Ekim Alptekin Röportajı (Bölüm 1): “Türk-Amerikan İlişkilerinin Siyasi Dinamikleri ve Türkiye’nin İç ve Dış Politikasındaki Kritik Gelişmeler”

Ekim Alptekin Röportajı (Bölüm 1):
“Türk-Amerikan İlişkilerinin Siyasi Dinamikleri ve Türkiye’nin İç ve Dış Politikasındaki Kritik Gelişmeler”

Türkiye Politika ve Araştırma Merkezi (Research Turkey) olarak Türkiye ABD İş Konseyi (DEİK/TAİK) Başkanı Kamil Ekim Alptekin ile Türk-Amerikan ilişiklerindeki son durum ve Türkiye’nin iç ve dış politikasındaki kritik gelişmeler üzerine uzun bir röportaj gerçekleştirdik. Ekim Alptekin kendisini Translatik ticaretinin ve uzun bir geçmişe sahip olan Türk-Amerikan işbirliğinin ticari ve siyasi ayaklarının geliştirilmesi ve desteklenmesine adamış genç ve başarılı bir iş adamı.  1977 Ankara doğumlu olan Alptekin; Türkçe, İngilizce, Flemenkçe, Fransızca ve Almanca bilmektedir. 2001 yılında Utrecht Üniversitesi’nde hukuk ve ekonomi öğrenimini tamamlamıştır. Daha sonra ABD’ye taşınan Ekim Alptekin, Temsilciler Meclisi’nde Uluslararası İlişkiler Komitesi (HFAC) ve farklı uluslararası kurumlarda görev yapmıştır. Diplomasi alanında önemli temsil görevleri üstlenen Alptekin, Türkiye adına hem Arnavutluk Fahri Konsolosu hem de Birleşik Devlet Nevruz Komisyonu Yönetim Kurulu Üyesi olarak görev yapmaktadır. Ekim Alptekin aynı zamanda Avrupa Dış İlişkiler Konseyi (ECFR) ve Türkiye Sanayicileri ve İş Adamları Derneği (TÜSİAD) üyesidir.

Ticari alanda da önemli faaliyetleri olan Ekim Alptekin, Albuquerque, New Mexico merkezli hafif jet ve jet motoru üreten Eclipse Havacılık (Eclipse Aerospace Inc.) şirketinin kurucusu ve büyük ortaklarındandır. 2008’de yeniden yapılandırılan ABD’li Eclipse Aerospace Inc. şirketini satın almak için Türkiye’de kurduğu EA Havacılık A.Ş. Amerika’da ilk uçak sanayi yatırımı yapan şirket olma ünvanını taşımaktadır.  Ek olarak, Ekim Alptekin, EA Gayrimenkul Geliştirme İnşaat Yatırım A. Ş., One Colony A.Ş. ve ATH Savunma ve Güvenlik Çözümleri gibi şirketleri ile emlak, inşaat, savunma, güvenlik, eğlence ve turizm endüstrilerinde de ticari olarak aktiftir. Alptekin, kurucusu ve ortağı olduğu pek çok şirketini EA Group adı altında toplamıştır ve EA Group’un Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı yürütmektedir.

2012-2014 yılları arasında Türk Amerikan İşadamları Derneği’nin (TABA/AmCham) de Genel Başkanlığını yürüten Alptekin, 2012 yılında Türk Amerikan Cemiyeti tarafından Genç Toplum Lideri seçilmiştir. EA Havacılık olarak kurucu ve ortak olduğu Eclipse Havacılık girişimi ile 2011 yılında Türk Amerikan Konseyi Ticari Liderlik Ödülü’nü kazanmıştır. Kartal Kule ve Beykonak Evleri projeleriyle İstanbul gayrimenkul sektörüne giriş yapan Alptekin’in şirketi EA İnşaat,  “Kartal Kule” projesi ile “International Property Awards” tarafından “Avrupa’nın En İyi Mimari Projesi Ödülü”ne layık görülmüştür.

Ekim 2015’te Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) altında faaliyet gösteren Türkiye-ABD İş Konseyi (TAİK) Yürütme Kurulu Başkanı olan Ekim Alptekin halen bu görevi sürdürmektedir. Ekim Alptekin ile Türkiye’nin güncel iç ve dış politika gelişmeleri ve dinamikleri üzerine uzun bir röportaj gerçekleştirdik. Röportajımızı iki bölüm olarak yayınlayacağız. Röportajımızın bu ilk bölümünde; Türkiye ve ABD’nin siyasi ilişkileri, ABD-Türkiye arasındaki kriz iddiaları, Amerikan sisteminin detayları ve ABD siyasetinde etkili olmanın yolları, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD ziyaretinin perde arkası, Gülen cemaatinin (paralel yapının) ABD ile ilişkisi ve ABD’deki faaliyetleri, Türk dış politikasındaki güncel gelişmeler, Türkiye-Rusya krizi, Türkiye’deki laiklik, anayasa ve başkanlık sistemi tartışmaları, milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılması ve İngiltere’nin AB üyeliğinden çıkış referandumu üzerine konuştuk. Röportajımızın birinci kısmının geniş özetini ve ilke olarak sansürsüz olarak aktardığımız tam metnini aşağıda okuyucularımıza sunuyoruz.

Röportajın Özeti: Birinci Kısım

Türk-Amerikan ilişkilerinin temelleri sağlam atılmıştır. Türkiye ve Amerika nihai siyasi amaçlar konusunda hemfikirdir. Bugün de hedeflerimiz aynı, ancak o hedeflere nasıl ulaşacağımız konusunda görüş farklılıklarımız oluyor

Türk-Amerikan ilişkilerinde PYD meselesi kaynaklı bir kriz görmüyorum. Ama görüş farklılığı var. Amerika’nın PYD ile ilişkisinin stratejik olduğunu düşünmek hatadır. Bu hatayı hem Türkiye hem PYD yapıyor

ABD-PYD ilişkisi dönemsel bir ihtiyaca hitap eden kısa dönemli taktiksel bir işbirliğidir. Amerika sadece PYD’yi kendi amaçları doğrultusunda kullanıyor

Amerikan sistemi yukardan aşağı bir sistem değil. O nedenle lobi yaparken hem uzman akademisyenler ve düşünce kuruluşları hem de devlet bürokrasisi içindeki uzmanlarla iletişime geçip gerçekleri aşağıdan yukarı anlatmamız lazım

Türkiye’nin ABD ile ters düşer görünen her hamlesini ‘eksen kayması’ gibi değerlendirmek doğru değildir. 1991’de çift kutuplu dünya sona erdikten sonra Türkiye’nin kendi sosyolojik gelişmesi gereği çerçevesinde artık Amerika’dan her alanda daha bağımsız hareket etmeye çalışması normaldir

Türkiye’de Amerikan sistemini halen çok doğru okuyamıyoruz. Amerika ile ilişkilerimizi sadece Beyaz Saray üzerinden yürütemeyiz. Örneğin ABD Kongresi’nin önemini son dönemde keşfettik

Amerika sisteminde silah satışı yetkisi tamamen Kongre’dedir. Amerika’dan silah satın almak istiyorsanız bunu sadece Başkan ile konuşup onun olumlu ya da olumsuz kararı gibi göremezsiniz

Amerikan politik sisteminde Kongre’ye bağış yapmak lobiciliğin temellerinden birisidir. Sistemi doğru okumalıyız

Türkiye’nin dışardaki imaj kaybı ile ilgili bir algı sorunu olduğu gerçek, bunu inkâr edemeyiz. Bizim hatalarımız da var. Ama Türkiye artık siyaseti halklar arasındaki, buna iş adamları da dâhil, ilişkilerden ayırabilen bir ülke. Bu bölgede baktığınızda böyle bir alışkanlık yok, bu bölgede bu olgunluğa erişmiş belki tek demokrasi Türkiye

Türkiye’de laikliği tartışmaya açmayı çok yanlış buluyorum. Türkiye’yi dünyada en özel kılan, Türkiye’nin stratejik önemini anlatan tek bir şey söyleyin derseniz, size halkının çoğunluğunun müslüman ama devletin laikliğe bağlı olmasıdır derim

Türkiye’nin Batı’nın, Amerika’nın gözünde, stratejik olarak şöyle bir eksikliği vardı: Müslüman dünyasında inandırıcılığımız yoktu. Bu, Sayın Erdoğan ve AK Parti gelişi ile aşıldı, Türkiye’nin stratejik önemi ve değeri arttı

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD ziyaretinin ekonomi ayağını Türkiye-ABD İş Konseyi (DEİK/TAİK) ve Başbakanlık Yatırım Ajansı (İSPAT) ile birlikte organize ettik. Programla ilgili Cumhurbaşkanlığı Ekonomi İzleme ve Koordinasyon Daire Başkanlığı da koordinasyonu üstlendi

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD ziyareti oldukça başarılı geçmiştir. Nükleer Zirvesi’ne katılmak üzere teşrif etseler de Cumhurbaşkanımız hem siyasi temsilciler hem iş dünyasından temsilcilerle önemli görüşmeler gerçekleştirdi

Nükleer Zirvesi nedeniyle 50’yi aşkın devlet başkanı Washington’daydı. Hepsi bazı CEO’larla görüşme ayarlamaya çalıştı, ama hiçbirisi Cumhurbaşkanımız gibi 22 tane üst düzeyde CEO ile görüşmeyi başaramadı

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Brookings Institute’deki konuşmanın iptal edilmesi gibi bir durum olmadı. Cumhurbaşkanı son derece pozitif etkileri olan bir konuşma yaptı. Orada bir kriz olduğu iddiası oraya girişte yaşanan sorunla ilgiliydi. Oradaki kargaşayı yaratan, provoke eden oraya görevli gelen ve gazeteci olduğunu söyleyen Emre Uslu denen şahıstı

Emre Uslu’ya çok basit bir gazeteci olarak bakmak doğru olmaz. Adam Türkiye’de yüzlerce insanın içeride çürümesine hatta ölmesine yol açan bir krizin başrol oyuncularından biri. Paralel yapının tetikçilerinden olan bu şahsın çıkarabildiği kargaşa sayesinde iki yeri morarıyor, bunu gülerek sosyal medyada yayınlıyor

Cumhurbaşkanlığı korumalarının orada kişilere müdahalesi doğru değil. Bunu yaparak oyuna geliyoruz, hata ediyoruz. Orada Emre Uslu gibi provokatörleri Amerikan Gizli Servisi’ne bildirip çıkartmamız gerekirdi. Amerikan polisiyle muhatap olsun. Aynı şekilde tam şehit haberleri geldiği saatlerde orda PKK’lı provokatörler de vardı. Burada akılcı hareket edip bu provokatörlerin yaptığımız olumlu şeyleri gölgelemesine izin vermemeliyiz

Paralel yapının Amerika’da belli bir tecrübesi var ama bu Amerika’nın onları koruduğu anlamına gelmez. Paralel yapı ile ABD arasında stratejik bir devlet politikası düzeyinde ilişki olmaz. Ancak günün ihtiyaçlarına dayalı bireysel ilişkiler olabilir

Paralel yapının CIA ile hiç ilişkisi yok demek doğru olmaz. Senin dünyada 1200 tane okulun varsa, bir CIA ajanının çok rahat giremeyeceği bölgelerde bile altyapın varsa, CIA bunu tabii ki kullanmak isteyebilir. Ama ben CIA bunları koruyor gibi söylemlere asla inanmıyorum

ABD ile İran’ın son yaptığı antlaşma Türk-Amerika ilişkilerini çok fazla değiştirmeyecektir. İran ile de geçici olarak bir takım işler yürütülüyor. ABD-İran ilişkilerinin, Türkiye-ABD ilişkileri gibi stratejik boyuta varması için çok uzun süre gerekiyor

İran’a uygulanan ambargonun sonuçlanması bence iyi bir şeydir. Bu Türkiye’yi de olumlu etkiler, bölgedeki ticareti geliştirir

İsrail ile ilişkilerin yeniden gelişmesine son derece olumlu bakıyorum. Bölgeyle barışık olmamız gerektiğini düşünüyorum

Mısır’daki askeri darbe yanlıştı. Dünyanın büyük güçlerinin bu gerçeği bu kadar çabuk kabul etmeleri uygunsuzdu. Türkiye’nin buradaki prensipli duruşu doğru bir duruştur. Ancak çıkarlarımız için Mısır ile ilişkilerimiz sadece taktiksel olarak yumuşatılabilir

Uçak düşürülmesi krizinde Rusya’nın çok önemli bir sorumluluğu var. Rusya biz hemfikir olmasak da Suriye’de uçak bulunduruyor olabilir ama bizim sınırlarımızı ihlal edemezler

Ben şahsen biliyorum, Cumhurbaşkanı Erdoğan uçak düşürme hadisesinden iki hafta önce Antalya’daki zirvede Putin’i bu sınır ihlalleri konusunda uyarmıştı. Hatta farklı frekanstan konuşuyorsanız farklı frekanstan uyaralım denerek frekans anlaşması da yapılmıştı. O frekanstan uyarılara da cevap verilmemesi nedeniyle uçak düşürüldü. Hatta o nedenle Rus uçağı değil mi diye düşünülmüştür

ABD’de birçok kişi NATO’nun Rusya’ya verdiği tepkinin eksik kaldığını düşünüyor. Eski Beyaz Saray olsaydı, Beyaz Saray’dan çok daha ciddi tepki gelebilirdi Rusya’ya. Net bir şekilde, ‘Türkiye müttefikimizdir, onun yanındayız, doğru olanı yapmıştır, Rusya asla böyle bir şeyi bir daha yapmasın, ayağını denk alsın’ denirdi

Bence Türkiye’nin en büyük ihtiyacı yeni bir anayasadır. Ve en büyük hatamız da bunu bugüne kadar yapmamış olmamızdır. Ama anayasa tartışmaları siyasete kurban edilmemeli, toplumsal uzlaşma ve toplumsal huzuru koruyarak bunu yapmalıyız

Anayasa konusunun başkanlık sistemi tartışmasına kilitlenmemesi gerekiyor.  Tartışmasının sadece bu boyutta gidiyor olması kaygı verici. Başkanlık sistemi isteniyorsa bunun içine denge kontrol mekanizmaları koymak lazım, bu her açıdan ciddiyetle ele alınması gereken bir husustur

Türkiye’de parlamenter sistemin de ne kadar doğru uygulandığı şüphelidir. Bence Türkiye’deki Meclisimiz çok güçlü bir Meclis değil. Bugün ki siyasi sistemde sözde bir güçler ayrılığı olabilir ama özde zaten yok. Bu anlamda kesinlikle mevcut sistemi tartışmamız lazım

Türkiye başkanlık sistemi istiyorsa ABD’yi örnek alabilir. Her şeyi sıfırdan icat etmenin hiçbir mantığı yok

Türkiye’de asıl Meclis’i özgürleştirmek lazım. Anayasa, Türkiye’de Meclis’e iktidarı kontrol etme yetkisi vermiş ama bunun altyapısını, bunun gerçek anlamda imkânını sağlamamış. Milletvekillerimizi güçlendirmemiz lazım

Hiçbir medeni ülkede, o ülkenin milletvekili olan birisi, o ülkede terör saldırısı gerçekleştirmiş, o ülkenin vatandaşlarını öldürmüş, örneğin bir intihar saldırısı gerçekleştirmiş bir teröristin cenazesine gidemez. Giderse de o Meclis’e bir daha giremez

HDP’lilerin de haklı olduğu konular elbette var, ama Türkiye’nin özgürlükçü partisi olarak seçilip de ondan sonra da ‘biz sırtımızı PKK’ya dayıyoruz’ diyerek kendine oy verenleri yok saymak, teröre açıkça destek vermek kabul edilebilir şeyler değil. Teröre destek vermek akıl alır şey değildir, Türkiye’de hala bunu yok sayıp mazeretler üretmeye çalışanlar var

İngiltere’nin AB’den çıkması doğru olmaz. Ayrıcalıklı pozisyonunu koruyarak üyeliğini sürdürmelidir

Röportajın Tam Metni: Birinci Kısım

Türkiye ve Amerika’nın nihai hedefleri aynı,
hedeflere nasıl ulaşılacağı konusunda görüş farkları var

Ekim Bey merhaba, röportaj teklifimiz kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD’de) yaşamış ve yatırımları olan bir iş adamı ve Türkiye Amerika İş Konseyi (DEİK/TAİK) Başkanı olarak Türk-Amerikan ilişkilerini yakından takip ediyorsunuz. Türkiye-ABD ilişkilerinin siyasi ve ekonomik dinamiklerini konuşacağız. Türk-Amerikan ilişkilerinin siyasi boyutları ile başlamak istiyorum. Türkiye ve ABD’nin siyasi ilişkilerinde bir kriz var mı? Özellikle son dönemde Suriye’deki gelişmeler ve PYD-YPG konusundaki görüş ayrılıkları nedeniyle derinleşen bir kriz olduğu iddiası var. Siz Türk-Amerikan ilişkilerinin seyrine geçmişten günümüze nasıl bakıyorsunuz?

Türk-Amerikan ilişkilerine Soğuk Savaş’tan bağımsız bakmak mümkün değil. O zaman temelleri atılmış bir ilişki. O temeller sağlam atıldı. Türkiye kadar ABD’nin stratejik hedeflerine katkı sağlamış belki bir ikinci NATO üyesi -İngiltere hariç- yoktur diyebiliriz. Soğuk Savaş konjonktüründe Batı’da Amerika’nın düdüğü ötüyordu. Soğuk Savaş’tan sonra daha eşit bir ilişkiye doğru bir evrilme yaşandı. Tabii eşit ilişki, beraberinde bazı görüş farklılıklarını getiriyor. Ama ben Türk-Amerikan ilişkilerine bugünden baktığımda, halen büyük siyasi konularda, yani uluslararası politikanın gündeminde olan konularda, nihai amaçlar konusunda hemfikir olduğumuzu düşünüyorum. Mesela iki ülke de başarılı, demokratik, halkın zulüm görmediği bir Suriye istiyor. Bu akan kanın durmasını istiyoruz. Yani hedeflerimiz aynı, ancak o hedeflere nasıl ulaşacağımız konusunda görüş farklılıklarımız oluyor. Amerika için Suriye meselesi belki de dünyanın pek çok sorunundan birisi. Ancak Türkiye için, Suriye krizini durdurmak acil bir ihtiyaç. Suriye bizim komşumuz olduğu için, hem bu toprakları daha iyi biliyoruz hem de biz o akan kanı daha yakından hissediyoruz. Bizim için daha anlık bir sorun, hayati bir sorun. Bu da görüş farklarını arttırabiliyor.

ABD-PYD ilişkisi stratejik değil, taktikseldir.
ABD, PYD’yi kendi amaçları doğrultusunda kullanıyor

Görüş farklarından söz etmişken, özellikle PYD’ye bakış ve onunla ilişkiler konusunda ciddi bir görüş farklılığı ve kriz görüyor musunuz?

Ben PYD meselesinde bir kriz görmüyorum. Ama görüş farklılığı var. Orada şu hatayı biz yapıyoruz ve bence PYD de yapıyor: Amerika’nın PYD ile ilişkisinin stratejik olduğunu düşünüyoruz. Böyle bir şey yok, bu bir stratejik işbirliği değil. Bana göre bu dönemsel bir ihtiyaca hitap eden kısa dönemli taktiksel bir işbirliğidir. Amerika sadece PYD’yi kendi amaçları doğrultusunda kullanıyor. Türkiye bunu stratejik bir işbirliği gibi değerlendirerek hata yapıyor. Son zamanlarda basına yansıyan PYD arması taşıyan ABD’li asker görüntüleri tabii bizi derinden üzüyor ancak bu görüntülerin de sahada alınan kişisel inisiyatifler sonucu ortaya çıktığını düşünüyorum, bilinçli bir ABD resmi politikası sonucu değil. İkinci hatamız ise, PYD konusunda ABD’yi ikna edemeyeceğimizi varsayıyoruz. Ama aslında öyle değil. Mesela Cumhurbaşkanı’nın son ziyareti bu konuda ABD’de bir “acaba?” yarattı üst düzeyde. Biz Amerikan sistemini daha iyi okumalıyız. Ve sadece üst düzey ziyaretlerde değil, devletin her kademesinin kendi muhataplarıyla bu bilgi alışverişini geliştirmesini sağlamamız lazım.

Nasıldır Amerikan sistemi? İlişkileri nasıl kurmak ya da geliştirmek gerekir?

Öncelikle, Amerikan sistemi top-down (yukardan aşağı) bir sistem değil. Danışmanların çok etkili olduğu bir sistemdir. O nedenle örneğin milli güvenlik konusunda bu bölgeyle ilgili hem uzman akademisyenler ve düşünce kuruluşları hem devlet bürokrasisi içindeki uzmanlarla iletişime geçip buradaki gerçeği aşağıdan yukarı anlatmamız lazım. PYD’nin PKK ile ilişkisi ispatlanamayacak bir şey değil. Türkiye’de ABD ile ilişkilerde kaderci görüşler hakim olabiliyor: Ya “Amerika bunu böyle biliyor” ya da “ABD bahane ediyor bunları, zaten biliyorlar aslında PKK olduğunu” gibi. Bu tip görüşler kısmen doğru, orada dediğim gibi taktiksel bir ihtiyaca yönelik bir işbirliği var ama Amerika asla Marksist bir terör örgütünü desteklemek istemez. 1980’lerde Afganistan’da taktiksel ihtiyacı karşılamak için Sovyetlere karşı Mujahideen’e verdiği desteğin Taliban’ı yaratarak nasıl ters teptiğini hatırlar. PYD’nin stratejilerinin, hamlelerinin ve PKK ile aynı merkez sinir sistemi tarafından yönetildiğini biz ispatlayabiliriz. Ama sadece üç yılda bir, dört yılda bir gerçekleşen en üst düzeydeki görüşmelerle değil -ki onlar da çok etkili oluyor-, bunu süreklilikle yapmamız gerekiyor. Ben şahsen Türk-Amerikan ilişkilerine bu bağlamda bakınca bir kriz görmüyorum. Türk-Amerikan ilişkileri hiç bu kadar eşit olmamıştı, gerçekten iki eşit muhatap olarak masaya oturuluyor. Bu bence çok önemli. Bunu da illa ki AK Parti başardı demiyorum, belki de zaman ve süreç belirleyici oldu. 1991’de duvar düştükten, çift kutuplu dünya sona erdikten sonra Türkiye’nin buna alışması, tam idrak etmesi 10 yıl sürdü. AK Parti 2002’de iktidara geldiğinde bu yeni durum ve ilişki türü artık oturmuştu. Türkiye’nin kendi sosyolojik gelişmesi gereği artık Amerika’dan her alanda daha bağımsız hareket etmeye alışması normaldir. Mesela savunma sanayi alanında bir Çin şirketine bir ihale verildiğinde herkes hemen alarma geçiyor “bak eksen kayması” gibi yorumlar oluyor. Aslında sadece rekabeti pekiştirmek için yapılan bir hamle; eksen kayması değil. Yeni dünya düzeninde Türkiye de artık bağımsız bir alıcı. Bunu da tabi ki hissettirmemiz lazım. Bazen bunu kavrayamamaktan dolayı çok yanlış analizler yapıldığını düşünüyorum.

Amerika ile ilişkilerimizi sadece Beyaz Saray
üzerinden yönetemeyeceğimizi artık anladık

Sovyetler Birliği’nin çökmesi sonrası oluşan konjonktürde ve yeni dünya düzeninde ülkeler arasında daha eşit ilişkiler geliştiğini söylediniz. Bu daha eşit ilişkilerde yeni fırsatlar doğdu ve Türkiye biraz özgüven eksikliği mi yaşıyor, bu fırsatları mı yönetemiyor? Ya da bu fırsatları göremiyor muyuz?

Evet, bir özgüven eksikliği ve sistemi bilmemezlik var. Amerikan sistemini çok doğru okuyamıyoruz halen. Ama ilerlemeler var, yeni gelişmeler var. Örneğin ABD Kongresi’nin önemini bence son birkaç yılda keşfettik. Hem Türk-Amerikan diasporası olarak hem Türkiye iş hayatı olarak, Türkiye siyaseti olarak Kongre’nin Amerika’da vazgeçilmez olduğunu, Amerika ile ilişkilerimizi sadece Beyaz Saray üzerinden yönetemeyeceğimizi artık anladık. Örneğin Türkiye’den bir şeyi almak istiyorsanız, mesela Türk silah sanayisinin bir ürününü ihraç etmek istiyorsanız, Türkiye’de hükümetin onayı yetiyor. Oysa Amerika’da öyle değil. Amerika’dan silah ya da bir silah sistemi satın almak istiyorsanız, Kongre’nin de onayı gerekiyor. Bunlar sistemle alakalı şeyler, bunları yeni yeni anlıyoruz ve buna göre de artık politikalarımız değişiyor. Hem oraya gittiğimizde, ziyaretlerde kimi gördüğümüz, kimi davet ettiğimiz farklılaşıyor hem de stratejimiz ve onun taktiksel adımlarını değiştirmeye başladık. Bu da sonuç vermeye başladı. Son beş yılda mesela Kongre’de Türkiye’nin aleyhine ve lehine çıkan kararlara bakın. Hatta 1970’lerden bu yana bakabilirsiniz. Şunu göreceksiniz: aleyhimize kararlar azalıyor, lehimize kararlar artıyor. 2015 yılı biliyorsunuz, sözde Ermeni soykırımının 100. yıldönümüne denk gelmesine ve buna çok ciddi kaynak ayrılmasına rağmen, Ermenistan ve Ermeni diasporası başarılı olamadı. Bunun nedeni, bizim yeni organize olmaya başlamamızdır. Bir de tam organize olsak zaten hiç şansları olmayacak. Amerikan politik sisteminde mesela Kongre’ye bağış yapmak lobiciliğin temellerinden birisidir.

Bu bağlamda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son dönemde artan askeri operasyonlardan sonra “NATO ülkelerinden parasını versek de silah alamıyoruz” açıklamasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu kırılabilecek bir ambargo mudur?

Evet, Amerikan sistemi açısından bunun bilinmesi önemlidir. Burada silah satışını sadece Başkan ile konuşup onun olumlu ya da olumsuz kararı gibi göremezsiniz. Bu yetki tamamen Kongre’dedir, orada da farklı partilerden tüm üyeler kendi iradeleriyle olumlu ya da olumsuz oy kullanırlar. Burada oyunu kuralına göre oynamamız lazım. Burada biz haklıyız, daha birçok konuda da haklıyız. Ermeni konusunda da, Kıbrıs konusunda da haklıyız ama haklı çıkamıyoruz.

Amerika’daki sistemi doğru okursak,
siyasi ilişkilerimizi daha da derinleştirip geliştirebiliriz

Bu bağış konusunu hassas bir konu, yanlış anlamalara da neden olabilir. Kongre’ye bağış yapmak nasıl oluyor? Biraz açabilir misiniz?

Amerika’da sistem bu şekilde çalışıyor demek istiyorum. Mesela bir çıkar grubunun -bir etnik grup veya ilaç lobisi olabilir, devlet olmasına da gerek yok-, ‘political action committee’ (siyasi eylem komitesi) dediğimiz kuruluşlar şeklinde organize olup yasal yollarla Kongre’ye bağış yapması gerekiyor. Bu bağışlar bir nevi rüşvet değildir. Burada Temsilciler Meclisi üyeleri iki yılda bir seçim kampanyası yürütüyor ve bu kampanyaların finansman yapısı bu bağışları gerektiriyor. Siz bir Kongre üyesinin politikalarını beğeniyorsanız, onun kampanyasına bağışta bulunuyorsunuz ki tekrar seçilme şansı artsın. Artık bu sistemde, para ile seçilme arasında direkt bir bağ var Amerika’da. Bir aday ne kadar reklam alabiliyorsa, o kadar şansını arttırıyor. Bu doğrultuda Türk diasporasından Kongre’ye giden bağışlara bakarsanız, son 5 yılda her yıl bir artış göreceksiniz. O artışla birlikte, istatiksel araştırmalarını da yaptık bunun, direk istatistiksel anlam ifade eden olumlu seyir göreceksiniz. Biz sistemin işleyişini doğru okuyup bu şekilde adım adım ilerlersek, ilişkilerimiz daha da olgunlaşacak ve böylece zaten temelleri sağlam olan siyasi ilişkimiz daha da derinleşecek, çeşitlenecek, farklılaşacaktır. Ben bunu görüyorum.

Türkiye artık siyaseti halklar arasındaki, buna iş adamları da dâhil, ilişkilerden ayırabilen bir ülke

Amerikan sistemini ve nasıl lobi yapmamız gerektiğini detaylı olarak konuşacağız. Bu bölümde iç ve dış politika gündemlerini biraz konuşalım istiyorum. Türkiye’nin dışardaki olumlu imajının son 3-4 yılda ciddi manada zedelendiği artık sıkça dile getirilen bir durum haline geldi. Herkesin bakış açısına göre farklı yorumlanabilse de, özellikle Gezi olayları, 17-25 Aralık süreci denen süreç, Suriye politikası ve IŞİD’in yükselişi ile hükümetin imajı dışarda da yara almaya başlamıştı. Son dönemde de gazetecilerin hapsedilmesi, özellikle Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuklanması ile uluslararası kamuoyunun artan ilgisi ve yüksek sesle dile getirilen kaygılar, artan terör olayları ve askeri operasyonlar ve en sonunda iç politikadaki bazı kriz söylentileri ile Türkiye içine kapanan bir ülke olarak değerlendirilmeye başlandı.  Bu gelişmelerin dışarda artan bir güvensizlik yarattığı, Türkiye’nin imajını ciddi anlamda sarstığı, hiçbir yatırımcının gelmek istemediğini söylenmeye başlandı. Diğer taraftan ise Türkiye’nin daha büyük ve güçlü bir ülke haline geldiği, bu nedenle bu tarz eleştiri ve saldırıların arttığını iddia edenler de var.  Siz nasıl değerlendiriyorsunuz bu karşılıklı iddialar ve tartışmaları?

Türkiye ile ilgili bir algı sorunu olduğu gerçek, bunu inkâr edemeyiz. Bizim hatalarımız da var. Burada asıl söz konusu olan şey dışarda Türkiye ile ilgili bir algı sorunu var, ama içerdeki bizim kendimizle ilgili de bir algı sorunumuz var. Tabii adı üstünde algı bu, gerçek değil aslında. Bu ikili algı sorununu tabii Türkiye aleyhine çalışanlar da teşvik ediyorlar. Bizim şunu anlatmamız lazım: Bizim ilişkilerimizin şu anda en kötü olduğu ülkelerden biri İsrail. Açık denizlerde sivil vatandaşımız İsrail tarafından öldürülmüş, bunun ötesinde bir şey yok. Büyükelçiler geri çağrılmış ve ilişkiler sıfırlanmış. Buna rağmen İsrail’le serbest ticaret anlaşmamız devam etti. Bununla ilgili hiçbir tasarrufta bulunulmadı. Bunu anlattığınız an Amerikalılar da şaşırıyor. Ticaretimiz durmadığı gibi arttı hatta. Demek ki Türkiye artık siyaseti halklar arasındaki, buna iş adamları da dâhil, ilişkilerden ayırabilen bir ülke. Bu bölgede baktığınızda böyle bir alışkanlık yok aslında ama Türkiye bu erdeme ulaştı. Bölgede baktığımızda bu şekilde bir olgunluğa erişmiş belki tek demokrasi Türkiye. Bunu anlatmamız gerekiyor. Biz İsrail’le bir sıkıntı yaşıyor olabiliriz; bu siyasi bir sıkıntıdır. İlişkileri durdururuz, büyükelçileri geri çekeriz ama daha önce verilen özellikle iş hayatını etkileyecek vaatler devam eder. Bu anlamda tabii ki yatırımcı endişesi olabilir. Bu Gezi olaylarının görüntülerini gördüğümüzde hepimiz endişe ettik, bu nereye gidecek diye kaygılandık. Zaten bu nedenle bunun doğru bir yöntem olmadığını düşünüyoruz protesto için. Ama eninde sonunda Türkiye bence burada, bu istikrarsız bölgede, istikrarlı bir ülke olduğunu, bir hukuk devleti olduğunu ispatlıyor. O nedenle, laikliği anayasadan çıkarma gibi gereksiz tartışmalardan uzak durmamız lazım.

Türkiye’nin bölgesindeki stratejik öneminin temeli halkının çoğunluğunun müslüman ama devletinin laikliğe bağlı olmasıdır. Bu önem ve değer AK Parti ve Erdoğan ile daha da artmıştır

Bu sözle sanırım TBMM Başkanı İsmail Karaman’ın ‘Laiklik yeni anayasada olmayacak’ sözlerini kastediyorsunuz. Bu bağlamda artan laiklik tartışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’de bu tip tartışmalar uzunca bir süredir durmuştu.  Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Mısır’da yaptığı devletin laik olması gerektiğine dair konuşması büyük bir ilgi ve destek görmüştü. Şimdi Anayasa tartışmaları ile beraber laiklik gibi konular yeniden tartışma konusu yapılmaya başlandı. Bunun en yüksek makamlardan birisinde oturan bir kişi tarafından dile getirilmesi toplumda yeniden ciddi bir kırılma yaratmaya başlamış görünüyor. Ne diyorsunuz? 

Bu tip açıklamaları çok yanlış buluyorum. Bana Türkiye’yi ABD hatta dünya gözünde en özel kılan şey nedir diye sorarsanız, Türkiye’nin stratejik önemini anlatan bir şey söyleyin derseniz, size halkının çoğunluğunun müslüman ama devletin laik olmasıdır derim. Ve Türkiye bu stratejik önemini ve değerini en çok AK Parti ve Sayın Erdoğan ile birlikte arttırdı. Daha önce Türkiye’nin müslüman ve laik bir ülke olması nedeniyle Batılı ülkeler nezdinde, başka laik ülkeler nezdinde bir stratejik önemi vardı. Ama Erdoğan gelene kadar Batı’nın, Amerika’nın gözünde şöyle bir eksikliğimiz vardı: Müslüman dünyasında inandırıcılığımız yoktu. Bir yandan onlar bizi model olarak görüyordu ama model olmamız gereken ülkeler bunu kabul etmiyordu. Çünkü bizim müslüman kimliğimiz konusunda bir soru işareti vardı. Şimdi Tahrir Meydanına gidip oradaki cemaatle saf tutarken bir Müslüman olarak inandırıcılığı olan ama aynı zamanda laiklik vurgusu yapabilen başka bir lider söyleyin bana. Dünyada bir tane yok. Ben bu gerçeğin önemine, bir çok Türkiye aleyhinde gelişen toplantılarda işi tekrar Türkiye’nin lehine çekmek için kullanılan bir argüman olduğuna şahit oldum. Ve şunu da duydum; Beyaz Saray’da, Milli Güvenlik Konseyi’nde, ABD Dışişleri Bakanlığı’nda, birçok önemli mecliste, Türkiye aleyhinde bir lobi yapıldığında sağduyunun hâkim olmasına sebep olan en önemli argümanlardan biri bu olmuş. Yani bakın dünyada hem müslüman ülke olarak kredibilitesi olup hem inandırıcılıkla laikliğin önemini vurgulayabilen ve başka ülkelerce ciddiye alınan Türkiye’den başka bir ülke yok. O nedenle de bu laiklik tartışmasını yanlış buluyorum. Zaten Cumhurbaşkanı da çıktı dedi ki: “Herkesin dinini özgür yaşayabileceği bir Türkiye’yi hedefliyoruz.” Onu başardığımızı düşünüyoruz. Hristiyan olsun, Musevi olsun, hatta ateist olsun, herkesin istediği gibi bu özgürlüğü yaşaması lazım. Dediğim gibi, bizim bu algı sorunlarına vesile olacak hatalarımız var. Bir de tabii maalesef Türkiye aleyhinde çalışan lobilerin bu hataları pompalaması sayesinde bu algı sorunları artıyor.

Türkiye’nin eskiden bu yana dışardaki algısını yönetmede bir tökezleme yaşadığı aşikâr, öyle değil mi?

Aynen öyle. Midnight Express filmini hatırlıyor musunuz?  Ben Avrupa’da yaşadım 1990’larda. Her turizm sezonu başlamadan önce, bütün kanallarda bu Midnight Express filmi gösteriliyordu. Yani A’dan Z’ye kadar yanlış bir film. Hatta o filmin sözde canlandırdığı başrol oyuncusu bir noktada özür diledi biliyor musunuz? Utandı adam. Bu filmin gerçeği yansıtmadığını söyledi. O zaman ki Dışişleri Bakanımız Mümtaz Soysal hocanın bir lafıdır bu: “Bu filmin bize verdiği zararı, yani Türkiye algısına verdiği zararı parayla ifade etmek mümkün değildir” demişti. Maalesef büyük bir ülke olmanın, en istikrarsız bölgelerden birisinde olmanın bir bedeli olduğunu düşünüyorum. Bu bölge normal bir bölge değil, örneğin şu anda en az altı ülke merkez hükümeti tarafından yönetilmiyor; Kuzey Kore hariç ne kadar sıkıntılı yer varsa sınırımızda. Böyle bir ortamda Türkiye’nin gidişatına bakıyoruz, bence güven veriyor olması lazım.

2

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Nükleer Zirvesi kapsamındaki ABD ziyareti çok başarılı olmuştur. Hem siyaset hem de iş dünyasında üst düzey çok sayıda önemli görüşme gerçekleştirilmiştir

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD ziyareti çok konuşuldu. Ziyaretin çok başarısız olduğu, Başkan Obama’nın uzun süre Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmeyi kabul etmediği, son anda bazı girişimlerle baş başa görüşme ve çeşitli programların kotarılabildiği, Cumhurbaşkanı’na çok alt düzeyde karşılama dâhil pek çok yerde gerekli itibarın gösterilmediği gibi iddialar ortaya atıldı. Kısacası, ziyaretin hedeflerine ulaşmadığı iddia edildi. Cumhurbaşkanı’nın programını yakından takip eden, katkıda bulunan birisi olarak siz nasıl değerlendiriyorsunuz bu iddiaları?

Bu iddialar kesinlikle gerçeği yansıtmıyor. Biz kurum olarak programa katkı sunmaya çalıştık. Ben tabii ki şahsen değil ama Türkiye-ABD İş Konseyi (DEİK/TAİK) Başkanı olmam nedeniyle kurumu temsilen,Cumhurbaşkanı’nın ziyaretinin ekonomik tarafını Başbakanlık Yatırım Ajansı (İSPAT) ile birlikte organize ettim. Hem İSPAT hem TAİK olarak programın ekonomik ayağında görev aldık. Burada Cumhurbaşkanlığı tabii ki bizim önümüzü açıyor. Nasıl açıyor? Bu ikili ziyaret değildi öncelikle, yanlış değerlendirmeler de burada başlıyor. Cumhurbaşkanı’nın ziyareti, ABD’deki Nükleer Zirve çerçevesinde gerçekleşen bir ziyaretti, yani kendileri bu zirveye katılmak için teşrif ettiler. Buna rağmen, Türkiye ve ABD arasında ekonomik ilişkilere verdikleri önemi göstererek, iş hayatına da ciddi bir vakit ayırdılar. Cumhurbaşkanlığı Ekonomi İzleme ve Koordinasyon Daire Başkanlığı koordinasyonu üstlendi. Daire Başkanı Hakan Yurdakul Bey ve Cumhurbaşkanının başdanışmanları ile sürekli temas halindeydik. Programın nasıl olması gerektiğini, nasıl optimize edebileceğimizi, kimlerin katılmasında fayda olabileceği gibi konularda sürekli istişare ederek birlikte verimli bir program organize edebildik. Bu koordinasyonu sürekli sağlayabilirsek her defasında böyle başarılı programlar gerçekleştirebiliriz. Cumhurbaşkanımız hem siyasi temsilciler hem iş dünyasından temsilcilerle önemli görüşmeler gerçekleştirdi. Koordinasyonun yanı sıra sayın Cumhurbaşkanı’nın uluslararası bir çekim gücünün olması da programın başarısında etkili oldu. Cumhurbaşkanı çok ilgi gören bir lider olmasa bu kadar büyük şirketin CEO’su, yani yaklaşık 50 milyar Amerikan doları ciro yapan şirketlerin başkanları, uçağa atlayıp iki saatlik bir görüşme için Washington’a gelmezlerdi. Özellikle de Mart sonu, yani büyük şirketlerin genel kurullarının olduğu bir dönemde, böyle bir şey çok zor. Burada Türkiye’nin, bu kadar zor bir zamanda bile, çekim gücünün devam ettiğini ve Türkiye’nin liderliğine güven duyulduğunu görüyoruz.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başkan Obama, Joe Biden, John Kerry gibi en tepedeki siyasi isimlerle görüşmeler yaptı.  İş dünyasının temsilcileri ile yapılan görüşmeler yeterince basına yansımadı. Biraz daha bu görüşmelerin içeriğinden ve öneminden bahsedebilir misiniz? Elbette zirveye katılmak için pek çok devlet adamı da oradaydı. Uluslararası şirketlerin üst düzey yöneticileri pek çok değişik ülkenin devlet adamları ile de bir araya gelebilirler. Türkiye olarak orada bir fark yaratıldı mı? Bunun nedenleri nelerdir?

Evet, dediğiniz gibi siyasi tarafta da aslında pek çok görüşme söz konusu. Zirve nedeniyle 50’yi aşkın devlet başkanı Washington’daydı o dönemde. Asıl dikkat çekici olan şey ise dışardan baktığınızda, bu 50’yi aşkın devlet başkanının hepsi bazı CEO’larla görüşme ayarlamaya çalıştı, ama hiçbirisi 22 tane bu düzeyde CEO ile görüşmeyi başaramadı.  Biz bunu hem iş dünyası ile kamunun koordinasyonu sağlayabilmesi hem Türkiye’nin gerçekten büyük bir pazar olması ve halen gerçekleşmemiş büyük bir potansiyele sahip olması sayesinde başardık. Öyle olmasa her hafta 1 milyar dolar ciro yapan bir şirket başkanı böyle bir uğraşa girmez, çünkü marjinal bir katma değer için vakit ayırmaları mümkün değil. Bunlar milyonlarca dolar maaş alan karar vericiler. Onların o bir günü ayırmaları için, git gel vs, önemli bir katma değer göstermeniz gerekmekte. Tabii biz Türkiye’nin potansiyelini, çekim gücünü biliyoruz, bu görüşümüzün bu kişiler tarafından da paylaşılıyor olması bize özgüven verdi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Brookings Institute’deki konuşması ikna edici ve doğruydu. Ancak girişte yaşanan kargaşa ve kavga daha çok konuşuldu. O kargaşayı yaratan, provoke eden de paralel yapının tetikçilerinden biriydi

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Brookings Institute’deki konuşması sürecinde, öncesi ve sonrasında, yaşanan krizi nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir ara konuşmanın aslında iptal edildiği ama son anda hatırlı kişi ve kurumların araya girmesi ile gerçekleştiği gibi iddialar da ortaya atılmıştı.

Konuşmanın iptal edilmesi gibi bir durum olmadı. Sadece son haftalara kadar nerede konuşacağı belli değildi. Bu düşünce kuruluşları arasında her zaman bir rekabet oluyor. Orada bildiğim kadarıyla Brookings tercih edildi ve Brookings de bunu kabul etti. Bunun şartları müzakere ediliyor. Her dünya lideri gittiğinde nerede konuşacağı müzakere ediliyor. İçeride son derece pozitif etkileri olan bir konuşma yapıldı. Brookings’de konuşulanlarla ilgili dünyada kimsenin olumsuz bir şey yazdığını ben görmedim. Yazılanlar tamamıyla oraya girişte yaşanan sorunla ilgiliydi. Basın özgürlüğü gündemi orada gazetecilerin polisle atışması sonucu ortaya çıktı. Oradaki kargaşayı yaratan, provoke eden oraya görevli gelen, gazeteci olduğunu söyleyen Emre Uslu denen şahıs. Tabii Emre Uslu’ya çok basit bir gazeteci olarak bakmak doğru olmaz. Adam Türkiye’de yüzlerce insanın içeride çürümesine hatta ölmesine yol açan bir krizin başrol oyuncularından biri. Kimse kusura bakmasın, tabii buna yargı karar verecek. Bildiğim kadarıyla burada aranıyor, tabii ki orada Cumhurbaşkanı’nı dinlemesine müsaade edilme ihtimali yok ama bir çıkarma usulü vardır. American Secret Service (Amerikan Gizli Servisi) zaten Cumhurbaşkanını koruyor, bırak onlar çıkarsın. Korumaların müdahil olması doğru değil. Bu oyunlara çok kolay geliyoruz. Verdiğimiz tepkinin şekli kendi çıkarlarımızla örtüşmüyor.

Ne yapılmalıydı tam olarak?

Örneğin Emre Uslu denen provokatör tespit edildikten sonra Secret Service’e ‘güvenlik riski olarak görüyoruz, lütfen çıkarın’ diye bildirmemiz ve geri planda durmamız gerekirdi. Bırak Amerikan polisiyle muhatap olsun. Aynı şekilde tam şehit haberleri geldiği saatlerde orda PKK’lı provokatörler de vardı. Burada akılcı hareketler yapmamız gerekiyor. Biz orada duygularımıza esir olup, bu kişilerle bireysel bir tartışmaya girdiğimiz zaman hiçbir şey elde edemiyoruz. Hatta o çerçevede ek hatalar da yapıldı. Emre Uslu ile kalmadı, başka gazetecilerle de tartışıldı. Buna hiç gerek yok. Bunun Türkiye’ye bir faydasının olmadığı bir gerçek. Cumhurbaşkanı’na da bir faydası yok. Duygularımıza teslim olup, anlık bir tatmin olma dışında hiçbir faydası yok ama yaptığımız olumlu şeyleri gölgelemesi gibi, muhtemel çok olumsuz etkisi var.

Maalesef Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çeşitli ülkelerdeki ziyaretleri ve konuşmaları sırasında bu tip olaylar çok sık oluyor. Bu Cumhurbaşkanı’nın korumalarının eğitimi ile mi ilgili yoksa siyasi ve idari yetkililerce çerçevesi önceden belirlenmiş genel bir tavır mı değerlendirmek zor ama bu kargaşa halleri sıkça tekrarlanan bir durum olmaya başladı. Sizin deyiminizle sıkça tekrarlanan bir hata da diyebiliriz o zaman?

Evet, Türkiye düşmanları da bunu çok iyi biliyor ve kullanıyorlar. Örneğin paralel yapının tetikçilerinden olan o şahsın iki yeri morarıyor çıkarabildiği kargaşa sayesinde, sonra onu gülerek sosyal medyadan yayınlıyor. Bunun bize bir faydası yok ki.

Bu bağlamda dışarıda yaşanan olaylar hem iktidar hem muhalefet tarafından iç politikaya yansıtılırken de hataya düşüldüğünü düşünüyor musunuz? Amerika’da böyle şeyler oluyor, ama iktidar her şeyi çok toz pembe gösterme, muhalefet de her şeyi karalama eğiliminde oluyor. Biz de bu kadar önemli bir ziyaretin sonucunda işin sadece kavga kargaşa kısmını duyuyoruz.

Evet, maalesef aynen dediğiniz gibi oluyor. Bence ABD’ye çok başarılı bir ziyaret gerçekleştirildi. Brookings’deki o kargaşanın bunu gölgelemesine izin vermememiz gerekirdi. Cumhurbaşkanı’nın içerideki konuşması çok ikna edici, doğru bir konuşmaydı. Onu analiz etmek gerekirken dışarıda yaşananları konuşuyoruz. İktidar da burada haklı olmanın verdiği haksızlığa uğrama psikolojisiyle çok saldırgan davranıyor. Kaç yıllık devlet tecrübesi olan bir iktidar olarak buna göre davranması lazım. Bu dünyada zaten hep haklı olan kazanmıyor ki. Her şeye sinirlenmenin bir gereği yok.

Paralel yapının CIA ile ilişkisi yok demek doğru olmaz.
ABD bu yapıyı kendi çıkarları için kullanmış olabilir.
Ama bu durum, ABD’nin bu yapıyı koruduğu anlamına gelmez

Türkiye-ABD ilişkilerinde son dönemde önemli hale gelen ve yaygın olarak konuşulmaya başlanan en kritik konulardan birisi de Gülen cemaatinin, hükümetin deyimi ile “paralel yapı”nın Amerika ile ilişkileri. Paralel yapı ile mücadele bizim Amerika ile ilişkilerimizi nasıl etkiliyor? Türkiye’de, paralel yapıyı Amerika koruyor, Amerika’da çok güçlüler gibi bir imaj da var.  Ayrıca bu paralel yapı ile ilişkilendirilen bir kurumun Amerika’da yaptığı son toplantılardan birisine Başkan Obama’nın mesaj göndermesi Türkiye’de bu tartışmaları yeniden alevlendirdi. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Her şeyden bağımsız olarak 17 Aralık öncesini düşünürsek, ben üyelik yapısı, üyelik listesi ve kurulma amacı şeffaf olmayan hiçbir yapıya güvenmem. Paralel yapı da böyle bir yapı. Tam olarak neden kurulmuş, üyeleri kim tarafından neye göre seçiliyor, merkez karar komiteleri kim gibi soruların cevabının şeffaf olmadığı böyle bir yapı benim açımdan sorunlu. 17 Aralık sonrasında ne amaçla neler yapmış oldukları ayyuka çıkmış oldu ve Türkiye bu yapıya artık sırtını döndü. Tabii ki bu yapının Amerika’da belli bir tecrübesi var. Bu Amerika’nın onları koruduğu anlamına gelmez. Onlar biraz önce saydığım bütün şeyleri yaptılar. Bunların en önemlisi oradaki sistemi iyi analiz etmeleri ve bu sistemin içinde oyunun kuralına göre oynayarak kendilerine bir etkinlik yaratmalarıydı. Bu hem Kongre hem iktidar hem düşünce kuruluşları ve basın nezdinde oldu. Bunlara kötü niyetle destek olanlar da olmuş olabilir ama bu bireysel bir takdirdir, çıkara dayalıdır, başka bir şeydir. Ama genel olarak bu adamlar Türkiye’de nasıl yalan yanlış belgelerle mahkemeleri ve kamuoyunu ikna ettilerse, Amerika’da da bazı karar vericileri Türkiye’nin aleyhine ikna ediyorlar. Burada bazı yanlışları kullanarak, bazen de doğruları söyleyerek, her yanlışın içinde biraz doğruluk payı vardır, onlara bolca yalanlar ve saptırmalar ekleyerek, ama hep dezenformasyon yaratarak sadece kendi örgütsel çıkarları için hareket ettiler. Biz paralel yapıyla mücadele etmekte gerçekten kararlıysak Türkiye içinde algı sorununu gidermek olsun, dünyanın bir numaralı ekonomisiyle ticareti geliştirmek olsun, Suriye, Kıbrıs gibi konularda hakkımızı aramak olsun, bir çok düzeyde en az onlar kadar kaynak ayırmamız lazım, kafa yorup uğraş vermemiz lazım.

Özellikle CIA’nın yıllardır bu paralel yapı denen yapının büyüyüp palazlanmasına katkı sunduğu, şimdi de onu koruduğu gibi iddialara ne diyorsunuz?

Ben CIA bunları koruyor gibi söylemlere asla inanmıyorum. CIA bu bölgelerdeki gelişmeleri yakından takip eder, bu doğrudur. CIA ile hiç ilişkileri yok demek de doğru olmaz. Senin dünyada 1200 (bin iki yüz) tane Müslüman kimliği olan okulun varsa, Kenya, Rusya, Pakistan gibi normal bir CIA ajanının çok rahat giremeyeceği bölgelerde senin öğretmenlerin, imkânların, altyapın varsa, CIA bunu tabii ki kullanmak isteyebilir. Ve bir noktada bireysel ilişkiler de oluşabilir ama bu stratejik devlet politikası düzeyinde bir ilişki olduğu anlamına gelmez. PYD ile olduğu gibi o günün ihtiyaçlarına dayalı bireylerin birbirini tanıması ve çalışması sayesinde ortaya çıkan dönemsel sinerjiler bunlar. Ama tabii ki bunlar o bireysel ilişkileri lehlerine kullanabilirler, mesela Fethullah Gülen’in Türkiye’ye iade edilmesi konusunda. Ama burada asıl hata bizde. Biz iade edilecek-edilmeyecek tartışmasını yapmak dışında ne yapıyoruz? FBI nezdinde, ya da ABD Adalet Bakanlığı’nın kurumsal düşüncesini etkileyen yazarlar ve uzmanlar nezdinde bizim nasıl bir çalışmamız yürütülüyor?

İran’a uygulanan ambargoların kalkması Türkiye ve bölge için olumludur. ABD ile İran arasında bir dostluk süreci gelişmesi bence ihtimal dışıdır

ABD ile İran’ın son dönemdeki yakınlaşması, belli bir anlaşmaya varmaları ve uygulanan bazı ambargoların kalkması Türk-Amerikan ilişkilerini nasıl etkiler? ABD ile İran’ın yakınlaşması ABD’nin Türkiye’ye bağlılığını azaltır, bu durum da Türkiye’nin bölgedeki rolünün ve etkisinin azalmasına yol açar gibi yorumlar yapılıyor. Siz ne düşünüyorsunuz?

Soğuk Savaş bittikten sonra da benzer yorumları duyuyorduk, bunlar doğru yorumlar değildir. İran ile yapılan anlaşma, Türkiye-ABD ilişkilerini azaltmayacak, çok fazla değiştirmeyecektir. İran ile de geçici olarak bir takım işler yürütülüyor. ABD Başkanı yakında değişecek. Yeni Başkan kim olursa olsun, kesinlikle Obama kadar yumuşak davranmayacağı bir gerçektir. ABD’de İran ile ilgili ciddi endişe taşıyanlar sadece Neo-Conlar değil, sadece Cumhuriyetçiler değil. Demokratlar arasında da İran’ın samimiyetine inanmayanlar kişiler çok. ABD-İran ilişkilerinin, Türkiye-ABD ilişkileri gibi stratejik boyuta varması için çok uzun süre gerekiyor. Çok fazla gelişme gerekiyor. Belli bir dostluk süreci olmadan da böyle bir boyuta ulaşmaları mümkün değildir, öyle bir dostluk süreci de bana göre ihtimal dışıdır.

İran’a ambargonun kalkmasını olumlu görüyor musunuz? Türkiye’ye de katkısı olur mu?

İran’a uygulanan ambargonun sonuçlanması bence iyi bir şeydir. Bu Türkiye’yi de olumlu etkiler, bölgedeki ticareti geliştirir. Nükleer programla ilgili antlaşmayı da şahsen ben destekliyorum. Tabii ki daha iyi olamaz mıydı, olurdu ama bu şekilde antlaşmaya varılmasına da kötünün iyisi diyelim. En azından İran’ın nükleer silaha ulaşma niyeti varsa, bu anlaşma, o amacını, en kötü ihtimalle, geciktirmiş oldu. O nedenle bence Türkiye olarak biz de bu antlaşmayı desteklemeliyiz.

Türkiye dış politikada prensipli duruşunu korumalıdır,
 ama ülke çıkarları için taktiksel politikalar geliştirebilir

Türkiye’nin son dönemde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçmişte terörist devlet diye tabir ettiği İsrail ile siyasi ilişkilerini de düzeltme gayretleri var. Türkiye, İsrail’in NATO temsilciliği açmasına vetosunu da kaldırdı Mayıs başında. Siz bu gayretleri ve çalışmaları olumlu buluyor musunuz?

Son derece olumlu bakıyorum. Bölgeyle barışık olmamız gerektiğini düşünüyorum.

Türkiye’nin Mısır ile ilişkileri de ciddi anlamda bozulmuştu Mısır’daki askeri darbeden sonra. Mısır ile de ilişkilerin yeniden geliştirilmesi gerektiğini düşünüyor musunuz?

Ben Reelpolitik’e inanan birisiyim ama prensipli bir duruş sergilemek de önemli. Mısır’da Arap Baharı’ndan sonra bir seçim olmuş, o seçimi kimin kazandığı belli, tabii o seçimin galiplerinin bazı hataları olmuş olabilir ama tekrar bir askeri darbeye dönmek kimsenin tercihi olmamalıydı. Burada dünyanın büyük güçlerinin bu gerçeği bu kadar çabuk kabul etmeleri de uygunsuz. Ancak biz bu prensipli duruşumuzla maalesef yalnız kalıyoruz. Tabii ki Türkiye’nin çıkarını da düşünmemiz lazım, bu çıkar bizim biraz taktiksel olarak Mısır’a yaklaşımımızı yumuşatmamızı gerektiriyorsa, bunu yapabiliriz ama bu prensipli duruşumuzdan da vazgeçtiğimiz anlamına gelmemeli. Prensip dediğimiz şey zaten işinize gelmediğinde uyguladığınız bir şey, yoksa işinize geldiğinde sadece sergilediğiniz bir tavırsa ona prensip demek çok doğru olmaz. Tarih bunları yazacaktır. Türkiye’nin buradaki duruşu bence doğru bir duruştur.

Türkiye-Rusya arasındaki krizde sorumluluk Rusya’dadır. Erdoğan, Putin’i sınır ihlalleri konusunda Antalya’daki zirvede de uyarmıştı. Eski Beyaz Saray olsa NATO Rusya’ya çok daha ağır bir tepki verirdi

Türkiye-Rusya ilişkileri de uzun zamandır çok iyi giderken 2015 sonu itibariyle uçak düşürme hadisesinden sonra ciddi şekilde bozuldu. Türkiye-Rusya ilişkilerinde ciddi bir kriz çıkması ABD’de nasıl algılandı? Siz nasıl değerlendiriyorsunuz bu krizi? Bundan sonra neler yapılmalıdır?

Bence bu krizde Rusya’nın çok önemli bir sorumluluğu var. Rusya sadece Türkiye’yi değil, uzun süredir tüm NATO sınırlarını taciz ediyor. Yani şansını deniyor, zorluyor. Rusya son yıllarda geriledi, tekrar Sovyetler Birliği dönemine özenen bir politika sergiliyor. Bu politika çerçevesinde de NATO ülkeleri ile ilişkileri kötüleşiyor. Finlandiya sınırında da aynı şeyi yapıyor. Türkiye, Rusya ile yaşadığı sıkıntıyı Rusya sınırında yaşamadı, Suriye sınırında yaşadı. Savaş olan bir ülkenin Türkiye ile sınırında bir kere Rus uçağının ne işi var? Hadi diyelim ki biz hemfikir olmasak da kendi politikaları çerçevesinde orada uçaklar bulunduruyorlar, ama kusura bakmasınlar, bizim sınırlarımızı ihlal edemezler. Peki, müttefikliğin, dünya barışının bir önemi yok mu? Tabii ki var. Bu nedenle biz defalarca uyarmışız, defalarca! Bakın bu siyasi bir yorum değil, bu konuda herkes hemfikir. Bizim bu konuda Rusya’yı defalarca uyardığımızı herkes biliyor. Ben şahsen biliyorum, en son bu olay yaşanmadan iki hafta önce Antalya’daki zirvede Sayın Cumhurbaşkanı ile Putin arasında birebir bir görüşme gerçekleşmiş. Cumhurbaşkanı o görüşmede de Putin’e bu ihlalleri dile getirmiş. Farklı frekanstan konuşuyorsanız farklı frekanstan uyaralım denmiş, frekans anlaşması da yapılmış yeniden. Putin sanki bunları bilmiyormuş gibi “sırtımızdan bıçaklandık” diyor. Bu konuşmaları, uyarıları ABD de biliyor. Bu konuda işin içinde olan, gerçekleri bilen hiç kimsenin bir şüphesi yok. Bunun aksini iddia eden birisi varsa yanılıyor. Biz o frekanstan 10 kere uyarmışız Rus uçağını, Rus uçağı değil herhalde düşüncesi de o nedenle oluşuyor uyarılar yapılırken, Rusların kullandığı frekanstan da hiçbir cevap verilmeyince. Bu noktada artık bir ülke kendi sınırlarını korumayacak da ne yapacak?

Türkiye uçağı düşürdükten sonra NATO’ya bildirimde bulundu. Putin’in bu nedenle de ‘sırtımızdan bıçaklandık’ demiş olabileceği iddia edildi. Siz NATO’nun bu krize verdiği tepkiyi nasıl buldunuz? Sonuçta ihlal edilen sınır, Türkiye NATO üyesi olduğu için, aslında NATO sınırı da aynı zamanda.

ABD’de birçok kişi NATO’nun verdiği tepkinin eksik kaldığını düşünüyor. Eski Beyaz Saray olsaydı, Beyaz Saray’dan çok daha ciddi tepki gelebilirdi Rusya’ya. Örneğin, net bir şekilde, “Türkiye müttefikimizdir, onun yanındayız, doğru olanı yapmıştır, Rusya asla böyle bir şeyi bir daha yapmasın, ayağını denk alsın” denirdi. Normalde de böyle olması gerekirdi. Burada Türkiye NATO adına da Rusya’ya bir mesaj vermiş oldu. Türkiye, “aman sen büyük bir ülkesin, biz de belli anlamda ekonomik bağımlılık taşıyoruz sana karşı, en başta da enerji alanında” diyerek çekinemez. Bunlar yine de kendi sınırımızı korumayacağız anlamına gelmemelidir. Burada kim iktidarda olursa olsun, böyle hareket edilmesini uygun bulurdum. Tabii ki krizlerden kaçacaksınız, ancak krizlerden kaçarken de sınırınızı, güvenliğinizi müdafaa etmelisiniz. Kırmızı çizgi de değil, bildiğin sınır, bu sınırları da korumayacaksak neyi koruyacağız?

Türkiye’nin en büyük ihtiyacı yeni bir anayasadır.
Ancak bu toplumsal uzlaşı ile toplumsal huzuru bozmadan yapılmalıdır

Yeniden iç politikaya dönersek, gündem yine yeni anayasa çalışmaları, biraz da bunu konuşalım istiyorum. Türkiye’nin yeni bir anayasaya ihtiyacı var mı? Anayasa tartışmaları doğru yürütülüyor mu?

Bence en büyük ihtiyacımız yeni bir anayasadır. Ve en büyük hatamız da bunu bugüne kadar yapmamış olmamız. Daha önceleri ortalama hükümet süresi 18 ay olan bir ülke olarak bunun bir bahanesi belki vardı. Koalisyon hükümetleri vardı, sürekli seçime gidiliyordu. Oysa son 14 yıldır, artık yeni bir anayasa yapmamanın bir bahanesi yok, bu anayasayı çoktan yapmış olmamız gerekirdi. Burada tabii asıl sorun siyasete kurban gidiyor anayasa tartışmaları, aslında bir toplumsal uzlaşma sağlayacak bir anayasaya ihtiyaç var. Devleti değil bireyi merkez alan bir anayasaya ihtiyaç var. Devleti bireye karşı korumamıza gerek yok, bizim bireyi devlete karşı koruyan bir anayasa anlayışına evrilmemiz gerekiyor. Bu konuda da artık hemen hemen herkes hemfikir. Ama tabii bunu yaparken de şunu unutmamak lazım, bu ülke dediğimiz şey toplumsal huzuru gerektiren bir şey. Bir anayasanın ya da bireyin özgürlüğünün toplumsal huzur olmadan hiçbir önemi yok. Bu konuda siyasi liderlerimizin bir inisiyatif, bir irade ortaya koymaları gerekiyor.

Türkiye’de anayasa tartışmaları biraz da rejim değişikliği tartışmalarına dönüşmüş durumda. Yeni anayasa tartışmaları da bireysel haklar ve özgürlükler ya da toplumsal uzlaşı ve huzurdan çok başkanlık sistemi tartışmaları ekseninde yürütülüyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Tabii burada bütün anayasa konusunun bu başkanlık sistemi tartışmasına kilitlenmemesi gerekiyor.  Tartışmasının sadece bu boyutta gidiyor olması kaygı verici.

Sanki başkanlık sistemi tartışmasını da doğru yürütemiyoruz. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamaları doğrultusunda sürekli farklı tiplerdeki başkanlık sistemlerinden bahsediliyor, en sonunda da ‘Türk tipi başkanlık sistemi’ dile getirilmeye başlandı, ancak içeriği konusunda en ufak bir ipucu verilmiyor. Yeni yeni de yine içinde ne olduğu bilinmeyen bir ‘partili cumhurbaşkanlığı’ sisteminden söz edilmeye başlandı. Sanki kamuoyunun tepkisine göre başlıklar koyuyoruz ama hala hiçbirisinin içeriği nedir, ne olacaktır tartışamıyoruz. Başkanlık sistemi ile yönetilen bir ülkelerde yaşamış bir iş adamı olarak siz bu başkanlık tartışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bunu da mı yanlış tartışıyoruz acaba?

Yanlış tartışıldığı kesin, çünkü şöyle bakılıyor, başkanlık dediğiniz an Tayyip Erdoğan ile özdeşleştiriyoruz bu tartışmayı. Ama ömür boyu Recep Tayyip Erdoğan’ın iktidarda kalacak hali yok. Bu önerilen sistem bu şekilde verimsiz koalisyon iktidarlarını engelleyebilecekse bunu tartışalım. Son iki seçimde gördük, koalisyon kurma kültürü Türkiye’de zaten yoktu, son iki seçimde gördük ki artık hiç kalmamış. Ülkede iş hayatından tutun, her alanda tek parti iktidarına bir nevi alıştık. Tek parti iktidarı ile oluşan siyasi iradenin Türkiye’nin lehine olduğu konusunda herkes hemfikir. Ama bu siyasi iradenin, ABD’deki başkanlık sisteminde olduğu gibi, seçim sonucu ne olursa olsun sistemin ve renkliliğin korunduğu bir yapıyı da içermesi şarttır. Başkanlık sistemi isteniyorsa bunun içine denge kontrol mekanizmaları koymak lazım, bu her açıdan ciddiyetle ele alınması gereken bir husustur.

Türkiye’de parlamenter sistem de doğru uygulanmıyor.
Güçler ayrılığı sözde var ama özde yok. Meclis’imiz güçlü olmalıdır

Türkiye’de bugün parlamenter sistemin işlediğini düşünüyor musunuz?

Bugün Türkiye’de parlamenter sistemin ne kadar doğru uygulandığı şüphelidir. Bence Türkiye’deki Meclis çok güçlü bir Meclis değil. Bugünkü siyasi sistemde sözde bir güçler ayrılığı olabilir ama özde zaten yok. Başbakan, bir siyasi parti başkanı olarak Meclis çoğunluğunu yakaladıysa zaten yapamadığı bir şey yok ki, istediği yasayı geçiriyor. Bunun nedeni tüm kararlar parti disiplini ile alınıyor, milletvekilleri de sadece AK Parti’de değil, bütün partilerde ağırlıklı olarak parti başkanları tarafından belirleniyor. Yani teşkilatların gücü her partide zayıf. Bu anlamda bence kesinlikle mevcut sistemi tartışmamız lazım. Bu anlamda başkanlık sistemi de dâhil bunu kişilerden arındırarak tartışmamız lazım. Türkiye, şöyle düşünün, bir Ferrari var ama stepnelerle gidiyor. Bu kadar hız, motor gücü olarak bu kadar potansiyele sahip ama o stepne o Ferrari’yi hak ettiği şekilde götürebilir mi? Götüremez. Yani o Ferrari’ye layık lastikler takmak gerekiyor. Burada Ferrari’yi özellikle kullanıyorum; Türkiye bir Volkswagen değil, Mercedes değil, Almanya bir Mercedes hakikaten, ama biz bir Akdeniz ülkesi olarak Ferrari olma kapasitesine sahibiz. Heyecanlı bir ülkeyiz, heyecanlı bir bölgedeyiz. Çok hızlı şeylerin gelişebileceği bir yerdeyiz, ama bu potansiyelin olumlu anlamda ortaya çıkması için doğru bir altyapıya ihtiyaç var. Yeni bir anayasa bizim birinci önceliğimiz olması lazım. Bunu bugüne kadar yapmamış olmamız çok büyük bir hata.

Türkiye Başkanlık sistemini getirecekse ABD’deki Başkanlık sistemini örnek almalıdır. Her şeyi sıfırdan icat etmenin hiçbir mantığı yok

Peki, söylediklerinizden yola çıkarak, nasıl bir başkanlık sistemi olmalı sizce Türkiye’de? Bir ülkeyi mi model almalıyız? Yoksa kendi iç dinamiklerimize göre kendi modelimizi mi yaratmaya çalışmalıyız belli değerleri temel alarak?

Her şeyi sıfırdan icat etmenin hiçbir mantığı yok. Bu dünyada kimsenin böyle bir zamanı da yok. Burada şirket kurarken de bunu yapmıyoruz, kitap yazarken de. Ülke yönetirken bunu neden yapalım? Daha önceki iyi örnekleri de bir şekilde inceleyerek bunu yapmak zorundayız. Batı Avrupa’daki ülkeler bile şu anda sistem tartışıyorlar. Avrupa Birliği (AB) devam etsin mi etmesin mi diye tartışıyorlar. Fransa’daki son seçimlerde ikinci ve üçüncü parti, AB’ye karşı partiler, demek ki yakın zamanda AB’ye karşı bir parti birinci parti de çıkabilir. Demek ki Fransa AB’den çıkabilir, çıkınca ne olur? Dezentegre olur AB. İngiltere’nin çıkması da gündemde şu anda. 2008 ekonomik krizi, AB’yi siyasi bir krize sürükledi. Bunu Avrupa’da daha önce de yaşadık. Ne zaman ekonomik kriz olsa bu siyasi krize neden oluyor ve siyasi uçlar kazanmaya başlıyor. İşte sol radikal, sağ radikal partilerin güçlendiği dönemler görüyoruz. Hatta bu süreçler bir zamanlar Nazileri iktidara getirdi Almanya’da. Ancak hangi ülkede böyle istikrarsızlıklar yok? Bence ABD’de yok. ABD’de hiç sistem tartışıldığını gördünüz mü? Hiç birisinin çıkıp da ben 3 dönem başkan olayım dediği duyulmuş bir şey midir? Böyle bir şey olamaz. Ya da milletvekilleri siyasi parti kanunu değiştirelim, anayasayı değiştirelim gibi şeyler söylüyor mu hiç ABD’de? Bunun nedeni, bulabildiği en iyi sistemi, o kurucu babalar, gerçekten yine iyi örneklere bakarak, Avrupa’daki, dünyadaki deneyimlere bakarak, en iyilerini alıp, yeni felsefi gelişmeleri de içselleştirerek kurmuşlar. İlk anayasayı bu şeklide yapmışlar. Fransız Devrimi’ne bile ilham veren gelişmelerden birisi ABD’deki kurucu babaların yeni anayasa için ondan önce attıkları imzalardır. Burada bence Türkiye örnek alacaksa ABD’yi örnek alması gerekir.

Ama Türkiye’de başkanlık sistemi tartışmalarında, bu sistemi savunan kişilerin daha çok başkana ve onun güçlerine odaklandıkları görülüyor. Kimse sistemin diğer mekanizmalarını konuşmuyor. Burada ciddi bir yanlışlık yok mu? Örneğin ABD’de Başkan olduğu gibi bir de seçilmiş Kongre olduğunu pek fark eden yok gibi. Siz sohbetimiz sırasında Kongre’nin önemini birkaç kez dile getirdiniz. ABD’deki sistemin detaylarına da değinir misiniz biraz?

Haklısınız. Burada tabii sadece başkan demekle olmuyor, Meclis’i özgürleştirmek lazım. Bunlar çok konuşulmuyor. Yani milletvekillerinin de meşruiyetini arttırmak için direkt kendi bölgelerinden seçilmeleri söz konusu olabilir. ABD’deki yapıyı sordunuz, şöyle bir örnek vereyim size: ortalama bir Temsilciler Meclisi üyesi, seçildiği gün itibariyle kendi bölgesinde 9 kişilik kadro hakkına sahiptir, Kongre’de de 9 kişilik kadro hakkı vardır. Yani toplamda 18 kişi işe alabiliyor ve bunlar öyle şoför maaşı seviyelerindeki maaşlar ile çalışmazlar. Bir şoför kadrosu, bir asistan kadrosu, özel kalem müdürü kadrosu, portföy portföy dağılmış şekilde konu uzmanları kadroları vardır, bunların hepsinin maaşları da farklı olur. ABD’de sistem bu altyapıyı kurduğu için, oradaki bölgeden seçilen bir milletvekili gerçekten güç sahibi oluyor. Yani anayasanın ona verdiği yetkiyi gerçekten uygulayabileceği bir gücü oluyor. Bir de bizdeki milletvekillerinin halini düşünün? Anayasa Türkiye’de Meclis’e iktidarı kontrol etme yetkisi vermiş ama bunun altyapısını, bunun gerçek anlamda imkânını sağlamamış. Türkiye’de milletvekillerinin ne imkânı var ki?

Türkiye’de milletvekillerinin pek bir icraatı olmuyor maalesef. O nedenle kamuoyunda daha çok aldıkları yüksek maaşlar ve kıyak emeklilik koşulları konuşuluyor.

Burada bizim kamuoyu da zor bir kamuoyu. Milletvekillerinin maaşı artınca herkes hemen deliriyor. Hem çok kaliteli milletvekili istiyoruz hem de maaşları çok düşük olsun istiyoruz, bu da yanlış bir anlayış. Sen kaliteli bir adamı Meclis’e getirmek istiyorsan, o zaman o adamın diğer yerlerde çalışarak elde edebileceği maaşa yakın bir maaşı da taşıman lazım. Bir İtalyan Avrupa Parlamentosu milletvekili 15 bin Euro kazanıyor, bizim milletvekilimizin dört katı para alıyor. Şimdi onun yaptığı iş dört kat önemli mi? Bence hiç değil, kesinlikle değil. O zaman bizim de milletvekillerimizi güçlendirmemiz lazım. Bir tane asistan, bir tane şoför bütçesi ile o küçücük Meclis’teki odalarda, milletvekillerinin iktidarı denetleme gücünün olmasını düşünmek zaten abestir.

Türkiye’nin ABD’deki sistemi örnek alması gerektiğini önermiştiniz. Türkiye nasıl örnek almalıdır o sistemi? Uygulama ne şekilde olabilir?

Türkiye’de Meclis’i hem özgürleştirme hem de yetkisi arttırmak gerekiyor. Yetki zaten var da, buradaki sorun Meclis’e bu yetkiyi kullanacak imkânı da sağlamak lazım. Ben meşruiyetini iyice artırmak için milletvekillerinin bölgelerden direkt aday olup seçilmelerini öneriyorum. Mesela, ABD’de Demokrat Parti’den adayım deyince hemen aday olmuyorsun, partinin seni kabul etmesi lazım. Türkiye’de adaylar bir partiden aday olmak istediklerini belirttiklerinde o adaylık için seçim yapılarak yarışmalı, hemen merkezden atanır gibi aday olmamalılar.

Türkiye’de siyasi partiler adaylarını belirlerken ya ön seçim yapıyorlar ya da eğilim yoklaması yaptıklarını ve buna göre seçtiklerini iddia ediyorlar?

Evet, Türkiye’de bir nevi eğilim yoklamasıyla adaylar belirleniyor ama sonra o bölge kimi seçtiğini tam olarak bilmiyor çünkü partiye oy vermeniz yeterli oluyor, direkt o adaya oy vermiyorsunuz. Partinin aldığı toplam oy, belli bir listeye tekabül ediyor, listedeki işte bilmem kaç kişi Meclis’e giriyor. Yani burada hakikaten partinin seçici gücü adamı seçtiriyor. Ama öyle olmaması gerek. Bence adayın kendisine oy verilmeli. Meşruiyetinin artırılması için de adayların güçlendirilmesi gerekiyor, seçildikten sonra da onların imkânını artırmanız lazım. ABD’de mesela komite başkanıysanız 200-300’e yakın kadronuz oluyor. Yani bir komite başkanı olarak, bırakın o kendi eyaletinizdeki 9 kişiyi, kendi ofisinizdeki 9 kişiyi ayrıca kendi uzmanlık alanınızda; mesela Dış İlişkiler Komitesi Başkanı’nın 230 kişi civarı kadrosu var. Bunu yarattığı gücü ve imkânı düşünebiliyor musunuz? Böylece o milletvekili ya da komite başkanı zaten Beyaz Saray bir kanun tasarısı getirmeden önce onun kokusunu alıp bu tasarıyla ilgili öncelikli çalışma yapabildiği için onu denetleyebiliyor.

Hiçbir medeni ülkede, o ülkenin milletvekili olan birisi, o ülkede terör saldırısı gerçekleştirmiş, o ülkenin vatandaşlarını öldürmüş bir teröristin cenazesine gidemez. Giderse de o Meclis’e bir daha giremez

Türkiye’de milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılması konusunda ne düşünüyorsunuz? Bu konuda elbette farklı yönleri ile değil de, daha çok terör örgütüne yardım ve yataklık yaptığı iddia edilen milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırılmalı, Meclis’te yerleri olmamalı şeklinde kamuoyunda tartışıldı. Artan terör olayları ve bu süreçte başta HDP’nin bazı milletvekillerinin tavır ve açıklamaları da tartışmanın bu şekilde evirilmesinde etkili oldu gibi görünüyor.

Bu konuda özgürlükleri savunmaktan yanayım. Ama terör örgütü ile ilişkiler konusunda yapılan şeyler asla kabul edilemez, tasvip edilmez. Şunu net olarak söyleyeyim, hiç kimse beni aşırı milliyetçi falan olmakla suçlayamaz, bir sürü ülkede yaşamış bir dünya vatandaşıyım. Ama şunu net olarak söyleyeyim; hiçbir medeni ülkede, o ülkenin milletvekili olan birisi, o ülkede terör saldırısı gerçekleştirmiş, o ülkenin vatandaşlarını öldürmüş, örneğin bir intihar saldırısı gerçekleştirmiş bir teröristin cenazesine gidemez. Giderse de o Meclis’e bir daha giremez. Bakın bu olaylar ABD’de yaşansaydı, kanunlara bile bakmadan, ABD gibi bir yerde, o adamın Meclis binasına girişi bile engellenirdi. En başta kendi meslektaşları o milletvekilinin o binaya bir daha girmesine müsaade etmezlerdi. ABD’den örnek veriyorum, ama Hollanda’da böyledir, Fransa’da da böyledir. Fransa’da zaten o binaya kadar bile gidemezdi. Yani bu konularda kendimiz kandırmayalım. HDP’lilerin de haklı olduğu konular elbette var, tabii ki Türkiye’nin geçmişinde ırkçılığa varran çok ciddi hatalar da yapılmış, halen de yapılıyor. Bu bağlamda onların Meclis’e getirdikleri her türlü projeyi de ben desteklerim. Ama Türkiye’nin özgürlükçü partisi olarak seçilip de ondan sonra da “biz sırtımızı PKK’ya dayıyoruz” diyerek kendine oy verenleri yok saymak, teröre açıkça destek vermek ve bu tarz toplumda ciddi yaralar açan şeyleri yapmak doğru ve kabul edilebilir şeyler değil. Teröre destek vermek akıl alır şey değildir. Türkiye’de hala bunu yok sayıp mazeretler üretmeye çalışanlar var. Bakın bu HDP’nin hatası, madem bir HDP milletvekili oraya gitti, bence bu çok büyük bir hata ve ayıp, ilk tepkiyi partisi vermeliydi. Türkiye’de ceza hukuku çerçevesinde suç mu ben emin değilim ve ABD’de bu suçtur demiyorum, ama o milletvekili bir daha milletvekilliği yapamazdı artık, bunu net olarak söylüyorum.

İngiltere’nin AB’den çıkması doğru olmaz.
Ayrıcalıklı pozisyonunu sürdürmelidir

İngiltere’nin AB’den çıkma süreci[1] nasıl görünüyor sizin gözünüzde? Şimdiki muhafazakâr parti hükümeti seçimden önce AB üyeliği için referandum sözü vermişti, şimdi de bu söz gereği referanduma gidiliyor. Ancak muhafazakâr parti içinde de pek çok milletvekili AB’den çıkılmasına karşı çıkıyor. Bu süreç ABD’de nasıl değerlendiriliyor?

Benim şahsi fikrim İngiltere’nin AB’den çıkması doğru olmaz. Bence AB’nin en büyük hatası ortak para birliği kurulmasıydı, bunun yapılması bu tür krizleri arttırdı. İngiltere ortak para birimine geçmedi ama AB içindeki krizler bir şekilde İngiltere’yi de olumsuz etkiliyor. Yine de AB’nin dağılması hem İngiltere hem dünya için iyi olmaz diye düşünüyorum. Bence bu konuda sağduyu hâkim olacaktır. ABD’nin tavrı da İngiltere’nin AB içinde kalmasından yana, Başkan Obama da geçenlerde ABD’nin bu düşüncesini resmen açıkladı. ABD’de kim başkan olursa olsun bu görüşü sürdüreceğini ve İngiltere’de sağduyunun hâkim olacağına inanıyorum. Thatcher’in ünlü bir lafı vardır: “Tanrı bu kanalı boşuna yaratmadı” der. Yani biz Avrupa’dan farklıyız demek ister. Elbette İngiltere farklı; Almanya, Fransa, Hollanda hepsi farklı ülkeler belki ama İngiltere, bunların toplamından biraz daha farklı bir kültürden geliyor. Eski dünyanın egemen gücü, çok eski bir siyasi tarihi var, Avrupa tarihinde çok önemli roller oynamış, bütün bunlar nedeniyle para birimine vs. dâhil olmadı. Tüm bu nedenlerle zaten bir nevi ayrıcalıklı bir pozisyonda, bu pozisyonunu AB’den çıkmadan sürdürebilir, AB’den çıkmaz diye düşünüyorum.

İngiltere’nin AB’den çıkma isteği elbette biraz da AB’de çok etkili olamaması, liderlik edememesinden de kaynaklanıyor. Eski Başbakan Gordon Brown geçenlerde bir kampanya başlatmıştı: ‘Next is not to leave but to lead’ (Sıradaki seçenek, AB’den çıkmak değil, liderlik etmektir’) şeklinde, sizce bu potansiyeli var mı İngiltere’nin?

İngiltere zaten uzun zamandır bunu yapmaya çalışıyor, ama tabii baştan itibaren Almanya – Fransa aksı, AB’deki itici güç oldu. Daha aktif yer alabilir, bu tartışmaların sonucunda AB’den çıkmayıp geliştirecekleri taktiklerle daha etkili olabilirler AB’de.

Röportajımızın ilk bölümünü burada bitiriyoruz. İkinci bölümde Türk-Amerikan ilişkilerinin ekonomik boyutlarını, ABD sisteminin dinamikleri ve ABD’de siyasete etki etmek için nasıl çalışılması gerektiğini, bu konularda Türkiye’nin eksileri ve artılarını, ekonomik alandaki gelişmelerin siyasete etkisini, başta TAİK olmak üzere ABD’de etkili olan ticari kuruluşlarımızı ve sizin kişisel ticari ilişkilerinizi ve faaliyetlerinizi konuşacağız. Teşekkür ederiz.

 Memnuniyetle. Ben teşekkür ediyorum.

Röportajı şu şekilde referans vererek kullanabilirsiniz:

Research Turkey (Temmuz, 2016), “Ekim Alptekin Röportajı (Bölüm 1): “Türk-Amerikan İlişkilerinin Siyasi Dinamikleri ve Türkiye’nin İç ve Dış Politikasındaki Kritik Gelişmeler””, Cilt V, Sayı 7, s.21 – 41, Türkiye Politika ve Araştırma Merkezi (Research Turkey), Londra: Research Turkey (http://researchturkey.org/?p=12456&lang=tr)

Son Notlar

[1] Röportajın yapıldığı sırada henüz Brexit referandumu gerçekleşmemişti. 23 Haziran 2016 tarihinde gerçekleştirilen referandumda Britanya seçmeninin %51.9’u Avrupa Birliği’nden çıkma, %48.11’i ise Birlik’te kalma yönünde oy verdi.

Facebooktwitterlinkedinmail

Yorumlar

Loading Facebook Comments ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.