Profesör Erinç Yeldan ile Röportaj: Türkiye’nin Güncel Ekonomi Tartışmalarını Anlamak

Profesör Erinç Yeldan ile Röportaj: Türkiye’nin Güncel Ekonomi Tartışmalarını Anlamak

Türkiye’nin Çalkantılı Yılının Değerlendirmesi Serisi – III

Türkiye Politika ve Araştırma Merkezi (Research Turkey) olarak Prof. Dr. Erinç Yeldan ile Türkiye’nin ekonomik dinamikleri üzerine uzun bir röportaj yaptık. Yakın zamanda Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinin yetkilileri ile Merkez Bankası yönetimi arasında özellikle faizlerin belirlenmesi konusunda tartışmalar gerçekleşti. İç dinamiklerin ve de dünya konjektürünün etkisiyle Türk Lirası oldukça değer kaybetti. Prof. Dr. Yeldan ile şu anda yaşanmakta olan sorunların ardından yatan nedenleri irdeledik. Öncelikle, spekülasyona bağlı büyüme modelini ve de merkez bankasının fiyat politikasını tartıştık. Ayrıca, Türkiye ekonomisinin yapısal problemlerini masaya yatırdık ve özellikle Türkiye’deki bölgesel eşitsizliğin yatırımcılara olumsuz etkisini konuştuk. Bu tartışmada da, Türkiye’deki bölgesel eşitsizliğin başat sorunu olan işsizliğe çözüm arayışlarını atlamadık. Son olarak, röportajımızı Türkiye ekseninden Yunanistan’da seçimleri kazanan Syriza partisinin politikalarına çevirdik ve en sonunda, Orta Doğu’daki gelişmeleri atlamadan röportajımızı tamamladık.

Prof. Dr. Yeldan, Boğaziçi Üniversitesi İktisat Bölümü’nden mezun oldu. İktisat doktorası derecesini 1988 yılında Minnesota Üniversitesi’nde tamamladıktan sonra Bilkent Üniversitesi’ne katıldı. Aynı üniversitede 1990’da doçent, 1998’de profesör ünvanını aldı. Massachusetts Üniversitesi, Amherst’te konuk öğretim üyesi olarak çalıştı. Halen Bilkent Üniversitesi İktisat Bölümünde görev yapmakta olan Prof. Dr. Yeldan, uluslararası ekonomi, uygulamalı genel denge ve makroekonomik modeller üzerinde çalışmaktadır. Türkiye ve uluslararası iktisat yazınında çok sayıda bilimsel araştırma ve makalesi bulunan Erinç Yeldan, Küreselleşme Sürecinde Türkiye Ekonomisi (İletişim Yayınları, 2001) eserinin yazarıdır, pek çok kitaba da ortak yazar olarak katkıda bulunmuştur. Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) bilim teşvik ödülü (1998) sahibi olan Yeldan, Bağımsız Sosyal Bilimciler adlı araştırma grubunun kurucu üyelerindendir.

Röportajın Özeti

Türkiye’nin 1980 dönüşümü, Türkiye ekonomisinin sermaye hareketlerinin tamamıyla denetimsiz bırakılması süreci çok liberal, denetimsiz, tamamıyla dışa açık ekonomik koşulları yaratmıştı.”

Ayrıca, 1990’ların çalkantıları, 2001 krizi, 1980’lerdeki denetimsiz finansal serbestleştirmenin ve düzenleyici kurumların, finansal altyapının oluşmamasının bir sonucuydu.”

Yakın tarihte de, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetleri döneminde, 2003 ve 2008 yılları arası ve 2008 krizinin Türkiye’ye ulaştığı günlere kadar Türkiye’nin büyüme performansı tamamıyla spekülatif sermaye giriş çıkışlarıyla belirlenmişti.

Bu süreç, yurtdışından sermaye girişleri olduğu zaman iyi sonuçlar yaratıyor, ancak sermaye girişlerinin temposu yavaşladığında –özellikle bir siyasi gerginlik neticesinde– bu süreç olumsuz sonuçlar yaratıyor.”

Ayrıca, Amerikan FED’in dünya piyasalarını etkileyeceği kararlar da var. Özellikle, bu kararlarda Amerikan piyasalarında FED’in önderliğinde faizlerin yükseleceğine dair bir beklenti var.”

İşsizliğin daha yüksek olması, yatırım performansının daha düşük olması, enflasyonun göreceli olarak daha yüksek olması gibi yapısal durumlar nedeniyle, Türkiye ekonomisinin bu spekülatif gitgellere çok daha sert tepkiler vermek zorunda kalıyor.

AKP hükümeti ile Merkez Bankası yönetimi arasındaki görüş farklılıkları diyelim, para politikası açısından, sadece bugünkü konjonktüre dayandırılamaz.

Öncelikle, Türkiye’nin birikmiş yapısal sorunlarının yansıması olarak, dövizdeki bu şiddetli hareketlilik, cari işlemler açığı ve büyüme arasındaki olumsuz yeni dengenin ardında bu var.

İkincisi ise; Merkez Bankası’nın bağımsız özerk bir kurum olarak, fiyat istikrarı ve finansal istikrarı sağlamadaki politika değişkenlerine olan müdahaleler var.

Yapısal koşullara, Türkiye’nin iç siyasetinden kaynaklanan gerginlik de ilave edilince dövizden, reel büyüme hızındaki durgunluktan en fazla zaran gören ekonomiler Türkiye ve Brezilya oldu.

Türkiye’de Zonguldak’tan Hatay’a bir hat çizerseniz, Doğu Türkiye ve Batı Türkiye diye de ikiye ayırırsanız, bir tarafta yoksulluk tuzağı içine düşmüş bir Türkiye, öbür tarafta orta gelir tuzağına erişmiş, sanayide önemli yatırımların gerçekleştiği fakat dar alanda bir mükemmeliyet merkezi olan bir Türkiye var.

Konut balonuna dayalı krizin en yakın örneği İspanya’dır. Biraz daha geç örneği ise, 1997 Asya krizi öncesi Malezya ve Tayland coğrafyasıdır.

Devlet, imar rantlarına dayalı konut inşaatının Türkiye’deki öncülüğünü TOKİ benzeri araçlarla yapmaya girişirse, imar rantlarından kaynaklanan da bir konut balonu yaratır. Fakat buradan bir orta gelir tuzağını aşacak, Avrasya’nın teknoloji tasarım üssü olacak Türkiye çıkmaz.

Düşük işgücüne dayalı konut spekülasyonu üzerinden yürütülen bir büyüme tasarımı, seçim öncesinde büyüme yaratabilir ama bunun kaynakları durduğu noktada da, bir iskambil kağıdı gibi çöker.

Batı ve Doğu Türkiye arasındaki bu uçurum, bir yabancı sermaye yatırımından gelecek olan bu taşma, dışsallıklar gibi etkilerin gerçekleşmesini geciktiriyor veya engelliyor. O halde bunu aşacak ilk müdahale Türkiye’nin bölgesel işsizliğinin giderilmesi.

Bölgesel işsizliğin giderilmesi sadece yüksek eğitimli anlamında değil, mesleki eğitim anlamında da, ara eleman yetiştirme anlamında da çeşitlendirilmiş bir eğitim anlayışına Türkiye’nin ihtiyacı olduğu gözüküyor.

Türkiye ciddi anlamda güneş ve rüzgar enerjisinden kaynaklanacak bir enerji deseni oluşturmalı. Bu da hep bahsettiğimiz gibi, aslında tarıma yönelik, inovasyona yönelik yatırımların geliştirilmesiyle olabilecek.

“ ‘Bütçe fazlaları verdikten sonra büyümeye geçinreçetesi ile Yunanistan ya da hiçbir ülke büyüme noktasına ulaşamaz. Ancak büyümeyle ve sosyal kazanımlarla beraber bu pratikte olur.

“Orta Doğu coğrafyasının ve Kuzey Afrika ülkelerinin siyasi ilgi odağının petrol üzerinden değil şiddet ve silah ekonomisi üzerinden sürdürüleceği bir coğrafya olacağını düşünüyorum.

Röportajın Tam Metni

Profesör Yeldan, öncelikle zamanınızı ayırıp bizimle bu röportajı gerçekleştirmeyi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ediyorum. İyi çalışmalar diliyorum. Yolunuz açık olsun sizin de derginizin de.

Çok sağolun. Bildiğiniz gibi son dönemde ülkece dolar polemiğiyle karşı karşıya kaldık. Ayrıca, Türkiye halkı ekonominin nabzını hep dolarla tutmuştur; dolar yükseliyorsa bir şeyler kötüye gidiyor anlamına geliyordur. Cumhurbaşkanının konuşmalarına paralel olarak dolardaki yükseliş herkesi korkutmaya başladı. Türk Lirası-Dolar paritesi 2,60 seviyesine yükseldi. Yakın zamanda Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi bu yükselişi spekülatif olarak yorumladı. Siz bu polemiği, tartışmaları nasıl görüyorsunuz? Sizce doların yükselmesi Türkiye ekonomisini nasıl etkileyecektir?

Şimdi sayın Zeybekçi’nin de tespitinden başlayalım. Sizin de vurguladığınız gibi doların yükselişi elbette spekülatif çünkü bu, sadece Türkiye ekonomisine özgü değil. Dünya ekonomisi 1971’de Amerikan Dolarının altın standardından çıkmasıyla başlayan süreç ile Türkiye’nin 1980 dönüşümü, 1989’da sermaye hareketlerinin tamamıyla serbestleştirilmesi –hatta bir dipnot olarak, 1989’daki meşhur 32 Sayılı Kararla Türkiye ekonomisinin sermaye hareketlerinin tamamıyla denetimsiz bırakılması süreci– gerçekleşti. O dönemdeki birçok Avrupa ülkesinden, OECD ülkelerinden bile çok daha liberal, denetimsiz, tamamıyla dışa açık ekonomik koşulları yaratılmış idi. 1990’ların çalkantıları ve 2001 krizi, tamamıyla o denetimsiz finansal serbestleştirmenin, düzenleyici kurumların, altyapının ve finansal altyapının oluşmamasının bir neticesiydi, biliyorsunuz. Dolayısıyla, spekülasyon, elbette her zaman bu işin içinde var. Biraz Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetlerinin yakın tarihçesine dönersek, 2003 ve 2008 yılları arası ve 2008 krizinin Türkiye’ye ulaştığı günlere kadar Türkiye’nin büyüme performansı tamamıyla spekülatif sermaye giriş çıkışlarıyla belirlenmişti. Ne zaman Türkiye’ye yüksek hacimli bir yabancı döviz girişi olsa, bunun niteliği çoğunlukla kısa vadeli ve borç yaratan sıcak para akımları dediğimiz akımdan belirlenmişti. Bunun üzerine özelleştirmeden, arazi satışlarından, şirket birleşmelerinden kaynaklanan doğrudan yabancı sermaye yatırımı kalemi içerisinde olan ama 2006’dan itibaren daha çok şirket el değiştirmeleri ve özelleştirmeler ile kurgulanan bir ek sermaye girişi daha oldu. Ne zaman ki böyle büyük bir sermaye girişi Türkiye’ye olsa Türkiye ekonomisi büyüyor, ne zaman ki sermaye hareketleri yavaşlıyor, girişleri yavaşlıyor. Dikkat ediniz çıkışları demiyorum yani sermaye çıkışı olduğu vakit ciddi bir kriz oluyor, ne zaman ki sermaye girişlerinin temposu yavaşlıyor, büyüme hızı da yavaşlıyor gitgide. Biz, bu süreci spekülatif yönlü büyüme; Aylin Graber’in bu bir kurgusudur, 1995 yılındaki bir makalesinde, speculative led growth ihracata yönelik sanayileşme kavramına iz düşüp öykünerek spekülasyon itkili veya spekülasyon yönlü büyüme diye bu süreci betimliyorduk. Spekülasyon yönlü büyüme Türkiye gibi, Brezilya gibi, Meksika gibi, Tayland gibi, Malezya gibi orta derecede gelişmiş ve dışa açık ve dış sermaye girişlerine aşırı bağımlılık gösteren; emerging market diye, yükselen piyasa ekonomisi diye adlandırılan kalkınmakta olan ülkeler grubunun ortak özelliği diyelim. Şimdi bu vurguyu niçin yapma ihtiyacı duyuyoruz? Sayın Zeybekçi’nin doların hareketi spekülasyonist dediği olgu; elbette, bu, Türkiye ekonomisi 1980’den, 1989 dönüşümünden, 2001 krizi sonrasında uygulanan reformlarından, Merkez Bankası’nın –biraz sonra sizin sorularınızda da bu konuyu açacağız eminim–, sadece ve sadece fiyat istikrarına yönelmiş reel ekonomiyle olan bütün bağlantılarını kopartmış bir edilgen kurum haline dönüşmesidir, ki bütün bu süreçlerde AKP hükümetlerinin doğrudan desteği, doğrudan tasarımı ve kendi sorumluluğu vardır. Bu süreç, yurtdışından sermaye girişleri olduğu vakit elbette iyi sonuçlar yaratıyor. Fakat ne zaman ki sermaye girişlerinin temposu yavaşlıyor; bu tempo ülke içinde bir siyasi gerginlik neticesi olabilir, ülke içinde, bürokrasi içinde bir ayrışma, bir çatışma sonucu olabilir, ülke içinde sayın cumhurbaşkanıyla ekonomi idaresinin çeşitli unsurları arasında olabilir. Fakat burada sorun şu: dolar malumunuz şu anda bütün dünya piyasalarında ve de Amerikan ekonomisinde artık miktar kolaylaştırması denilen operasyonların sonuna gelindiğini gösteriyor. Amerikan FED’in dünya piyasalarına oluk oluk nakit, sıcak, likit dolar sunma operasyonlarını durduracağı ve Amerikan küçük iş piyasasından gelecek olumlu sinyalleri enflasyonist bir baskı yaratmaya başlayacağı gibi; –işte çok meşhur ezoterik kavramlar–, FED’in artık sabırlı davranmayacağı, sabırsızlanacağı, temkinli olmayacağı, ya da olacağı gibi muğlaklık arasında Amerikan piyasalarında FED’in önderliğinde faizlerin yükseleceği beklentisine dayalı. Avrupa’da bir borç krizi var. Avrupa ekonomileri durgun, hatta Avrupa Birliği’nin Syriza olayları üzerinden geleceği tartışmaya açılmış durumda. Şu anda bütün dünyada dolar güçlü bir liman olarak değerlendiriliyor. Fakat işin ilginç tarafı; bütün dünyada yükselen piyasa ekonomileri karşısında Amerikan Doları değer kazanırken, ulusal paralar değer kaybediyor –Türkiye’de bu süreç Brezilya ile beraber çok ciddi boyutlarda, çok şiddetli oluyor ya da olmuş durumda. Aynı 2009 kış aylarında olduğu gibi Lehman kriziyle beraber patlak veren küresel krizin Türkiye’ye yansımaları çok ciddi bir reel ekonomi krizi olarak olmuş idi. Sanayi istihdamında büyük kayıplar, milli gelirde %4,8’lik bir çöküş, sanayi istihdamında yaklaşık 400.000 kişilik bir istihdam kaybı, toplam açık işsizliğin yüzde 14,5’a sıçraması; bu göstergelerle beraber Türkiye reel ekonomisi, en şiddetlenen; Güney Afrika ile beraber iki ekonomiden bir tanesiydi. Dolayısıyla soracağımız soru şu: spekülatif yönlü büyüme bütün orta gelirli yükselen piyasa ekonomilerinde söz konusu olan bir süreç. Türkiye zaten bu spekülatif yönlü büyüme sürecinin artık bir kısıtlaması, koşullandırması içinde çalışan bir ekonomi haline dönüşmüş durumda, fakat bu spekülatif sürecin iniş ve çıkışlı dalgalanmaları niye Türkiye’de bu kadar şiddetli oluyor? Sorulması gereken soru bu. Dolayısıyla sayın Zeybekçi’nin, evet dolar hareketi spekülatif yönlüdür, fakat bu zaten bilinen bir şeydir. Esas sorulması gereken soru ve yanıt alınması gereken soru, Türkiye ekonomisinin bu spekülatif hareketlerden niye en çok şiddetle etkilenen ekonomi olduğunun araştırılması gerekiyor. Bir, Türkiye’nin biriktirilmiş sorunlarının sonucu bu, yani kabaca 2001 krizinden sonra özellikle 2004 ve 2005 yıllarından başlayarak, Türkiye’de dış açığın çok ciddi bir şekilde yükselmesi, 2010’dan sonra yani 2009 krizi sonrasındaki toparlanmadan sonra da artık büyüme hızıyla cari işlemler açığının milli gelir oranı arasındaki dengenin yapısal olarak bambaşka bir düzeye sıçraması ile tezahür eden sorunlardan bahsediyorum. Bununla şunu kastediyorum: 2008 öncesinde kabaca %5, %6’lık bir cari işlemler açığı, milli gelir oranı kabaca %5, %6’lık hatta dönem dönem %7’lik bir reel büyüme oranıyla eş anlı seyrederdi. Sermaye hareketlerinin daraldığı bir ortamda büyüme hızı da düştü, şu anda da bir durgunluk içerisinde; küresel büyük durgunluğun; great recession denen olgunun Türkiye’ye yansımasının bir sonucu olarak. Fakat artık çok daha düşük büyüme hızları; %2, %3 arasındaki büyüme hızları, %7, %8’lik cari işlemler açığı oranlarıyla beraber ilintilendiriliyor, yani çok daha yüksek cari işlemler açığı, çok daha düşük reel büyüme yaratıyor. Bunun neticesi, işsizliğin daha yüksek olması, yatırım performansının daha düşük olması, enflasyonun göreceli olarak daha yüksek olması ve işte biraz evvelki olguda Türkiye ekonomisinin bu spekülatif gitgellere çok daha sert tepkiler vermek zorunda kalması olarak görülüyor. Dolayısıyla doların, daha doğrusu Türk Lirası’nın dolar karşısında bu derece şiddetle etkilenmesinin ardında; bir 2003-2004 döneminden başlayarak biriktirilmiş olan sorunlar var. Bu sorunların başında, cari işlemler açığı sorun değildir, cari işlemler açığı finanse edildiği sürece sorun değildir. Sorun, cari işlemler açığı finanse edilemezse zaten sorun olarak kendisini gösterir. Bugünlerde ekonomi bürokrasisi ve hatta uluslararası derecelendirme kurumları, bu son derece yanlış totolojinin peşine sürüklendiler. Türkiye’nin yükselen cari işlemler açığının ardındaki kaynakları, reel sorunları görmezden geldiler. 2007 ve 2008 yılları arasında Türkiye çok yoğun özelleştirmeler, özelleştirme gelirleriyle doğrudan yabancı sermaye yatırım gelirlerini yükseltti, yüksek sıcak para sermaye girişlerine bir de yoğun bir uzun vadeli sermaye girişleriyle beraber, cari işlemler açığı birden bire 2007-2008 döneminde, milli gelirin %7’sinin üzerine çıktı. 2009 toparlanması sonrasında bu süreç aynen korunarak devam etti. 2011-2012’de cari işlemler açığı milli gelirin neredeyse %9,5; %10’una çıktı. Birikimle, 12 aylık birikimler olarak dönem dönem; o dönemde zaten Merkez Bankası, bir dakika, finansal istikrar bizim için önemlidir, fiyat istikrarı kadar finansal istikrar da önemlidir diye 2010’dan başlayarak müdahale etmeye başlamış idi.

AKP hükümetlerinin yakın tarihçesine dönersek 2008 krizinin Türkiye’ye ulaştığı günlere kadar Türkiye’nin büyüme performansı  tamamıyla spekülatif sermaye giriş çıkışlarıyla belirlenmişti

Bu noktada, sizin de bahsettiğiniz bu Merkez Bankası’nın özerkliğiyle alakalı tartışmalara bir değinmek istiyorum. Siz de röportajlarınızdan birinde Merkez Bankası’nın para politikası belirlemedeki aciziyetinden bahsetmiştiniz. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz, bu güncel tartışmalar ışığında?

Şimdi sorunuz şu bakımdan çok önemli, fakat konjonktür olarak sadece bugündeki tartışmaya, AKP ekonomik hükümeti ve Merkez Bankası Başkanı veya Merkez Bankası yönetimi arasındaki görüş farklılıkları diyelim, para politikası açısından, sadece bugünkü konjonktüre dayandırılacak bir olay değil. Dediğim gibi; Türkiye’nin birikmiş yapısal sorunlarının yansıması olarak, bir, dövizdeki bu şiddetli hareketlilik ve cari işlemler açığı ve büyüme arasındaki yeni denge, olumsuz yeni dengenin ardında bu var. İkincisi de; Merkez Bankası’nın bağımsız özerk bir kurum olarak, işte fiyat istikrarı ve finansal istikrarı sağlamadaki politika değişkenlerine olan müdahaleler var. Dolayısıyla arka plandaki bu olumsuz yapısal koşullara bir de Türkiye’nin iç siyasetinden kaynaklanan gerginlik de ilave edilince resim tamamlanmış oldu. Böylece, Türkiye Brezilya’yla beraber, dövizden, reel büyüme hızındaki durgunluktan en fazla zarar gören ekonomiler haline dönüştü. Şimdi Merkez Bankası’nın 2001 krizinden sonra alelacele, ‘Artık başka çaremiz yok’ koşullandırmasıyla beraber, hani meşhur bu Margaret Thatcher’ın akronim olarak sunduğu ‘There Is No other Alternative-TINA,’ bir TINA operasyonuyla beraber, enflasyon hedeflemesi yapan ve döviz piyasalarında da hiçbir şekilde dövize müdahale etmeyecek bir para politikası denetimini uygulamaya koydu. Şimdi, enflasyon hedeflemesinin ön koşulları var idi; döviz piyasasının da tamamen, tırnak içinde serbest olmasının getireceği olumlu beklentilerin de bir ön koşulları var idi ama Türkiye’de 2002-2003 döneminde bu ön koşullar mevcut değildi. Aslında bana sorarsanız; bu, ders kitaplarında, teorik seminer odalarında kurgulanan iktisadi modellerin, ‘Piyasalar serbest olsun,’ merkez bankaları sadece enflasyonist baskılara karşı öngörüler yapan –aslında enflasyon hedeflemesi de değil, enflasyon öngörüsü hedeflemesi olacak sistemin adı– tamamıyla edilgen sermaye hareketleri, tamamıyla serbest olan bir ekonomide kaynak dağılımının en optimum olacağına ilişkin teorik iktisat öğretisine, neoliberal iktisat öğretisine dayalı bir politika hedefiydi. Fakat seminer odalarındaki soyut modellerin bahsettiğim ülkeler grubuna –Türkiye’nin de başını çektiği gruba– gerçeklerine uymadığı bir model idi. Uymayan en önemli koşul bu ülkelerde finansal sistemin çok sığ olduğu, küresel ekonomideki çok büyük hacimli sıcak para akımları karşısında döviz kurunda tamamıyla hiçbir müdahale, hiçbir yönlendirme, hiçbir denetleme olmadığı açık ekonomi koşullarında bu ekonomilerin çok yüksek sıcak para akımlarının gitgelleri karşısında spekülatif dalgalanmaları getireceği biliniyordu. Merkez bankalarında ‘Ben sadece ve sadece fiyat istikrarıyla ilgilenirim. Onunla ilgili hedefler koyarım. Bu hedeflere enflasyon hedefine veya fiyat istikrarını sağlama hedefine ulaşmak için de tek bir tane elimde enstrüman vardır; kısa vadeli faiz, politika faizi,’ bu dönem dönem farklı tanımlar almasına rağmen, kabaca Türkiye’de bir haftalık repo faizi olarak şekillendi. Bu nedenle, Türkiye, 2003 sonrasında dünyada en yüksek faiz sunan ekonomilerden bir tanesiydi. Yüksek faiz sıcak para akımlarını Türkiye’ye çekiyordu. Bunun sonucunda Türk Lirası, dolar, avro ve bütün dövizler karşısında aşırı değerli bir konuma sürükleniyordu. Böylelikle ithalat maliyetleri ucuzluyor; gerek tüketiciye, gerek sanayiciye, inşaat sektörüne, hizmetler sektöründeki tasarıma, teknoloji transferine ucuz ithalat olanağı sağlıyor, enflasyonist baskıları düşürüyor. Bu şekilde de, Türkiye’de bir tüketim patlamasına, bir ucuz ithalat patlamasına neden oluyordu. Fakat bu denetimsiz süreç 2009 kriziyle beraber ‘Bir dakika, kral çıplak. Biz bunu finanse etmekte zorlanıyoruz. Sadece yüksek faiz vererek bu değirmenin suyunu döndüremeyiz. Leverage yani kaldıraç etkisini sürdüremeyiz’ gerçeği karşımıza çıkınca, Türkiye işte 2011’den bu yana büyük durgunluk dediğimiz sürecin bir parçası haline geldi. Şimdi, Merkez Bankası elindeki kredi tahsisi döviz kuruna çeşitli biçimlerde, dolaylı, piyasa dostu olan müdahale yöntemleri dahil olmak üzere bütün müdahale yöntemlerini elinden çıkarttı ve bunu aslında bir modern çağdaş merkez bankacılığının gereği gibi sundu. Halbuki Merkez Bankası nihai borçlanıcı. Sadece Türk Lirasının döviz fiyatının değil, kredi tahsisinin reel ekonomi içerisinde kredilerin dağılımı, kredi maliyeti zorunlu karşılıklar yoluyla da bankacılık sistemini açtı. Kredilere doğrudan müdahale gibi 200 yıllık merkez bankacılığı tarihinde geliştirilen son derece etkin para politika araçları vardı. Bütün bunlar ‘Merkez bankaları sadece fiyat istikrarına odaklanır, bundan başka hiçbir hedef gözetmez’ saplantısıyla beraber, dogmatik inancıyla beraber, Türkiye ekonomisini diğer modern; tırnak içinde modern merkez bankacılığının edilgen bir kurumuna dönüştürdü. Ne zaman ki 2010 yılında cari işlemler açığının çok yüksek boyutlara ulaşmasıyla, finansal istikrarsızlığın çok ciddi bir tehdit haline dönüşmesiyle beraber, başta IMF olmak üzere bütün dünya merkez bankalarının, bütün dünya para politikalarında ‘Enflasyon hedeflemesi sadece tek bir hedef olarak kalamaz, makroekonomik genel istikrarı sağlanmadan fiyat istikrarı sağlanamaz, merkez bankaları da makroekonomik istikrarı gözetmediği koşullarda sadece fiyat istikrarıyla uğraşırsa başarılı olamaz’ gerçeği tüm çıplaklığıyla ortaya çıktı. Bu noktada Merkez Bankası, işte geleneksel olmayan para politikaları diye, işte faiz koridorları, efendime söyleyeyim beklenti operasyonları, bu rezerve opsiyon mekanizması (ROK) katsayılarının tespiti gibi geleneksel olmayan para politikalarını finansal istikrar aracı olarak sunmaya başladı. Şimdi buraya kadar bizim söylediklerimiz, bütün bu eleştiriler hep bu yöndeydi. Fakat son faiz tartışmasında sayın cumhurbaşkanının başlattığı, etrafındaki ekonomi danışmanları ve AKP ekonomi bürokrasisinin de buna katıldığı bir faiz lobisi; ‘Merkez Bankası ulusal ve yabancı, yerli ve yabancı sermaye hareketlerinin denetimine girmiştir. Onların şantaj ve tehditlerine boyun eğmiştir. Merkez Bankası zaten bağımsız değildir’ tespitinden başlayıp ‘Merkez Bankası faizleri düşürmelidir’ tartışmasına biraz da ‘Ey Merkez Bankası’ diye dile getirilen bir müdahaleye kadar yönlendirildi. Şimdi arka planda Merkez Bankası’nın spekülatif sermaye hareketlerinin edilgen bir parçası olduğu doğrudur. Fakat bu tasarım zaten AKP hükümetinin dört elle sarıldığı, 2001 krizi sonrasındaki geliştirilen makroekonomik çerçevenin bir yansımasıdır. Hep dediğim gibi; yurtdışından sermaye girişleri olduğu sürece her şey olumlu, her şey iyi gidiyor, bunun başarısı sanki AKP hükümetine atfediliyor idi ama ne zaman ki içerden ve dışardan yaratılan şoklar ile sermaye girişleri yavaşlıyor, birdenbire kral çıplak. Bunun sorumlusu kim? Ben yazılarımda sık sık vurguluyorum; ekonomide göstergeler kötüye gitmeye başladığı noktada, bütün hükümetler, bütün ülkelerin hükümetleri bir dış düşman arayışı içine girerler, bu bir sınır kavgası olur çoğunlukla, komşu ülkeyle anlaşılamayan bir su meselesi, toprak meselesi veya etnik problemler ortaya çıkar ki sistem içindeki sorunlar halkın gözünde anlaşılmasın, dikkatler bir yabancı mihrak, bir yabancı düşmana çevrilebilsin diye. Şimdi faiz lobisi iktisadi olarak teknik bir kavram değil. İşte böyle üretilen bir yabancı düşman, hayalet düşman, buna karşı birleştirilecek ve AKP’nin şu ana kadar uyguladığı hep bir mağdur iktidar, hep bir mağdur liderler, hep içerde ve dışarda demokrasi düşmanlarına karşı savaşan bir mağduriyet söylemi içerisindeki stratejisine de uygun düşüyordu. Çok yakın zamana kadar yüksek faizin yarattığı spekülatif sermaye girişleriyle spekülatif sermaye yönlü büyümeyi sürdüren AKP hükümeti birdenbire bir düşman arayışı içine girdi ve bunu da faiz lobisi etrafında kurgulamayı tercih etti. Ben, bu hafta biraz daha teknik olarak da bunu gösterdim. Kamuoyunda sanki Merkez Bankası faizleri belirliyor ve Türkiye ekonomisi o faizle çalışıyor gibi bir algı var. Halbuki böyle değil. Merkez Bankası, biraz evvel bahsettiğimiz gibi kısa vadeli politika faizlerini belirliyor ama ekonomide içinde yatırım, istihdam, teknoloji seçimi, kredi dağılımı, hane halklarının kredi tercihi gibi ve hele hele yabancı finansal yatırımcıların Türkiye’ye sermaye giriş ve çıkışlarını düzenleyen kararları gibi unsurlar piyasada belirlenen kredi faizleri, uzun vadeli faizler gibi faiz göstergeleri tarafından belirleniyor. O faize de piyasada spekülasyon, beklentiler, makroekonomik göstergeler, hükümetin ekonomiyi idare etmedeki başarısı, ileriye dönük yatırım hedefleri gibi ülke risk puanını etkileyen bir dizi unsurlar tarafından belirleniyor. Merkez Bankası ancak buna sinyaller verebilir; biraz evvel bahsettiğim nedenlerden dolayı. Elindeki zaten bütün enstrümanlarını elinden çıkartmış durumda. Siz Merkez Bankası’nın reel ekonomiye müdahale etme aletlerini araçlarını zaten törpülemişsiniz, budamışsınız, elinden almışsınız, şimdi çıkıp da diyorsunuz ki ‘Merkez Bankası’ hatta ‘Ey Merkez Bankası faizi düşür.’ Yani bu politikada reel ekonomiyi etkilemesi zaten beklenemez ama kaldı ki çok yalın bir gerçek; ekonomide iktisadi kararlar reel fiyatlara bakarak alınır. Reel fiyatlara bakılarak alınması için de enflasyondan arındırılmış fiyatlardan bahsetmemiz gerekiyor. Türkiye’deki faizi enflasyondan arındırırsanız da reel olarak faizlerin Türkiye’de zaten 0 veya doğrudan doğruya negatif olduğunu görüyorsunuz. Şu anda mevcut enflasyon beklentileri ve Merkez Bankası’nın kısa dönemli politika faizi de dahil olmak üzere, Türkiye’deki faizler zaten negatif. Hatta dönem dönem, bu bahsettiğim cari işlemler açığının milli gelirin %10’una çıktığı dönemlerde -4 eksi -4,5 olduğunu görüyoruz. O bakımdan ‘Merkez Bankası faizi düşürsün’ demenin bir anlamı yok. Merkez Bankası’nın reel faizleri, iktisadi bireylerin kararlarını etkileyecek olan reel fiyatlar zaten negatif Türkiye’de. Şimdi döneceksiniz ‘Hocam peki bu tartışma niye çıktı, niye bu kavram kargaşası,’ işte bence, benim yorumum: Bu büyük durgunluk Türkiye’de tezahür etmeye devam ettikçe, enflasyon bir türlü geriletilemedikçe, cari işlemler açığının finansmanı zorlandıkça, bir de Türkiye %11’e yakın bir işsizlik oranına tekrardan sürüklendikçe, hükümet bir düşman arayışı, bir mağduriyet senaryosu yaratma ihtiyacı duydu. O da nedir uluslararası spekülatif işte akbabalar Türkiye’nin sömüren vulture capitalism; akbaba kapitalizmi denen bu sömürü sistemi ve bu sömürüye de alet olan Merkez Bankası’dır. Bu, aslında 1980’den 2001 sonrasına kadar uzanan yolda, –bunun taşlarının döşendiği, edilgen, uluslararası sermaye hareketlerine bağımlı–para politikasının ve hatta bir adım daha giderek buna bağımlı maliye politikasının da –işte mali disiplin, bütçe disiplini, ‘Türkiye bir anonim şirketi gibi yönetilmelidir’ anlayışında gizlenen maliye politikasının–devreden çıkartılıp Türkiye’yi denetimsiz, hedefsiz, uluslararası sermayenin mantığına tabi olan, spekülatif bir ekonomi haline getirilmiş olmasının bir sonucudur.

ara

“Bir, Türkiye’nin birikmiş yapısal sorunlarının yansıması olarak, bir dövizdeki bu şiddetli hareketlilik, cari işlemler açığı ve büyüme arasındaki yeni denge, olumsuz yeni dengenin ardında bu var

Hocam biraz belki varsayıma dayalı olacak da, sizin konuşmalarınızdan yola çıkarak; sizce peki nasıl bir, yani bu cendereden nasıl çıkılabilir? Nasıl bir faiz, maliye politikası izlenmelidir? Çünkü çizdiğiniz tabloda gidişat hiç olumlu gözükmüyor.

Şu bakımdan olumlu değil; Türkiye, bir defa reel ekonomi sinyallerine, reel ekonominin göstergelerine yakından baktığımız vakit, örneğin; Türkiye’de toplam milli gelir içerisinde imalat sanayiinin payı %22, %23 düzeyinden 2000’li yıllar başından, 1998’de %24, 2013 ve 2014 itibarıyla milli gelirin %15,5’ine, %16’sı diyelim kabaca, gerilemesi olgusu var. Türkiye artık sanayi üretimi önceliklerinden çıkmış sınai ihracat, sanayi, teknoloji, sanayi tasarımı gibi hedeflerini artık elden çıkartmış bir ekonomi olarak gözüküyor. Can havliyle bir inşaat ve konut hatta konut spekülasyonuna yöneldiği, imar rantları üzerinden, inşaat üzerinden istihdam ve katma değer yaratacak bir tercihi açıkça benimsemiş gözüküyor. Baktığınız vakit, örneğin; milli gelir içinde inşaatın payı %6, %7 düzeyinde, milli gelir içinde eğitim harcamalarının payı %2, %3 düzeyinde ve ikisinin arasındaki makas eğitim aleyhine giderek açılıyor. Türkiye, bir yandan Avrasya’nın hatta Kuzey Afrika’nın üretim ve tasarım ve teknoloji üssü olmak gibi, son derece ezoterik hedefleri sunumlarında, orta vadeli programlarında, cilalı, bol renkli grafiklerinde sergilerken aslında gerçekler Türkiye’de sanayiinin gerilediği, Türkiye’de eğitim kalitesinin düştüğü, ileri teknolojili, yüksek teknolojili sektörlerden Türkiye’nin yatırım yapmaktan geri kaldığı yönünde gözüküyor. Şimdi bu resmi tersine çevirmek lazım. Bu resmi tersine çevirecek en önemli elimizdeki politika müdahale araçları arasında kamu yatırımcılığı var ve Türkiye’ye özgü gelir dağılımıyla ilgili sorularınıza da belki bir ön başlangıç olması itibarıyla Türkiye’de bu sıçramayı yapamamanın, bu hamleyi gerçekleştirememenin; yani ileri teknolojili sanayileşmeye geçiş aşamasını engelleyen çok önemli sorunların arasında bölgesel gelir farklılıkları, bölgesel üretim, yatırım ve iş gücü kalitesi arasındaki çok büyük farklılıkların olduğunu görüyoruz. Bu bahsettiğimiz süreç; yani Türkiye’nin ekonomik durgunluğu, 2000, kabaca 2011’den bu yana gelen büyük durgunluk süreci ekonomi medyası tarafından, profesyonel araştırmacılar tarafından da bir orta gelir tuzağı meselesi olarak yansıtılıyor. Şimdi, sorunuza dolaylı olarak şöyle geleceğim: orta gelir tuzağı teknik bir kavram Barry Eichengreen’in UC Berkeley’de bir grup meslektaşının vurguladığı, fert başına milli gelirin kabaca 15.000 dolar ve toplam katma değer içinde imalat sanayiinin payının %30 olduğu bir ekonomik yapıyı andırıyor. Kavram şu ki; artık sermaye ucuz, hammadde ucuz, işgücü, köyden kente ucuz işgücü transferi gibi kaynakların yeniden dağıtımından sağlanacak büyümenin sınırlarına gelinmiştir, orta gelirli olunmuştur artık, bundan sonra daha fazla yatırım yaparak sermaye biriktirerek veya ucuz işgücüne veya ucuz işte demirdi, çelikti, kömürdü neyse hammaddeye dayalı büyüme kaynaklarından değil, tasarım, araştırma geliştirme, eğitim kalitesinin yükseltilmesi, daha iyi kurumların oluşturulması, demokrasi de bunun içine dahil; yani sadece teknoloji değil aynı zamanda kurumsal inovasyonları da gerektiren bir reformlar sayesinde orta gelir tuzağı aşılacaktır vurgusu yapılıyor. Şimdi bu kanımca, Türkiye içinde maksatlı veya maksatsız o kadar yanlış kurgulanan, o kadar yanlış savunulan bir sav ki; bu veriyle orta gelirli olmak bir defa bir modernite, bir çağdaşlık, ‘Biz artık orta gelirliyiz, biz artık kaynaklarımızı, işgücümüzü sonuna kadar kullandık, bundan sonra artık tasarım, teknoloji zamanı gelmiştir,’ yani bir nevi bir prestij unsuru olarak da sergileniyor. Halbuki gerçekler öyle değil. Rakamsal olarak da öyle değil. ‘Türkiye’nin geliri 10.000 dolardır, 15.000 dolar daha değildir’ gibi, ‘Kırmızı yandı dur, yeşil yandı’ gibi bir trafik ışığı meselesi değil, nihayetinde bu niteliksel bir tanımlama, niceliksel bir tanımlama değil. Fakat o niteliksel tanımlamanın çok önemli boyutları var. Öncelikle, Türkiye içinde yer aldığını iddia ettiği yüksek orta dereceli gelir ülkeleri arasında, ki bunun içinde çoğunlukla Uzak Asya ülkeleri var; Kore gibi, Tayland gibi, bu ülkelere görece toplam yatırımları milli gelirin içinde o ülkelerin ortalamasının çok çok altında olduğu bir ekonomi, yani Türkiye henüz sabit sermaye yatırımlarında olgunluğa erişmiş bir ülke değil. Orada yatırım düzeyi %28, %30, bizde %22, %20 arasında sergileniyor; o yatırımların da yaklaşık %6, %7’lik puanı dış açık ile finanse ediliyor. Sürdürülebilir bir yatırım hamlesi yok Türkiye’de. İkincisi; eğitim düzeyi, işgücünün kalitesi açısından ben geçen haftaki Cumhuriyet yazımda OECD’nin bir raporundan bir veriler derledim. Türkiye’de 29 yaş altı genç nüfusun eğitim içinde olma oranı OECD ortalamasının neredeyse 10 puan gerisinde, yaklaşık %15 civarında. Türkiye genç nüfusunun eğitimine OECD ortalaması kadar pay ayıramıyor, o gençleri eğitemiyor, işsizlikle beraber birleştirildiği vakit, ne eğitim alıyor ve işsiz, buna OECD inactive diyor; not in education, not in training, not employed. Kim bunlar? Ne yapıyorlar? Inactive işte amiyane tabirle baba evinde oturuyorlar. Bu nüfus, Türkiye’de söz konusu yani 30 yaş altı genç nüfusun %35’ini oluşturuyor. OECD ortalaması %20, komşumuz Yunanistan’da bu oran %26, yani Türkiye OECD ülkeleri arasında inactive genç nüfusu en kalabalık, eğitimde olan genç nüfusu da en az olan ülke olarak göze çarpıyor. Şimdi bu şartlar altında, orta gelir tuzağıyla veya orta gelir tuzağına düşmüş olmanın bu büyük durgunluk süreci içinde ‘Türkiye’nin niye milli geliri düşük tempoda seyrediyor’u açıklaması imkansız. Ne açıklıyor Türkiye’nin bu durgunluk sürecini veya bu hamleyi bir türlü yapamamasını; konjonktürel bir dizi koşul yanında, yapısal olarak bizim altını çizdiğimiz bölgesel gelir farklılıklarının ve bunun yansıması olarak da sektörler arasındaki üretkenlik farklılıklarının çok yüksek olması yatıyor. Türkiye’de şöyle Zonguldak’tan Hatay’a bir hat çizerseniz, Doğu Türkiye ve Batı Türkiye diye de kabaca ikiye ayırırsanız, bir tarafta yoksulluk tuzağı içine düşmüş bir Türkiye, hele hele Bingöl, Adıyaman, Urfa, Şırnak gibi en yoksul coğrafi bölgelerimizde ortalama eğitim süresinin üç seneye kadar gerilediği, yani ilkokuldan terk bir işgücü niteliğinin ortaya çıktığı, yatırım yapma için yeterli tasarrufu yok, doğal kaynakları yok, sermayesi yok, işgücü eğitimsiz, yok, yoksulluk tuzağı. Öbür tarafta işte orta gelir tuzağına erişmiş, finansal sistemiyle dünyayla entegre olmuş, sanayide önemli yatırımların gerçekleştiği fakat dar alanda bir mükemmeliyet merkezi, bir adacığı oluşturmuş Kocaeli, Bursa, İstanbul, Eskişehir çevresi, hasbel kader biraz Ankara, İzmir adacıkları olan bir ekonomi olarak gözüküyor. Buna iktisat literatüründe yapısalcı ekonomi okulu Belindia modeli diye adlandırılır. 1970’lerin, 60, 80’lerin Belindia; yani Belçika gibi dar küçük bir mükemmeliyet merkezi adacıkları, bir taraftan da Hindistan’ın İngilizce India sözcüğünden… uçsuz bucaksız bir durgunluk, bir düşük kalitede işgücü, düşük kalitede teknoloji kullanan, uçsuz bucaksız bir durgunluk denizinin içinde. Belçika ve Hindistan ekonomilerinin birbirleri arasında hiçbir, çok küçük bir bağlantı olduğu, girdi çıktı bağlantılarının az olduğu, teknolojik transferin söz konusu olmadığı, kararların ve kurumların bambaşka prensiplerle çalıştığı bir ikili yapı olduğunu görüyoruz. İstanbul, yoksul Türkiye’yi üretiyor, yoksul Türkiye de İstanbul’u besliyor ucuz işgücüyle, ucuz hammaddesiyle ve hem bir oy hem de bir tüketim deposu olarak çalışarak, yani bu iki bölge arasında bir yakınsama, giderek işte yüksek gelir Türkiye’nin daha yavaş büyüdüğü, düşük gelir Türkiye’de daha hızlı büyüyerek ikisinin ortalamasının birbirine yakınlaştırıcı bir durum da söz konusu değil. Coğrafi olarak bu bölgeler arasındaki eşitsizlik bir ıraksama ile daha da derinleştiğini görüyoruz.

İkinci durumda; Türkiye ekonomisi, Merkez Bankası’nın özerk bir kurum olarak, fiyat ve finansal istikrarı sağlamadaki politika değişkenlerine olan müdahalelerde dövizden, reel büyüme hızındaki durgunluktan zarar gördü

Bu derinleşme yani siz de bahsettiniz Zonguldak’tan Hatay’a bir hat çizilse ve ayrı ayrı incelense, hani bu makasın büyümesi şunu da anımsatıyor; bu, Thomas Piketty’nin Japonya, yani Türkiye’nin kendisinden çok daha zengin olan Japonya’dan çok daha fazla dolar milyarderinin oluşu, hani bu…

Çok doğru bir gözlem.

Türkiye’de Zonguldak’tan Hatay’a bir hat çizerseniz ve ikiye ayırırsanız, bir tarafta yoksulluk tuzağı içine düşmüş bir Türkiye, öbür tarafta orta gelir tuzağına erişmiş, sanayide önemli yatırımların gerçekleştiği fakat dar alanda bir mükemmeliyet merkeziolan bir Türkiye var

…ve gelir kaynaklarının adaletsiz dağıtılması; yani bu noktada hani yani bu çok gözle görülüyor aslında ama… Makas da gittikçe büyüyor, bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?

İşte çok dolaylı yoldan geldik bu noktaya. Sorduğunuz soru aslında ne yapmalı sorusuydu, ben size hatırlatayım. Böyle bir yapı içerisinde artık piyasa sinyallerine dayalı kaynak tahsisi bu yapıyı kırmakta başarılı olamayacaktır, burada bu kalkınma yazınının çok ünlü sözcüğü ‘take off,’ bunu tasarlayacak bir kamu yatırım ve bölgesel kalkınma stratejisinin devreye sokulması lazım. Artık kısa dönemli kar maliyet değil; uzun dönemli sosyal fayda, sosyal maliyet prensibinden yola çıkan, ben, bunu sloganlaştırmakta hiçbir çekince de görmüyorum, yeni bir kitleştirme hareketine, sözünü ettiğimiz bölgede ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de çok benim ısrarla eleştirdiğim bir dogmatik inanç var; ‘Devlet balık üretir mi? Devlet süt üretir mi? Devlet kumaş üretir mi?’ Devlet ne üretmek gerekiyorsa onu üretir. Bazı koşullarda, 1930 koşullarında kumaş üretir. 2000 koşullarında hayvancılık üretimini destekleyecek koşulları yaratır ama devlet imar rantlarına dayalı konut inşaatını bu bölgede veya bütün Türkiye’de bunun öncülüğünü Toplu Konut İdaresi (TOKİ) benzeri araçlarla yapmaya girişirse, bu sadece geçici bir inşaat süresince geçici istihdam artışı sağlar. İmar rantlarından kaynaklanan da bir konut balonu yaratır. Fakat buradan bir orta gelir tuzağını aşacak, bir Avrasya’nın teknoloji tasarım üssü olacak Türkiye çıkmaz.

Devlet, imar rantlarına dayalı konut inşaatını, TOKİ benzeri araçlarla yapmaya girişirse, imar rantlarından kaynaklanan da bir konut balonu yaratır. Buradan bir orta gelir tuzağını aşacak, bir Avrasya’nın teknoloji tasarım üssü olacak Türkiye çıkmaz

Siz de yanıtladınız aslında ama bu konut balonu patladı mı ya da…

Hayır fakat şu var; şimdi kral çıplak diyebilmek çocuk masallarında bile kolay olmayan bir öyküdür ama çok, insanlık tarihi bu kral çıplak sözcüğünün ne yazık ki çok acı deneyleriyle öğrenildiği tarihçeleriyle doludur. Bunun en yakın örneği İspanya’dır. Biraz daha geç örneği 1997 Asya krizi öncesi Malezya ve Tayland coğrafyasıdır. İspanya’da 2006 ve 2008 yılları arasında Avrupa’da, bütün Avrupa’da yapılan tüm konutlardan daha fazlası sadece İspanya’da inşa edilmekteydi ve orada da toprak giderek değerleniyor. İnşaatın getirdiği bir istihdam ile ve bunların çoğunluğu yarı zamanlı, vasıfsız, düşük nitelikli istihdam olduğu için de, bu konut sektöründeki balon patladığı noktada, doğrudan doğruya en güvencesiz, en düşük nitelikli, yarı zamanlı işgücünü vuruyor ve işsizlik oranında birdenbire patlaması da bu balonun bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Aslında önümüzde yaşanmış bir

Evet, evet önümüzde de bu örnekler var. Zannediliyor ki işte ‘Şimdi koşullar değişik, biz farklıyız.’ Bu ‘Şimdi koşullar değişik, biz farklıyız’ savunusu bir güvence vermiyor. Elbette koşullar değişik, elbette farklı. Dünya tarihi çok basit tekrarlardan ibaret değil. Bir Asya krizi öncesiyle bir Avrupa borç krizi öncesindeki ekonomiler elbette farklı farklı yapıdalar. Türkiye 2001 krizi öncesinden veya 1994 krizi öncesinden elbette çok farklı yapılara sahip. Fakat tehdit hep aynı tehdit. Denetimsiz kalan veya şişirilen, göz ardı edilen, bir kırılganlık unsuru olan bir spekülatif balon şişiyor. O balonun şişmesinin yarattığı olumlu büyüme konjonktürü, olumlu istihdam ve yükselen karlar herkesin gözünü boyuyor. Fakat bunun sürdürülemez, kırılgan yapıda olduğu ve eğer bu tempoda devam edilirse patlayacak olan krizin faturası bütün ekonomi tarafından çekileceği gerçeği görmezden geliniyor. Şimdi bu şekilde düşük işgücüne dayalı konut spekülasyonu, arazi rantları üzerinden yürütülen bir büyüme tasarımı size seçim öncesinde bir aktivite, bir büyüyen bir ekonomi yaratabilir ama aynı saman alevi gibi; bunun kaynakları durduğu noktada da, bir iskambil kağıdı gibi çöker bu sistem. Çünkü bunlar döviz kazandırıcı faaliyetler değil. Bunlar işgücüne eğitim, teknik beceri kazandıracak, işgücünü üretirken eğiten bir faaliyetler değil. Türkiye bu sıçramayı geciktirdiği sürece patinaj yapmaya devam ediyor ve durduğu yerde, sanayi ve ileri teknolojili hizmet sektörler, bu tür faaliyetler, sanki büyük bir ekonomik aktivite varmış algısı yaratmaya devam ediyor. Bence en büyük tehlike, en büyük sorun bu noktada bu gözüküyor. Çünkü nihayetinde Avrupa’da yaşanan borç krizi konjonktürel bir olgudur. En kötü senaryodan en olumlu senaryoya kadar nihayetinde, işte ya Avrupa Birliği dağılacak, işte avro bölgesi çökecek, şu olacak bu olacak… Belki 2020’lerden sonra Avrupa biriktirdiği beşeri sermaye altyapısına dayalı olarak maliyetlerini, krizini yaşayacak ve ondan sonra yoluna devam edecek, belki tek bir Avrupa Birliği, belki beş tane Avrupa Birliği içinde. Fakat Türkiye’nin böyle biriktirilmiş bir doğal sermayesi, biriktirilmiş bir beşeri sermayesi olmadığı için ve bunu geciktirdiği için de bu yarışta, şu andaki konjonktürel kriz algısı bizi yanıltmasın, uzun dönemde Türkiye, Avrupa ve OECD ekonomilerinin arasında çok geri planlarda, çok geri noktalarda yer alacak bir ekonomi olması bizi çok endişelendiriyor.

Düşük işgücüne dayalı konut spekülasyonu üzerinden yürütülen büyüme hedefi seçim öncesinde büyüme yaratabilir ama bunun kaynakları durduğu noktada da, bir iskambil kağıdı gibi çöker

Şunu sormak istiyorum; şimdi Türkiye doğrudan yabancı yatırımı çekiyor, çekti. Bu da sürüyor belki azalan ölçüde olsa da ama bu sizin de bahsettiğiniz gibi istihdamı artırıcı nitelikte değil. Ne yapılmalı? Bu yatırımı istihdamı artırmaya dönüştürmek veya istihdamın artırılması için? Çünkü o verilerde de göstergeler mevcut yani iş olanaklarını artıran yatırımlar ne olmalıdır? Nasıl olabilir? Belki buradan bu yatırımlar bir yerde dursun, bir de şey burada bir de gençlerin istihdamı var. Sizin de son zaman, geçen haftaydı sanıyorum yazınızda belirtmiştiniz, TÜİK’in 2014 verilerine dayandırarak, işsizlik oranının % 10’u bulması ama daha da vahimi gençlerin bu istatistikte, yani bunun % 17,8’ine varmış olması, bu işsizlikteki payının artması, hatta siz de bunu ‘Yeni Türkiye’nin gençlere armağanı’ olarak nitelendirdiniz. Tabii istihdamın artırılamaması, bir de burada gençlerin istihdama katılamaması…

Evet inactive kalması ayrıca da.

Kesinlikle. Biraz önce bahsettiniz. Yani çok büyük bir sorun ve sürdürülebilir büyümenin de karşısında aslında çok büyük bir engel. Yani başından itibaren siz zaten bu olumsuz tabloyu çiziyorsunuz ve buradan çıkmamız gerekiyor ama ben mesela düşündüğümde, bu yani ‘Nasıl bir gelecek bizi bekliyor’dan ziyade, çünkü o belli ne yapılmalı buradan çıkış için?

Şimdi önce bu uzun vadeli yabancı sermaye yatırım çekme konusuna girelim. Bu sanıldığı kadar basit ve sanıldığı kadar da beklentilerin otomatik olarak gerçekleştiği bir süreç değil. Çünkü nihayetinde yabancı sermayeyi yerli sermayeye dönüştürüyorsunuz ve ya da dönüştürme operasyonu güdüyorsunuz ve bir teknoloji transferi söz konusu. Buradaki süreçler akşamdan sabaha, kendiliğinden, kendi kendine olan, hani ‘Biz bürokratik bütün engelleri kaldıralım işte Türkiye Cumhuriyeti coğrafyasını yabancı sermaye tırnak içinde cazip hale getirelim. Yabancı sermaye gelsin. Fabrikaları inşa etsin. Birdenbire de bizim işgücümüz oralarda çalışmaya başlasın. Bu arada teknoloji transfer edilsin. Yerli sermaye de yabancı sermayeye bakıp know-how, teknolojik deneyim bakarak öğrenme ile birtakım hani taşma etkisi, spill overs, dışsallıklar gibi etkilerle de daha verimli daha hızlı büyüyen bir ekonomi olalım,’ şimdi bu karikatür ne yazık ki bir çocuk masalı gibi; yani bu kadar basit değil. Bir defa dünyadaki yabancı sermaye yatırımlarının baştan itibaren bu yeşil saha, green field dediğimiz; yani sıfırdan yeni yatırım, yeni bir teknoloji, yeni bir istihdam, yeni bir sermaye yatırımı şeklinde gelişen yatırım biçimi, toplamın sadece % 20’si civarında. Bunun da yarıdan fazlası Çin ekonomisine gidiyor. Yani yabancı sermaye yatırımı dediğimiz şey çoğunlukla ya arazi alımları ya da şirket birleşmeleri. Bunun bir bölümü özelleştirmeler, kamudan aktarılanlar veya işte düşük fiyatla satın alınan özel şirketlerin birleştirilmesi sonucu ortaya çıkıyor. Burada da önemli olan olgu yabancı sermayenin gelip gelmemesi değil, hangi koşullarda ve gelirken de neyi getirdiği olgusu. Şimdi yabancı sermayeden tırnak içinde bir şeyler öğrenip, verimli bir kaynak dağılımı veya kaynakların daha verimli kullanılacağı noktasına sıçramak otomatik değil. Bunun için yurtiçinde ulusal bir Ar-Ge, dinamik bir girişimci, öğrenmeye açık bir işgücü ve teknolojik olarak da teknolojik paylaşımın rahatlıkla yapılabileceği bir ulaşım sistemine ihtiyaç var. Şimdi bu bahsettiğimiz Zonguldak-Hakkari arasındaki uçurum Türkiye’de böyle bir yabancı sermaye yatırımından gelecek olan bu taşma, dışsallıklar gibi etkilerin realize edilmesini geciktiriyor veya engelliyor. O halde bunu aşacak ilk müdahale bir defa Türkiye’nin bölgesel işsizliğinin giderilmesi. Bunun mümkün olduğunca hızlı bir şekilde, daha yüksek eğitimli, sadece işte sadece teorik anlamda işte bir üniversite eğitimi veya iyi bir orta öğretim anlamında değil, mesleki eğitim anlamında da, ara eleman yetiştirme anlamında da çeşitlendirilmiş bir eğitim anlayışına Türkiye’nin ihtiyacı olduğu gözüküyor. Bizim eğitim sistemimiz ne yazık ki tekdüze, çok siyasallaştırılmış bir eğitim sistemi. Örneğin; Avrupa veya Kanada, Amerika dahil, Amerikan eğitim sistemindeki kurguya bir bakarsanız; bir yanda çok standart geliştirilmiş bir orta öğretim, onun içinde mükemmeliyet noktaları, yüksek bir yüksek okullaşma, bunun içinde gene mükemmeliyet merkezi olarak çalışan araştırma öncelikli üniversiteler ve bunların etrafına yayılmış liberal arts koleji sistemi, meslek yüksek okulları sistemi, community colleges sistemi, insanlara kısa dönemde hemen teknik ve el becerisi veren veya yabancı dil veren veya doğrudan doğruya bir kültürel gelişme sağlayan, çok yaygın bir meslek eğitim sistemi olduğunu görüyoruz. Türkiye tek tip bir orta öğretim, üniversite sistemi içinde gelişiyor ve burada herkesi üniversite mezunu yapmak, herkese çok iyi bir üniversite eğitimi yapmak dünyanın hiçbir yerinde mümkün değil. Buna ihtiyaç da yok. Fakat herkese yüksek eğitim vermek, yani yüksek, üniversite sonrası yüksek eğitim vermek önemli. Bunun çeşitli bileşenleri olabilir. En önemli bileşeni de mutlaka ve mutlaka Türkiye’nin bu yabancı dil sorununu halletmesi gerekiyor. Herhalde dünya üzerinde çok az ve hiçbir ülke yoktur ki çocuklarına, gençlerine yabancı dil eğitimi verilmesi konusunda bu kadar bir uzlaşı içinde olsun, bu kadar büyük bir kaynak ayırsın ve sonucu da böyle bir hüsran olsun. Üniversite mezunlarımız dahil olmak üzere, iyi yabancı dil öğretemiyoruz gençlerimize. Aslında daha felsefi, benim şu anda çok gönlüm yanarak izlediğim bir başka tespit; bırakın iyi bir yabancı dil öğretmeyi, anadilimizi de öğretemiyoruz. Anadilimizde öğrencilerimiz konuşamıyorlar, kendilerini ifade edemiyorlar, ifade bozuklukları yaşıyorlar. Ne anadilinde ne yabancı dilde mesleki profesyonel eğitimin kalitesinin yüksek olmadığı, çok vahim bir eğitim tablosuyla karşı karşıyayız. Onlara İngilizce öğretelim, Fransızca öğretelim, Almanca öğretelim derken Türkçe teknik dilden bahsediyorum, yani mesleki teknik profesyonel yaşamlarını sürdürecekleri bir anadil becerisi de sağlayamıyoruz. Son derece deformatif bir mesleki eğitim sistemiyle karşı karşıyayız. Bir an evvel gerçek anlamda Türkiye’nin ulusal dilde, anadilde ciddi bir mesleki eğitim, bunun çok ciddi bir yabancı dil ile desteklendiği bir eğitim reformuna ihtiyacımız var. Ne yazık ki Türkiye’de bu süreç hepimizin yakından izlediği gibi, dehşetle izlediği gibi, siyasallaştırılmış bir, işte 10 senede bir 20 senede bir, bir uçtan öbür uca savrulmuş bir eğitim sistemine müdahaleler ile büyük bir eğitim cinayeti işleniyor. Türkiye’de tamamıyla sınava endeksli, yaratıcılığın göz ardı edildiği, vasat bir eğitim anlayışımız var. Bu eğitim reformunu yapmanın siyasi iradesi şu anda ne yazık ki Türkiye’de gözükmüyor ama bunun yapılması lazım ve bunun da bölgesel eşitsizliği giderecek bir şekilde tasarımlanması lazım. İşte bu 1960’ların 70’lerin Anadolu Liseleri sistemi Doğu Anadolu’ya yaygınlaştırılarak yeniden tasarlanması gerekiyor. Bunu mutlaka mesleki beceriler kazandıran eğitim modelleriyle etrafının donatılması gerekiyor. Bunların da sadece bir alanda uzmanlaştırma değil, esnek teknolojili, koşulların ihtiyaçlarına göre insanların kendi kendilerini yetiştirebilecekleri bilgi ve beceriler ile donatılması gerekiyor; ki yabancı dil bunların başında geliyor. İnternet kullanabilen, bilgisayar kullanabilen, dünyadaki kendi mesleğiyle ilgili gelişmeleri takip edip kendisini adapte edebilen, hızlandırılmış kamu İş-kur kurslarıyla sürekli olarak kendini yenileyebilen bir esnek, bir beşeri sermaye yüklü işgücünün yaratılması gerekiyor. Çok ünlü bir sözdür; ‘Eğitimin çok pahalı olduğu söylenir, bir de cehaleti deneyin’denir yani; ‘If you think education is expensive, try ignorance’ diye. Türkiye şu anda cehaleti deniyor, diplomalı cehaleti deniyor ve çok daha maliyetli, sonuçların da çok daha verimsiz olduğu bir Türkiye’ye doğru sürükleniyoruz. O bakımdan ben bilinçli bir eğitim formunun, yüksek teknolojili teknisyen kadar ara elemanlar ama bu ara elemanların da belli uzmanlaşmalarda hapsolduğu değil, esnek olarak kendilerini geliştirebildiği, çağdaş bir eğitim anlayışıyla kurgulanması gerektiğini düşünüyorum. Yabancı sermaye ancak ve ancak böyle bir işgücünü gördüğü vakit Türkiye’ye gelip buna katkıda bulunacaktır.

Batı ve Doğu Türkiye arasındaki bu uçurum bir yabancı sermaye yatırımından gelecek olan etkilerin gerçekleşmesini geciktiriyor. Bunu aşacak ilk müdahale  bölgesel işsizliğinin giderilmesi

Uzun vadeli…

Uzun vadeli olacaktır. Yoksa siz bu koşulları sağlamazsanız, yabancı sermaye gelecek Belindia’nın Belçika’sında yatırım yapacak, kar transferleri yoluyla elde ettiği karları yurtdışına çıkartacak ve aslında bu cari işlemler açığının, şu andaki konjonktürel olarak sanki çözümüne katkı veriyormuş olan yapı, yakın gelecekte kar transferleri yoluyla cari işlemler açığını daha da derinleştirecek bir soruna dönüştürecektir. Bu bir çarpık sanayileşme, çarpık yabancı sermayeleşme modeli, Türkiye’nin orta-uzun dönemde zararına da uğrayacaktır. Kamuya, dediğim gibi çok ciddi bir yatırım stratejisi görevi düşüyor. Bizim şu anda yürüttüğümüz bir başka proje var, Çalışma Bakanlığı ve Sosyal Güvenlik Kurulu (SGK) tarafından 2008 sonrası, Türkiye’ye verilen istihdam teşviklerinin etkinliği üzerine çalışıyoruz. İlk el sonuçlarımız burada milli gelirimizin yaklaşık binde 5’iyle binde 8’i arasında, söz konusu dönemde aktif işgücü politikalarıyla istihdam teşviklerinin… Bu binde 6’lık, binde 8’lik maliyetin yarattığı istihdam kazançlarının mütevazi boyutlarda 29.000,30.000 kişi civarında olduğu senede, pardon yaklaşık her 1.000.000.000 Türk Lirasının yaklaşık 29.000, 30.000 kişi civarında olduğu, toplamda kabaca 150.000 kişilik bir istihdamdan bahsedildiğini şu anda görüyoruz. Halbuki bu, bu tür yatırımlar bilinçli bir kamu yatırımı olarak kurgulansa idi çok daha dinamik, çok daha uzun erimli, konjonktürel olarak birer, ikişer seneyle sınırlı değil, uzun süreli bir istihdam, uzun süreli bir üretim artışı sağlanmış olabilir idi. Yani bu tür tasarımlarda Türkiye’nin aslında kaynağı var ama konjonktürel kısa dönemli piyasa sistemi üzerinden tasarımlar yerine, doğrudan doğruya kamunun yatırımıyla desteklenen, kısa vadede belki getirisinin bu kadar yüksek olmadığı ama uzun vadede orada gerekli kurumların oluşturulduğu, gerekli altyapının oluşturulduğu bir sistemde, uzun vadede çok daha verimli, çok daha olumlu sonuçların olacağı bir yatırım tasarımı bence çok daha değerli olacaktır. Türkiye, biraz bu seçim konjonktürü nedeniyle hemen sonuç almaya yönelik, kısa vadeli düşünmeye koşullandırılıyor ve hep piyasa sistemi üzerinden bir şeyler yaratmaya çalışıyor. Sayın cumhurbaşkanının işte belirttiği ‘Türkiye bir anonim şirket gibi yönetilmelidir,’ hayır Türkiye bir Türkiye Cumhuriyeti gibi bir iktisat yatırımı yapmalıdır. Bu ileriki nesilleri de gözetecek olan bir tasarım olmalıdır. Anonim şirket, adı üzerinde bugünün karlarını, bugünün getirisini düşünür. İleriye dönük yatırımları da bugünün fiyat sinyalleri üzerinden kurgular. Halbuki bugünün fiyat sinyalleri uzun dönemli sinyalleri de vermekte yetersiz kalabilir, yanlış olabilir veya yeterli derecede yüksek olmayabilir ve sizi bu Belindia’nın Belçika’sına hapsediyor olabilir. Bunun için yeni kurumların oluşturulması gerektiği, örneğin; bu bölgesel kalkınma ajansları aslında böyle bir vizyonun enstrüman araçları olarak geliştirildi. Fakat hala kendilerine iktisadi inisiyatif yaratılmaktan çok uzakta ve bölge planları kağıt üzerinde kalmaktadır.

Bölgesel işsizliğin giderilmesi sadece yüksek eğitimli anlamında değil, mesleki eğitim anlamında da, ara eleman yetiştirme anlamında da çeşitlendirilmiş bir eğitim anlayışıyla olabilir

Belki özerkliği de tartışılabilir.

İşin siyasi boyutu başka. Fakat şu anda iktisadi açıdan canlandırmanın çok ön planda olduğu bir noktadayız. Yani siyasi özerklik, o siyasi tasarım konumuzun çok dışında. Ve iktisaden Türkiye için veya siyaseten, siyasi barış konusunda ne getirir, ne götürür o bambaşka bir tasavvur.

Aslında size küresel ekonomiyle ilgili de birkaç sorum olacaktı ama ondan önce,oraya geçmeden önce son olarak Türkiye’yle alakalı sizin yapmış olduğunuz bir, yer aldığınız bir çalışma daha var Aziz Buzaher ve Şebnem Şahin’le birlikte. Orada daha doğa dostu bir ekonomiyle kalkınmanın da büyümenin de aslında mümkün olabileceği ama bunun yanında işte yine hükümetin, hani güncel şartlarda tam tersi bir yönde giden bir büyümeden, biliyoruz bunu, yaşıyoruz yani sizce bu mevcut enerji ve kalkınma patterniyle bu çalışma kapsamında nasıl bir gelecek tasavvur edilebilir?

Bu tabii çok derin, bambaşka bir konu ama çok ilintili bir bambaşka bir konu. Yani bambaşka derken önemsiz bir konu anlamında söylemiyorum. Çok ilintili bir diğer konu; Türkiye’nin enerji güvenliği ve buradaki tasarımlarının yaratacağı kirlilik, başta hava kirliliği olmak üzere çevresel kirlilik ve bunların ileriki nesillerde Türkiye’nin yaratacağı tehdit ve riskler sorusu. Bir defa her şeyden önce Türkiye eğer çağdaş, orta gelirli dünya içerisinde ve hele hele Avrupa Birliği içerisinde yer alacaksa mutlaka bu çevre kirliliği konusundaki kısıtlamalara ve standartlara uyacak tedbiri şimdiden almak zorunda ama bunun ötesinde, bunun birisi bize anlatacağı, anlatması nedeniyle değil; bizim hakikaten ileriki nesillere daha temiz, daha yeşil, çevresi daha sürdürülebilir bir yenilenebilir bir enerji kaynaklarına dayalı bir Türkiye, temiz bir Türkiye bırakmak durumundayız. Bahsettiğiniz çalışmada biz karbon ve sera gazları başta olmak üzere su ve atıklar, katı atıklardan oluşan bütün çevre kirliliği tehditlerine bakmış idik ve ortaya şöyle bir manzara çıkıyor: Türkiye şu anda biliyorsunuz 2012’yi kömür yılı ilan edip doğalgaz bağımlılığını azaltacak, Türkiye’deki enerji üretiminde kömürün payını yükseltecek bir tasarım içerisinde, fakat paradoksal olarak Türkiye’deki kömür kaynaklarının bir defa daha düşük vasıflı ve daha kirletici kömür kaynakları olduğu, Türkiye’nin artan enerji ihtiyacını da ulusal kömür kaynaklarından karşılanmasının söz konusu olamayacağı, bu sefer de kömürde ithalata bağımlılık yaratacağı tehditini görüyoruz. Türkiye ciddi anlamda güneş ve rüzgar enerjisinden kaynaklanacak bir enerji deseni oluşturmak zorunda. Fakat bunun da ötesinde enerji verimliliğini artırmak zorunda, daha az enerji tüketen, daha çevre dostu teknolojileri yaratmak durumunda. Bu da hep bahsettiğimiz gibi, işte aslında tarıma yönelik, inovasyona yönelik yatırımların geliştirilmesiyle olabilecek bir şey. Kısa dönemde uygulanabilecek bir çevre vergisinin, bir karbon vergisinin veya mevcut istihdam vergilerinin azaltılmasından kaynaklanacak fonların böyle bir yatırım fonu haline dönüştürülebileceğini biz vurguluyoruz. Çevresel ekonomi ve sanayileşme tasarımının ve hatta hatta işgücü reformlarının bir arada değerlendirilmesi durumunda böyle bir fon kaynağının yaratılabileceğini ve bunun da bilinçli bir şekilde gene bölgesel kalkınma için, doğu bölgelerinde yapılan bu yatırımlarla eş anlı olarak, hani win win win, kazanım kazanım kazanım, hem çevre dostu hem sanayileşme hamlesi hem işgücünün eğitimi hem de bölgesel işsizliğin azaltılmasına yönelik topyekün bir strateji olarak kurgulanabileceğini düşünüyoruz. Böyle bir tasarım da Türkiye’nin çok önemli görevlerinden bir tanesi.

Türkiye ciddi anlamda güneş ve rüzgar enerjisinden bir enerji deseni oluşturmalı. Bu da hep bahsettiğimiz gibi, tarıma yönelik, inovasyona yönelik yatırımların geliştirilmesiyle olabilecek

Evet yine çok merak uyandıran bir sormak istiyorum konuyla alakalı. Syriza’nın Avrupa Birliği, biraz önce de siz de bahsettiniz, Avrupa Birliği’nin geleceği Syriza ekseninde de tartışılıyor. Podemos hareketi acaba İspanya’ya da yansıyacak mı? Yani sloganı ‘Avrupa’yı biz değiştirmezsek bizim yerimize bunu radikal sağ yapacak’ diyen bir hükümet Syriza. Syriza’nın geleceğini veya o yansımalarını nasıl değerlendirebiliriz? Acaba Podemos ve benzeri hükümetlerle de görecek miyiz veya bu Avrupa Birliği tartışmaları ekseninde?

Kaçınılmaz olarak göreceğiz. Yani Avrupa Birliği’ni bu mevcut hantal ve ikili yapısıyla ne avro para sistemini ne de Avrupa Birliği, Avrupa yurttaşlık anlayışını sürdürmesi olanaklı değil. Bu aslında çok gözlenen, çok net bir olguydu. Yani bir tarafta tek para birimiyle para sistemi sağlayacaksınız, öbür tarafta mali birliği sağlanmayacak, bu sadece birtakım koşullar yoluyla işte Maastricht kriterleriyle sorun ortaya çıktığı vakit de bu makyajlanacak, işte ‘Maastricht kriterleri şimdi aşılmış ama beklentiler öyle ki ileriki yıllarda yerine getirilecektir’ deyip, işte Yunanistan’ın, İtalya’nın, Fransa’nın, İspanya’nın biriken maliye sorunları görmezden gelinecek ve ondan sonra da işte kral çıplak olduğu anlaşılınca da ortaya Syriza gibi alternatifler çıkacak ve siz bunun önünü kesmeye çalışacaksınız. Bu tarihsel olarak mümkün değil. Öyle zannediyorum ki Syriza da şu anda Avrupa’yı dönüştürme stratejisini oldukça törpülemiş ve deyim yerindeyse oldukça piyasalaştırmış durumda. Bu bir geri adım veya işte hedeflerden vazgeçme olarak yorumlanabilir mi, bunu biraz tarih gösterecek ama ben kişisel olarak bu kanıda değilim. Biraz gerçeklerle yüzleşme noktasında Syriza şu anda ve insan ögesini öne koyan sosyal harcamalardan geri adım atmadığı sürece, bence Avrupa’da sol adına önemli bir dönüşümün girişimcisi olacak Podemos hareketi de,Syriza hareketi de ama elbette nihayetinde kapitalist sistemi dönüştürmeye değil, kapitalist sistem içerisinde bir daha sosyal, insan haklarına daha saygılı hem iktisadi anlamda hem de sosyal kültürel anlamda bir program yürütmeye çalışıyorlar ve bunun da kısıtları, sınırlamaları belli. Öyle zannediyorum ki Troika da şu anda şunun farkında: eğer dogmatik olarak, işte ‘Bütçe fazlaları vermeye devam edin, o bütçe fazlalarıyla da borçlarınızı ödeyin, ondan sonra büyümeye geçin’ reçetesi uygulanmayacak. Bunu ya Syriza hükümeti uygulamayacak ya da o uygulayamazsa ortaya çıkacak olan aşırı sağ, radikal, faşist bir hareket uygulamak zorunda kalacak. Böyle tarihte yakın geçmişte Arjantin’de gördüğümüz üzere ‘Siz kemer sıkın, maaşları dondurun, emeklilik fonlarını kısıtlayın, her türlü sosyal harcamayı kesin, buradan elde ettiğiniz kamu vergi fazlalığının da birikmiş borçlarınızı ödeyin,’ böyle bir noktada hiçbir hükümet, hiçbir halk bu noktaya gelmez. Ancak büyümeyle ve sosyal kazanımlarla beraber bu pratikte olur. Yunanistan’da da bu şu bakımdan mümkün; nihayetinde birikmiş bir doğal sermaye ve beşeri sermaye var, o büyümenin, talep yönlü büyümenin kaynağı olarak kullanılabilir. Bu aşamada da Avrupa Birliği’nin periferileştirilmiş, dışlanmış bir tüketim talep deposu olarak görülen Yunanistan tekrardan üretim sürecine dahil edilebilir. Böyle bir program ile ancak başarılabilir bu; karşılıklı olarak böyle bir programın yaratılmasına bağlı.

Avrupa Birliği’nin dışlanmış bir tüketim talep deposu olarak gördüğü Yunanistan tekrardan üretim sürecine dahil edilebilir

Evet, o zaman son sorum ABD ile ilgili olacak. Hocam bu yakın zamanda Amerika Birleşik Devletleri’nin Enerji Bakanlığı’nın bir açıklaması oldu: 2017-2020 yılları arasında harcayacağı petrolü üretmeye başlayacağı, daha sonra da petrol ihracatına başlayacağı 2023-2027 arasında. Yani bunun küresel çaptaki etkileri görülecektir ama Orta Doğu’nun düşündüğümüz vakit o denli büyük bir etki yaratacak mıdır yani; Orta Doğu’nun küresel önemini veya duruşunu değiştirebilecek?

Kuşkusuz sadece Amerikan petrol üretimi değil, kaya gazından çıkartılan enerji kaynakları ve genel olarak da enerji verimliliğini artıracak bir teknoloji hamlesiyle petrole bağımlılığın giderek azalacağını öngörüyoruz. Bu, bütün 1974 petrol buhranından beri süregelen bir süreç. Amerika bu süreci hızlandıracaktır ve zaten bütün dünyada bir sınai üretimin giderek artık robotikleştiği, enerji girdisinin alternatif yenilenebilir kaynaklara doğru yöneltildiği, Avrupa’da birçok ekonominin circular economy yani; atıklar üzerinden enerji yaratıp, enerji, net yeni enerji bağımlılığının 0’a yaklaştırıldığı tasarımlar hayata geçiyor. Bu, Orta Doğu bölgesinde giderek iktisaden önemsizleştiği ama orada birikmiş muazzam kişisel servetlerin de siyaseten çok daha önemli olacağı bir 10-20 yıla doğru giriyor olacağız. Orta Doğu bölgesi, öyle zannediyorum ki; sadece petrol açısından değil, dünya silah tekellerinin de çok önemli bir ilgi odağı. Orada bir Balkanlaştırma hareketi sürüyor bildiğiniz gibi; işte Irak, Suriye’nin parçalanması, giderek Orta Doğu coğrafyasının, Kuzey Afrika ülkelerinin Balkanlaştırılmasıyla beraber, şiddetle silahlandırmanın devam edeceği, yani siyasi ilgi olanağının, siyasi ilgi odağının petrol üzerinden değil şiddet ve silah ekonomisi üzerinden sürdürüleceği bir coğrafya olacağını düşünüyorum.

Erinç Hoca size tekrar çok teşekkür ediyoruz.

Ben teşekkür ederim.

***

© 2015 Research Turkey. Tüm hakları saklıdır. Bu röportaj referans verilmeden basılamaz, çoğaltılamaz veya kopya edilemez.

Röportajı şu şekilde referans vererek kullanabilirsiniz:

Research Turkey (Haziran, 2015), “Profesör Erinç Yeldan ile Röportaj: Türkiye’nin Güncel Ekonomi Tartışmalarını Anlamak: Türkiye’nin Çalkantılı Yılının Değerlendirmesi Serisi – III”, Cilt IV, Sayı 6, s.32-56, Türkiye Politika ve Araştırma Merkezi (Research Turkey), Londra: Research Turkey (http://researchturkey.org/?p=9024&lang=tr)

Facebooktwitterlinkedinmail

Yorumlar

Loading Facebook Comments ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.