Ekim Alptekin Röportajı (Bölüm 2): “Türk-Amerikan İlişkilerinin Ekonomik Dinamikleri: Gelişen Ticari İlişkiler, Lobi Faaliyetleri ve Siyasi Etkileri”

Türkiye Politika ve Araştırma Merkezi (Research Turkey)

Ekim Alptekin Röportajı (Bölüm 2): “Türk-Amerikan İlişkilerinin Ekonomik Dinamikleri: Gelişen Ticari İlişkiler, Lobi Faaliyetleri ve Siyasi Etkileri”

Türkiye Politika ve Araştırma Merkezi (Research Turkey) olarak Türkiye ABD İş Konseyi (DEİK/TAİK) Başkanı Kamil Ekim Alptekin ile Türk-Amerikan ilişiklerinin siyasi ve ekonomik boyutları, iç ve dış politikanın değişen dinamikleri ve kritik güncel gelişmeleri konuşmaya devam ediyoruz. Röportajımızın ikinci kısmında; Ekim Alptekin ile Türkiye ve ABD’nin gelişen ve derinleşen ekonomik ilişkilerini, Amerikan sisteminin inceliklerini, Türkiye’nin ABD’de lobi faaliyetleri ve bunları nasıl geliştirebileceğini, ABD’de iş adamlarımızın Türkiye’nin lobisine katkılarını, başkanı olduğu Türkiye ABD İş Konseyi’nin (TAİK’in) Türk Amerikan ticari ve siyasi ilişkilerine katkılarını ve iş adamı kimliği ile kendi kişisel serüvenini konuştuk. Röportajımızın ikinci kısmının geniş özetini ve her zaman olduğu gibi sansürsüz olarak aktardığımız tam metnini aşağıda okuyucularımıza sunuyoruz.

Ekim Alptekin kendisini Transatlantik ticaretinin ve uzun bir geçmişe sahip olan Türk-Amerikan işbirliğinin ticari ve siyasi ayaklarının geliştirilmesi ve desteklenmesine adamış genç ve başarılı bir iş adamı.  1977 Ankara doğumlu olan Alptekin; Türkçe, İngilizce, Flemenkçe, Fransızca ve Almanca bilmektedir. 2001 yılında Utrecht Üniversitesi’nde hukuk ve ekonomi öğrenimini tamamlamıştır. Daha sonra ABD’ye taşınan Ekim Alptekin, Temsilciler Meclisi’nde Uluslararası İlişkiler Komitesi (HFAC) ve farklı uluslararası kurumlarda görev yapmıştır. Diplomasi alanında önemli temsil görevleri üstlenen Alptekin, Türkiye adına hem Arnavutluk Fahri Konsolosu hem de Birleşik Devlet Nevruz Komisyonu Yönetim Kurulu Üyesi olarak görev yapmaktadır. Ekim Alptekin aynı zamanda Avrupa Dış İlişkiler Konseyi (ECFR) ve Türkiye Sanayicileri ve İş Adamları Derneği (TÜSİAD) üyesidir.

Ticari alanda da önemli faaliyetleri olan Ekim Alptekin, Albuquerque, New Mexico merkezli hafif jet ve jet motoru üreten Eclipse Havacılık (Eclipse Aerospace Inc.) şirketinin kurucusu ve büyük ortaklarındandır. 2008’de yeniden yapılandırılan ABD’li Eclipse Aerospace Inc. şirketini satın almak için Türkiye’de kurduğu EA Havacılık A.Ş. Amerika’da ilk uçak sanayi yatırımı yapan şirket olma ünvanını taşımaktadır.  Ek olarak, Ekim Alptekin, EA Gayrimenkul Geliştirme İnşaat Yatırım A. Ş., One Colony A.Ş. ve ATH Savunma ve Güvenlik Çözümleri gibi şirketleri ile emlak, inşaat, savunma, güvenlik, eğlence ve turizm endüstrilerinde de ticari olarak aktiftir. Alptekin, kurucusu ve ortağı olduğu pek çok şirketini EA Group adı altında toplamıştır ve EA Group’un Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı yürütmektedir.

2012-2014 yılları arasında Türk Amerikan İşadamları Derneği’nin (TABA/AmCham) de Genel Başkanlığını yürüten Alptekin, 2012 yılında Türk Amerikan Cemiyeti tarafından Genç Toplum Lideri seçilmiştir. EA Havacılık olarak kurucu ve ortak olduğu Eclipse Havacılık girişimi ile 2011 yılında Türk Amerikan Konseyi Ticari Liderlik Ödülü’nü kazanmıştır. Kartal Kule ve Beykonak Evleri projeleriyle İstanbul gayrimenkul sektörüne giriş yapan Alptekin’in şirketi EA İnşaat,  “Kartal Kule” projesi ile “International Property Awards” tarafından “Avrupa’nın En İyi Mimari Projesi Ödülü”ne layık görülmüştür.

Ekim 2015’te Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) altında faaliyet gösteren Türkiye-ABD İş Konseyi (TAİK) Yürütme Kurulu Başkanı olan Ekim Alptekin halen bu görevi sürdürmektedir.

Röportajın Özeti: İkinci Kısım

Son 8-9 yılda Türkiye’den ABD’ye giden yatırım ondan önceki 80 yıldan yüksek

Türkiye-ABD ilişkilerinin siyasi ayağı geleneksel olarak çok sağlamdır. Ekonomi ilişkilerin de artık hem karşılıklı yatırım olarak hem de ticari katma değer olarak derinliği artmaya başladı

Amerika dediğimiz pazar artık tek bir ülke değil. Burada 50 tane eyalet var, hepsi de ayrı ayrı küçük birer ülke gibi. Bu anlamda Amerika deyince orta ya da büyük boy pek çok ekonomiden bahsediyoruz

ABD’de yatırım yapan kişilerle yatırım yapmayı düşünen kişilerin iletişim ve etkileşimini arttırıyoruz. Bu bir yatırım trendi oluşturuyor. Bu siyasi ilişkilerde de sinerji oluşturacaktır

ABD’de örneğin Fatih ve Eren Özmen çiftinin sahibi olduğu Sierra Nevada Corporation var. Cirosu 2 milyar doları geçmiştir, 3 bin civarı da çalışanları var. Savunma gibi stratejik bir sektörde; yani NASA’ya, Pentagon’a direkt çözüm ve ürün satıyor, uzay mekiği programı çerçevesinde hizmet veriyor

ABD’de Yalçın Ayaslı gibi işadamlarımız Dışişleri Bakanlığı gibi çalışmaktadır. Türk Dışişleri Bakanlığı’nın ABD’deki lobi şirketleri bütçesi 3-4 milyon dolardır. Oysa, Yalçın Bey tek başına Türkiye’nin tanıtımına yıllık 5-10 milyon dolar harcamaktadır

Türkiye ve Amerika’nın stratejik ilişkisi var. ABD, bir geçici çıkar için asla bizi satmaz, kırmızı çizgilerimizi görmemezlikten gelmez

Ülkeler arasında artan ekonomik ilişkiler siyasi krizlerin azalmasında ve yumuşatılmasında önemli rol oynuyor. Rusya’yla bizim aramızda karşılıklı ticaret bağları olmasaydı, bu kriz ne olurdu? İsrail’den gaz ithalat fırsatı bu kadar yakın olmasaydı, siyasi krizi çözme motivasyonumuz bu kadar yüksek olur muydu?

Yıllardır ‘NATO artık önemli değil, NATO önemini kaybetti’ diye analiz yapan yorumculara karşı çıktık. Putin’in tavrı bu analizlerin yanlışlığını gösterdi

ABD ile Türkiye arasındaki ticareti arttırmada mesafenin yapısal bir engel olduğu varsayımı yanlıştır. Mesafe gerçekten yapısal bir engel olsaydı AB’nin de ABD ile ticareti olmazdı

ABD ile ticaret yapınca her eyalette farklı şeyler öğrenirsiniz. Oysa Afrika ülkeleri ile ticaret yapınca biz onlara bir şey öğretiyoruz. Gümrük Birliği sayesinde de biz AB ile ticareti öğrendik. Rekabeti Avrupa’dan öğrendiğimiz için şimdi Afrika’da AB ülkeleri ile rekabet edebiliyoruz

Afrika ülkeleri ya da MENA bölgesindeki ülkelerle ticaretimizde o bölgenin şartları içinde rekabetçiliği öğreniyoruz. Ama şirketlerimizin MENA bölgesinde edindikleri alışkanlıkları ABD’de ters tepiyor. Yani o bölgenin alışkanlıklarıyla ABD’de ihracat yapamazsınız

Bazı Türk şirketleri ABD’ye ciddi bir pazar araştırması ve kurumsal hazırlıklar yapmadan geldikleri için başarılı olamıyorlar. Oysa ABD pazarı zor değildir. Biz ABD ile ticaretten değil, asıl bu Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı’nın (TTIP) dışında kalmaktan korkmamız lazım

Türkiye’nin dışardaki algı sorununu gidermesi için belli bir strateji geliştirmeden, daha çok iç politikaya yönelik sözlü münferit tepkiler vermeyi bırakması gerekir

ABD’de şikâyet ettiğimiz konuları sadece üst düzey heyetlerde gündeme getiriyoruz. Bu şekilde istediğimizi elde edemeyiz. Kalıcı bir lobi düzenini her düzeyde kurmamız gerekiyor. O zaman başarılı olabileceğimizi düşünüyorum

Lobi konusunda Türkiye’de üst düzey karar vericiler ABD sistemini henüz tam anlamış ve benimsemiş değiller. Ayrılan bütçe ve var olan organizasyon yapısı yeterli değil. İlgili kurumlar arasında koordinasyon yetersizliği var

ABD’de lobi yaparken öncelikle gitmemiz gereken yer Başkan değil, Kongre’dir. Bu anlamda da biz şu anda özellikle bizi sevmeyen, Türkiye aleyhine çalışan diğer gruplarla kıyasla nispeten zayıf durumdayız

ABD siyasetinde etkili olabilmek için bir sistem kurmalıyız. Birincisi lobi faaliyetleri için ayırdığımız bütçeyi artırmamız lazım. İkincisi farklı uzmanlık alanları olan farklı kurumlarla çalışmamız lazım. Üçüncüsü ABD sistemini anlayıp sivil toplum kuruluşları, iş dünyası örgütleri ve bürokratların ABD’deki tüm seviyelerdeki muhataplarıyla angaje olmasını sağlamamız lazım. Dördüncüsü de bunlar arası koordinasyonu iyi kurmalıyız

3 Türk’ü bir odaya koyduğunuz zaman 4 fikir çıkıyor. Ülke düzeyinde kurgulanmış koordineli bir oyun planı ile hareket etmeliyiz. Ekonomi Bakanlığı bu koordinasyonu üstlenebilir

Türkiye’deki ABD Büyükelçiliği’nin Türkiye için ayırdığı sadece PR bütçesi 12.5 milyon dolardır

ABD’de en iyi çalışan lobi kuruluşlarından birisi İsrail lobiciliği yapan AIPAC’tır. Kurumun kendisi değil ama AIPAC üyelerinin tamamı Kongreye bağış yapar

Türkiye’de TÜSİAD, TOBB gibi kurumların yurtdışı temsilcileri bile yeterli uzmanlığı olmayan, sadece temsil görevine yönelik kişilerden seçiliyor. Gerçekten oradaki ilişkileri kurabilecek, etkileyebilecek, yorumlayabilecek, yönlendirebilecek kadrolar oluşturmuyorlar

Son yıllarda iyi gelişmeler görüyorum, iş dünyası ile daha dost bir ortam var. Binalı Yıldırım hükümetinin açıkladığı ekonomi paketi de bu anlamda devrim niteliğinde bir reform sayılmalı

Eclipse benim için gerçek bir girişimcilik başarısı oldu. Bill Gates, Al Mann, Burt Rutan, Vern Raburn’un farklı süreçlerinde yer aldığı kişisel iş jeti projesini devam ettirmek istedim. Fabrikanın önce ortağı, sonra sahibi oldum

Türkiye’nin havacılıktaki vizyonu gerçekten sadece ilk savaş pilotu ile sınırlı değil,  havacılıkta birçok ilke imza atmışız, özellikle bu bölgede. Atatürk’ün vizyonu sayesinde Osmanlı döneminde atılan temeller pek çok ülkeden önce doğru değerlendirilmiş

Doğru kararlar alınırsa Türkiye’nin havacılık sektöründeki potansiyeli ve geleceği güçlüdür. Havacılık dünyadaki en sermaye yoğun sektörlerden birisi ve genelde devlet desteği olmadan da ilk adımın atılabileceği bir sektör değil

Türkiye kendine güvenmelidir. Türkiye zaten yıllardır dünyanın en önemli uçak üreticilerine parça üretiyor. Uçak dediğinizde bu parçaların toplamıdır zaten. Buradaki asıl başarı o parçaları üretebilmekteydi aslında

TAİK, 1985’te kurulmuş, Türkiye’nin en eski iş konseyidir. Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu’nun (DEİK’in) altında faaliyet gösteren en büyük kuruluştur. TAİK’e hem başkanlık yapmış hem Yönetim Kurulu’nda yer almış hem de üye olmuş şirketlere baktığımızda Türkiye ekonomisine yön veren şirketleri ve isimleri görüyoruz. Bu bizim için büyük bir gurur kaynağı

TAİK’ten örneğin rahmetli Mustafa Koç, 7 yıl başkanlık yaptı

TAİK, Türkiye-ABD ticari ilişkilerinin oluşmasında önemli rol oynayan bir yerdir. Bu misyonunu düzenli yıllık organizasyon ve konferanslarla ve farklı projelerle sürdürüyor. Bir bilinirlik yaratmaya çalışıyoruz. Yapısal engelleri aşmanın yollarını gösteriyoruz.  Eyalet teşvik sistemlerini anlatıp yönlendiriyoruz

Türkiye kendine güvenmeli. İçimizdeki bazı siyasi çekişmeler yurtdışındaki algımıza alet edilmemeli ve çekişmeleri yurtdışına taşımamalıyız. Bunu kol kırılsın, yen içinde kalsın anlamında söylemiyorum. Türkiye’nin bazı sorunları var ve bu sorunların gerçek boyutları içinde tartışılması gerekiyor

Çok çalışmak yeteneği yener, eğer yetenek çok çalışmazsa. Gençlere tavsiyem çok çalışmak zorunda olduklarını anlamalarıdır. Dışardan bakınca çalışmadan başarılı görülen birileri varsa bu ancak illüzyondur

Çok çok küçük istinaslar hariç; Facebook’tan tutun,  UBER olsun, Twitter olsun, Microsoft olsun, Apple olsun, bütün büyük başarıya ulaşan şirketlerin tamamı en üst düzeyde çalışmayı gerektiriyor. Çok çalışmadan asla bir şey başarmak mümkün değildir

Sadece karlı olabilir diyerek bir iş koluna girilmez, onu seveceksiniz de, tutku duyacaksınız.  Hedefler koyacaksınız. Yoksa başarılı olma şansınız yok

Röportajın Tam Metni: İkinci Kısım

Türkiye ve Amerika’nın ekonomik ilişkilerinin derinliği ve karşılıklı yatırımlar trendi artıyor

Ekim Bey tekrar merhaba, röportajımızın ikinci bölümüne Türk-Amerikan ilişkilerinin ekonomik boyutunu konuşarak başlayalım dilerseniz. Türkiye ve Amerika’nın ekonomik ilişkileri ne durumda? Orada da bir gelişme var mı?

İlişkilerin ekonomik ayağı da gelişmeye başladı. Geleneksel olarak siyasi ayağı zaten çok sağlam bir ilişki var. Ekonomik ilişkilerin de artık hem karşılıklı yatırım olarak hem de ticari katma değer olarak derinliği artmaya başladı. Diyorlar ki ‘‘ekonomik rakamlar o kadar artmadı.’’ Evet, toplam ticaret hacmine baktığınızda çok ciddi bir artış görmüyorsunuz ama burada yanlış okunan şey şu: Daha önce, mesela günde 30 milyon dolarlık kuyumculuk ihracatı gerçekleştirdiğimiz yıllar vardı 1990’larda. Bunun Türk ekonomisine çok büyük bir katma değeri yok. Oysa birincisi, bugün ki ihracatın katma değeri ve dolaylı olumlu etkileri daha yüksek. Zaten rakamlar da arttı, artmadı değil ama istediğimiz oranlarda değil. İkincisi, burada çok önemli görülmeyen bir başka şey, karşılıklı yatırımlar trendi. Son 8-9 yılda, şu anda 2016’dayız, tabi 8 yılda ki toplam yatırım, Türkiye’den ABD’ye giden toplam yatırım, ondan önceki 80 yıldan yüksek. Bu çok önemli bir veri. Burada artık Eczacıbaşı, Borusan, Koç Holding, Sabancı, Ülker Grubu, işte bizim EA havacılık, ama orta boy şirketler de dâhil, mesela Er-Bakır, Serkuysan, gibi şirketler Amerika’da yatırım yapıyor. Hatta perakende de dâhil, Mavi Jeans’den tutun Sarar’a kadar, ya da Simit Sarayı’na kadar, sadece şov amaçlı değil, gerçek yatırım süreçleri görüyoruz ve bu yatırımların da olumlu sonuç verdiğini görüyoruz. Şu anda biz, Türk-Amerikan İş Konseyi olarak ya da Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) olarak Amerika’ya yatırım yapma isteğinin arttığını görüyoruz. Biz de bununla ilgili kamuoyunu eğitiyoruz ve ikili görüşmelerle iletişim ve etkileşimi arttırıyoruz.

Karşılıklı yatırımlar trendini arttırmak bağlamında geliştirdiğiniz etkileşimin içeriğini biraz açar mısınız? Ekonomik alanda gelişen bu etkileşim siyasi alana da ciddi bir etki yapabilir mi? 

Burada yatırım yapan kişilerle yatırım yapmayı düşünenlerin iletişim ve etkileşimini arttırıyoruz. Örneğin birisinin bir tanıdığı buradaki bir yatırımla ilgili bir şeyler öğrenirse, o komşusuna da arkadaşına da anlatıyor; “bak biz şöyle bir şey yaptık, ya da yapılmış, çok olumlu geri dönüşler aldık, ya da alınmış” gibi ve bu yolla bir trend oluşmaya başlıyor. Bu karşılıklı yatırım trendinin artması demek siyasi ilişkilerde de tekrar bir sinerji oluşturulması demektir. Mesela Ermeni sözde soykırımı tasarısı olsun ya da predatörlerin Türkiye’ye satılması olsun ya da bu PYD gibi konular olsun, bunları sürekli siyasi heyetler tarafından dile getirirsek, bu da bir gereklilik olsa da yetersiz kalırız. Oysa orada ekonomik önemi olan bir Türk yatırımcı, orada istihdam sağlayan bir Türk yatırımcı gidip oradaki karar vericiye ‘‘bakın ben sizin ülkenize yatırım yaptım, burada istihdam sağlıyorum ancak şu şu politikalarınızdan memnun değilim’’ dediği an bunun çok ciddi bir etkisi oluyor. Biz artan karşılıklı yatırım trendi sayesinde artık bu imkânları elde etmeye başladık. Artık çaldığımız kapı açılıyor. Ve bu Amerika dediğimiz pazara da artık tek bir ülke gibi bakmamayı da öğrendik. 50 tane eyalet var, hepsi de ayrı ayrı küçük birer ülke gibi. Bu nedenle artık Amerika dediğimiz zaman; sistemi nedeniyle orta ya da büyük boy pek çok ekonomiden bahsettiğimizi de yeni yeni algılıyoruz. Bu anlamda da, değişik eyaletlere yatırım yapmak, o eyaletleri tanıma fırsatı veriyor bize. Her eyalette ayrı çevre oluşturma ve oradaki Türk dostlarının kim olduğunu öğrenme imkânı yaratıyor bizim için. Aynı gelişen trend bağlamında artık ABD’de başarılı olan Türk Amerikalıların sayısı da artmaya başladı. Orada seçmen olan başarılı yatırımcılar var mesela çok stratejik sektörlerde de.

Türk Amerikalıların şirketleri ABD’de büyük başarılara imza atıyor. Türkiye’nin lobisine de önemli katkılar sağlıyorlar

Kimler var örneğin kamuoyunun çok bilmediği?

Chobani’yi herkes biliyor ama örneğin kamuoyunun çok bilmediği Sierra Nevada Corporation var. Fatih ve Eren Özmen çiftinin şirketi. Henüz halka açılmış bir şirket değil. Şu anda cirosu 2 milyar doları geçmiştir, 3 bin civarı da çalışanları var. Daha 1. nesil olan bir Türk-Amerikalı çiftin bunu orada başarmış olması, savunma gibi stratejik bir sektörde; yani NASA’ya, PENTAGON ’a direkt çözüm ve ürün satıyor olması, space shuttle (uzay mekiği) programı çerçevesinde hizmet veriyor olması tabii olağanüstü bir şey. Bu bizim için ciddi bir tanıtıcı fırsat aynı zamanda. Ya da Yalçın Ayaslı var, belki bilirsiniz. Mesela Yalçın Bey başlı başına Dışişleri Bakanlığı gibi çalışıyor. Tam bütçesini bilmiyorum ama Türkiye tanıtımına yılda en az 5-10 milyon dolar harcayan bir girişimciden bahsediyoruz. Bunlar çok önemli. Şu an bizim Dışişleri Bakanlığımızın ise ABD’deki lobi şirketleri bütçesi 3, bilemedin 4 milyon dolardır. Yani Dışişleri Bakanlığı 3-4 milyon harcarken lobiciliğe, Yalçın Ayaslı gibi bir birey 10 milyon dolar harcıyor. Bunun çok önemli geri dönüşleri oluyor ve biz bunu görüyoruz. O nedenle de bu PYD meselesi başta olmak üzere bizim bu özgüvene dikkat etmemiz lazım. Bizimle Amerika’nın stratejik ilişkisi var ve bu oradaki bir geçici taktiksel ilişki ile kıyaslanamaz. ABD, bir geçici çıkar için asla bizi satmaz, kırmızı çizgilerimizi görmemezlikten gelmez.

RT_Alptekin2_pic3

Ekonomik ilişkilerin gelişmesi ülkeler arasındaki siyasi krizlerin azaltılmasında ve yumuşatılmasında kritik bir öneme sahiptir

Geçmişte Ortadoğu ülkelerine biraz sırtımızı dönüyorduk. Oradaki ekonomik fırsatlardan yararlanamıyorduk. Elbette daha önce değindiğiniz soğuk savaş şartlarının da bunda etkisi olabilir. Küreselleşme ile birlikte ülkeler arasındaki ilişkiler her anlamda hızlandı, yoğunlaştı. Hem Ortadoğu ülkeleri ile gelişen ilişkilerin değişen dinamikleri hem de İslami hassasiyetlerinin yüksek olduğunu iddia eden bir hükümetin gerektiğinde ekonomik ilişkilerini İsrail’le asla bozmaması gibi verdiğiniz örneklerin önemli olduğunu düşünüyorum. Burada aslında gelişen ve oturan bir rasyonalite anlayışına işaret ediyorsunuz. Siz hala bu rasyonalitenin devam ettiğini düşünüyor musunuz yoksa bundan sapma mı gösteriyor artık yetkili makamlarımız? Son dönemde artan şekilde dışarda çıkan yazılar, dışardaki çeşitli yetkili ağızların açıklamaları, bazı uygulamalar, bu anlattığınız resmin gerçek olmadığı gibi bir izlenim de yaratıyor. Bunu biraz daha konuşalım istiyorum.

Bence iç politikaya yönelik bazı hareketler nedeniyle sapma görüntüler olsa da bu devam ediyor. Zaten etmeli yoksa bu yolda yürüyemeyiz. Biz bir yandan yatırımcıyı buraya davet ederken eğer samimiysek ki samimi olduğumuzu düşünüyorum, o zaman yatırımın birinci prensibinin önünü tıkamamamız lazım; o da sürdürülebilirlik, öngörülebilirliktir. Bu bölgede ciddi bir hareketlilik var, o nedenle her gün bir şeyler olabiliyor. İşte görüyorsunuz Rusya ile çok iyi ilişkimiz vardı. Bir uçak düştü, hatta biz vururken onun Rus uçağı olduğunu bile bilmiyorduk ve ilişki bozuldu. Ancak neticeye bakarsak bu gelişen durum, ekonomik ilişkiye, mesela bir Rus şirketi tarafından alınan bir ihaleye ya da karşılıklı ticarete hatta sonunda turizme bile engel olmadı. İsrail ile daha uzun bir siyasi sorun yaşandı ancak orda da ticaret engellenmedi hatta arttı. Eğer uzun vade engeller oluşmuş olsaydı o zaman bir yatırım cenneti olmaktan bahsedemezdik. O zaman bu bahsettiğiniz olumsuz algıyı gerçek hale çevirmiş oluruz ve söyleyecek lafımız kalmaz.

Bu bağlamda ekonomik ilişkilerin siyasi krizleri azaltabilen, yumuşatabilen bir yönü olduğunu mu vurguluyorsunuz? Yoksa yumuşatması gerektiğini mi? Bunu dünyadaki küreselleşme ve ülkeler arasındaki artan karşılıklı bağımlılık ilişkisi bağlamında mı yoksa bir siyasi ve ekonomik rasyonalitenin gereği gibi mi ortaya koyuyorsunuz?

Aslında ikisi de etkili ve önemli demek istiyorum. Rusya’yla bizim aramızda karşılıklı ticaret bağları olmasaydı, bizim bir gaz ticaretimiz olmasaydı, bu kriz ne olurdu? Yani daha derinleşeceği kesin. Aynı şekilde İsrail ile ticari münasebetimizi ciddi boyutlarda arttırma potansiyeli olmasaydı ya da İsrail’den gaz ithalat fırsatı bu kadar yakın olmasaydı, siyasi krizi çözme motivasyonumuz bu kadar yüksek olur muydu? Ayrıca burada NATO’nun önemini de vurgulayalım. Biz yıllardır ‘NATO artık önemli değil, NATO önemini kaybetti’ diye analiz yapan yorumculara karşı çıktık, sağolsun Putin bunun böyle olmadığını bize destek olup anlatmış oldu. NATO olmasaydı Rusya nasıl davranırdı? Ya da karşılıklı bir ekonomik ilişki olmasaydı neler olurdu? Çünkü bu ekonomik ilişki çok sinirlendiğinizde yumruğu tam masaya vurayım derken tekrar bir düşünüp buradan bir sürü insan yemek yiyor deyip o eli tekrar cebinize indirmenize vesile oluyor. Burada Avrupa Birliği (AB) ve Amerika ilişkisi en iyi görebileceğimiz örnek. O kadar ciddi bir karşılıklı yatırım boyutu var ki artık onlar birbirlerine ortak olmuş. Avrupa’yla Amerika düşman olamaz birbirine çünkü aralarında fark kalmayacak kadar birbirlerine ortaklar. Avrupa’nın Amerika’ya zarar vermesi demek, zaten Avrupa’ya zarar vermesi demektir artık. Bu kadar karşılıklı bağımlılık olması siyasi ilişkilerinde tabii ki lehine çalışıyor.

ABD ile ticarette iki hususu bilmek gerekir: Birincisi, mesafe yapısal bir engel değildir. İkincisi, ABD tek bir ülke değildir, ABD’yi 50 farklı orta ve büyük boy ekonomi gibi düşünmek gerekir

Türkiye ile ABD’nin ticaret hacmini nasıl görüyorsunuz? Yeterli seviyede mi? Neler yapılmalı? Burada açmanızı rica ettiğim bir husus da; iki tane görüş var aslında bu ara yaygın olan. Birincisi, Türkiye’de özellikle AK Parti ile beraber Afrika ve Ortadoğu ülkelerine açılma politikaları var, dış ticareti arttırmak amaçlı. Elbette bu açılımın politik nedenleri ve amaçları da var. Bu açılma politikasının ekonomik getirisinin çok önemli olduğu gibi bir görüş var. İkinci bir görüş ise, Afrika ya da Ortadoğu ülkelerinin hacimleri belli, bunlarla ticari ilişkileri arttırmanın toplam getirisi çok düşük, oysa Avrupa ya da ABD ile var olan mevcut ticaret hacmini birazcık arttırmak bile o ülkelerden çok fazla miktarda ekonomik gelir getirecektir şeklinde.  Burada örneğin Irak ile ticaret hacmimizi 400% arttırsak bile getirisi 400 milyon dolar olmuştu savaştan sonra ticaretimiz sıfıra düştüğü için, ama aynı dönemde AB ile ticaret hacmimizi 1% arttırsak bile 1 milyar dolar getirisi olacaktı şeklinde. Siz nasıl bakıyorsunuz bu kıyaslamalara?

ABD ile Türkiye arasındaki ticareti arttırma anlamında iki hatalı varsayım var. Birincisi, mesafenin yapısal bir engel olduğunu zannediyoruz. Bu çok hâkim bir görüş haline gelmiş. İkincisi, ABD’nin tek bir ülke olduğunu düşünüyoruz, varsayıyoruz. Bu varsayımla; Afrika’ya bakınca görüyoruz ki 30 tane ülke var, böyle yapısal engeller olduğunu da düşündüğümüz tek bir ülke olan ABD ile ticaretimizi arttırmak yerine, bize yakın olan Afrika’daki 30 ülke ile ticaretimizi arttırmaya çalışıyoruz. Ama bu varsayım hatalı. Bir kere ABD tek bir ülke değil. ABD’nin ekonomik boyutuna bakarsan 50 eyaletinin de ayrı ayrı birer büyük ülke sayılması gerekiyor. Mesela sadece Texas’ın ekonomisi Türkiye’den daha büyük bir ekonomi, demek ki ABD’ye 50 ayrı ülke gibi bakmak gerekiyor. Mesafenin yapısal bir engel olduğu varsayımı neden yanlış? Mesafe gerçekten yapısal bir engel olsaydı o zaman zaten AB’nin de ABD ile ticareti olmazdı. AB üyesi Polonya ABD ile büyük bir ticaret ilişkisi gerçekleştirebilirken biz neden gerçekleştiremeyelim? O zaman günümüz dünyası ve koşulların aslında bu mesafenin o kadar büyük bir önemi yok. Tabii ki mesafe bir faktör ama önemi gittikçe azalıyor, belirleyici bir faktör değil, uçaklar da gittikçe daha hızlı ve ucuza uçuyorlar. Bu bağlamda Türkiye’nin 2023 hedeflerine ulaşmasını istiyorsak, ticaretimizde bir zıplama gerçekleştirmek istiyorsak, kesinlikle ABD ile olan ticaretimizi geliştirmemiz lazım.

ABD ile Türkiye’nin ticaretini geliştirmesinin başka artıları da var mı?

Evet, kesinlikle. ABD’yle ticaretin hem yatırım hem ihracat olsun, yan etkileri (spill over effects) çok fazla olur. ABD’den daha farklı pazarlara daha değişik yollarla ulaşma imkânı ve kapasitesine de sahip olursunuz. ABD’de her eyalette yaptığınız ticarette farklı şeyler öğrenirsiniz. Bakın biz Afrika’ya gidince biz onlara bir şeyler öğretiyoruz bir nevi. Biz oraya altyapı kurmuş oluyoruz, oraya THY’nin uçmasını sağlıyoruz, o nedenle o ülkenin ulaşılabilirliğini arttırıyoruz. Bu da önemli, bunu da yapmamız lazım, yapıyoruz da zaten, ama AB ile Gümrük Birliği anlaşmamız bize çok önemli şeyler kazandırdı. O zamanda demiyorlar mıydı: ‘AB ile yapabileceğimiz ticaret sınırlı, onların bizim ürünlerimize ihtiyacı yok, biz o kalitede üretemiyoruz ya da uzak geliyor vs vs vs.’ Ama ne oldu? Biz o anlaşma sayesinde AB ile ticareti öğrendik, onlarla ticaret geliştikçe onların deneyimlerini de öğrendik, bağlantılarına ortak olduk, ihracatımızı da arttırdıkça arttırdık. Daha önemli bir şey söyleyeyim: Biz bugün Afrika ile ticaret yapabiliyorsak, AB ile ticaret yapmayı öğrendiğimiz içindir, çünkü biz kiminle rekabet ediyoruz Afrika’da, AB ülkeleri ile rekabet ediyoruz. Şimdi biz bu rekabeti Avrupa’da öğrendiğimiz için Afrika’da da onların karşısına çıkabiliyoruz.

Afrika ve MENA bölgesindeki ticaret anlayışı ile ABD’de ticaret yapamazsınız, rekabet edemezsiniz

Afrika ülkelerindeki rekabet tarzı ile Avrupa ülkeleri ya da ABD’deki rekabet tarzı arasında da farklar yok mu? İşler farklı ülkelerde farklı şekillerde kotarılabiliyor, bu da belli bölgelerde ticaret yapan şirketlerin belli alışkanlıklar edinmesine sebep oluyor. Bu alışkanlıkları da bazen başka bölgelerde ticaret yapmaya kalkışınca bir engel haline de gelebiliyor ya da ters tepebiliyor, öyle değil mi?

Çok doğru. Bu da anlattığım avantajların ters etkisi aslında. Afrika ülkeleri ya da MENA bölgesindeki ülkelerle ticaretimizi geliştiriyoruz ama bizden çok o ülkelerdeki şirketler bir şey öğreniyor, biz ise bazen olumsuz etkiler altında kalabiliyoruz. Örneğin, MENA bölgesinde kendi şartları içinde rekabetçiliği öğrendik ve başarılı da oluyoruz. Ama bizim ihracat yapan şirketlerimiz ağırlıklı olarak KOBİ’ler. Bu KOBİ’lerin MENA bölgesinde edindikleri alışkanlıkları ABD’de ters tepiyor. Yani o bölgenin alışkanlıklarıyla ABD’de ihracat yapamazsınız. ABD veya ticaret yapmayı düşündüğünüz farklı bir bölge için ayrı hazırlıklar yapmanız, alışkanlıklarınızı değiştirmeniz gerekiyor, yoksa gelişmiş pazarlarda başarılı olamazsınız. Bir de şöyle bir hata yapıyor bu şirketler; yerli üretim kapasitesini mevcut yatırım altında maksimize ediyor. Diyelim ki 100 tane ürün üretebiliyor, bunu öncelikle alışkın olduğu MENA bölgesinde satıyor, pazarlıyor, 80’inini satıyor mesela, elinde kalan 20’yi de getirip ABD’de bir şansımı deneyeyim, satabilir miyiz diyerek hazırlıksız, maceraperest şekilde pazarlamaya kalkışıyor. Sonra da başarısız olunca ürküp kaçıyor.

Hatta ABD gibi ülkelerde de bu pazarlama sürecini kurumsal bir şekilde yapmıyor, ya 2-3 pazarlamacı ekip ya da o ülkelerde ajans olarak serbest çalışan kişiler üzerinden yapmaya çalışıyor, doğru mudur?

Evet aynen. Amerika deyince akla New York geliyor zaten, önce oraya bir bakıyorlar. Sonrada başarısız oluyorlar, nedenini bile analiz edemeden dönüyorlar. Oysa Amerika’da pek çok eyalet ve şehir var, elindeki ürüne göre ciddi bir pazar araştırması yapman lazım, kurumsal hazırlıklar yapman lazım. İşin esası ben Amerika’da yoğunlaşmış, ABD ile ticaret yapma konusunda kurumsal bir karar alıp da bu işe zaman ayırarak yapan hiçbir şirketin başarısız olduğunu görmedim. ABD pazarı şeffaf bir pazar, kompleks bir pazar, sanırım zor kelimesi bu nedenle çok kullanılıyor. Oysa zor değil, sadece araştırma ve özen gerektiriyor. Matematik gibi, matematik de zor denir çocuklara, oysa matematik de kesinlikle zor değildir, sadece kompleks olabilir ve konsantrasyon gerektirir ama öngörülebilir bir sistemdir. ABD pazarı da matematik gibidir, biz burada yapısal engellerden değil, asıl bu Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı’nın (TTIP) dışında kalmaktan korkmamız lazım.

Türkiye’nin ticari anlamda, finans piyasalarına açılmasını da dikkate alarak, dışa açılmasını 1989’dan başlatsak bile aslında otuz yıla yakın ciddi bir tecrübe birikimi oluşmuş olması gerekmez mi sermayenin? Hala hazırlıksız, ya elinde kalan malı satmak ya da çabuk kar etmek için çeşitli pazarlara bodoslama dalması şirketlerimizin garip değil mi? Bir ülkede ticari bir faaliyete girişmeden önce pazar araştırmasının önemi, danışmalık hizmetleri almanın önemi vs. hala yeterince bilinmiyor mu yoksa bunlara harcama yapmak şirketlere gereksiz mi görünüyor?

Evet, hala pek çok şirketimizin bu ön hazırlıkların önemi konusunda bilgisiz olduğunu ya da bu tip harcamaları yük gördüğünü söyleyebiliriz. Öyle bodoslama dalma kısmını bile inanarak yapmıyorlar, yani yapsalar belki yine bir şeyler olur. Daha çok, böyle çekinerek, korkarak, pazarı gözümüzde çok büyüterek ve orada iş yapmanın zor olduğu önyargısı ile hareket ediyoruz. Danışma anlamında ekstra harcamayı yapmaktan bile korkarak şu hatayı bile yapıyoruz: Buradaki ekiplerimizin o ülkeyi, o pazarı bilmediğini bildiğimiz halde, yine de nasıl olsa onlara burada maaş ödüyoruz diyerek, ısrarla burada oturacağına, uçak parasını vs verip gitsin orada bir hafta kalsın pazarı incelesin gelsin diyerek onları gönderip duruyoruz. Bilmediklerini ve bu şekilde öğrenemeyeceklerini bile bile hem kendimizi kandırıyoruz hem de çalışanlarımıza haksızlık ediyoruz. Öyle yapmak yerine ABD’de uzman bir kişiye danışmak daha doğru olur. Ama masraflı olur diyerek bundan kaçınıyoruz, oysa o kişi büyük bir pazarı açacak sana, belki tüm ticari hacmin ve yönün değişecek. Bu anlamda ABD’li uzmanlara para harcamaktan çekinmek de büyük bir hata, yeni bir pazarı anlamak için biraz para harcayacaksın, bu işin doğasının vazgeçilmez bir parçası.

RT_Alptekin2_pic2

ABD’de lobi konusunda üç sıkıntımız var: Üst düzey karar vericiler ABD sistemini tam bilmiyorlar. Bütçe ve organizasyon yapısı yeter değil. Mevcut yapıda da koordinasyon eksikliği var

Biraz da Türkiye’nin dışardaki algı sorununu gidermenin yollarını ve nasıl lobi yapması gerektiğini konuşalım. ABD örneğinden yola çıkarak bakarsak Türkiye’nin mevcut lobi yapma anlayışı ya da tecrübesindeki eksikler nelerdir?

Türkiye’nin öncelikli eksikliği tepkilerini daha çok sözlü olarak vermesi, belki haklı olduğu konularda hakkının da yendiği düşüncesi ve kızgınlığı ile belli bir strateji geliştirmeden münferit tepkiler vermesidir. İç politikada, siyasi ortamlarda, televizyonda, gazetelerde haklı olduğumuzu anlatmakla iş bitmiyor. Haklı çıkmak üzere oyun planı çizip o oyun planını her türlü taktiksel adımıyla birlikte uygulamamız lazım. Örneğin şikâyet ettiğimiz konuları sadece üst düzey heyetlerde gündeme getiriyoruz. Bu şekilde istediğimizi elde edemeyiz. Öyle bir ülke değil Amerika. Orada kalıcı bir lobi düzenini her düzeyde kurmamız gerekiyor. O zamanda başarılı olabileceğimizi düşünüyorum. Ayrıca lobi çalışmalarımızı hep Beyaz Saray üzerinde yoğunlaştırıyoruz ama birçok konuda kararı veren Kongre. Nasreddin Hoca fıkrası gibi. Karanlık yerde yüzüğünü kaybedip ışık olan yerde arıyor.

Bu anlamda lobicilik faaliyetlerinde hala sıkıntı mı yaşıyoruz? Biraz gecekondu lobiciliği gibi son dakikada mı devreye giriyoruz? 60 yılı aşkındır yoğun ilişkilerimiz olan ve müttefikimiz olduğunu yetkililerin sürekli tekrarladığı Amerika’da bile lobicilik faaliyetlerimizi hala kurumsallaştıramadık mı? Yoksa artık değişen bir düzen var ve ona mı ayak uyduramıyoruz?

Bunu kısaca iki sebeple açıklayabiliriz: Üst düzey karar vericiler ABD sistemini henüz tam anlamış ve benimsemiş değiller. Bu nedenle ayırdığımız bütçe ve var olan organizasyon yapısı yeterli değil. Belki de en önemlisi ilgili kurumlar arasında koordinasyon yetersizliği olması. Sn. Binalı Yıldırım gibi icraatçı bir ismin başbakan olmasıyla Türkiye’nin lobi gücünü gerçek anlamda arttıracak gelişmeler yaşanabileceğini düşünüyorum.

Ancak çoğu zaman da gereksiz şeylere para veriyoruz, lobimizi yapmıyorlar ama biz çok para harcıyoruz gibi söylentiler duyuyoruz, yazılar okuyoruz, açıklamalar dinliyoruz. Bunlara ne diyorsunuz?

Bazen gereksiz para harcandığı bir gerçek ancak bu tespitin sonucu biz o zaman para harcamayalım olmamalı. Daha verimli nasıl para harcayabiliriz diye düşünmeliyiz. Türkiye çok büyük bir devlet, ciddi bir ekonomik güç. Türkiye Amerika ile serbest ticaret anlaşması istiyorsa, Amerika ile serbest ticaret anlaşması yapan ülkelerin ne yaptığına bakmalı. Kore’den Kolombiya’sına kadar birçok ülke bu süreci başarıyla sonuçlandırdı. Nasıl yaptı diye bakmalıyız. Hepsi bunu 30 milyon doları belli bir şekilde harcayarak ve beş ayrı lobi şirketi kiralayarak başardıysa bizim bunu 3 milyon dolar harcayarak ve 2 tane şirketle başarma şansımız olabilir mi? Burada STK’lar da üzerine düşeni yapmalı ancak bunu iyi bir koordinasyon sağlayarak yaparsak başarılı oluruz.

ABD’de lobi yapmak için ilk gidilecek yer Başkan değil, Kongre’dir

Daha önce Kongre’ye bağış yapmanın öneminden de bahsetmiştiniz?

Evet, ABD’de lobi yaparken öncelikle bizim gitmemiz gereken yer Kongre. Bu anlamda da biz şu anda özellikle bizi sevmeyen, Türkiye aleyhine çalışan diğer gruplarla kıyasla nispeten zayıf durumdayız. Burada belli bir noktaya gelmemiz tamamen Türk-Amerikalı Yalçın Ayaslı gibi insanların inisiyatifi sayesinde. Halen devlet aklı bunu tam benimsemiş değil, oradaki bu sistemin ne olduğunu ve burada ne koyarak ne alabileceğimizin henüz tam hesabını yapmış değil devlet aklı. Yani bu düzeni doğru oturtabilirsek yepyeni bir dünyaya adım atacağımızı düşünüyorum. Çünkü oradaki o stratejik derinliği başka yerlerde de kullanabiliriz. Örneğin sadece bir silah sistemi ithalatı ya da olumsuz bir tezkereyi durdurmak için değil, aynı zamanda Kıbrıs sorununun dünyada nasıl gündeme geldiğini, Avrupa Birliği ile ilişkilerimiz gibi pek çok konudaki sorunlarımız açısından Kongre nezdinde oluşacak o stratejik derinliğini kullanabiliriz. Bu sistemi kurmak zorundayız.

ABD’de siyasette etkili olmanın yolları nelerdir? Türkiye’nin yapması gerekenler net olarak nelerdir? Bunu biraz detaylandırabilir misiniz?

Birincisi lobi faaliyetleri için ayırdığımız bütçeyi artırmamız lazım. Benim bildiğim Dışişleri Bakanlığı’nın bu konudaki bütçesi yılda 5 milyon dolar. Bu yeterli değil. Belki bu Kongre lobiciliği anlamında yeterli olabilir ama mesela serbest ticaret anlaşması konusunda farklı uzmanlık alanı olduğu için farklı firmalarla çalışmak lazım. Türkiye’deki ABD Büyükelçiliği’nin Türkiye için ayırdığı sadece PR bütçesi 12.5 milyon dolar. Şimdi tabii ki ABD Türkiye’den büyük ülke diyebilirsiniz, ama Türkiye’de büyük bir ülke. Dünya’nın 1 numaralı ekonomisinin dünyanın şu anda 18. ekonomisi olan Türkiye’ye ayırdığı PR bütçesi 12.5 milyon dolar ise; Türkiye’de küçük bir devlet değil ki, o zaman Türkiye de ilişkilerini geliştirmek istediği dünyanın bir numaralı ekonomisine PR için sadece 5 milyon dolar ayırmamalıdır. Ayrılan bütçe kesinlikle artmalı ancak aynı zamanda daha verimli harcanmalı. İkincisi, oradaki sistemi daha iyi takdir edip, Türkiye’deki sivil toplumun, buna iş hayatını da dâhil ediyoruz ve bürokratların da, sadece üst seviye değil, ABD’deki tüm seviyelerdeki muhataplarıyla angaje olmasını sağlamamız lazım. Bu da çok zor bir şey değil. Burada zaten Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu gibi, Türkiye İhracatçılar Meclisi gibi kurumların zaten ayırdıkları bütçeleri var. Ama koordinasyon eksikliği var. Burada mesela Ekonomi Bakanlığı bu koordinasyonu üstlenebilir. Ekonomi Bakanlığı bizleri yönlendirirse, biz böyle bir oyun planının parçası olduğumuzu görürsek, biz gerekeni yaparız. Ha bugün yapmıyor muyuz? Yapıyoruz, biz zaten kendi muhataplarımızla görüşüyoruz ama şu anda bu koordineli, bir ülke düzeyinde kurgulanmış bir oyun planı çerçevesinde değil. Biliyorsunuz 3 Türk’ü bir odaya koyduğunuzda 4 farklı fikir oluşuyor. Üçüncüsü, oradaki Türk-Amerikan diasporasını daha iyi organize etmemiz lazım. Bunun bir kısmı yine bütçe, neden bütçe? Mesela 800 bin Türk-Amerikan vatandaşı var diyoruz ama bunların bizde bir listesi yok. Büyükelçilikte de yok. 800 bin Türk ABD’liye ulaşamıyoruz istediğimizde. Bununla ilgili bir dedektif bürosu mu tutacağız ya da bir araştırma şirketiyle mi çalışacağız artık karar verip amacımıza ulaşmalıyız. Eyalet eyalet 50 tane araştırma şirketinden gerekirse hizmet alıp oradaki Türk ABD’lilerin hepsine, yani ne yapıp edip o 800 bin kişiye ulaşır hale gelmemiz lazım. Ondan sonra onları ABD sistemi dahilinde Türkiye Cumhuriyet lehinde angaje etmenin yollarını geliştirmemiz lazım.

TÜSİAD, TOBB gibi kurumların yurtdışı temsilcileri doğru kişilerden seçilmiyor.  Oradaki ilişkileri kurabilecek, etkileyebilecek, yönlendirebilecek bir kadroya ihtiyaç var

ABD’de bu anlattığınız şekilde çalışabilen etkin bir ülke var mı? Bir örnek verebilir misiniz?

Mesela İsrail lobiciliği yapan AIPAC diye bir kuruluş var. AIPAC; political action committee (siyasi eylem komitesi) değil, yani Kongreye direk para veren bir yer değil ama AIPAC üyelerinin tamamı Kongreye bağış yapar. Tamamen İsrail lobiciliği yapan bir yer ve çok etkin bir yer. Bu etkinliğini de Türkiye’de bazılarının dediği gibi İsrail’in ABD’deki gizli gücü gibi komplolardan oluşmuyor. Bu AIPAC denilen kurumun etkinliği şuradan kaynaklı; sisteme göre hareket ediyor, kendi diasporasını mobilize ediyor. Mesela şahsi hibelerden aldığı bütçelerle uzmanlar işe alıyordu. 1-2 tane temsilci değil bizim yaptığımız gibi, işte TÜSİAD’ın bir temsilcisi var, bizim temsilcimiz var, TOBB’un temsilcisi var, o şekilde değil. Kongre çalışmalarını iyi bilen uzmanları var. Bunlar da sıradan uzmanlar değil. Bizde TÜSİAD, TOBB gibi kurumların temsilcileri bile yeterli uzmanlığı olmayan, sadece temsil görevine yönelik kişilerden seçiliyor. Oysa onlar, Kongre’de yıllarca çalışmış, üst düzey birisini ya da örneğin İran politikalarıyla ilgili eski CIA-İran masası şefini işe alıyorlar. Gerçekten oradaki ilişkileri kurabilecek, etkileyebilecek, yorumlayabilecek, yönlendirebilecek ciddi ve etkin bir kadro kuruyorlar.

O zaman sosyal, ekonomik ve siyasi alanlarda kurumsal ilişkilerin geliştirilmesi yanında, bu kurumlar ve temsilciler, policy impact dediğimiz, ciddi bir siyasi etkide yaratıyorlar ABD siyaseti üzerinde?

Evet, gerçek anlamda politikayı etkileme gücü oluyor bu AIPAC gibi çalışan kurumların. Bizim de bu prensipler çerçevesinde çalışmamız ve örgütlenmemiz lazım.

Türkiye’de devlet adamları ile iş adamlarının ilişkilerinin gelişmesi ve koordinasyonun artması çok önemli. Bu konuda son yıllarda ciddi ilerleme var

Bir de Batılı ülkelerde devletler ve şirketler, iş adamları daha bütünleşik gibi duruyor. Devlet adamlarının çeşitli ülkelere yaptığı ziyaretler çoğunlukla iş adamlarının, kendi ülkelerinin şirketlerinin çıkarlarını korumak için yapılıyor. Türkiye’de de bu seviyede bir bütünleşme var mı? Bu konuda gelişmeler var mı? Türkiye kendi iş adamlarını da kullanabilir mi lobi faaliyetlerinde?

Bence son yıllarda bu konuda ciddi gelişmeler oldu. Olumlu anlamda bir gidişat var. Eskiden ‘ben iş adamıyım’ dediğimde, ağırlıklı devlet memuru kariyerine alışkın aile üyelerim bu ‘iş adamı’ tanımlamasından rahatsız oluyorlar idi. Türkiye’de halen iş adamı bazı çevrelerde sanki kötü bir şey yapan biriymiş gibi görülüyor. Tabii ki bu hızlı köşeyi dönme anlayışından kaynaklı kültürel bir şey. Yavaş yavaş, bunun böyle olmadığını öğreniyor toplum. İş hayatının topluma fayda sağlayan, istihdam sağlayan, bununla da takdiri hak eden bir camia olduğunu hem devlet hem de kamuoyu yavaş yavaş kabul ediyor. Yani bu anlamda ilerleme var. Ama tabii ki Batı bu anlamda daha kendiyle barışık olduğu için, devlet ve iş adamları koordinasyonu bizden çok daha iyi durumda. Ancak bizde de bir ilerleme söz konusu. Mesela bizim bir zirvede Ekonomi Bakanlığı’na bir kanunu değiştirin dememiz çok eleştirildi ama başka gruplar bu tür talepleri iletirken iş dünyası neden iletmesin ki? Kamu yönetimi sorumluları iş hayatıyla neden koordineli olmasınlar ki?  Bunun nasıl bir zararı olabilir? İş adamları da kendi alanları ile ilgili, iyi bildikleri alanlarla ilgili görüş ve taleplerini dile getirmelidir çünkü yasa ve idari uygulamalardan onlar etkileniyor. Bu koordinasyon hem yurtiçi hem yurtdışında daha da geliştirilmelidir.

Türkiye’de bir siyasetçi ile iş adamı yan yana gelince orada yolsuz, yasal olmayan ya da yasal olsa da etik olmayan bir durum olduğu algısı oldukça yaygın. Bunda elbette dediğiniz gibi kültürel, sosyolojik sebepler var ama geçmişte görünen pek çok uygulama ve ilişki türü de bu algıların güçlenmesine neden olmuyor mu?

Haklısınız. Haksızlık etmek istemem. Osmanlı’dan beri parayla ilişkimizle ilgili bir alışkanlık herhalde. Parayla aramız hala barışmadı. Burada bazen üniversitelerde, misafir hoca olarak ders veriyoruz. Öğrencilere; ‘Kim zengin olmak istiyor?’ diye sorduğumuzda, böyle bir kaç el çekinerek kalkıyor. Oysa çoğu kişi el kaldırıp ‘Evet, ben zengin olmak istiyorum’ diyebilmelidir. Ki bu benim gittiğim dersler de felsefe dersleri değil, yani işletme, inovasyon tarzı derslere giriyorum. Sen zaten MBA (İşletme yüksek lisans öğrenimi) tercih ettiysen neden çekiniyorsun ki? ABD’deki bir MBA sınıfında siz ‘Who wants to be rich? (Kim zengin olmak ister?)’ dediğinizde bütün eller havaya kalkar. Oysa bizde de ‘Kim başarılı olmak ister?’ diye sorduğumuzda bütün eller havaya kalkabiliyor. Eğer iş hayatındaysanız, başarının para ile birebir bir ilişkisi olduğunu kabul etmek lazım. Bizde ‘zengin olma’ konusundaki çekingenlikte yine kültürel bir etki var, bu da kötü bir şey değil, ama doğru da değil. Türkiye’de tabii iş adamlarını cezalandırma kültürü de vardı eskiden, bunu da kabul etmek lazım, vergi sisteminde falan bunu net şekilde görürsünüz. Ben son yıllarda bu anlamda iyi gelişmeler görüyorum, daha business friendly (iş dünyası ile dost) bir ortam var. Binalı Yıldırım hükümetinin açıkladığı ekonomi paketi de bu anlamda devrim niteliğinde bir reform sayılmalı.

1 Mayıs işverenlerin de kutlamasıdır. Ben de her sabah kalkıp işe gidiyorum

Aynı şekilde o zaman bizde iş adamlarının bir şey üretmek, toplumsal katkı sağlamaktan çok, ‘kısa yoldan köşe dönme’ eğilimi, kültürü de yok mu? Bunu da sanırım tartışmaya eklemek gerekiyor. Bu nedenle Türkiye’de emek hep işçi üzerinden düşünülüyor, iş adamı üzerinden düşünülmüyor. 1 Mayıs’taki twitter paylaşımınız bu bağlamda anlamlıydı: Kısa yoldan köşeyi dönmeye çalışanların değil de emek vererek çalışan iş adamlarının da İşçi Bayramı’nı kutlamışsınız.

Çok doğru, ben 1 Mayıs’ı kendi kutlamam olarak da görüyorum. Ben de her sabah kalkıp işe gidiyorum ve kendi çalışanlarımdan daha çok risk alıp daha yoğun bir iş yükü üstlendiğimi düşünüyorum.

Eclipse, benim için gerçek bir girişimcilik başarısı oldu. Bill Gates, Al Mann, Burt Rutan, Vern Raburn’un farklı süreçlerinde yer aldığı kişisel iş jeti projesini devam ettiriyoruz

Biraz da iş hayatınızla ilgili konuşalım dilerseniz. EA Havacılıktan Eclipse’e uzanan bir başarı öyküsü, herkes konuşuyor bunu. Sizin bu başarı öykünüz ve Özmen çiftinin başarı öyküleri ile birlikte, Türkiye’nin kendi uçağını yapma projesini de ilişkilendirenler oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da böyle bir projeyi desteklediğini biliyoruz. İstişarelerde bulunduğunu biliyoruz. İş adamlarımızın savunma ve havacılık alanındaki başarıları Türkiye’nin belli teknolojileri üretme konusundaki özgüvenini de arttırmaya başladı. Bize biraz kendi iş hayatınızı, ticari faaliyetlerinizi, kişisel hikâyenizi anlatabilir misiniz?

Ben çok küçük yaştan beri bir şekilde insanların alışkanlıklarının iş hayatını nasıl şekillendirdiğine merak duymuş biriyim. Bu çerçevede hep bu popüler gelişmeleri anlatan, yazan, dergi ve yayınları takip ederdim. Bu şekilde 2003 yılında, ‘Eclipse’ diye kişisel iş jeti projesini Bill Gates ve Al Mann gibi çok önemli iş hayatı önderleri tarafından lanse edildiğini okumuştum ve merak etmiştim. O projeyi takip ettim. Bu proje NASA’nın bir bütçesiyle başlamış, Jetgilleri anımsatan bir proje aslında ama insanoğlunun eski çağlardan beri var olan o uçma hayalini gerçekleştirme için hava ulaşımında da bir kişiselleşme devrimi yaşanması gerekiyordu. Gelecekte sivil kişisel hava araçlarının yaygınca kullanılabilmesi için halen AR-GE’ye, inovasyona önem veren ABD gibi ülkelerde bazı çalışmalar yapılmış 1990’ların sonunda. 1990’ların sonunda Burt Rutan, NASA’nın bu space shuttle’nı (uzay mekiğini) dizayn eden çok ünlü bir uçak tasarımcısı tarafından proje sürdürülmüş. Futuristik bir proje değil de, daha gerçekçi, gerçek anlamda uygulanabilecek kişisel bir jet tasarımı projesine dönüştürülerek bazı altyapı çalışmaları yapılmış. Bu çalışmalar daha sonra Vern Raburn isimli Microsoft’un 7. çalışanı ve Bill Gates’in çocukluk arkadaşı bir girişimcinin dikkatini çekmiş ve Vern projeyi devralmış. Gates ve Raburn yakın arkadaşlar, hatta Albuequerque müzesinde ikisine polisin kestiği bir hız cezasını görebilirsiniz. Biliyorsunuz ilk PC’nin (kişisel bilgisayar) yapıldığı yer Albuquerque. Burası New Mexico eyaletinin 700 bin nüfuslu bir şehri, ama ilginç bir şekilde çok ciddi teknolojik gelişmelere sahne olmuş. Ben de bu projeden haberdar olup bir şekilde ucundan tutmak istedim. ABD’deki bağlantılarımı kullanarak, bu fabrikanın önce ortağı, sonra da patronu olan Hollandalı bir beyefendi ile tanıştım. Önce bölge haklarını satın aldık. Bu benim için gerçek bir girişimcilik başarısı oldu.

Türkiye’nin havacılıkta tarihi önderlikleri var. Osmanlı döneminde atılan temeller Atatürk’ün vizyonu ile yoğrulmuş ve havacılıkta birçok ilke imza atmışız

Nasıl başardınız bunu? Detaylarını anlatabilir misiniz?

Tabii. Öncelikle Türkiye onların gündeminde hiç yokken, onlara Türkiye’nin havacılıktaki tarihi önderliklerini anlattım. Türkiye’nin havacılıktaki vizyonu gerçekten sadece ilk savaş pilotu ile sınırlı değil,  havacılıkta birçok ilke imza atmışız, özellikle bu bölgede. Atatürk’ün vizyonu sayesinde Osmanlı döneminde atılan temeller pek çok ülkeden önce doğru değerlendirilmiş. Türk Hava Kurumu’nun kuruluş tarihine, THY’nin kuruluş tarihine baktığınızda birçok ülkede hiçbir şey yokken Türkiye’nin bu alanda önderlik yaptığını görürsünüz. Tabii bunun da bana verdiği bir destek ve özgüvenle ve tarihçenin bana verdiği altyapı ile, bir uçağın satış haklarını almış oldum. Ancak o dönemde benim için kişisel olarak belki çok akıl karı değildi bu, zira finansal imkânlarım sınırlıydı. Ama bana bir şans tanımak istediler, tabii belli bir sipariş sayısını da taahhüt etmiştim, ondan sonra da bir filo yatırımcısı arayışına girdim. Bir yatırımcıyı ikna ettim, tam bir yola koyulmuştuk ki bir uçak takviyesi, filosu kurmayı tasarlarken, fabrika iflas etti 2008 sonu dünyada yayılan kriz ile beraber.

Fabrikanın iflasına doğrudan 2008’deki genel ekonomik kriz mi neden oldu? Bir finansman sorunu, ödemeler dengesi sorunu mu yoksa başka sorunlar mı vardı? İşinde başarılı olamayan bir fabrika mıydı yoksa? İflas eden bir fabrikayı satın almak oldukça riskli bir girişim değil mi?

Fabrika başarısız değildi. Fabrikanın finansman ihtiyacını etkiledi tabii küresel kriz ama aslında fabrikanın ortaklarının kişisel olarak bir finansman sorunları yoktu. Sadece kim ne kadar koyacak, kim hangi yetkileri alacak falan gibi konularda anlaşamadıkları için şirket parasız kaldı. O dönemde çok iflas vardı ABD’de, ama 700 bin nüfusu olan bir yerde yaklaşık 3 bine yakın çalışanı olan bir fabrikanın bu duruma düşmesi dikkat çekti, protestolar vs oldu, en sonunda da bir kayyum atandı ve kayyum bir ültimatom koydu: ‘Şu tarihe kadar bu şirkete gerekli finansman sağlanmazsa ben de tüm varlıkları iflas çerçevesinde açık arttırma ile satacağım’ dedi. Borç sahipleri de ortaklar da ihale yasaklısı olacak dedi. Ama ortaklar yine de anlaşamadılar o dönemde. Biz o zaman aslında fabrikanın sadece müşterisiydik ama içerde ne olup bittiğini iyi biliyorduk. Yüklü miktarda sipariş verdiğimiz için Yönetim Kurulu’nda gözlemciydik. Bu sayede aslında orada bir başarı öyküsü olduğunu, sadece ortakların anlaşamaması nedeniyle fabrikanın kötüye gittiğini anladık. Kayyumla bir anlaşma yaptık, ‘stalking horse bid’ denilen ABD iflas kanunu yedince bölümünde (Chapter 7) tanımlanan şartlarda bir öncelikli varlıkları satın alma anlaşması yaptık kayyum ile. Bunun anlamı öncelikli teklifi biz vermiş oluyoruz, tabi isteyen rakip olabiliyor, ama açık arttırmada hep bizim üstümüzde bir teklif vermeleri lazım.

Aslında siz ortağınızla rakipmişsiniz önceden. Orada da enteresan bir hikâye var. Anlatır mısınız biraz?

Evet, aslında ortağımla rakiptik önce, ancak ön teklif aşamasında tanıştık ve birlikte çalışma kararı aldık. Açık arttırmaya başka rakip katılmayınca ilk yaptığımız 40 milyon dolarlık anlaşma çerçevesinde fabrikayı satın aldık. Uzun bir hikâye ama özetlemek gerekirse, yurtdışında Türkiye ile ilgili yanlış bir algının olması o süreçte benim lehime çalıştı ilginç bir şekilde. Ortağım sonra bu durumu bana itiraf etti. Dedi ki ‘Yüklü bir sipariş vermiştin. Yaşına bakınca yatırımcı olduğunu tam anlayamadım, nereli olduğuna bakınca da kesin petrol zengini falan, sırf prestij için fabrikayı almak ister bu kişi diyerek rekabet etmek yerine bununla bir ortaklık yapalım, birlikte girelim diye düşündüm.’  O dönemde 40 milyon dolara birlikte satın aldık. 2 yıl sonra da Skorsky ortak oldu, bu da daha hızlı büyümemizi sağladı.

Türkiye doğru kararları alırsa havacılık sektöründeki potansiyeli çok yüksek. Türkiye zaten yıllardır dünyanın en önemli uçak üreticilerine parça üretiyor

Havacılık sektörü dediğimiz zaman hemen aklımıza ABD ve Batı Avrupa ülkeleri geliyor. Türkiye’nin havacılık sektöründe geleceği, potansiyeli olabilir mi?

Doğru kararları alırsak evet. Ancak bu doğru kararları alırken çok siyasi bakmamak lazım, eğer duygusal davranıp, sırf egomuzu tatmin etmek için bu işe girişirsek başarısız oluruz.

Sizin sahibi olduğunuz EA havacılık vasıtasıyla da Türkiye’deki havacılık sektörüne de oldukça hâkimsiniz, gelişmeleri yakından izliyorsunuz. Türkiye’nin de son dönemde kendi uçağını üretmesi çok dillendirilen bir proje olmaya başladı. Eclipse deneyimi ile de birleştirerek Türkiye’deki havacılık sektörünün eksiklerine bakışınız da değişti mi?

Elbette, deneyiminiz artıp çeşitlendikçe bakış açısınız da gelişiyor. Havacılıkta jet üretelim dediğimizde Türkiye’nin bu konuda geride kalmasının sebeplerini de net şekilde gördük. Kendi özgün uçak tasarımını ve gelişmesini yapmak demek, başarılı bile olsanız, minimum 1 ile 3 milyar dolar arası maliyet demek. Artı başarılı olamama riskiniz olduğu gibi, başarılı olsanız bile, o başarıyı sağladıktan sonra da bir uçağı satabileceğinizin garantisi yok. O nedenle havacılık aslında dünyadaki en sermaye yoğun sektörlerden birisi ve genelde devlet desteği olmadan da ilk adımın atılabileceği bir sektör değil. Mesela Brezilya bu konuda epey yol aldı ama 1970’lerde devlet oraya bir teşvik verdiği için. Yani 40 yılda şu anda olduğu noktaya gelebilmiş Embraer. Şimdi bakınca tabii ki karlı bir şirket, Brezilya’ya teknoloji, istihdam, katma değer, ihracat imkânı ve dünyada tanıtım gibi konularda büyük katkılar sağlıyor. Ama bu başarı 1970’lerdeki Brezilya’nın aldığı kararlarla başlıyor. O nedenle bizimde bu yönde alacağımız kararlar, yatırımlarımız çok önemli. Bugün bölgesel jet projesi gündemde, ama başlarken hemen seneye ya da 2 sene sonrası için çok önemli ihracat hayalleri kurmamak lazım. Bugün havacılığa yatırım yapmak yarının nesillerinin ihracat imkânları ve istihdam imkânları çeşitlenecektir.

Yurtdışında Türk iş adamlarının geliştirdiği projeler, yatırımlar ve edindikleri deneyimler yine de Türkiye’deki toplumda bir umut yarattı. Yıllardır pompalanan ‘Türkler zaten yapamaz bunu’ gibi algıların kırılmaya başladığını görüyoruz. Sizin de çeşitli vesilelerle belirttiğiniz gibi aslında Türkiye’nin havacılık alanında belli bir tarihsel perspektifi ve çok önceden konmuş bir vizyonu da var. Sanırım bunun da farkında değiliz uzun bir süredir. Şimdi bir Türk iş adamının ortak olduğu bir şirketin ürettiği jetlerde yakıt tasarrufu sağlayan en yeni teknolojileri sunabildiğini görüyoruz. Diğer savunma sanayi ve farklı sektörlerdeki iş adamlarımızın başarıları da ortada. Türkiye dünya piyasasında yarattığı bu markaları, başarıları iddialı şeklide pazarlayabiliyor mu? Bu algıların kırılması için ciddi promosyon çalışmaları da yapılıyor mu?

Kesinlikle. Kamuoyundaki özgüven eksikliği aslında kendi kendimizi algılamamızdaki sorunlardan da kaynaklanıyor. Türkiye zaten yıllardır dünyanın en önemli uçak üreticilerine parça üretiyor. Uçak dediğinizde bu parçaların toplamıdır zaten. Buradaki asıl başarı o parçaları üretebilmekteydi aslında. O parçaları uluslararası havacılık standartlarında üretebildikten sonra o parçaların montajını yapmak çok zor bir şey değildi. Burada önemli olan tasarımdı. Türkiye’nin bu tasarımı yapabilme kabiliyeti de vardır. Türkiye’de TAI gibi 3 bine yakın çalışanı olan yerler var. Havacılık gibi tamamıyla en uç teknoloji gerektiren sektörlerde üretim yapıp ihracat gerçekleştiren şirketlerimiz var. Türkiye’nin bu konuda ortaya konulmuş vizyonu ve altyapısı var. Kısacası Türkiye’de bu konuda özgüven eksikliğinin hiçbir sebebi ve gereği yoktur. Yani gerçek anlamda bir sebebi yok, sadece psikolojik bir sıkıntı var bence. Bizim şunu değerlendirmemiz lazım: Biz uçak yapabilir miyiz? Yapabiliriz, böyle bir imkân fazlasıyla var elimizde. Ama Allah’ın emri de değil. Yani ticari olarak doğru adımı atmamız lazım, biz hangi uçağı üreteceğiz, nasıl bir uçak üreteceğiz, hangi pazara hitap edeceğiz? Bu soruları çok iyi cevaplayıp ona göre derin bir girişimde bulunmak lazımdır. Burada yurtdışı ile bir ortaklık yapmaktan da ilk başta çekinmemek lazımdır. TAI, bugün havacılık altyapısında çok önemli bir şirket ve 100% Türk olan bir şirkettir. Ama TAI de öyle başlamadı ki, Lockheed Martin ile ortak bir yer olarak başladı. Bu şekilde o Lockheed Martin’in sahip olduğu yılların birikimini de bir şekilde emmiş oldu. Sonra onu ortaklıktan çıkardı ve kendi yoluna devam etti, ama o birikimi aldıktan sonra. O yüzden ortaklıklardan çekinmemek lazım, ancak doğru hedefler konulmalı.

TAİK, Türkiye-ABD ticari ilişkilerinin oluşmasında ve gelişmesinde çok önemli bir yere sahiptir. Türkiye’nin en eski iş konseyidir. DEİK altında faaliyet gösteren en büyük kuruluştur

Dilerseniz bu dönemde başkanlığını da yaptığınız TAİK’i konuşalım biraz. TAİK’in tarihinden, Türk-Amerikan ilişkilerindeki öneminden ve çalışmalarından da bahseder misiniz?

TAİK, Türkiye’nin en eski iş konseyidir. Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu’nun (DEİK’in) altında faaliyet gösteren en büyük kuruluştur. Bu sektörde faaliyet gösteren, 1985’te kurulmuş, bu 31 yıl içinde de, TAİK’e hem başkanlık yapmış hem Yönetim Kurulu’nda yer almış hem de üye olmuş şirketlere baktığımızda Türkiye ekonomisine yön veren şirketleri ve isimleri görüyoruz. Bu bizim için büyük bir gurur kaynağı. Mesela rahmetli Mustafa Koç, 7 yıl başkanlık yaptı. Türkiye-ABD ticari ilişkilerinin oluşmasında önemli rol oynayan bir yer. Bu misyonunu düzenli yıllık organizasyon ve konferanslarla ve farklı projelerle sürdürüyor. Üyelerimizin yeni pazarlara açılmasını sağlıyoruz ve ABD pazarına girişi kolaylaştırıyoruz.  Şu anda sadece Yönetim Kurulu’muzda ABD’de ciddi yatırım yapmış en az 6-7 kuruluş var.

Siz Başkan olarak bizzat PR çalışmalarına da katılıyorsunuz değil mi? TAİK adına da bir temsil görevi üstlenerek çeşitli organizasyonlara katılıyorsunuz, Senato’da ya da ilgili platformlarda konuşmalar yapıyorsunuz, basına vs. röportajlar veriyorsunuz?

Elbette, bir bilinirlik yaratmaya çalışıyoruz bu şekilde. Mesela yapısal engellerin olmadığını ve mesafenin de yapısal bir engel olmadığını doğru yerlerde anlatıyoruz. Özellikle KOBİ düzeyinde bu bilgilendirmeye ihtiyaç var. Büyük şirketlerimiz bazı gerçekleri biliyor ama orada da başka engeller çıkabiliyor. Bunların giderilmesi için de çalışmalar yapıyoruz. Mesela eyalet teşvik sistemlerini çok iyi bilmiyorlar. Bu konuda da yönlendiriyoruz. ABD’de bütün o eyaletler birbirileriyle rekabet içinde varlar. Tabii ki ABD federal bir devlet ama eyaletler arasında ciddi bir rekabet var. Bu anlamda şu andaki Türkiye yatırımlarına bakarsanız, 6-7 eyalette ciddi yatırımlarımız var. Yani nükleer tıptan tutun ağır sanayiye, havacılıktan bakır üretim merkezlerine kadar ciddi anlamda katma değeri yüksek alanlarda yatırımlar oluşturmaya yapmaya başladı TAİK üyeleri. Ben bu anlamda TAİK’in çok önemli misyonlar üstlendiğini düşünüyorum ve kendi adıma da bu misyonları biraz daha ileriye taşımaya gayret ediyorum.

Türkiye kendine güvenmeli. İçimizdeki bazı siyasi çekişmeleri yurtdışındaki algımıza alet etmemeli, çekişmeleri yurtdışına taşımamalıyız

Son olarak, Türkiye’deki siyasetçilere, politika yapıcılara vermek istediğiniz bir mesaj var mı? Türkiye ABD’den nasıl görünüyor? Türkiye’deki genç girişimcilere neler tavsiye edersiniz?

Türkiye’de öncelikle bizim kendi içimizde çözmemiz gereken bir algı krizi var, bunu siyasetçilerin ve bizlerin çözmesi gerekiyor. Tabii ki bazı sorunlar yaşanıyor ama özellikle ticari açıdan, ekonomimizin dayanabilirliği açısından belli bir özgüveni artık hissetmemiz gerekiyor. Bu birincisi. İkincisi içimizdeki bazı siyasi çekişmeler yurtdışındaki algımıza alet edilmemeli ve çekişmeleri yurtdışına taşımamalıyız. Bunu kol kırılsın, yen içinde kalsın anlamında söylemiyorum. Türkiye’nin bazı sorunları var ve bu sorunların gerçek boyutları içinde tartışılması gerekiyor. Bizim görevimiz yurtdışındaki yabancı yatırımcılara yalan söylemek de değil; doğruyu anlatmak zorundayız. Ancak mevcut algının doğruyu anlatmadığı da kesin. Türkiye’ye bir Ortadoğu ülkesi gözüyle bakıldığında, Türkiye bir Mısır’la, Suriye ile, Irak ile karşılaştırılıyor. Oysa biz bunun doğru olmadığını biliyoruz. Cumhuriyetimiz de gelişmekte olan genç bir cumhuriyet nispeten, ama iyiye doğru evirildiğimiz de bir gerçek. Bütün bu Gezi olayları falan bile bir nevi demokrasinin olgunlaşmasının bir dışa vurumu olarak düşünülmeli. Bakın daha 2016 yılında Dallas’ta yaşananlarla ilgili ABD basını ‘İç Savaş’ manşetleri attı. Ben ABD’liler bana sorduğunda diyorum ki; ABD’de 1960’lardaki protestolar, küçük olaylarla sınırlı değildi. 1960-70’lerde sokaklarda kaç tane insan öldü. O zaman siyahi Amerikalıların hakları çok mu iyi durumdaydı? Değildi. Bugün çok farklı bir noktada; hatta siyahi bir Başkan var ama halen bu tarz olaylar yaşanabiliyor. Bu sıkıntılar ABD’nin bir gerçeği olabilir ama hikâyenin tamamını anlatmıyor.

Çalışmadan başarı olmaz. Şu sözü çok severim:
‘Çok çalışmak yeteneği yener, eğer yetenek çok çalışmazsa’

Genç yaşta önemli başarılara imza atmış bir iş adamı olarak genç arkadaşlara tavsiyeleriniz var mı? Özellikle girişimcilik anlamında. Türkiye’de çalışmadan, hiçbir konuda kendini geliştirmeden, particilik ya da şucu bucu olmakla hızla bir yerlere gelmeye ya da köşe dönmeye çalışan kariyerist bir genç kesim yanında;  yaratıcılık, inovasyon konularına çok meraklı, girişimcilik ruhuna sahip bir gençlik de geliyor gibi görünüyor.

Burada çok sevdiğim bir lafı söylemek istiyorum: “Hard work beats talent when talent does not work hard” (Çok çalışmak yeteneği yener, eğer yetenek çok çalışmazsa). Bir kere birinci tavsiyem çok çalışmak zorunda olduklarını anlamaları lazımdır.  Dışardan bakınca çalışmadan başarılı görülen birileri varsa bu ancak illüzyondur. Örneğin, piyango kazananları araştırın, ben iddia ediyorum, hiç birinin sürdürülebilmiş bir ekonomik başarısı yoktur. Hazır paraya dağ dayanmaz demişler ya gerçekten öyledir. Ne zaman dayanır? Onu akıllı bir şekilde işletirsen. Yani yine çalışmayı gerektiriyor. 1 milyon TL’nin varsa elinizde, 10 yıl hiçbir şey yapmasan, elinde yine hiçbir şey kalmıyor enflasyonla vs. Öteki bahsettiğiniz aylak genç kesimi ben de gözlemiyorum, onların durumunu hem kendileri hem Türkiye’nin geleceği açısında korkunç görüyorum. Bakınız biz çalışmadan, emek sarf etmeden, onla bunla çalışmadan köşeyi dönmeye çalışan büyükleri bile eleştirirken, insanın daha kendini geliştirme yaşındayken bu yola sapması onu ilerde ruhen de madden de çökertecektir.

Küreselleşme ile birlikte özellikle sosyal medyada ya da IT alanlarında gördüğümüz bazı şirketlerin veya sanal uygulamaların, girişimci buluşların, bir bilgisayar oyunu bile olsa, küresel ölçekte büyük getiriler getirmesi gençleri bu alanlarda girişimci olmak adına hırslandırsa da biraz da tembelleştiriyor mu acaba? Ya da varmak istedikleri sonuca o kadar odaklanıyorlar ki ne yapmaları gerektiğini unutup sonra da ulaşamadıkça bir yılgınlığa düşüyorlar? Bir şey bulurum ve bir anda çok zengin olabilirim algısı, onu bulmanın ne kadar zahmet ve çalışma gerektirdiğini fark etmediğiniz zaman, tam tersi bir etki yaratıp bir rahatlama ve tembellikle beraber başarısızlığa da yol açabiliyor sanırım. Genç girişimcilere bu konuda da hatırlatmak istediğiniz şeyler var mıdır?

Evet maalesef. İstatistiklere bakarak ben öyle de çok genç tanıyorum. Bunun tamamıyla gerçekle alakasız olduğun bilmeleri lazımdır. Çok çok küçük istinaslar hariç; Facebook’tan tutun,  UBER olsun, Twitter olsun, Microsoft olsun, Apple olsun, bütün büyük başarıya ulaşan şirketlerin tamamı en üst düzeyde çalışmayı gerektiriyor. Çok çalışmadan asla bir şey başarmak mümkün değildir. Çok çalışmak kadar, kendilerine bir hedef koymaları ve o hedefe nasıl ulaşacaklarının altını da doldurmaları gerekiyor. Mesela bir yolculuğa çıkıyorsun, hangi güzergâhtan giderek oraya ulaşabileceğini bilmiyorsan ulaşma şansın var mı? Var ama çok büyük bir tesadüf olması gerekir, birçok şirket böyle batıyor. Neden kurulan şirketlerin çoğu batıyor? Çünkü hazırlıksız, o hedefi çizmeden yola çıkıyorlar. O hedefi aşama aşama belli adımlara bölmüyorlarsa aslında o hedef de gerçekçi değildir. Burada çevrenin de yeteneğinin de etkileri olacaktır. Ancak çok çalışmakla, hedefini ve adımlarını iyi hazırlayarak, kendini disipline ederek, zamanla o gerekli çevreyi de, yeteneği de geliştirebilirsin. Siz başarılı bir iş insani olmak istiyorsanız, öncelikle kendinize tutku ile çalışabileceğiniz bir hedef koymalısınız. Eğer siz tutku ile çalışabileceğiniz bir sektördeyseniz, bir iş kolundaysanız başarılı olabilirsiniz, değilseniz başarılı olma şansınız yok. Sadece karlı olabilir diyerek bir iş koluna girilmez, onu seveceksiniz de, tutku duyacaksınız. Örneğin siz inşaatı hiç sevmiyorsanız, bir binayı inşa etmek sizi hiç heyecanlandırmıyorsa, o zaman bir Ali Ağaoğlu olma şansınız da yoktur. O nedenle ailelerin de çocuklarını doğru yönlendirmesi lazım. İş hayatına da atılsa, bir meslek sahibi de olsa, severek yapacağı işe yönlendirmelisiniz. Eğer çocuk ressam olmak istiyorsa ama siz onun illaki makine mühendisi olmasını istiyorsanız, o çocuk başarı ile üniversiteyi bitirip makine mühendisi olsa da, başarılı bir makine mühendisi olmayacaktır. O nedenle kendi tutkunuzla örtüşen gerçekçi bir hedef koyup doğru planlama yaparak ve çok çalışarak o hedefe yürümelisiniz.

Havacılık da sizin çocukluğunuzdan bu yana tutku duyduğunuz bir alan, bunu hep dile getirmişsiniz. Bu bağlamda tavsiyenizi kendi hayatınızda da uyguladığınız görülüyor.

Evet kesinlikle.

Sayın Alptekin, bu uzun ve güzel sohbet için çok teşekkür ederim. Türkiye Politika ve Araştırma Merkezi (Research Turkey) adına da bu röportaj için teşekkürlerimizi sunuyorum. Size bundan sonraki hayatınızda ve çalışmalarınızda başarılar diliyoruz.

Ben teşekkür ediyorum. Çok keyifli bir sohbet oldu. Sağolun.

Röportajı şu şekilde referans vererek kullanabilirsiniz:

Research Turkey (Ağustos, 2016), “Ekim Alptekin Röportajı (Bölüm 2): “Türk-Amerikan İlişkilerinin Ekonomik Dinamikleri: Gelişen Ticari İlişkiler, Lobi Faaliyetleri ve Siyasi Etkileri””, Cilt V, Sayı 8, s.12 – 30, Türkiye Politika ve Araştırma Merkezi (Research Turkey), Londra: Research Turkey (http://researchturkey.org/?p=12753&lang=tr)

 

Facebooktwitterlinkedinmail

Yorumlar

Loading Facebook Comments ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.