Rita Ender Röportajı: “Azınlık kimliği, dil ve Son Sözler’in peşinde bir belgesel..”

Türkiye Politika ve Araştırma Merkezi (Research Turkey)

Rita Ender Röportajı: “Azınlık kimliği, dil ve Son Sözler’in peşinde bir belgesel..”

Türkiye Politika ve Araştırma Merkezi (Research Turkey) olarak yazar Rita Ender’le röportaj yaptık. Rita Ender, 1984 yılında İstanbul’da doğdu. Liseyi İstanbul St. Joseph Lisesi’nde, lisans eğitimini Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde tamamladı. Yazmaya lise yıllarında Şalom gazetesinde başladı, üniversite yıllarında katkıda bulunduğu Güncel Hukuk dergisinde devam etti. Galatasaray Üniversitesi’nde Kamu Hukuku bölümünde ve Paris Assas Üniversitesi’nde (Paris II) Hukuk Sosyolojisi ve Hukuki İletişim bölümlerinde yüksek lisans yaptı ve insan hakları üzerine çalıştı. Paris’ten 2012 yılında döndü ve Güncel Hukuk dergisinde ve Agos’ta yazılar yazdı. Agos’ta yayınladığı iki uzun soluklu seri kitap haline getirildi. Kaybolmaya yüz tutmuş meslekleri ve bu mesleklerin son temsilcileriyle yapılan söyleşileri konu alan Kolay Gelsin: Meslekler ve Mekanlar, 2015 yılında İletişim Yayınları’ndan çıktı. Türkiye’deki gayrimüslimlerin isimleri ile ilgili olan kitabı ise  Ağustos ayında yayınlandı. Ender 2012 yılından bu yana özellikle azınlık hakları alanında avukatlık yapıyor.

Rita Ender’le senaryosunu yazdığı ve yönetmenliğini üstlendiği belgesel film, Las Ultimas Palavras’ın Salt Galata’daki gösteriminin ardından bir röportaj gerçekleştirdik. Kimlik ve azınlık kavramlarından, Yahudiliği Türkiye’de ve yurtdışında nasıl deneyimlediğinden, Ladino’dan ve son çektiği belgeselden konuştuk. Röportajımızın geniş özetini ve ilke olarak sansürsüz olarak aktardığımız tam metnini aşağıda okuyucularımıza sunuyoruz.

Röportajın Özeti

“Azınlık hafızası, birilerinin size ‘otur bak sana ne anlatacağım’ demesiyle oluşmuyor, birtakım şeylere maruz kalınca insanın bazı duyarlılıkları oluyor. Farklı azınlık gruplarından insanlarla yaptığım röportajlar bana yüzleşme ve kıyaslama fırsatı verdi.”

“Üniversite üçüncü sınıftayken Türkiye’ye lastik getiren Yahudi bir iş adamının biyografisini yazdım. Gözlem Yayınları’ndan yayınlandı: “Mümkündür Mucizeler – Rafael Torel’in Hayatı”. O biyografi bu anlamdaki eğilimim bakımından belirleyici oldu çünkü 1915 doğumlu İstanbullu bir Yahudi’nin hayatını yazdım. Yazarken yani onunla uzun uzun söyleşiler yaparken, -bütün hayatını söyleşi şeklinde yazdım-, ben yirmilerimin başındaydım o doksanlarının sonundaydı. Ciddi bir yaş farkı vardı aramızda ve benim onun hayatını anlayabilmem için Türkiye tarihini tekrar okumam gerekiyordu.”

“Agos’ta İsimler & Hikâyeler başlığı altında 45 kişiyle söyleşi yaptım. Türkiye’de Rumların arasında kimseye Türkçe isim verilmediğini; halbuki Ermeni, Yahudi, Süryani toplumlarında çocuk “zorluk çekmesin” endişesi ile insanlara Türkçe isimler verildiğini fark ettim.  Bu, benzer şeyleri yaşamış insanların verdiği farklı tepkilerle ilgili değil mi?

Ben gazetecilere sormuştum: ‘Azınlık haberi yaparken nasıl fotoğraf– fotoğraflar kullanıyorsunuz?’ Verilen cevapların hepsi benzerdi, herkes bir kilisesinagog fotoğrafı gibi dini unsur barındıran fotoğrafları kullandığını söyledi. Tuhaftır ki; bu soru kimsenin aklına insan fotoğraflarını getirmedi. Demek ki Türkiye’de azınlıkları mabetlerle simgeleştiriyoruz.”

“Bu çok kültürlülük hikâyesini bugün bir daha düşünmemiz gerektiğini düşünüyorum. 

Bugün toplam nüfusları Türkiye’nin %1’ini oluşturan gayrimüslim azınlıklara, bir çini vazosu gibi davranılabiliyor. “Bayramlarını kutlardık”, “halam çok güzel topik yapardı”, “paskalya çöreği en iyi bizim mahallede çıkardı” Azınlıkları bilen-tanıyan, “gavur”u birbirinden ayırabilen insanlar bunları anlatıyor Türkiye’de, fakat bunun ötesine geçmek lazım.”

“Yahudiler bu toplumda mimariye katkılarıyla bilinmezler, büyük ihtimalle bu alanda ciddi bir katkıları da yok. Zaten bu her zaman karşımıza çıkan, kimi zaman antisemit öğeler de taşıyan bir konudur: “Yahudiler her zaman parayla ilgilenmiştir ve zanaat ile ilgilenmemişlerdir” önermesi vardır. Hayır, bu doğru değildir. Zanaatkar ve sanatçı Yahudiler vardır. Meslekler & Mekanlar üzerine yazarken de kendilerine rastladım, örneğin Tarlabaşı’nda avize tamirciliği yapan Marko Usta.”

Türkiye’de dini azınlıkların her birinin kendi arasında yardımlaşabilmeleri gerekiyor. Gerekiyor diyorum çünkü evet yıllar boyunca bir hahamın ya da papazın maaşı Diyanet İşleri’nden karşılanmadı. Cemaat Vakıfları vardı ve elektriklerini kendileri ödediler. Ve bu, bir şekilde örgütlenmeyi de beraberinde getirdi. Elbette ki bir siyasi örgütlenme değil, ama bir yardımlaşma örgütlenmesi. Kendi başlarının çaresine bakmak durumunda kaldıkları zamanda bir sosyal yardımlaşma ağı oluşturuldu.”

“Yurtdışı deneyimi, yurtdışında yabancı olarak yaşama deneyimi bu anlamda benim için önemliydi. Yahudiliğimin belirginliği ile Paris’te de çok yüzleştim. Dindar değilim fakat cuma akşamları ailemle birlikte yemek yiyorum ve Şabat’ı önemsiyorum. Şabat kurallarını cumartesi günü boyunca yerine getirmiyorum ama cuma akşamı ailecek yemek yiyoruz ve benim için önemli bir şey bu. Ve Paris’te yalnız yaşadığım zaman, Cuma akşamı gidecek bir yerim yoktu ve aynı zamanda gidebilecek bir sürü yerim vardı. O zaman cuma akşamı sinemaya gitme fikri hiç cazip gelmiyordu ve cuma akşamları sinagoga gitmeye başladım.”

“Yahudi İspanyolcası, Don Kişot zamanında konuşulan İspanyolca. Zaman içinde her dil gibi başka dillerle kavuşuyor, karışıyor. Burada da Türkçeyle karıştığı ortada, Fransızcadan da kelimeler var içinde.”

“Las Ultimas Palavras belgeselinde Yahudi İspanyolcasının bilinen son kelimelerinin peşine düştük. Filmin içinde 19 kişi var, 10 kadın, 9 erkek. Onları seçerken kadın-erkek dengesini kurmak da istedim, görüşü duruşu farklı olan insanlara gitmiş olmak da. Dini ve geleneksel duruşu sembolize eden haham da var filmde, HDP’nin Şişli örgütünde çalışan özgürlükçüsöylemli  bir arkadaş da…”

“Filmde bir iki arkadaş şunu ileri sürüyor : “Yahudiler için birleştirici olan bu dil değildir, İbranicedir.” Bugün dünyanın her tarafındaki Yahudileri birbirine bağlayabilecek başka bir dil zaten var. Holokost böyle bir bağ kurdu. Acı insanları birçok şeyden daha iyi  bağlar. Korku insanları her şeyden daha iyi bir araya getirir…”

 “Belgeselin ilk gösterimi Paris’te oldu. İlk gösterimler sırasında izleyiciler ağladılar. Orada insanların ağlaması ve gelen tepkiler bana tarifi çok zor bir duydu yaşattı. Yurt dışında olacak gösterimden endişeliydim, alt yazılar var acaba duygu geçecek mi, ne yaptığımız anlaşılıyor mu, background yeterli kalacak mı vs. İzleyiciler arasında Fas’tan da gelen vardı, İsrail’den de ve anlaşıldı! Ve gelen yorumlardan – eleştirilerden biri şu oldu: “Nasıl bu kadar milliyetçi olabildiniz?”

Röportajın Tam Metni

“Azınlık hafızası, birilerinin size ‘otur bak sana ne anlatacağım’ demesiyle oluşmuyor, birtakım şeylere maruz kalınca insanın bazı duyarlılıkları oluyor. Farklı azınlık gruplarından insanlarla yaptığım röportajlar bana yüzleşme ve kıyaslama fırsatı verdi.”

Rita hanım merhaba, röportaj teklifimiz kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. Öncelikle ilgi alanlarınızla başlamak istiyorum. Bu azınlık meselesine duyduğunuz ilginin kaynağı nedir?

İnsan herhalde her şeye kendinden başlıyor hayatta, eninde sonunda bir yerinden kendimizle ilişkilendiriyoruz yaptığımız şeyleri. Ben de bu azınlık meselesinin içine doğmuş biriyim. Bunun nasıl bir durum olduğu tam olarak anlaşılamayabiliyor –bu nedenle de anlatmak istiyoruz sanırım-. Mesela geçen gün biri kendimi tanıtmamı istedi ve garip bir ısrarla bana; “Azınlık hafızasından geldiğimi” söyletmeye çalıştı. Halbuki benim yaşadığım şey tam olarak bu değil. “Azınlık hafızası” tahmin edildiği gibi işlemiyor. Yani kimse size “otur kızım, bak sana ne anlatacağım” diye evrenin sırrını fısıldamıyor. Ama birtakım şeylere maruz kalınca insan, bazı duyarlılıkları oluyor. Birinci nedeni bu. Benim açımdan ikinci belirgin neden de, 23 yaşımda yazdığım bir biyografi. Üniversite üçüncü sınıftayken Türkiye’ye lastik getiren Yahudi bir iş adamının biyografisini yazdım. Gözlem Yayınları’ndan yayınlandı: “Mümkündür Mucizeler – Rafael Torel’in Hayatı”. O biyografi bu anlamdaki eğilimim bakımından belirleyici oldu çünkü 1915 doğumlu İstanbullu bir Yahudi’nin hayatı idi yazdığım. Yazarken yani onunla uzun uzun söyleşiler yaparken, -bütün hayatını söyleşi şeklinde yazdım-, ben yirmilerimin başındaydım o doksanlarının sonundaydı. Ciddi bir yaş farkı vardı aramızda ve benim onun hayatını anlayabilmem için Türkiye tarihini tekrar okumam gerekiyordu. O 15 yaşındayken onun hayatında neler oluyordu,   Türkiye’de neler oluyordu, İstanbul’daki Yahudi cemaatinde nasıl bir hayat vardı? Bunlara birlikte bakmaya çalıştım. Böylelikle Türkiye tarihini azınlık tarihi açısından okuma fırsatı buldum. Ve bunu yaparken şunu gördüm: Okuduklarımla, Rafael Torel’in bana anlattıkları çok örtüşmüyordu. Daha doğrusu, sakladıkları olduğunu fark ettim. Bazen ben onun üstüne gittim anlatsın diye ve o anlatmamayı seçti. Geçiştirdiği şeyler vardı, altını çizmekten sakındığı şeyler vardı. Ve o şeyler aslında Türkiye’deki azınlık meselesine dair şeylerdi ve benim açımdan çok etkileyiciydi. Dediğim gibi doksan yaşındaydı ve bir gün Türkiye’den gitmek zorunda kalırsam şöyle şöyle yaparım gibi belirlemeleri vardı hayatında ve bu oldukça acı bir şey, adam doksanlarının sonlarına geliyor ve hala bu kaygıyla birtakım önlemler alıyor. Sürgün, verilecek en kötü cezalardan birisi olabilir hayatta. Doğduğu yerleri, sevdiği insanları bir hiç için bırakmak durumunda kaldı bu ülkede insanlar. Hala da bırakmak durumunda kalıyorlar…

Söz ettiğiniz yazı, biyografik bir eser. Galiba biraz da böyle olması gerekiyor, en azından hem bu tarihi genç yaşta okuyabilmek hem de o farklılıkları görüp bunun altında yatan nedenleri keşfedebilmek gerekiyor.

O biyografi bende bir farkındalık yarattı. Çünkü, örneğin Varlık Vergisi’ni dedem üzerinden çok sorgulamamıştım. Bunun iki sebebi var: Birincisi dedem daha farklı bağlarla bağlı olduğum bir insan, yani başka şeyleri de paylaştığım, hikayelerini, anılarını bir başkasını dinlediğim gibi dinleyemediğim bir insan. İkincisi de Varlık Vergisi’nin orta sınıfı etkilemesiyle üst sınıfı etkilemesi arasında fark olması. Türkiye’ye lastik getiren Rafael Torel ciddi bir ticaret adamıydı. Dolayısıyla onun hayatına yansımaları dedem gibi orta sınıftan gelen birinin hayatına yansımalarından farklı oldu. Sadece azınlık olma bağlantısı ile değil; Türkiye’de yaşanan başka süreçler de, işte yurda para sokma yasağı, yurtdışına yabancı para götürme yasağı, Rafael Torel’in hayatını etkileyen şeylerdi. Dolayısıyla dediğim gibi bu benim açımdan çok önemliydi, gerçek bir yüzleşme, anlama hali idi. Sonrasında da, Güncel Hukuk dergisinde röportajlar yaptım, Agos’ta yazdım. Fransa’dan döndükten sonra bir dönem cemaat vakıfları temsilciliğini yapan Laki Vingas’ın hukuk danışmanlığı yaptım. Vingas’ın görevi Vakıflar Genel Müdürlüğü’nde cemaat vakıflarını temsil etmekti. Onunla çalıştığımız süreç nedeniyle de azınlık grupları arasındaki farklılıkları görme olanağı buldum.  Büyük genellemeler yapacak şekilde değil elbette ama minik kıyaslamalar yapabildim. Azınlık grupları arasında isimlendirmeler açısından farklar var. Agos’ta İsimler & Hikâyeler başlığı altında 45 kişiyle söyleşi yaptım. Türkiye’de Rumların arasında kimseye Türkçe isim verilmediğini; halbuki Ermeni, Yahudi, Süryani toplumlarında çocuk “zorluk çekmesin” endişesi ile insanlara Türkçe isimler verildiğini fark ettim.  Bu, benzer şeyleri yaşamış insanların verdiği farklı tepkilerle ilgili değil mi?

Bir “workshop” yapmıştık. Ben gazetecilere sormuştum:  “Azınlık haberi yaparken nasıl fotoğraf– fotoğraflar kullanıyorsunuz?” Verilen cevapların  hepsi benzerdi, herkes  bir kilisesinagog fotoğrafı gibi dini unsur barındıran fotoğrafların kullanıldığını söylediler. Tuhaftır ki; bu soru kimsenin aklına insan fotoğraflarını getirmedi. Demek ki Türkiye’de azınlıkları mabetlerle simgeleştiriyoruz.”

Bu isim konusuna sonra geleceğiz ama tam da bu azınlık kavramı ve Türkiye’de yaşayan farklı azınlık grupları üzerine konuşmak istiyorum. Sizin mesela şu zamana kadar gerçekleştirdiğiniz çalışmaları düşününce ben bu azınlık kimliğinden temelde ne anlamalıyım? Ne geliyor aklınıza?

Kimliğe herkes farklı şeyler yükler. O yüzden herkesin tanımı birbirinden eminim farklıdır. Bugünün dünyasında kimliği tek bir öğe ile tanımlamak mümkün değil bence, kimse için. Nasıl ki sadece Yahudi değilsek, öyle de sadece Türk olamıyoruz. Kim ne kadar ısrar ederse etsin. Kimlik, farklı öğelerden oluşuyor ve o öğelerin bazıları bazı zamanlarda öne çıkıyor. Bazıları sizin tarafınızdan öne çıkartılıyor, bazıları da başkalarının size dayatması ile önde duruyor. İşte orada bir özgürlük ve özgürlük ihlali durumu var. Siz kendi yaşamak istediğiniz kimliği, kullanmak istediğiniz kimlik öğelerini özgürce seçebilmelisiniz, eğer size bir şey dayatılıyorsa bir durup düşünmek gerekiyor. Hangi dili konuştuğumuz ve hangi dilleri kaybetmiş olduğumuza bakarak bunu görebiliyoruz mesela.

Peki azınlık kültürü dediğim zaman aklınıza ne geliyor? Nasıl şekilleniyor bu kavram?

Ben bunu gazetecilere sormuştum. Bir Avrupa Birliği projesi yapıyorduk. Orada azınlık haberleri yapan gazetecilerle bir “workshop” yapmıştık, katılan gazetecilere sormuştum:  “Azınlık haberi yaparken nasıl fotoğraf- fotoğraflar kullanıyorsunuz?” Verilen cevapların hepsi benzerdi, herkes  bir kilise- sinagog fotoğrafı gibi dini unsur barındıran fotoğrafları kullandığını söyledi. Tuhaftır ki; bu soru kimsenin aklına insan fotoğraflarını getirmedi. Demek ki Türkiye’de azınlıkları mabetlerle simgeleştiriyoruz. Eminim bir sürü felsefi ve sosyolojik açıklamaları vardır bu durumun. Belki kilisenin ihtişamlı duruşu görsel olarak öne çıkartılıyordur. Belki Türkiye’de “azınlık” teriminden, Lozan Antlaşması nedeniyle “Müslüman olmayan azınlıklar” anlaşıldığından Müslümanlığa ait olmayan şeyler kullanılıyordur. Bilmiyorum, farklı nedenleri olabilir.

Peki sadece kağıt üzerinde olduğu gibi dini azınlıklar mı var gerçekten? Kültürel bileşenleri var mı?

Hayır, zaten dini azınlıklar da hayatta kâğıt üzerindeki gibi değiller. Örneğin anneniz Rum, babanız Yahudi ise sizin kimliğiniz nedir? Veya İstanbul, Kurtuluş’ta bir apartmanda oturuyorsanız apartman sakinlerinin yani komşuların bileşeni nedir? Bu komşuluk meselesinde konu hep Türkiye’nin çok kültürlülüğüne gelir. Bu kavram üzerine de  bugün bir daha düşünmemiz gerektiğini düşünüyorum.  Bugün toplam nüfusları Türkiye’nin %1’ini oluşturan gayrimüslim azınlıklara, bir çini vazosu gibi davranılabiliyor. “Bayramlarını kutlardık”, “halam çok güzel topik yapardı”, “paskalya çöreği en iyi bizim mahallede çıkardı” Azınlıkları bilen-tanıyan, “gavur”u birbirinden ayırabilen insanlar bunları anlatıyor Türkiye’de, fakat bunun ötesine geçmek lazım. Ötesine geçebilmek için de öncelikle bu toplumların kendi çalışmalarından, üretimlerinden haberdar olmak gerekiyor. Aras Yayınları’na bakmak lazım örneğin, Türkiyeli Ermeniler edebiyata nasıl bir katkı sağlamış? Kendi dillerinde roman yazabilmişler mi? Türkiye’de “Ermeni edebiyatı” diye bir şey var mı ya da nasıl ve neden yok? Veya Ermeni ve Rum mimarların mirasları neler?

Peki mesela Türkiye’deki Yahudi kültürü dediğimizde aklınıza neler geliyor? Ermeni kültürü dendiğinde birkaç bileşen saydınız, mimari dedik, edebiyat dedik. Yemek çıktı birden ortaya. Yahudi kültüründe neler var?

Bu saydıklarımızın aynıları, -mimari tarih dışında- Yahudiler açısından da geçerli. Yahudiler bu toplumda mimariye katkılarıyla bilinmezler, büyük ihtimalle bu alanda ciddi bir katkıları da yok. Zaten bu her zaman karşımıza çıkan, kimi zaman antisemit öğeler de taşıyan bir konudur: “Yahudiler her zaman parayla ilgilenmiştir ve zanaat ile ilgilenmemişlerdir” önermesi vardır. Hayır, bu doğru değildir. Zanaatkar ve sanatçı Yahudiler vardır. Meslekler & Mekanlar üzerine yazarken de kendilerine rastladım, örneğin Tarlabaşı’nda avize tamirciliği yapan Marko Usta. Sefarad yemekleri Türkiye’de iyi kötü bilinen bir mutfak… bir Türkiye’de şu anda Aşkenaz, Karay ve Romanyot Yahudileri çok az, herhalde bu sebeple; azınlığın içindeki çoğunluk Sefarad Yahudileri olduğu için Sefarad mutfağı diğerlerine göre daha iyi tanınıyor.

Sefarad ne demek, açıklayabilir misiniz?

Kral Ferdinand ve Kraliçe İsabella zamanında İspanya’dan; İber Yarımadası’ndan kovulup dünyanın çeşitli taraflarına dağılan Yahudilere verilen isim. İspanya’dan gelirken yanlarında getirdikleri şeyler ile yaşadıkları yerlerdeki alışkanlıkları birbirine karıştı. Harmanlaşarak ortaya çıkan şeyin içinde; yemek de var, sofra kültürü de var. Türkiye için “lakerda” en bilindik örneklerden bir tanesi olabilir. İnternette bununla ilgili farklı hikâyeler var ama hemen hepsinde lakerda kelimesinin, “la kerida”dan geldiği söyleniyor. Kerida, Yahudi İspanyolcasında yani Sefaradların dilinde “istenen” demek. “Sevgilim” gibi bir kullanımı da var. Tarama da sanırım Sefarad Yahudilerinin getirdiği bir tat. Müzikte de bilinen melodiler var. Los Bilbilicos, Adio Kerida… Yasmin Levy, belki babasının da Türkiyeli olmasından dolayı burada iyi tanınıyor. Janet-Jak Esim ve grubu var. Osmanlı-Türk Sefarad Kültürü Araştırma Merkezi var, oranın yöneticisi Karen Şarhon bu alanda çalışıyor.  El Amaneser isminde ve sanırım aylık bir yayın yaparak dilin kaybolmaması için bir kaç kişi mücadele ediyorlar. Bugün onu veya bu dilde başka bir yayını kim okuyabiliyor? Bu dilde birileri şiir yazıyor mu? Bu sorular bence önemli; çünkü insanların ana dillerinde bir şeyler yapıyor olması, yapabiliyor olması yaşadığımız yerin, bu ülkenin demokrasisi açısından önemli.

“Yurtdışında yabancı olarak yaşama deneyimi benim için Yahudiliğimi belirgin kılan bir şeydi. Paris’te yaşarken fark ettim ki, Yahudilikle ilgili benimle yaşayan bir şeyler var. Dünyanın neresine gidersem gideyim karşılığını da bulabildiğim bir şey, sahiplenmekten de kaçınmadığım bir şey.”

Peki sizin deneyimleriniz nasıl oldu şu ana kadar? Ailenizde bu kültürün öğeleri ne kadar vardı? Ne kadarını deneyimlediniz? Örneğin sofradan bahsettik, müzikten bahsettik. Bunlar evinizde olan şeyler miydi? Mesela Sefarad yemekleri var mıdır, Sefarad müzikleri dinlenir mi sizin evde?

Bizde Sefarad müzikleri dinlenir çünkü teyzem ve eniştem, Janet ve Jak Esim, Yahudi İspanyolcasında şarkı söylerler. Konser provalarını evde yaparlar. Arşiv kayıtları sık sık dinlenir. Dolayısıyla evet, ben bu konuda ne kadar kabiliyetsiz olsam da müzikle öyle, aileden gelen bir bağım var. Eniştemin iyi bir arşivi var. Yıllar boyunca yaşlı insanlardan ses kaydı aldı, şarkı söyletti onlara ve söyleyenin aklında kalan, dudağından çıkan haliyle kayda aldı. Bunun üzerinden konuşturdu da onları; “bu şarkı ne anlatıyor?”, “ne düşünüyorsun?” filan diye. Daha sonra derledi. İçinde Bülent Ortaçgil, Erkan Oğur’un da yer aldığı grupları var, albümleri var. Yemek konusunda da kültürle bağlılık var. Evde Sefarad yemekleri pişer, ailenin bütün kadınları bu konuda eğitimli. Özellikle Şabat akşamlarında bu yemekleri yeriz. Bu kuşaktan kuşağa devredilen bir şey. Bunun gibi kültür öğeleri paylaşmak dışında azınlık olmak aynı zamanda bir sosyalleşme hali de. Tabii ki kendi içinde! Sinagog, gençlik dernekleri, yazın gidilen adalar sosyalleşme mekânları… Buralarda insanlar sosyalleşiyorlar ve belki toplum içi hayır işleri bu sayede yapılır hale geliyor. Bu önemli çünkü Türkiye’de dini azınlıkların her birinin kendi arasında yardımlaşabilmeleri gerekiyor. Gerekiyor diyorum çünkü evet yıllar boyunca bir hahamın ya da papazın maaşı Diyanet İşleri’nden karşılanmadı. Cemaat Vakıfları vardı ve elektriklerini kendileri ödediler. Ama bu, bir şekilde örgütlenmeyi de beraberinde getirdi. Elbette ki bir siyasi örgütlenme değil, ama bir yardımlaşma örgütlenmesi. Kendi başlarının çaresine bakmak durumunda kaldıkları zamanda bir sosyal yardımlaşma ağı oluşturuldu. Bugün Mardin’deki Süryani Katolik Kilisesi Vakfı için de geçerli bu,  Balıklı Rum Hastanesi Vakfı için de geçerli, başka bir cemaat vakfı için de. İç yönetimlerini, yöneticilerinin günahlarını sevaplarını bilemem ama böyle bir sistem kuruldu. Bizim Yahudi Cemaati’nin İhtiyarlara Yardım Derneği vardı, babam orası için çalışmıştı, bir dönem de başkanlığını yapmıştı. Dolayısıyla öyle de bir bağım da var. Ben küçükken oraya gitmesi gerektiği zamanlarda beni de götürürdü. İhtiyarlar vardı, ve oradaki ihtiyarlar Türkçe’den ziyade Yahudi İspanyolcası konuşuyorlardı.

Mesela tek-kültürlülük çok-kültürlülük meselesine değindik. Bir de tek kimliklilik ve çok kimliklilik var. Bir insanın birden fazla kimliğinin olması, farklı kimliklerin farklı yerlerde ortaya çıkıp bazılarının istek dışı, bazılarının kendi isteğiyle, talebiyle ortaya çıkmasından bahsettik. Sizin hayatınızda Yahudi kimliği nerede yer alıyor?

Yahudiliği sadece din üzerinden tanımlarsak hayatımın pek orta yerinde durmuyor. Dindar biri değilim. Fakat dindar olsa da olmasa da her Yahudi’nin meselesi olabilen “antisemitizm” ile uğraşıyorum. Geçen yıl Hrant Dink Vakfı’nın raporundaki antisemitizm bölümünü yazdım. Antisemitizm üzerine okuduğum, çalıştığım, yazdığım için “Yahudi olmak” bir hak olarak öne çıkıyor. İkinci olarak yurtdışı deneyimi, yurtdışında yabancı olarak yaşama deneyimi bu anlamda benim için önemliydi. Yahudiliğimin belirginliği ile Paris’te çok yüzleştim. Dindar değilim fakat cuma akşamları ailemle birlikte yemek yiyorum ve Şabat’ı önemsiyorum. Şabat kurallarını cumartesi günü boyunca yerine getirmiyorum ama cuma akşamı ailecek yemek yiyoruz ve benim için önemli bir şey bu. Ve Paris’te yalnız yaşadığım zaman, Cuma akşamı gidecek bir yerim yoktu ve aynı zamanda gidebilecek bir sürü yerim vardı. O zaman cuma akşamı sinemaya gitme fikri hiç cazip gelmiyordu ve cuma akşamları sinagoga gitmeye başladım. Ve fark ettim ki, içimde bununla ilgili bir şeyler var. Dünyanın neresine gidersem gideyim karşılığını bulabildiğim ve sahiplenmekten de kaçınmadığım bir şey.

Peki bu Şabat yemekleri gelenek olarak sayılabilir. Kuşaktan kuşağa aktarılıyor dediniz. Başka ne tip gelenekler var Yahudi kültüründe?

Bayramlar var.

Ne bayramları var mesela?

Yılbaşı var; Roş Aşana, onun arkasından gelen büyük af dileme günü var; Yom Kipur. Bu ikisi, yeni bir yıla arınmış olarak başlamak ve af dilemekle ilgili, seviyorum onları. Hanuka var, Purim var, Pesah var. Daha da var…

Peki bu bayramlar sizin için ne kadar önemli? Şabat önemli mesela sizin için anlaşılan, hatta yurtdışında da Şabat yemeklerinin eksikliğini hissedip farklı bir deneyim yaşamışsınız. Ya diğer bayramlar?

Onlar da önemli. Bu aslında biraz ailesel bir şey ve şanslıyım ki sevdiğim bir ailem var. Aynı zamanda geçmişten gelen bir şey. 5000 yıldır paylaşılan ve bugüne gelmiş bir şey. Dolayısıyla küçümsenebilecek bir şey değil.

Yani diğer bayramlar da siz ve aileniz için önemli.

Evet yani onları beraber kutluyor olmak önemli. Tek başıma örneğin Finlandiya’da yaşıyor olsam, tüm bu bayramlar ne kadar hayatımda olur bilmiyorum. Şabat önemli, çünkü her hafta tekrarlanıyor. Ama mesela dediğim gibi ailemden uzak Finlandiya’da yaşıyor olsam o sırada Purim’in farkında olur muyum emin değilim.

 “Yahudi İspanyolcası, Cervantes döneminin İspanyolcası, Don Kişot’un dili. İber Yarımadası’ndan kovulan insanlar göç ediyor ve göçlerle zaman içinde dilleri de değişiyor. Her dil gibi başka dillerle kavuşuyor, karışıyor. Burada da Türkçeyle karıştığı ortada, Fransızcadan, Rumcadan da kelimeler var içinde..”

Bir yandan da şunu merak ediyorum. Bayramlarda, evde, aile toplantılarında, Ladino konuşuluyor mu sizin evde, veya önemli bir etmen mi Ladino’nun olması?

Yok artık değil, çünkü benim kuşağım, kardeşim ve kuzenlerim bu dili anlamıyor. Biz zaten annelerimizle bu dili konuşmadık. Ama büyük anneannem uzun yaşadı. Kaç yılında öldüğünü tam hatırlayamıyorum şimdi ama o hayattayken daha fazla etkindi Ladino hayatımızda çünkü o dilde konuşurdu.

Peki geleneklerle bu dil arasında organik bir bağ var mı?

Dini bağ da var bazı noktalarda. Pesah Bayramı’nda mesela, Seder – bir çeşit sofra- kurulur ve Agada okunur. Dedemin evinde olan din kitapları iki dilli; bir sayfasında İbranice varsa yan sayfasında Ladino var. Orada da karşılaştığımız bir şey bu yani.

Ladino dini bir dil değil ama değil mi?

Ladino dini olan dil. Biz günlük hayatta bu farkın farkında olarak kullanmıyoruz bunları ama aslında  “Ladino” ile “Yahudi İspanyolcası” farklı kavramlarmış.

Nedir peki tam olarak? Birazdan belgeselden de bahsedeceğiz. Biraz da Ladino’yu tanımak istiyorum. Bana biraz Ladino’yu anlatabilir misiniz?

Judeo Spanish denilen Türkçeye Yahudi İspanyolcası olarak çevrilen dil. Cervantes döneminin İspanyolcası, Don Kişot’un dili. İber Yarımadası’ndan kovulan insanlar göç ediyor ve göçlerle zaman içinde dilleri de değişiyor. Her dil gibi başka dillerle kavuşuyor, karışıyor. Dolayısıyla karman bir şey ortaya çıkıyor. Burada da Türkçeyle karıştığı ortada, Fransızcadan, Rumcadan da kelimeler var içinde. Yahudi İspanyolcası böyle bir şey… Fakat “Ladino” konuşulan dilin adı değil. Bir çeşit çeviri dili. Hahamların, İbranice ve Aramice dini metinleri kelime kelime İspanyolcaya tercüme etmesiyle oluşmuş.

Örneğin İsrail’de konuşulan dil İbranice. Ladino orada konuşulan bir dil mi?

Oraya giden Sefaradlar konuşuyorlar fakat dilin can çekişiyor olması orada da tartışılıyor.

Siz hiç Ladino konuşabiliyor musunuz?

Çok çok az ve çok zorlanarak. Fransızca biliyorum, fiiller benziyor. Ama yani başı sonu belli olan sıfatı, fiili yerinde bir cümle kuramıyorum.

Biraz da izlediğimiz belgeselden bahsetmek istiyorum. Önce belgeselin adını size sorayım.

Las Ultimas Palavras.

Ne anlama geliyor?

Son sözcükler demek. Palavra, İspanyolcadan Türkçeye giren bir kelime… Yahudi İspanyolcasından gelen bir kelime olduğunu öğrendim. Son sözcükler, çünkü bu dilin son sözcükleri kullanılıyor şu anda. Benim kuşağımdaki insanlar yani 25-35 yaş arasındaki gençler çoğunlukla benim gibi bir cümle kuramıyorlar ama bazı kelimeleri biliyorlar. Cümlelerden kelimeler bize kaldıysa, kelimelerden bir sonraki kuşağa kalabilecek bir şey olmayacak. Dolayısıyla şu anda bildiğimiz o kelimeler, cümlelerden dilimize düşmüş son kelimeler, buradaki Yahudi İspanyolcasının bilinen son kelimeleri diye düşündüm. Oradan hareketle bu yaşlardaki Yahudilerin hangi kelimeleri bildiğini, dolayısıyla son kelimelerin hangileri olduğunu ortaya çıkarmaya çalıştım. İstanbul dışında şehirlerden de insanlar olsun istedim. İzmir ve Bursalılarla da görüştük. Tabii ki 19 kişi ile görüşerek bu konuda bir şeyler ortaya çıktı demek çok iddialı ama umarım bir şeylere işaret ediyordur.

Belgeseli çekmeye nasıl karar verdiniz? Çekime başlama süreci ve belgeselle ilgili aldığınız kararlar nasıl şekillendi?

Azınlık hakları üzerine tez yazan bir arkadaş benimle röportaj yapıyordu. Onunla konuşurken, “İspanyolca bilmiyorum ama bazı kelimeler biliyorum” filan dedim… Benim bildiğim kelimeler teyzem ve eniştem dolayısıyla şarkıların sözleriyle ilgili. Bu şarkılar aslında büyük ölçüde hüzünlü şarkılar. Göçün hikayesi, ayrılıkların ve bırakmaların hikayesi… Dolayısıyla aslında efkârlı kelimeler biliyorum ben. “Hastaneyi geçtikten sonra sağa sap.” gibi bir cümle kuramıyorum ama “Aşk acısı ölümden daha kötüdür” diyebiliyorum. Bunu tuhaf buldum. Düşünürken “Yahudi İspanyolcası’ndaki son kelimeler ne acaba?” sorusu geldi aklıma. Bu beni çok heyecanlandırdı. İlk aşamada röportaj üzerinden yapmaya karar verdim. Röportaj deneyimim var, 15 yıldır düzenli olarak yapıyorum ama kamera çekim kısmı ayrı bir dertti. Onun için arkadaşım Yorgo Demir’e danıştım, “böyle bir şey yapmak istiyorum” dedim. “Seve seve yardım etmek isterim” dedi. Profesyonel olarak bu işi yapıyordu ve ücretini karşılamak gerekiyordu. Onun için bir arayışa girdim. Uzun bir arayış oldu. Herkes, “ah ne güzel belgesel, bunu yapabilecek insan tam da sensin, buyur bütçe” gibi yaklaşmıyor tabii size. Kültür Bakanlığı’na da başvurdum. Yahudi cemaatine de… Hepsi sırayla hayır dedi. Sonunda Avrupa Birliği’nden fon buldum. Avrupa Birliği Sivil Düşün. Çok küçük bir bütçeydi ama işimizi yapabilmemizi sağladı. Gerçekten Yorgo’nun yardımıyla oldu. O fon sayesinde İzmir’e ve Bursa’ya gidebildik. Çevirileri de yakın arkadaşım Damla Kellecioğlu çok küçük bir ücret karşılığında yaptı. İngilizce ve Fransızcaya çeviri yapıldı ve alt yazılar yazıldı. Fonu bulduktan sonra çok hızlı çalıştık, birkaç ayda belgeseli yaptık. Çok uzun zamandır röportaj yapıyorum ama birini yazmak üzere konuşturmak ile kamera önünde konuşturmak çok farklı şeyler. Kamera zorluyor, konuşan üzerinde stres yaratıyor. Sizin müdahaleleriniz de daha az olmak zorunda ki kamerada sesiniz çıkmasın. Yazarken önemli değil. Ses olduğu gibi yansımayacağı için gazetede dergide kıvrılabilir bir durum. O benim için başta işin zorluk yaratan kısmıydı. İdare ettik. Tüm röportajlar bittikten sonra baktık 19 kişiyle röportaj yapmışız. Acaba 20 yapsak mı diye düşündük. Sonra, bu bir ana dil meselesi, kadınlar fazla kalsın, 10 kadın 9 erkek olsun diye düşündük. Hem kadın erkek bakımından eşitlik dengesini sağlamak, hem de farklı duruştaki insanlara gidebilmekti benim amacım. O da oldu. Farklı fikirler çıktı. Dini ve geleneksel bir duruşu sembolize eden haham da var filmde, HDP’nin Şişli örgütünde çalışan özgürlükçü söylemli bir arkadaş da… Röportajlar bittikten sonra ben deşifre ettim. Sonra senaryosunu yazdım. Sonra Yorgo ile beraber kurguyu yaptık. Ondan sonra ortaya çıktı.

Filmin başında Büyükada’da bir vefat ilanıyla başlıyor. Büyükada’da vefatlar böyle veriliyor. Canlı yayınla herkesin duyabileceği şekilde.

O da beni işin çok heyecanlandıran kısımlarından biri oldu. Birkaç kere bunun için Yorgo’yla Büyükada’ya gittik. Benim aklımda ilk sahne olarak hep bu sahne vardı. Çünkü adada böyle ilanlar hep duyulur. Bu birleştirici de bir şeydir bir yerde. Ben bununla başlamak istiyordum. Hem dilin ölümünü iyi ifade edebilecek bir şeydi, hem adadaki birlikteliği. Hem de nostaljik bir şey. Can çekişme haline de dair çünkü bu dil ne olursa olsun hala Büyükada’da yaşıyor. İstanbul’da bu dili duymak daha zor… Büyükada’nın sokaklarında yazın dolaştığınız zaman hala bu dili duyarsınız, evlerin balkonlarında yemek yerken, çatal tıngırtısıyla beraber bu duyuluyor. Bu yüzden o hakkı adaya tanımak istedim. Ama bunu nasıl yapacağız? Duyuru metni tam ve doğru olsun istiyoruz. Başka biri anons ederse uyduruk duracak filan derken, bir gün Belediye’ye gittik. Yorgo’nun hiç inancı yoktu. “Saçmalama” dedi, “nasıl yaptıracaksın, kimse ölmedi” falan. Ben ısrar ettim. Rica ettim. Tamam dediler. Bir arkadaş vardı. “Beni çekmeyin izin almadık” derken… Aslına uygun olsun diye bir Yahudi’nin ölüm ilanını aradık. Adada havradan kalkan cenaze yıllardır yok dediler. Neyse bulduk, oradan daha yaşlı biri yardım etti. Gerçekten bugün Adalar Belediyesi’nde ölüm ilanlarını okuyan arkadaş, bizim için de okudu ve o sırada çektik. Benim için onu yapabilmek hoş bir şey oldu. Nasıl söyleyeyim… Tam oturdu mu oturmadı o izleyicinin takdiri ama ben onu oraya koymak istedim.

Ben çok oturduğunu düşünüyorum. Ama gerçekten de hüzünlü başlıyor bu açıdan incelediğinizde. Biri gerçekten öldü…

Hala bu dili konuşanlar hayatta. Bir dilde hala hikâye anlatabilecek bir insan varsa ben öldü diyemiyorum. Fakat bu dil şimdi öğretilmiyorsa, insanlar bu dilde rüyalarını görmüyorlarsa bu dilin bir geleceği olduğunu da söylemek mümkün değil. Tam arada, can çekişiyor. Ve işte bu haldeyken bunun üzerine çok değerli çalışmalar yapan kişi ve kurumlar var.  Mesela Fani Ender ve Beki Bardavid… Yahudi atasözleri, deyişleri derleyen iki kadın. Filmin içinde de bu sözler yer aldı.

Yahudi İspanyolcası’nın Türkiye’deki Yahudi cemaati için özel bir anlamı var mı? Bir çimento görevi görüyor mu sizce? Büyük bir anlam yükleniyor mu?

Yok yüklenmiyor. Yüklenilse böyle olmazdı. Yahudiliğin bütünleştirici birçok unsuru var Filmde bir iki arkadaş şunu ileri sürüyor zaten: “Yahudiler için birleştirici olan bu dil değildir, İbranicedir.” Bugün dünyanın her tarafındaki Yahudileri birbirine bağlayabilecek başka bir dil zaten var. Holokost böyle bir bağ kurdu. Acı insanları birçok şeyden daha iyi  bağlar. Korku insanları her şeyden daha iyi bir araya getirir… Yani şu anda Yahudi İspanyolcası “aman da sahip çıkalım” denilen bir konu değil. Hatta hobi gibi görülen bir alan belki de.

Bir anlamda sizin için çok önemli ama. Bununla ilgili belgesel yaptınız.

Benim için duygusal bir tadı var. Belgeseldeki birçok insan zaten arkadaşım. Hikayelerini bildiğim insanlar, ailelerini tanıdığım kişiler. Benim ailemle de ilgili çünkü teyzem ve eniştemin şarkılarıyla hayatıma giren bir şey… Dünyanın neresine gidersem gideyim benimle gelecek kişisel bir bağ… Filmdeki herkesin böyle kişisel bağı vardı ve bundan bahsettiler. Yahudi İspanyolcası, babaanne, anneanne ve dedelerle torunlar arasında olan o “çok sıcak” ilişkiye dair. Ve o sıcak ilişki de bu dilin kelimeleriyle anlatılıyor ne olmuş olursa olsun. O kuşağın dili o olduğu için. İlle de o dili konuşmasa da, o dille güçlü bir bağı olduğu için.

Görüşme yaptığınız kişilerden de benzer cevaplar gelmiş. Ben hatta şöyle notlar almıştım. İspanyol dilinde bildiğiniz kelimeler ne diye sorulduğunda ilk cevap sevilmeyen, istenmeyen bir şey olduğu zaman bir uyarı mesajı vermek için kullanılan bir kelime. İkincisi bilinen kelime karşılama.

Birincisi saklama-saklanma kelimeleri. Örneğin çocuktan saklanan bir şey olduğunda, “uykusu geldi bunun haydi uyutalım”. Bunu İspanyolca söylüyorlar. Ya da üçüncü kişiden saklamak istediklerinde… Bu insanlar, Yahudi olduklarının anlaşılmasını istemedikleri ortamlarda yaşadılar. Bu durumla bağlantılı olarak, bir tavsiye ve uyarı gibi de kullanılan “aman bulaşma”, “karışma” “sus” gibi ifadelerle ilgili kelimelerin bilindiği ve “kayadez” gibi sözcüklerin kullanıldığı anlaşıldı.

Bir telkin dili ortaya çıkmış dolayısıyla. Sanırım en çok babaanne ve anneanne dili ve o duygusal bağın telkin dili olmasıyla bir ilişkisi olduğu gözüküyor. 

Bana çağrıştırdığı şey şefkat aslında. Benim kendi anneanne ve dedemle olan ilişkimden de kaynaklı belki. Onlar sizinle konuşurken şefkat öğeleriyle hitap ediyorlar. Dolayısıyla siz aslında bilmediğiniz bir dilde sizinle ilgili olan kelimeleri biliyorsunuz-hatırlıyorsunuz.

Sizi böyle bir belgesel yapmaya iten aslında kültürel ve toplu olandan ziyade kişisel ve duygusal bir bağın kayboluyor olması endişesi mi?

Yok. Tespit daha çok galiba. Ben o aşamada kaldım. Bu bir vedalaşma değildi benim için. Filmin sonunda büyük anneannemin sesi var. O sesten hemen önce ekranda bir kız çocuğu görüyoruz. Yahudi İspanyolcası bir şeyler yazan ve dünyayı döndüren o kız çocuğunun bana hissettirdiği “umut”tu. O güzel kız çocuğunu görerek, bir şekilde dünyanın bir yerinde bu dille ilişki kalacağını düşünürken, bir yaşlı sesi duyuluyor: Bu dilden kaynaklı bir aksanla başka bir dilde şarkı söylüyor. Şarkıyı söyleyen benim büyük anneannem. O Yahudi İspanyolcası konuşurdu ama Türkçe şarkı söylerdi. Şarkı söylerken rastgele bir kayıt almıştık evde. “Ağlama değmez hayat”ı söylüyordü aksanlı Türkçesiyle. Ağlamaya değmiyor…

Belgeselin Salt Galata’daki gösteriminden sonra gerçekleştirilen bir söyleşi oldu. Benlik üzerine yapılan bir söyleşi oldu bu. Benliğin aslında birle ne kadar çok ilişkilendiğini ve özellikle bu tür azınlık filmlerinin korunmasının aslında bir kültürel çimento görevi gördüğü gibi bir anlam çıkarttım. Sizin bu filme, çift dilli yapılan bir araştırmaya yüklediğiniz anlam nedir?

Bu benim için önemli bir gösterimdi. Salt Galata’daki gösterime Prof. Sami Gülgöz katılmıştı. O kendi araştırmalarından da söz ederek, Yahudi İspanyolcası ile bellek ilişkisini film üzerinden değerlendirdi. İlginçti. Gösterimlerde insanların, izleyicilerin tepkileri de benim için hayli ilginç oluyor.  Bazen insanlar ağlıyor, bazen sinirleniyorlar. Filmin ilk gösterimi Paris’te oldu. Universite d’ete isimli bir organizasyon ile Paris’te Yahudi İspanyolcası üzerine 2 senede bir akademik çalışma yapıyorlar. Dünyanın her tarafından bu dil üzerine çalışan, Yahudi İspanyolcası’nda şarkı söyleyen, akademik karşılaştırma çalışmaları yapan, gazete çıkartan kişiler ve gönüllüler bir araya geliyorlar. Geçen yıl, bizim bu filmi yaptığımızı bilen bir Fransız arkadaşım, “Temmuz’da düzenlenecek etkinliğe kadar belgeseli bitirirseniz, gelin” diyerek bizi davet etti. Biz de yetiştirmek için her şeyi yaptık. Yetiştirdik, sunmaya gittim. İlk gösterimde izleyenler ağladı ve bu bana tarifi çok zor bir duydu yaşattı. Yurt dışında olacak gösterimden endişeliydim, alt yazılar var acaba duygu geçecek mi, ne yaptığımız anlaşılıyor mu, background yeterli kalacak mı vs. İzleyiciler arasında Fas’tan da gelen vardı, İsrail’den de ve belgesel anlaşıldı, yorumlandı! Gelen yorumlardan biri şu oldu: “Siz nasıl bu kadar milliyetçi olabildiniz?”

Milliyetçilikten kasıt neydi?

Türk milliyetçiliğinden bahsediyorlardı. “Bir Yahudi, nasıl kendini Türk diye tanımlar?” diye sordu biri.  Bu dile karşı nasıl bu kadar duyarsız kalabilir?, Kötü bir aksanla Türkçe konuşmanın bedeli kendi dilini kaybetmese buna değer miydi? vs. gibi sorular soruldu. Bunlar bir röportaj sırasında sorulsa eminim herkes hakkaniyetli olmak adına, daha sert bir şekilde “hayır” diyebilirdi. Ama yaşamanın bir gerçekliği var ve o gerçeklik belli durumlarda Yahudi kimliğinin saklanmasını gerektirdi. Kimi zamanlarda hayatta kalabilmek için. Dolayısıyla hepsini birden değerlendirmek lazım ve kimseyi suçlamamak lazım… Bu anlamda Yahudi kimliğinden korkan insanı da suçlamanın yersiz olduğunu düşünüyorum. Ama evet bu filmi yurtdışında bir yerde gösterdiğimizde insanların bize söylediği bu oluyor.

Peki Film neden ilk kez Türkiye’de Büyükada’da gösterildi?

İkinci gösterimi yani Türkiye’de olacak ilk gösterimin, filmin başında hissettiğim duyguyla, Büyükada’da olmasını istedim. Ve bunun için belediyeden destek istedim. Belediye destek verdi, Lale Sineması gösterimine sponsor oldular. Dolayısıyla belgesel, Adalar Belediyesi ilanıyla gösterilmiş oldu. Filmin ilk defa kamuoyuyla paylaşımı bir cemaat etkinliği içinde olmadı! Herkes oradaydı. Bazıları filmin ne anlattığından çok, filmde yer alanlara odaklandılar:  “Bu onun torunu değil mi?”, “Bu kız evlendi mi? Ne zaman?” gibi sorular sordular. O gösterimde bir tartışma çıktı. O da benim için ilginçti. Eski Yahudi cemaati yöneticilerinden bir tanesi, -sert üsluplu bir beyefendi kendisi-, kalktı ve “Efendim bütün azınlık toplumları Türkiye’de benzer süreçlerden geçti. Rumca konuşuluyor çünkü Yunanistan diye bir yer var. Yahudi İspanyolcası konuşulmaması normal, bunun zaten konuşulması mümkün değildi” gibi bir şeyler dedi. Fakat yeterli değil. Çünkü bugün buradaki Yahudiler İbranice de konuşmuyor. Demek ki bir ara bir seçim yapılmış ve bariz bir şekilde Türkçe de karar kılınmış. O seçimi yapanları yargılamak değil ama anlamak benim için önemli. Bu anlamda da konuşulmaya ihtiyaç olan bir mesele.

Bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

Memnuniyetle. Ben teşekkür ediyorum.

Röportajı şu şekilde referans vererek kullanabilirsiniz:

Research Turkey (Ekim, 2016), “Rita Ender Röportajı: “Azınlık kimliği, dil ve Son Sözler’in peşinde bir belgesel..””, Cilt V, Sayı 10, s.6 – 24, Türkiye Politika ve Araştırma Merkezi (Research Turkey), Londra: Research Turkey (http://researchturkey.org/?p=12906&lang=tr)

Facebooktwitterlinkedinmail

Yorumlar

Loading Facebook Comments ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.