacak insanların modern bir eğitim aldığı ve Kuran bilgisine sahip olduğu bu yolla da tartışmaya ve eleştiriye açık oldukları manasına gelir.[7]

Weber’e göre; rasyonellik ve bürokratik organizasyon sayesinde insanlar doğanın kontrolünü ele geçirmiş ve toplumu verimli bir şekilde organize edebilmişlerdir. Mantığa dayalı bir toplum modern değerlere, toplumsal bilince ve kişisel tecrübelere sahip olmak zorundadır. Kapitalizm makineler gibi mantık süreçleriyle işleyen ve içsel herhangi bir anlama sahip olmayan bir toplum oluşturmuştur. Sekülerizm de kapitalizmin sosyal bir ürünüdür. Rasyonelliği temel alan kapitalizm, kurumsal ve kültürel farklılaşmayı üretir bu da farklı sosyal alanlarda uzmanlaşmayı sağlar.[8] Seküler bir toplumda din kamusal ilişkiler yerine kişisel ilişkilerle sınırlandırılmıştır. Ve son bir varsayım olarak, bir toplumun sekülerleşmeden sanayileşmesinin mümkün olmadığı ya da toplumun sekülerleşme sayesinde sanayileştiği söylenebilir.

İslamcılara göre, İslam’da dini ve dünyevi alanlar birbirinden bağımsız ve ayrı değildir. Bir hareketin doğası, ne kadar seküler olursa olsun, hareketi uygulayan kişinin tutumuyla belirlenir. İslam tek ve bölünmez bir gerçekliktir. İslama göre eşitlik, dayanışma ve özgürlüğün ideal prensiplerini zaman ve mekana uygun olarak dönüştürmek ve bunların insan organizasyonları içinde yer bulmasını sağlamak devletin görevidir. Din temel olarak bir yaşam biçimidir ve gerçeklerle başa çıkmanın tek ciddi yoludur.

İslami toplumlarda, Kuran’ın bütünleyici manasını anlamakta genel bir başarısızlık görülmektedir, bunun yerine Kuran’daki izole edilmiş kelimeler ve ayetlere önem verilmiştir. Kuran’ın büyük bir kısmında sosyo-ekonomik adalet ve ahlaki değerlere dayanan bir sosyal düzen kurulmasına vurgu yapılırken, şu ana kadarki İslam tarihinde bu durumun önemi ve aciliyeti büyük oranda ihmal edilmiştir. Her zaman bir “Minimal İslam” ve “Olumsuz/Cezalandırıcı İslam” anlayışı var olmuştur.[9] Günümüzün Müslüman toplumları çok büyük bir cehalet ve aydınlanmamış bir eğitim sistemi ile karşı karşıyadır. İslam, parti politikaları ve grup çıkarları için çarpıtılmış ve kullanılmış sonuç olarak da tamamen bir slogan haline gelmiş ve demagojiye indirgenmiştir. Yorumlamadaki uygun metot eksikliği Müslüman toplumlardaki bir diğer büyük sorundur.

III. İslam ve Modern Türkiye: Devlet-Toplum Çatışması?

İdeal bir İslami devlette Müslümanlar iyi bir itibara sahip olmalıdır. Batı demokrasisi sadece demokratik bir yönetim şekliyle başka bir topluma, özellikle İslami toplumlara, aktarılamaz. İslami toplum veya demokrasideki ahlaki element İslam dininin kendisinden gelmelidir.[10] Sadakat ve güvenilirlik içeren sistem ancak bu şekilde geçerli olabilir ve insanlar sisteme inanabilir.

Ancak Türkiye’de Atatürk tarafından yapılan reformlar yukarıda bahsedilen varsayımlara tamamen zıt bir içerikteydi. Bunun sonuçlarını günümüz Türkiye’sinin siyasi ortamında görüyoruz. Bu reformlara çok eşliliğin yasaklanması, resmi nikâhın zorunlu hale getirilmesi, kadın erkek eşitliğinin getirilmesi, dini cemaat ve tarikatların baskı altına alınması ve kapatılması, İslam Şeriatı yerine Avrupa kaynaklı bir yasanın benimsenmesi, Türk devletinin resmi olarak seküler ilan edilmesi ve Arapçanın yasaklanması örnek verilebilir.

Bu reformların genel amacı Müslüman Türk toplumunun karakteri haline gelmiş olan, İslami muhafazakarlıktan kaynaklanan, fanatikliğin gücünü kırmaktı. Osmanlı yönetiminde ulemanın karşı çıkması Şeriat’ın yeniden değerlendirilmesine yol açmış ve Atatürk’ün sekülerizmiyle sonuçlanmıştır. Bu sekülerleşmenin hedefinde İslam dininin tasfiyesi söz konusu değildi. Eğer İslam insanlar üzerindeki etkisini kaybettiyse bu durum din öğreticilerinin batıl inançları ve yetersizliklerinden kaynaklanıyordu.

Atatürk konuşmalarından birinde: “Biz İslami inancın yeniden doğuşunu güvenceye almak adına onun siyasi bir alet olarak kullanılmasını sonlandırmayı zaruri görüyoruz.[11]” demiştir. Eski Osmanlı toplumunda İslam, insanların büyük bir kısmı için gizli güçlere inanma ve batıl inançlara sahip olma, en iyi ihtimalle de ibadetlerle meşgul olma ve düşüncesizce gelenekleri takip etme manasına gelmeye başlamıştı.

Kemalizm prensiplerine ve modern Türkiye’de yeni bir yaşam biçimi oluşturma amacına baktığımızda, İslam’dan kaçınıldığını görüyoruz. Modern sistemde siyasi otoritenin meşrulaştırılmasında anahtar taşı insanların iradesini temel almasıdır. Yeni slogan “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” olmuştur. Siyasi otoritenin bu şekilde temellendirilmesi devletin ideolojik köklerinde ve eski sistemde değişim manasına gelmiştir. Bu şekilde egemenlik Allah’ındır ve gerçek otorite insanlara değil Allah’a aittir söylemleri ortadan kaldırılmıştır.

Milliyetçilik sadakatin odağını yeni milli devlete yönlendirmiş, halkçılık elitler yerine halkın önemine vurgu yapmış, devrimcilik sürekli değişimin kabul edilmesini desteklemiş, ve devletçilik hükümetin ekonomideki yerini tanımlamıştır. Sekülerizm ise direk din adına karar vermiştir ki zaten Kemalist program belirgin bir şekilde sekülerdi. Türkiye Cumhuriyeti sekülerizmi, inanca ait tüm kurumlara son vermeyi amaçladı, siyasi alanda önceki dini düşüncelere son verdi ve dine dayalı sosyal ayrımı reddetti. Ancak bu program dine genel anlamda karşı çıkmadı veya onu dışlamadı, bunun yerine İslam’a bağlılık göstererek onu, kişinin dıştan gelen kural ve doktrinleri takip etme zorunluluğunun olmadığı bir ortama taşıyarak kişisel bir mesele haline getirdi. Bu bağlamda ateist değil seküler bir reform programıydı.

Milliyetçi program dahilinde Kemalizm, Türklerin inançlarını profesyonel yorumculara ihtiyaç duymadan anlayabilmelerini sağlamak amacıyla, İslam’ı Türkleştirdi. Ezan ve camideki seremoniler Türkçe yapılmaya başlandı.

Bu noktada oluşan problem dinin hayattan çekilmeye başlamasıyla oluşan boşluktu. Kemalist elitlerin en büyük hatası kültürel değişimi yukarıdan inme yasa gücüyle sağlayabilecekleri illüzyonunun etkisinde hareket etmeleriydi. Reformcular, Türk toplumunu çürüten yaygın İslami düşüncenin sorununu bulup çözme adına daha derin bir incelemede bulunmadılar. Kemalistlerin erkek ve kadınların eşit haklara sahip olduğu, modern elbiseler giydiği, batılı bir şekilde dans edip yemek yediği ve batı felsefe ve sanatı hakkında konuştuğu şekliyle tasvir edilen batılılaşma özlemi, kırsal kesimin değer yapısı adına çok az şey ifade etmekteydi.[12] Devlet, seküler politikaları ve batılılaşma programları yoluyla, insanların geneline hitap edecek yeni bir ideolojik çerçeve sunmadan, geleneksel İslami toplumun değerler sistemini tehdit etti. Burada unutulmaması gereken özellikle İslami toplumlarda kalabalıkların dini olarak doğru olduğuna inandığında ya da dinin teşvik ettiğini düşündüğünde her türlü harekete yönlendirilebilir oluşudur.

Türkiye’de din konusu Kemalistlerin tek parti yönetiminden çok partili yönetime geçilmesiyle gün yüzüne çıktı. Din yeniden siyasete girmiş oldu. Yeni siyasi ortam dini şikayetlerin siyasi partiler yoluyla yayınlanmasına fırsat tanıdı. 1950 seçimlerinde ana muhalefet partisi olan Demokratik Parti’nin (DP) güce gelmesiyle birlikte Türkiye’de işler değişmeye başladı. Bu süreçte İslam, tekrar, belli bir role sahipti. Dine uygulanan sıkı sınırlamalar özellikle kırsal kesimdeki çoğu Türk tarafından tam olarak kabul edilmemişti. Daha sonradan kabul edilen DP’nin programı da dini eğitimi geliştirmeyi, ezan ve Kuran’ın Türkçe çevirilerinin kullanımını kaldırmayı amaçlıyordu. Bunlar DP’nin seçim başarısındaki unsurlardı.

Kemalist siyasi sisteme asıl meydan okuma DP’nin gelişen politikalarından geldi. Bu politikalar köylülere sadece dini özgürlük değil aynı zamanda daha iyi ekonomi ve yaşam koşulları, ve tesisler vaat etti. DP’nin 1946’da kurulmasından sonraki yükselme aşamasında, o zaman hükümette olan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) çok sıkı seküler politikalarını zayıflatarak halk için bakış açısını değiştirmeye çalıştı. Partinin 1947’deki 7. Genel Kongresi’nde temsilciler CHP hükümetini, din görevlilerinin eğitimini önemsemediği ve gençlere dini eğitim vermediği için eleştirdiler. Hükümetin sekülerleşme politikaları, iddia edilen toplumsal ahlak yokluğunun nedeni sayıldı

Bu adımlar yukarıda bahsedildiği üzere CHP’nin 1950 seçimlerini kazanmasına yardımcı olmadı. Yeni başbakan Adnan Menderes, sekülerizmin Türkiye’de başarısız olduğunu ve bu nedenle değiştirilebileceğini belirtti. Hükümet devlet radyosunda Kuran surelerinin yayınlanmasına izin verdi. Devlet tüm ilkokul öğrencilerinin, aileleri muafiyet istemediği sürece, din dersleri almasına karar verdi. Devlet aynı zamanda 1951 yılında yedi şehirde İmam Hatip Okulları kurdu, bunların sayıları 1954-1955 yılında 16’ya yükseldi. Aynı yıl devlet Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesini 3 milyondan 8 milyon Türk lirasına çıkardı. Takip eden alanlarda o zamana kadar görülmemiş bir artış yaşandı: dini kitap ve broşürlerin yayını, Mekke’ye Hac yolcuları, kamuda dini kıyafetlerin giyilmesi, camilere katılım, yeni cami inşaatı veya eskilerin onarımı. Dini eğitim tamamen özel ellere kaldı. Bu nedenle  dini eğitimde içerik ve metod adına herhangi  bir değişiklik yaşanmadı. Dinin politikleştirilmesi yoluyla hükümet, toplumun dikkatini ekonomik problemler ve sivil özgürlük ihlallerinden başka yöne çekmeyi amaçlıyordu.

İslamcılar 1960’lı yıllarda çabalarının büyük bir kısmını üç alana harcadılar: eğitim, yayın, organizasyon. Otoritelere okullarda daha fazla din dersi verilmesi konusunda baskı yapmanın yanında, İslamcılar köylerde yetişkinler için daha fazla Kuran kursu açılmasını teşvik etti. Düşük maliyetli İslami edebiyatın yayınlanması ve satışında büyük çaba gösterildi: İslam üzerine çalışmalar, Peygamber’in ve diğer liderlerin hayatları, İslam tarihi ve mistikliği, Kuran tefsirleri, İslami kaide ve usulleri açıklayan çalışmalar, Cuma hutbelerinin koleksiyonu, okul kitapları ve İslami klasiklerin Türkçe’ye çevirileri.[13] Bunlar İslami çizgideki günlük, haftalık ya da aylık birçok yayın tarafından sağlandı. Bu yayınların satışı arttıkça yukarda bahsedilen edebiyat da daha fazla insana ulaştı. Organizasyonel aktiviteler iki seviyede yürütülüyordu: sayıları yıldan yıla artan İslami yardım kuruluşları yoluyla ve yasal olarak izin verilmeyen çeşitli İslami grupların yeraltı faaliyetleri yoluyla. Tüm bunlar cumhuriyet tarihindeki ilk İslami siyasi parti için insan kazanma merkezleri olarak hizmet etti.

Sonuç olarak Türkiye Anayasası’nın siyaseti dinden ayırması 1970’te İslamcı bir partinin kurulmasını engellemedi. İslamcılar, bu dönemi siyasi yalnızlıktan kurtulup ana akıma katılmak için uygun gördü. Milli Nizam Partisi Ocak 26, 1970’te kuruldu. Bu başarı partinin politikalarının bir sonucuydu. Bunların arasında partinin din görevlileri tarafından camilerde övülmesi (yasalara aykırı bir şekilde), ve propagandasını İslami anlaşma ve sosyo-ekonomik hitapların bir karışımı şeklinde sunması, bu şekilde karışık bir mesajın basit terimlerle iletilmesi ve hem inananları hem de sıradan, ihtiyaç sahibi ve hoşnutsuz insanları hedef alacak şekilde oluşturulması önemliydi. İnananlar için, İslam’ı gerçek manada düşünen ve onun kamusal hayattaki, eğitimdeki, ve siyasetteki varlığını canlandırmaya çalışan partiye oy vermemenin günah olacağı izlenimi oluşturuldu. İhtiyaç sahibi ve şikayetçilere de değişim sözü verildi. Bunun, kendini tek muhalefet göstererek, politik ve ekonomik sistemi tamir yoluyla sıradan insanları savunduğunu ispat ederek yapılması planlandı. Bunun sonucunda Milli Selamet Partisi’ne 1973’teki asıl destek İç ve Doğu Anadolu’daki dindar ve ihtiyaç sahibi kesimden geldi. İlerleyen yıllarda bu tecrübe parti tarafından unutulmadı.

Milli Selamet Partisi’nin ideolojisi İslam’ı devlet içinde yenilemek ve Türkiye’nin asıl özelliği haline getirmek olan hafifçe örtülü programda kendini gösteriyordu. Partinin kapatılmasına neden olacak yasal takipten korkulduğu için (1971’te Milli Nizam Partisi’nde olduğu gibi), partinin sözcüsü ahlaki gelişmeden, erdemli bir toplum inşasından ve ülkenin şanlı mirasıyla ve eski gelenekleriyle gurur duyduklarını kampanyalarında dillendirdi. Parti tüm ülkeyi bir okul olarak gördü ve eğitimin kalbine de dini eğitimi yerleştirdi. Ahlaki gelişim maddi gelişime bağlandı, Mısır gibi diğer Müslüman ülkelerde de görülen bu propaganda biçimi, fakirlerin finansal olarak gelişmelerini hedefliyordu.

1974’ün başlarında, Meclis’teki en büyük üçüncü grup olan Milli Selamet Partisi taktiksel olarak iyi bir durumdaydı çünkü ya CHP ile ya da onun rakibi Adalet Partisi ile koalisyon kuracaktı. CHP sol merkezde Adalet Partisi ise sağ merkezde konumlanmıştı. Milli Selamet Partisi İslam’ın savunucusu olduğundan iki partiyle de koalisyon kurabilirdi ve bunu yaptı da. Önce CHP sonra da AP ile koalisyona gidildi ve iki seferde de Erbakan Başbakan oldu, Erbakan’ın parti arkadaşları da ekonomik görevler elde ettiler ve bunu aldıkları desteği artırmak adına kullandılar.

Partinin bakanlarının İslamla ilgili aktiviteleri ve tutumları özel bir ilgi konusuydu, çünkü bunlar önceki ve sonraki İslam savunucularının ve onların seküler Türkiye karşıtlığının bir karakteristiğiydi. Örnek olarak resmi tatil gününün pazardan cumaya alındığı başarısız yasa tasarısı, ya da Allah’a karşı hareket veya söz ile hakaret etmenin ciddi bir suç sayılması gösterilebilir. Din görevlilerinin sayısı ve devlet radyosundaki dini yayınlara ayrılan süre artırıldı. Daha kamusal bir hareket olan kumar, alkol kullanılması ve satılması, tüm yayınlardaki müstehcenlik: kitaplar, gazeteler, fotoğraflar, filmler, kayıtlar karşıtlığı başladı. Mühtencenlikle ilgili en geniş yorum çıplak heykellerin yasaklanması oldu.

Bu tür adımlar bazı kesimlerde partinin popülerliğini artırırken diğer kesimlerde düşmanlığa sebep oldu. 1977 seçimlerinde partinin aldığı oy düştü ve Meclisteki koltuk sayısı 24’e indi. Yine de partinin hareketleri özellikle kendini Kemalizm’in koruyucusu olarak gören ordu tarafından kuşkuyla izlendi. Eylül 1980’de Erbakan’ın Konya’daki büyük mitinginde İslamcılığa çağrısının hemen ardından ordu yeniden müdahalede bulunarak darbe yaptı. Ordu tüm siyasi partileri kapatarak 3 yıl ülkeyi yönetti, ardından halkın yönetimine 1983 seçimleriyle dönüldü ancak eski partilerin katılmasına izin verilmedi.

Darbeden önce, Türk toplumu ideolojik kutuplaşma ve kavgadan beslenen toplumsal şiddet tarafından parçalanmıştı. Meclis başkan seçememiş, hükümet kanun ve düzeni sağlamada yetersiz kalmıştı. 12 Eylül 1980’de gücü ele geçiren generaller İslam’a karşı seküler bir tutum yerine yeni Kuran kursları açarak, din derslerini zorunlu hale getirerek ve yeni din görevlileri atayarak onu güçlendirdi.

IV. Sonuç: Popülist İslam’ın Yolunu Açmak

Antonio Gramsci’nin İtalya için söyledikleri Türkiye’ye de uygulanabilir: “Devletin içindeki etik-politik hegemonik element kendini vatanseverlik ve milliyetçilik formlarında sunuyor, bu da popüler dini oluşturuyor. Bahsedilen bu bağlantı liderlerin birliğini sağlıyor.”[14] Askeri darbenin liderleri kendi yönetimlerine verilen onayı güvenceye almak için ellerindeki tüm imkanları, özellikle de dini, kullandılar.

Toplumun İslamlaştırılması yoluyla, darbe liderleri toplumu birleştirmek adına yeni bir apolitik Türk-İslam kültürü inşa etmeyi amaçladılar. Bu amaca ulaşmak adına, milli kültür raporu yayınlandı.[15] Bu rapor Türk-İslam sentezine dayanıyordu, temelinde de aile, cami ve kışlalar yatıyordu. Bu üç kurumsal sütunun disiplinli, birleşmiş ve düzenli bir organik toplum ve güçlü, birlik ve harmoni içinde bir ülke üretmesi bekleniyordu. Ordu yönetimi, siyasi istikrar ve milli birliği sağlamak için açıktan dini duyarlılık ve geleneksel bağlılık tesis etmeyi katılımcı demokrasinin prensiplerine tercih etti. Türk-İslam sentezi yoluyla aynı ümmet kavramında olduğu gibi devlet ve milleti tek bir cemaat olarak tanımlamayı hedefliyordu.

1982 Anayasası devlete hayatın her alanına müdahale etme izni vermiş olsa da, sosyal gruplar buna özgürlükçü bir gündemle karşılık verdiler. Bu gruplar özgürce hareket etme alanı ve ekonomi ve eğitimin serbestleşmesini talep ettiler. Bu liberal reaksiyon toplum-devlet ve kişi-toplum arasındaki sınırlarla ilgili yeni bir tartışma başlatmış olsa da 1980’den sonraki ekonomik ve siyasi ortam açıkça İslami grupların ve sufi ağlarının işini kolaylaştırdı. O zamanki başbakan Turgut Özal eğitim sistemini İslamlaştırma politikası takip etti ve milli tarih ve coğrafyayı içeren ve sürekli dini çerçeve içinde milli terimini kullanan bir ders programı hazırlandı.

Yüksek öğretimin, yazılı medyanın, ve toplu iletişimin yaygınlaşması 1980’lerin sonunda toplum içinde İslami kimliğin ortaya çıkmasında kritik bir rol oynadı. Demokratikleşme ve liberal ekonomiye geçişle beraber kenarda kalmış İslami gruplar seslerini duyurabilecekleri yeni kamusal alanlar buldular. Demokratikleşme süreci, İslamcı siyasi görüşleri dışarıdan siyasetin merkezine taşıdı.

Darbenin ardından devlet, ekonomik hedeflere ulaşmak ve solun tehdidinden kurtulmak için  Müslümanları da sistemin içine almaya karar verdi. Kararlarını sadece yumuşak İslam temelinde verecekti. Bunu takiben İslamcılar eğitim fırsatları, ekonomik aktiviteler ve parti siyasetinin genişlemesi sayesinde sisteme dahil oldular. İslami kalabalıkları eğitime dahil etmenin yolu daha fazla İmam-Hatip okulunun açılması, Kuran kurslarının artırılması ve yeni İslami özel okullar ve liselerin açılmasıyla sağlandı. Bu okullar sosyal aktiviteleri yürütme adına yeni kuruluş ve derneklerin kurulmasına yardımcı oldu. Ekonomik alana da İslami girişimcilerin yeni şirketlere sahip olması ve faizsiz İslami bankacılık sisteminin kurulmasıyla girilmiş oldu. Aynı zamanda, muhafazakar gruplar darbe liderleri tarafından teşvik edilen İslam’ın yumuşak ideolojisinin siyasi partilerin gelişmesi adına verimli olduğunu gördü (Refah Partisi). Müslüman kalabalıklar sistemde yer aldıkça ve eğitimi, siyaseti ve ekonomiyi kendi değerleri doğrultusunda şekillendirdikçe, devlet onların gözünde meşrulaşmaya başladı.

Yrd. Doç. Dr. Evren Altınkaş, Girne Amerikan Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü

Makaleyi şu şekilde referans vererek kullanabilirsiniz:

Altınkaş E. (Eylül, 2014),  “İslam ve Modernlik: 1980’lere Kadar Türkiye’nin Durumu”, Cilt III, Sayı 9, s.6-14, Türkiye Politika ve Araştırma Merkezi (ResearchTurkey), Londra: Research Turkey (http://researchturkey.org/?p=6801&lang=tr)

 Sonnotlar

[1] Javaid, Saeed. Islam and Modernization. (A Comparative Analysis of Pakistan, Egypt, and Turkey). 1994, New York, p. 12.

[2] Michael Meeker. The New Muslim Intellectuals In The Republic of Turkey in Religion, Politics and Literature in Turkey, ed.by. Richard Topper, London, 1991, p. 190.

[3] William Conolly. Political Theory and Modernity. Cambridge University Press, 1992, p. 4

[4] Nilüfer Göle. İslamın Yeni Kamusal Yüzleri. Istanbul, 1999, p. 27.

[5] Mehmet Haki Okutucu. İstikamet Şeriat: Refah Partisi. Istanbul, 1996, p.42.

[6] Ziya Gökalp. Modernleşme ve Medeniyet. Istanbul, 1922, p.56.

[7] Türkiye’de bu fikir yerine getirilmemiş ve Kuran’ın modern öğretimi genel bir amaç olarak başarılı olmamıştır. Bu da günümüzde Türk toplumunun karşılaştığı temel ikilemlerden olan sekülerizm-İslamcılık çatışmasına sebep olmuştur. İslamcılar sekülerizmi yanlış anlamış ve onun İslamı ve Türk toplumunun geleneklerini sarsma amacında olduğunu düşünmüşlerdir.

[8] Saead, op.cit., note 1, p.56.

[9]Şerif Mardin. Türkiye’de Din ve Siyaset. Istanbul, 199, p. 217.

[10] John L. Esposito and John O. Voll, op.cit., note 19, p.189

[11] Mustafa Kemal Atatürk. The Speech, Ankara, p. 134.

[12] Göle, op.cit., note 10, p. 98.

[13] Jacob M. Landau. Turkey Between Secularism and Islamism. Jerusalem Letter, February 1997, p. 45

[14]C. Mouffe. Hegemony and Ideology in Gramsci. Culture, Ideology, and Social Process. London, 1981, p.232.

[15] M. Hakan Yavuz, op.cit., note 31, p.78.

Facebooktwitterlinkedinmail

Yorumlar

Loading Facebook Comments ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.