Dr. Tuna Kuyucu ile Röportaj: Kentsel Dönüşüm Neye Dönüştü?

Dr. Tuna Kuyucu ile Röportaj: Kentsel Dönüşüm Neye Dönüştü?

Türkiye Politika ve Araştırma Merkezi (Research Turkey) olarak, Yrd. Doç. Dr. Tuna Kuyucu ile Türkiye’de ve özellikle İstanbul’da gerçekleşen kentsel dönüşüm projelerini, çarçabuk çıkarılan imar yasalarını ve torba kanunları, deprem beklentilerini, Gezi’yi, gecekonduları ve daha pek çok kent yapı planlamasına dair konuyu değerlendirdiğimiz bir röportaj gerçekleştirdik. Özellikle kentsel dönüşümün hangi kişi ve gruplara hizmet ettiği, rant sağladığı, röportajımızın temel odaklarından biri oldu. Zira Ayazma’daki lüks konutlardan TOKİ’ye uzanan bir çerçevede ele alındığında farklı gelir gruplarına temas eden yapı projeleri hazırlandığı net bir şekilde görülüyor. Ancak bu konuya STK’ların ve birincil hak sahiplerinin ne kadar ve ne şekilde dahil edildiği tartışmaya açık. Özellikle hukuki anlamda muğlak bırakılan maddeler pek çok projenin kolayca hayata geçirilmesine gizlice destek oluyor.

Yrd. Doç. Dr. Tuna Kuyucu’nun temel çalışma alanlarını kent sosyolojisi, hukuk sosyolojisi, ekonomik sosyoloji ve sosyal bilimlerde metodoloji oluşturmaktadır. Doktorasını Washington Üniversitesi’nde “Poverty, Property and Power: Making Markets in Istanbul’s Informal Low-Income Settlements” başlıklı tez ile çalışması ile tamamlayan Kuyucu, halen Boğaziçi Üniversitesi’nde Kent Sosyolojisi ağırlıklı dersler vermektedir. Kendisinin konu üzerinde birçok akademik yayını bulunmaktadır.

Kuyucu’nun akademik çalışmalarından bazıları şöyledir: “Similar Processes, Divergent Outcomes: A Comparative Analysis of Three Urban Redevelopment Projects in Turkey” (2015), “Law, Property and Ambiguity: The Uses and Abuses of Legal Ambiguity in Remaking Istanbul’s Informal Settlements” (2014); “Bir Mülkiyet Transferi Aracı Olarak TOKİ ve Kentsel Dönüşüm Projeleri” (2010);Özlem Ünsal ile birlikte “Urban Transformation as State-Led Property Transfer: An Analysis of Two Cases of Urban Renewal in Istanbul” (2010); Özlem Ünsal ile birlikte “Challenging the Neoliberal Urban Regime: Regeneration and Resistance in Başıbüyük and Tarlabaşı” (2010).

Röportajın Özeti

“Kentsel dönüşüm kavramını çok iyi bulmuyorum, ben daha çok ‘kentsel yenileme’ ya da ‘kentsel yeniden canlandırma’ kavramlarını seviyorum.”

Yasalardan türetilmiş yönetmeliklere baktığınız zaman, yönetmeliklerde de o kadar boşluklar ve muğlaklıklar var ki aslında istenilen yere istenilen türde projenin yapılmasının önünü açıyor.”

“2002-2008 donemi; dünya ekonomisinin çok hızlı büyüdüğü, Türkiye’ye çok ciddi yabancı yatırım girdiği, özellikle kısa vadeli sermaye girişlerinin çok hızlı olduğu, finans sektörünün çok hızlı bir büyüme yaşadığı, kredi kullanma oranlarının çok hızlı arttığı, toplumun her kesiminin tüketici kredileri, ihtiyaç kredileri, kredi kardı borcu, otomobil kredileri ve konut kredileri aldığı bir dönem olarak öne çıkıyor.”

“Kentsel dönüşüm yasalarının da içeriğine baktığınız zaman; 2005’te geçen belediye yasası, yine 2005’te geçen tarihi bölgelerde proje uygulamayı mümkün kılan 5366 sayılı yasa, TOKİ yasaları vs. ile birlikte geçmişte bu tip projelerin yapılabilmesinin önünde duran bütün bürokratik, idari, yasal engellerin tek tek tırpanlandığını ve kaldırıldığını görüyorsunuz.”

“Sonuçta burası (İstanbul) epey ciddi problemleri olan bir şehir. Alt yapı problemleri var, üst yapı problemleri var, sosyal adaletsizlik var, ekonomik adaletsizlik var, insanların alt yapıya veya kaynaklara veya hizmetlere erişememe problemleri var.”

 “Hepsini bir araya koyduğumuzda görüyoruz ki hakikaten kentsel dönüşüm ve kentsel dönüşüme ek olarak büyük çaplı alt yapı ve üst yapı projeleri (havaalanları, köprüler vs.) önünde oluşabilecek bütün engeller tasfiye ediliyor. Bürokratik, idari, hukuki engeller tasfiye oluyor.”

“Atatürk Orman Çiftliği’ne sarayın yapılması bunun en büyük örneği. Mahkemeler defalarca bunun yapılamayacağına dair karar verdi, yaptılar.”

“Afet Yasası ile beraber çok büyük alanlar kentsel dönüşüm alanı ilan edilecek, bunların karşısında durabilecek hiçbir toplumsal gruba veya muhalif düşünceye yer açılmayacaktı.  Mülkiyet hakkını direkt olarak böyle ezip geçen yasal düzenlemeler yapıldı. Sonra bunlar Anayasa Mahkemesi’nden sekti zaten.”

“Tabi ki kiracılar büyük bir mağduriyet yaşıyorlar. Çünkü bir, zaten bina yıkılacaksa kiracı çıkarılıyor. İki, bu süreçten dolayı kiralar inanılmaz artmış durumda.”

“6306 sayılı yasa şu anda tamamen zaten varlıklı olan, zaten emlak rantiye ekonomisinden pay alan tiplerin, hanelerin, kişilerin yararına uygulanıyor ve bence büyük bir fırsat kaçırılıyor.”

“Ayazma gibi Kürt siyasi hareketinin çok kuvvetli olduğu, devletin polisinin rahat rahat giremediği bir mahallede bile çok çabuk bir şekilde insanlar çözülüp, onaylayıp, projeye onay verip, mahalle yıkıldı.”

“Zaten eşitsiz olan gecekondu bölgeleri, proje sayesinde daha da eşitsiz hale geldi insanlar. Kazanamayanlar, tasfiye oldular gittiler, kazanmış olanlar kazancına kazanç katmış oldular.”

“Gezi eylemlerine katılan insanların çoğunluğu gecekondular hakkındaki veya kentsel dönüşüme uğrayacak mahallelerin hakkını savunmak için yapılan platformlara, mitinglere katılmadılar.”

“Türkiye’de yerele verilmiş olan azıcık bir yetki bile, 2010’dan sonra geri alındı ve şu anda kentsel dönüşüm uygulamalarında yerel yönetimin uygulama aşamasını mümkün kılacak düzenlemeleri yapmak dışında hiçbir rolü falan yok.”

“Üçüncü köprü ve üçüncü havalimanını entegre olarak düşünürsek bütün oradaki bölgenin inanılmaz bir ranta açılacak potansiyel yaratması için zaten yapılan simülasyonlar var, planlar var.”

“Üçüncü köprü, üçüncü havalimanı, Kanal İstanbul gibi çok büyük çaplı projelerin hepsi 2010-11 sonrası gündeme geldi. Neden? Çünkü siyasi iktidar Türkiye ekonomisinin yavaşlama trendine gireceğini ve girdiğini, dış kaynak girişlerinin son derece yavaşlayacağını ya da yavaşladığını, görüyor, gördü.”

“Alternatif merkezlerin yaratılması gerekiyor. Ekonomik eşitsizliğin bir şekilde halledilmesi gerekiyor. Büyük çaplı kamu yatırımı gerekiyor bunun için ama ortam da müsait değil, büyük çapta kamu yatırımları yapabilecek bir devlet anlayışı yok.”

“Muğlaklıklar bir, proje uygulayıcılarına büyük bir keyfilik alanı sunuyor. İki, İnsanların mobilizasyonunu engelliyor. Üç, yine mobilizasyonla bağlantılı, hukuki mücadeleyi çok daha zorlaştırıyor.”

Röportajın Tam Metni

Öncelikle Research Turkey olarak röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.

Şöyle bir soruyla başlayalım: İstanbul’un özellikle Tarlabaşı, Sulukule, Ayazma gibi muhtelif semtlerine baktığımız zaman David Harvey’in de belirttiği gibi bir ‘toplumsal şehirleşme’den çok yüksek getiri sağlamak temelli bir şehirleşmenin uygulamaya konulduğunu görüyoruz. Genel olarak bu değişimi nasıl yorumluyorsunuz?

David Harvey’in söylediği çerçevenin yanlış olmadığını düşünüyorum. Ama tabii çerçeveyi öyle yüksek bir soyutlama noktasına koyunca argümanlar biraz basit oluyor. Bence durum çok daha karmaşık. Ben kişisel olarak David Harvey ve David Harvey ekolünün kent sosyolojisine ve kent çalışmalarına çok şeyler kattığını ama belli bir yerde de lokal özgüllükleri ve olayların karmaşıklığını biraz kapattığını düşündüğüm için bir yere kadar yararlı, ondan sonrasını yararsız buluyorum. Her neyse, bunlar olayın akademik kaygıları…

Türkiye’deki kentsel dönüşüm uygulamalarını nasıl değerlendirdiğim kısmına gelirsek; zaten işin ortaya çıkış anına, çıkış şekline, geçirilen yasaların geçiriliş biçimlerine ve geçirilen yasaların içeriklerine, sonra da uygulanmış olan birkaç projenin uygulanma şekillerine baktığımızda söylenenin aslında yukarıdaki soyutlama düzeyinde üç aşağı beş yukarı doğru olduğunu görüyoruz. Kentsel dönüşüm tartışması zaten 2003-2004 yıllarında başladı. Bir anda önümüze şak diye çıkıverdi. Kentsel dönüşüm kavramını çok iyi bulmuyorum, ben daha çok “kentsel yenileme” ya da “kentsel yeniden canlandırma” kavramlarını seviyorum.2004’te Türkiye’nin 2001 krizinden çıkma sürecinde Ak Parti hükümetinin tek başına iktidar olduğu ve “acil eylem planı” aldığı bir zamanda ortaya çıkıyor bu. Bildiğiniz gibi 2002 seçimlerinde Ak Parti kazanır kazanmaz krizi aşmaya yönelik 10 maddelik bir acil eylem planı ortaya koyuyor. Bunun 10. maddesi konutla ilgili. Çok hızlı bir konut üretimi ve çok hızlı bir şekilde inşaat ve emlak üzerinden ekonomik canlanma ve büyüme sağlayacak bir strateji ortaya koyuyorlar. Tam da bu dönemde TOKİ’nin çeşitli yasal müdahalelerle sahip olduğu güçler artırılıyor. Toki’nin yapısı değiştiriliyor. Eskiden sadece kredi veren bir oluşumken direkt olarak inşaatları üstlenen, kâr amaçlı inşaat faaliyetleri sürdüren, özel sektördeki GYO’larla ve müteahhitlerle ortaklıklar kurabilen yani sınırsız otoriteye sahip, direk başbakanlığa bağlanmış çok kuvvetli bir aktör haline getiriliyor ve kentsel dönüşüm uygulamalarının da baş aktörü oluyor. Bütün bu yasal düzenlemeler meclisten çoğunlukla torba yasa gibi ya da direkt olarak kanun hükmünde kararnamelerle yani yürütme organının inisiyatifinde geçiriliyor. Toki’nin kendisi dediğim gibi başbakanlığa bağlı ve parlamento denetiminden muaf, Sayıştay denetiminden muaf bir kurum olarak oldukça tepeden inme, otoriter işler yapabilecek bir kurum haline getiriliyor.

Kentsel dönüşümü mümkün kılan yasalara da baktığımızda 2004-2005 sonrası geçen bir dizi yasa var. Bunların da içeriğine/niteliğine baktığımız zaman her ne kadar kendilerine amaç olarak kentlerin sorunlu, riskli, ekonomik fonksiyonunu yitirmiş bölgelerinin canlandırılmasını gösterseler de aslında yasalar o kadar muğlâk yazılmış ve o kadar boşluklara, açmazlara sahip ki yasalardan türetilmiş yönetmeliklere baktığınız zaman -ki ben baktım birçoğuna- yönetmeliklerde de o kadar boşluklar ve muğlâklıklar var ki aslında istenilen yere istenilen türde projenin yapılmasının önünü açıyor.Yasal düzenlemeler, idari düzenlemeler, yaratılan yeni kurumlar… Bütün bunları bir arada düşündüğümüzde olayın hızlı bir rant yaratma boyutuna çok kolay hizmet edebileceğini görüyorsunuz. İkincisi, aynı dönem yani 2002 sonrası 2003-2004 zamanları; dünya ekonomisinin çok hızlı büyüdüğü, Türkiye’ye çok ciddi yabancı yatırım girdiği, özellikle kısa vadeli sermaye girişlerinin çok hızlı olduğu, finans sektörünün çok hızlı bir büyüme yaşadığı, kredi kullanma oranlarının çok hızlı arttığı, toplumun her kesiminin tüketici kredileri, ihtiyaç kredileri, kredi kardı borcu, otomobil kredileri ve konut kredileri aldığı bir dönem olarak öne çıkıyor. Bir finansallaşma olarak adlandırabileceğimiz, neoliberalleşmenin en büyük komponenti olan finansallaşmanın en hızlı yaşandığı dönem. Dünyada, Türkiye gibi ‘emerging markets‘ dedikleri eskiden “kalkınmakta olan” diye tabir edilen ülkelere büyük bir sermaye girişi oluyor. Bu sermaye girişleri ister istemez tabii ki kendini inşaat faaliyetlerinde gösteriyor. Mesela müteahhit şirketler çok büyük oranda düşük faizlerle borç alabiliyorlar. Çünkü dolar ucuz, Türk parasının da değeri yükseliyor ve dışarıdan çok ciddi kaynak girişleri oluyor. İnşaat şirketleri ve GYO’lara büyük bir kaynak aktarımı oluyor. Bu GYO’lar borsada işlem görmeye başladıklarında sermayeleri epey artmaya başlıyor. Yani kısaca inşaat sektörünün içine giren finansal kaynak bayağı bir artıyor.

Şimdi toparlayalım. Kriz sonrası başa gelmiş, tek başına iktidar olmuş bir yönetimin çok kolay bir şekilde parlamento çoğunluğundan dolayı ve yürütme organını tamamen kendisi kontrol ettiği için kolay bir şekilde yasa geçirebildiği, yasaların iyi tartışılmadan parlamentoda tuhaf yöntemlerle (torba yasa gibi) geçebildiği bir ortamda yeni kurumların yaratıldığı veya var olan kurumların aşırı güçlendirildiği, aynı zamanda finansallaşmanın da çok hızlı bir şekilde yaşandığı bir ortamda büyük bir inşaat faaliyeti başlıyor. Ve ekonominin canlanması için ve krizden çıkıp daha sonra yüksek büyüme oranlarının tutturulması için inşaata önemli bir misyon yükleniyor. Böyle bir durumda kentsel dönüşüm projeleri gündeme geliyor. Her şeyi bir araya koyunca belki kulağa çok temiz bir hikâye gibi geliyor. Sanki yapboz gibi bütün parçalar yerine oturuyor. Kentsel dönüşüm yasalarının da içeriğine baktığınız zaman; 2005’te geçen belediye yasası, yine 2005’te geçen tarihi bölgelerde proje uygulamayı mümkün kılan 5366 sayılı yasa, TOKİ yasaları vs. geçmişte bu tip projelerin yapılabilmesinin önünde duran bütün bürokratik, idari, yasal engellerin tek tek tırpanlandığını ve kaldırıldığını görüyorsunuz. Proje uygulayıcıları; bu direkt TOKİ olabilir, devlet olabilir, kamu-özel yatırım ortaklıkları olabilir veya direkt özel olabilir (Tarlabaşı’nda Gap İnşaat’ın yaptığı gibi). Yüklenici kim olursa olsun (devlet, kamu özel ya da özel) bir ‘‘yürü ya kulum!’’anlayışının yasal düzenlemelere hâkim olduğunu görüyorsunuz. Sonrasında bunların birçoğunun o kadar kolay olmadığı ortaya çıktı. İstanbul’da uygulanması istenilen projelerin hemen hemen hiçbiri uygulanamadı. Çok az sayıda projeye başlanılıp bitirilebildi, bir kısmına başlanılıp yarım kaldı, çoğunluğuna hiç başlanılamadı bile. Sonuçta yapılmak istenenin ne olduğuna baktığımız zaman David Harvey’in çok haksız olmadığını görüyoruz. Buna bir şey daha ilave etmek lazım: Uygulanmış olan veya uygulanmak istenen projelerin nerelere yapılacağı. Sonuçta burası epey ciddi problemleri olan bir şehir. Alt yapı problemleri var, üst yapı problemleri var, sosyal adaletsizlik var, ekonomik adaletsizlik var, insanların alt yapıya veya kaynaklara veya hizmetlere erişememe problemleri var. Var da var! Deprem var! Depremden dolayı çok büyük miktarda can kaybı ve ekonomik kayıp yaşanacağını biliyoruz.

“Yasalardan türetilmiş yönetmeliklere baktığınız zaman, yönetmeliklerde de o kadar boşluklar ve muğlaklıklar var ki aslında istenilen yere istenilen türde projenin yapılmasının önünü açıyor.

Arada onu soracaktım. 1999 Depremi’nden sonra kentsel dönüşüm meselesinin gündeme gelmesi birbiriyle ilişkili mi?

Elbette depremin bir etkisi var. Çünkü 1999 Depremi İstanbul’un yanı başında yaşandı ve çok büyük can kaybıyla bitti. İstanbul Depremi’nin olacağına dair hiçbir şüphe yok. Hepimiz biliyoruz. Ve İstanbul’un konut stoğunun da inanılmaz derecede zayıf olduğunu biliyoruz. Ama şunu da biliyoruz ki kentsel dönüşüm projelerinin uygulandığı bölgeler illa depremden en çok hasar alacak olan bölgeler olmuyor. Buna birkaç tane net örnek verebilirim: Derbent, Derbent Projesi. Derbent Sarıyer’in tepelerine kurulmuş, zemin olarak hiçbir problemi olmayan, yapı stoğu olarak da nispeten iyi durumda olan bir gecekondu mahallesi.

Aynı şekilde Ayazma var.

Ayazma’nın yapı stoğu belki biraz daha kalitesiz denilebilir. Çünkü Ayazma daha yoksul ve daha geç oluşmuş bir gecekondu mahallesi. Hadi orada onu dediler diyelim… Ama zemin etütleri, İstanbul’un sonuçta sismolojik haritası ve zemin haritaları çıkarıldı. Ben bunlara baktım. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin sayfalarından da rahatça ulaşabilirsiniz. Üst üste o iki haritayı koyalım, yani kentsel dönüşüm uygulanan veya uygulanmak istenen mahallelerle deprem riskinin en yüksek olduğu mahalle risk haritasını koyalım: Birbirini tutmuyor. Tutan Zeytinburnu var. Zeytinburnu’nda Sümer Mahallesi’nin projesine başlandı, küçücük bir kısmı bitirildi ve geri kalanını yapamadılar. Yani sonuçta deprem veya depreme hazırlık olarak yapılmadığı yüzde yüz ortada kentsel dönüşüm projelerinin.  Keza değerli bir akademisyen: Oğuz Işık (ODTÜ’de coğrafya bölümünde kent planlaması üzerine ders veren bir hoca) ile bir gün sohbet ediyorduk. Benim zaten aklımda olan bir fikri bize haritalandırarak gösterdi ve çok hoşuma gitti. İstanbul’un sosyoekonomik olarak geçiş alanlarının bir planını çıkarıyor. Mesela yüksek gelir ve düşük gelir gruplarının alanları arasında kalmış bölgelerin nereler olduğunu gösteriyor, sonra da kentsel dönüşüm projelerinin nerelerde uygulanmak istenildiğini gösteriyor ve arada ciddi bir örtüşme var. Yani bu kentsel dönüşüm, yüksek gelir gruplarının gitmek isteyebilecekleri ama hem kültürel hem ekonomik hem tüketim kalıpları vs. gibi yaşam tarzı farklarından dolayı gidemedikleri, aslında orada bir ‘buffer’ gibi olan geçiş alanlarında uygulanıyor gibi bir argümanda bulunmuştu.

Bütün bu yasal düzenlemeler, idari düzenlemelere şunu da eklemek gerekiyor: Bu kentsel dönüşüm mevzuatının özellikle 2010’da yetersizlikleri ve devletin elini kolunu bağlayıcı tarafları ortaya çıkmaya başladıkça ve AK Parti yönetimi meclis çoğunluğunu ve anayasa referandumundan sonra gücünü de iyice pekiştirince yeni yasalar ve yeni kurumlar yaratarak kentsel dönüşümün önündeki engelleri daha fazla ortadan kaldırmaya çalıştı. Burada neden bahsediyorum: Bir, çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın yaratılması ve bu bakanlığa eski TOKİ başkanı olan Erdoğan Bayraktar’ın (sonradan yolsuzluktan dolayı AKP’den istifa eden kişi) getirilmesi ve bu bakanlığın imar planları yapma, planlama kararlarını değiştirme gibi yüksek yetkilerle donatılıp belediyeleri direkt by-pass etme hakkına sahip olması. İki, kentsel dönüşüm bölgesi belirleme hakkının ilçe belediyelerinden metropolitan belediyelere verilmesi yani yerelin yetki alanından büyükşehir belediyesi olan illerde büyükşehir belediyesine veriliyor ve bu belediyelerin çoğunluğunun Ak Parti tarafından yönetildiğini biliyoruz. Üç, 2012’de Afet Yasası’nın geçirilmesi. Afet Yasası geçirilerek özellikle merkezi hükümet ve bakanlar kurulu muazzam yetkili hale getiriliyor. Kentsel dönüşüm uygulamalarının nasıl yapılacağı, nereye yapılacağı üzerine belediyeler veya metropolitan belediyeler değil direkt olarak bakanlar kurulu karar vermeye başlıyor. Ve dört, 2012’de geçirilen yeni büyükşehir belediye yasasıyla büyükşehirlerin sayısı artırılıyor, yetkileri artırılıyor… Yani bayağı bir merkezileştirme söz konusu. Hepsini bir araya koyduğumuzda görüyoruz ki hakikaten kentsel dönüşüm ve kentsel dönüşüme ek olarak büyük çaplı alt yapı ve üst yapı projeleri (havaalanları, köprüler vs.) önünde oluşabilecek bütün engeller tasfiye ediliyor. Bürokratik, idari, hukuki engeller tasfiye oluyor. Engel derken ne kastettiğimi de bir-iki örnekle izah edersem belki daha açık olur: Tarihi bölgelerde kentsel dönüşüm uygulaması mesela, 5366 sayılı yasanın mümkün kıldığı bir şey. Daha önce koruma kurulları böyle projelere izin vermiyordu. Yani kolay kolay iş yapamıyordunuz. Sermayedar girmek istemiyordu çünkü koruma kurulundan yüz bin tane onay gerekiyor. Yüz bin kuralı takip etmeniz gerekiyor. Tarihi binalar varsa kesinlikle onlara dokunulmayacak, dokunulursa orijinaline göre yapılacak vs. bir sürü ‘‘transaction cost’’ yani bir sürü maliyet. 5366 sayılı yasa koruma kurullarını by-pass etmenin bir yolu.

“Hepsini bir araya koyduğumuzda görüyoruz ki hakikaten kentsel dönüşüm ve kentsel dönüşüme ek olarak büyük çaplı alt yapı ve üst yapı projeleri (havaalanları, köprüler vs.) önünde oluşabilecek bütün engeller tasfiye ediliyor. Bürokratik, idari, hukuki engeller tasfiye oluyor.

Daha sonra nereye bağlandı peki onlar? Kültür Bakanlığı’na mı bağlandı?

Daha sonra yapısını değiştirdiler bir torba yasayla. Koruma kurullarını ikiye ayırdılar: Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu ve Kültürel Varlıkları Koruma Kurulu. İkiye ayrıldıktan sonra da Tarihi ve Kültürel Mirası Koruma Kurulu’nu bakanlıklara bağlıyorlar. Tabiat olan ise Çevre ve Şehircilik Bakanlığı altında kalıyor. Ama orada da çok komik işler yapıyorlar. Kentsel dönüşüme giren bir uygulama olarak bakabileceğimiz şu örneği verebiliriz: Mecidiyeköy Likör Fabrikası’nın yıkılıp yerinde şimdi Torunlar İnşaat’ın gökdelenlerinin yükseliyor olduğu hikâye. O fabrika tescilli, Mustafa Kemal döneminden kalma, cumhuriyetin İstanbul’da açtığı ilk fabrika. Devlet bunu yıkmak istiyor. Koruma kurulları buna engel. ‘Yıkamazsın burası tescilli’ diyor. Devlet koruma kurullarını ikiye ayırıyor ve oranın koruma yetkisinin aslında Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu altında olduğunu söylüyor çünkü orada birkaç ağaç varmış. Onlar da koruma statüsünü düşürüyorlar, fabrika o sırada yıkılıyor ve yerine kuleler kuruluyor.

Mevcut engeller kaldırılıyor, var olan engellerin de etrafından dolaşacak yollar bulunuyor. Zaten 2011 falan,2010-2011 sonrası o kadar otoriter bir yönetime geçmiş durumdayız ki, bunlara bile gerek kalmayan bir duruma doğru gidiyoruz. 17-25 Aralık’ın bize gösterdiği zaten bu oldu. Bir sürü şeyi… Hiçbir şeye bakmadan tamamen kafalarına göre yapabiliyor olduklarını görüyoruz ve hiç kimse hiçbir kurum bunları durduramıyor. Atatürk Orman Çiftliği’ne sarayın yapılması bunun en büyük örneği. Danıştay yüz bin kere bunun yapılamayacağına dair karar verdi, yaptılar. Adam ne dedi, adam dediğim cumhurbaşkanı. Gücünüz yetiyorsa gelin yıkın dedi yani.Neyse kentsel dönüşüm hikâyesi bu yani.

“Atatürk Orman Çiftliği’ne sarayın yapılması bunun en büyük örneği. Danıştay yüz bin kere bunun yapılamayacağına dair karar verdi, yaptılar.”

Evet, yine kentsel dönüşüm adı altında, siz bazı semtlerden bahsettiniz. Bazı yerleşim yerlerine zenginlerin daha çok zengin kesimin gitmek isteyip de gidemediğinden bahsettiniz ama bunun dışında bazı nezih semtlerdeki 10-15 yaş arası binalarda da…

Bağdat Caddesi etrafı…

Aynen öyle evet, onu diyecektim. Ben Bostancı tarafında daha çoğunu gördüm. Kat maliyeti karşılığı oturanlarla, oturanların büyük çoğunluğu ile anlaşarak yıkım kararı alındığına şahit oldum.

Evet, benim yanımdaki 3 tane bina. Ben Bostancı’da oturuyorum. Tam yanımdaki 3 tane bina birden yıkılıyor şu anda.

Kaçak ve çarpık yapıların bu kadar yaygın olduğu bir şehirde, büyük oranda sanıyorum kaçak olmayan…

Hiçbiri kaçak değil onların.Kaçak olsa müteahhit girmez, o kadar riske girer mi müteahhit, girmez.

Evet, bunu sadece depreme dayanıklı bir yapılaşma oluşturma çabasıyla açıklayabilir miyiz?

Tabi ki onunla açıklayamayız. Yani onun da bence, önem vermek lazım yani hiçbir şekilde o önemli değildir demek istemiyorum. Sonuçta Bostancı ve bütün oradaki 1960’lardan 70’lerden kalma Bağdat Caddesi hattındaki yapıların ne kadar güvenli olduğunu bilemiyoruz. Çünkü o dönemde kullanılan teknoloji çok yetersiz. Kullanılan betonarme teknolojisi bayağı şey, zayıf… Yani bir şekilde o binaların yenilenmesinde fayda var. Ha, bunu söylemekle birlikte, bu şehrin yenilenmesinin çok daha elzem olduğu başka yerler var. Ama orada bence şöyle bir şey yaşandı. Devlet Afet yasasını geçirince, bu 6306’ydı galiba yasanın sayısı. Afet yasasının orijinal halinde devletin kafasında şöyle bir şey vardı. Muazzam büyük  alanlar kentsel dönüşüm alanı ilan edilecek, bunların karşısında durabilecek hiçbir toplumsal gruba veya muhalif unsura  yer açılmayacaktı. E mülkiyet hakkını direkt olarak böyle ezip geçen yasal düzenlemeler yapıldı. Sonra bunlar Anayasa Mahkemesi’nden sekti zaten. Çünkü dava açma yolu bile kapatılmıştı. İşte devlet acele kamulaştırma ile her tarafı alacak, ondan sonra takır tıkır oradaki binalar yıkılacak, yerlerine de büyük çaplı yeni projeler gerçekleşecek. Sonra, ne oldu? Yeni bir çalışmaya başlamak üzereyim, bu benim burada biraz irdelemek istediğim bir şey; bence sonra iki şey oldu. Bir, bunun toplumsal muhalefeti çok tetikleyeceği görüldü, yani siz devasa büyük alanları kentsel dönüşüm alanı ilan ediyorsunuz. Dev gibi mahalleler, işte Küçükçekmece, Kanarya Mahallesi, kentsel dönüşüm alanıdır. Ne yapacaksın sen, Kanarya Mahallesi’nde yüz bin kişi falan yaşıyor. Hepsini mi atacaksın, bir de nereye taşıyacaksın? Bir bu, iki kaynağı nereden gelecek bunun? 2008’de 2009’da falan Türkiye’ye hala, 2009 gerçi biraz düşüş yılı oldu ama.

12

“Muazzam büyük alanlar kentsel dönüşüm alanı ilan edilecek, bunların karşısında durabilecek hiçbir toplumsal gruba veya muhalif düşünceye yer açılmayacaktı. E mülkiyet hakkını direkt olarak böyle ezip geçen yasal düzenlemeler yapıldı. Sonra bunlar Anayasa Mahkemesi’nden sekti zaten.”

Sıcak para akışı vardı.

2010-2011 döneminde Türkiye ekonomisi yüzde 8-9 falan büyüdü. Tamamen sıcak para akışı ve Amerikan Merkez Bankası’nın quantitative easing politikalarıyla bir finansal genişleme yaşandı. O para da bizim gibi ülkelere geldi. O para bitti yok artık o para. O para bittiği için dolar zaten bir anda yüzde 3,10’lara, yüzde 3,20’lere çıktı. Şimdi seçimden sonra düştü ama tekrar çıkacak. FED, Aralıkta faiz artırdığı anda biz ne yapacağız bakalım. Sonuçta bence devlet o kaynağın gelmeyeceğini de görünce 6306 sayılı Afet Yasası’nı bu tip projeler için kullanılmaya başlandı.  Büyük çaplı yenileme bence çok da aslında ihtiyacımız olan ve büyük de bir fırsat sunan büyük çaplı dizayn projeleri ile bu şehrin bir sürü altyapı ve üstyapı sorunu çözülebilecekken, böyle kullanmak yerine, tek tek müteahhitler eliyle, parsel bazında direkt olarak kat karşılığı yani yap-sat sisteminden hiçbir farkı olmayan bir yöntem için bir araç olarak kullanılmaya başlandı bu 6306 sayılı yasa. Yasa nasıl işliyor biraz internetten ben araştırmıştım. Sağ olsun bakanlık tak tak tak anlatmış, ben bir apartmanda oturuyorum şu anda kiracıyım. Ben devleti çağırırsam eğer, ya ben bu apartmana güvenmiyorum, bir bakar mısınız diye; devlet ekip yolluyor. Parasını da biz apartman olarak ödüyoruz. Eğer o şey sonunda apartman riskli çıkarsa…

Şu anda birçok apartmandan parça alınmış durumda zaten.

Aynen yıkacaksın zaten başka şansın yok, ya da üçte iki sağlanması gerekiyor apartmandaki… Benim annemin apartmanı ya, annemin apartmanının hiçbir problemi yok, gayet de yeni bir apartman 15 senelik falan. Hiçbir riski olduğuna inanmıyorum ama apartmandaki insanlar, annem hariç o istemiyor yıkılmasını, yıkılmasını istiyorlar. Çünkü yenilenecek apartmanları ve atıyorum x değerinde satılıyorken, bir anda üç çarpı x olacak. Fiyatı artacak dairelerin.

Birçoğu da muhtemelen mal sahibi.

Mal sahibi işte bir şey yapacak. İki kat daha çıkacak herhalde, çünkü imar yasasında da böyle bir gevşemeler yaparak bunu özendirmek için devlet metre kare artışlarına izin veriyor. Bir teşvik gibi yani… Ya bu bence kendi özünde yanlış bir şey değil. Yani bir şekilde girişimcinin teşvik edilmesi lazım ki olaya girsin, yoksa niye girsin adam veya kadın veya şirket. Ama bunun yapıldığı yer, İstanbul’un en düzenli, en planlı büyük bir ihtimalle de en az riskli olan yerinde yapılıyor ve inanılmaz büyük bir kaynak, zaten zengin olan varsıl olan sınıfların daha da varsıllaşması daha da zengin olmalarına yol açıyor. Bu bir. İkincisi daha önce sormuştunuz. Ben siz sormadan devam edeyim, kiracı meselesi…

Evet, tabii ki.

Tabii ki kiracılar büyük bir mağduriyet yaşıyorlar. Çünkü bir, zaten bina yıkılacaksa kiracı çıkarılıyor. İki, bu süreçten dolayı kiralar inanılmaz artmış durumda. Ben Bostancı’da doğdum, büyüdüm, yurt dışında yaşadım, bir süre karşı tarafta Avrupa yakasında yaşadıktan sonra geri taşındım çocuğum olduktan sonra annemin yakınına. Beş senede kiralar yüzde 30-40 artmış durumda. Bu kira artışının da en büyük sebebi bu… Bir sürü bina yıkılıyor, yıkılan binalardaki insanlar kiralık daire arıyorlar. O da ailelerin kiralarını müteahhitler ödüyor, çünkü o kadar çok para kazanıyorlar ki çok yüksek kiraları ödüyorlar. Mesela annem eğer evden çıkarırlarsa, bayağı yüksek kira isteyeceğim dedi. 3500-4000 lira kira yardımı isteyeceğim diyor. Ki 3.500-4.000 artık Bağdat Caddesi hattı için 120 m2’lik bir daire için çok inanılmaz, absürt bir rakam değil. Bundan beş sene önce inanılmaz absürt bir rakamdı. Saçma sapan bir rakamdı yani.

“Tabii ki kiracılar büyük bir mağduriyet yaşıyorlar. Çünkü bir, zaten bina yıkılacaksa kiracı çıkarılıyor. İki, bu süreçten dolayı kiralar inanılmaz artmış durumda.”

Müteahhitlerden böyle bir talepte bulunabiliyor, kira yardımı…

Müteahhitler de bunu karşılıyorlar. Özellikle, yüksek getiri bekledikleri yerlerde… Bağdat Caddesi’nin sahile doğru giden tarafında her dakika bir bina yıkılıyor. Dolayısıyla mevcut kiracılar hem evlerinden oluyorlar, hem de bir daha orada kirada oturma şansları olmuyor.

Niçin olmuyor, yani o kira yardımı alınıyor.

Ev sahibi sonuçta 1 senelik 1,5 senelik bina bitene kadar kiraya çıkıyorlar. Onlar için hava hoş, mesela ben kiracıyım şu anda oturduğum binada. Bu bina yıkılsa, beni ev sahibi bina yıkılıyor kardeşim, güle güle dese, ben asla bir daha şu anda oturduğum fiyata kiralık ev bulamayacağım. Kira yardımı ev sahiplerine yarıyor. Kentsel dönüşümün zaten genelinde, bütün İstanbul’da uygulanan projelerde ev sahipleri kazançlı çıkıyor. Kiracılara hiçbir şans tanınmıyor. Bir tek Tarlabaşı projesinde böyle bir büyük toplumsal mücadele, STK’ların filan ayaklanmasıyla, ayağa kalkmasıyla, yüklenici firma kiracıların bir kısmının bir sürelik kira şeylerini karşılamaya karar vermişti. Ama Tarlabaşı mahallesinin yüzde 80’i kiracı. Sen hepsini nasıl karşılıyorsun? Bir de bunlar çok yoksul kiracılar. Kiracılar hakikaten büyük kaybedenler. Neyse o soruya cevap, 6306 sayılı yasa şu anda tamamen bayağı zaten varlıklı olan, zaten emlak rantiye ekonomisinden pay alan tiplerin, hanelerin kişilerin yararına uygulanıyor ve bence büyük bir fırsat kaçırılıyor. Ben öyle görüyorum.

6306 sayılı yasa şu anda tamamen zaten varlıklı olan, zaten emlak rantiye ekonomisinden pay alan tiplerin, hanelerin, kişilerin yararına uygulanıyor ve bence büyük bir fırsat kaçırılıyor.”

Kentsel dönüşüm projeleri konusu açıldığında sizin de makalelerinizde ele aldığınız kentsel dönüşüme karşı örgütlenen yerel direnişler ve mücadele alanları sıkça tartışılmakta siz de biraz bahsettiniz aslında Tarlabaşı örneği ile. 2010 yılında Özlem Ünsal ile beraber yaptığınız araştırma ile bu direnişlerin devlet şiddeti, deneyimsizlik, iç bölünmeler ve proje uygulayıcılarının böl ve yönet taktikleri gibi birçok engelle karşılaştıklarını söylediniz.

Eski bir çalışmaydı evet. Ne güzel söylemişim. Çok doğru.

Kimilerine göre yeterince toplumsallaşamaması, yerelde kalması ya da sıradanlaşması üzerine daha karamsar görüşler varken, Gezi direnişi sonrasında bu konuda daha iyimser yaklaşımlar oluştu mu?

Hiç iyimser değilim ben. Gezi Direnişi’nin kentsel dönüşüm alanlarında olan toplumsal mücadelelere bir destek, kaynak, mobilizasyon sağlayacak hiçbir tarafı olmadı.

Genel olarak sivil itaatsizliğe yönelik bir umut doğdu diyebilir miyiz?

Bir umut doğdu, o umut doğduğu gibi yok oldu. Hatta zaten genelde böyle hareketlerden sonra her zaman yaşandığı gibi devlet şiddeti misliyle arttı ve şu anda çok karamsar bir dönemdeyiz. Her neyse, biz konumuza gelelim. Kentsel mücadeleler… Şimdi kentsel dönüşüm projelerinin uygulandığı alanlarda, genelde bunlar eski gecekondu ya da mevcut gecekondu alanları oluyor. Bahsettiğim parsel bazında dönüşüm değil, büyük çaplı dönüşüm projeleri, Ayazma, Sulukule, Tarlabaşı… Tarlabaşı gecekondu değil ama oldukça yoksul ve yoksun bir bölgeden bahsediyoruz. Tozkoparan, eski gecekondu bölgesi, sonra gecekondu önleme bölgesi olarak tekrar yapılmış şimdi tekrar şey yapılıyor. Zeytinburnu, eski gecekondu bölgesi, Derbent vesaire… Çok fazla örnek sıralayarak konuyu dağıtmayalım. Şimdi buralarda proje uygulamaya başlayınca, sonuçta insanlar birkaç sebepten dolayı direkt olarak tepki veriyorlar. Bir kere bilmiyorlar ve proje uygulayıcılarıyla insanlar arasında hem yerleşik halk hem de bu konuya müdahil olmak isteyen STK’lar ve meslek örgütleri arasında inanılmaz bir bağ,şey iletişim kopukluğu var. Bunun da sebebi bence, toplumsal mücadeleciler değil, devlet. Hiçbir doğru düzgün bir bilgilendirme çalışması, sahada iyi bir partisipasyon, katılımcı süreçlerin çalıştırılmaması, insanların bir araya gelip, proje dair bilgilendirilip, hakları hukuklarına dair bir şey yapılmaması; ya da insanların projeden ne bekliyorlar, acaba nasıl bir proje yapılması gerektiğine dair insanlardan fikir alınmayarak zaten çizip, ondan sonra kabul edeceksin demesinden dolayı insanlar ilk başta bir galeyana geliyorlar. Her projede böyle oldu. Ama sonra görüyoruz ki bu galeyana gelme, çok uzun bir mücadeleyi çoğunlukla şey yapmadı, yani Ayazma gibi Kürt siyasi hareketinin çok kuvvetli olduğu, devletin polisinin rahat rahat giremediği bir mahallede bile çok çabuk bir şekilde insanlar çözülüp, onaylayıp, projeye onay verip, mahalle yıkıldı. Ve insanları istemedikleri yerlere taşındırdılar.  Bunu ben birazcık düşünmüştüm işte bu Özlem’le yazdığımız makalede de, sonra başka bir makale yazdım kendim, acaba niye insanlar mobilize olamıyorlar, ya da olsalar bile kısa süreçlerde dağılıyor bu mobilizasyon ve uzun vadeli mücadele örülemiyor? Hem mahalle bazında hem de mahalleler arası bir koordineli bir, sonuçta bu bayağı insanı etkileyen, hayatını etkileme potansiyeline sahip bir şey. Niye daha böyle bir mahalleler arası bir birlik kurulamıyor? Ben buna kafa yormaya başlamıştım ve bu kafa yorma sırasında da doktora tezi araştırmamı yapıyordum. Bu mücadeleleri örgütleyen insanların içinde bulundum bayağı bir. Kendim de onlardan birisiydim bir süre için en azından. Ve bazı şeyler ortaya çıkmaya başladı. Bir, devlet şiddeti çok önemli bir kere devlet dan dun girişiyor, yani Başıbüyük’te bunu çok net görmüştük, devlet polisiyle, tomalarıyla insanları bastırıyor ama bence devlet şiddetinden daha önemli birkaç faktör vardı. Bu, deneyimsizlik de önemli, yani bu mahallelerde yaşayan insanlar sonuçta ciddi bir toplumsal örgütlenme ve toplumsal muhalefet deneyimi olan insanlar değil. Bazıları öyle, zaten oralarda da bayağı bir direnişçi çıktı. Mesela, Gülsuyu, Gülensu’da falan. Ama bir sürü mahallede böyle bir toplumsal direniş, muhalefet geleneği yok. Böyle bir örgütlenme yok. Bu örgütlenmeleri kurmak da kolay değil. Bunun üzerine bir de, proje uygulayıcılarının gerek devlet gerek yüklenici firmalar ya da özel sektör aktörlerinin yapmış olduğu böl-parçala stratejileri ve zaten oralarda yaşayan insanların da karmaşık mülkiyet yapısından dolayı, bu böl-parçalaya, strateji yöntemlerine çok kolay bir şekilde kabul etmeleri gerçeği ile karşılaşıyoruz. Ne gibi şeylerden bahsediyorum? Mesela bir gecekondu mahallesinde proje uygulayacaksınız. Gecekondu mahalleleri karışık yerler, mülkiyet olarak. Hiç mülkiyet hakkı olmayan var, toprağının sahibi olup evi kaçak olan var. Evi kaçak olmayıp, ama birkaç kat daha çıkıp o katları kaçak olanlar var. Kiracısı var. Tapu tahsislisi var, tapusu var falan. Yani böyle karmakarışık bir yapıdan bahsediyorsunuz. O tip gelince oraya, proje uygulama için insanların rızasın almak için geldiğinde, yani rızasını almadan da uygulayabilir bu arada, ama onun maliyeti çok fazla çünkü oy kaybeder vesaire… Ki oldu bu zaten Sarıyer’de bir sürü mahalle AK Parti’den CHP’ye geçti. Kentsel dönüşüm olacağı, şeyi çıkınca ortaya. Yani hem oy kaybetmeden, insanları dövmeden, kırmadan, yaralamadan nasıl yapacaksın bunu? Benim gördüğüm ve bana anlatılan hikâyelerden anladığım, bayağı böyle bir değişik mülkiyet kategorisindeki insanların farklı beklentileri oluyor bu projelerden ve bu farklı beklentilerden dolayı insanlar birbirleri ile anlaşamamaya başlıyor. İşte sen niye o kadar alıyorsun, sana niye onu veriyor da bana vermiyor, ben de o kadar istiyorum. Hiç hakkı olmayan ne bileyim işgalci statüsünde olanlar, projeyi zaten baştan kabul etmeye hazır. Çünkü kendilerine hiçbir mücadele alanı göremiyorlar. Ama birazcık daha hakkı olan daha fazlasını istiyor. Sonra öbürü geliyor, sen niye daha fazlasını isterken, ben isteyemem diyor. Devlet veya proje uygulayıcıları da sonuçta hiç kimseye “sana A miktar veriyorum” demek zorunluluğunda olmadığı için; çünkü bu bölgeler zaten tanımlanmış özel mülk alanları olmadığı için, herkesle, özellikle community leaderlarla ve bu muhalif hareketleri örgütleme potansiyeli olan tiplerle ayrı ayrı pazarlıklar yaparak hareketin birliğini ve gücünü kırıyor. Ayazma’da bunun hikâyesini bana çok anlattılar. Ya ben orada değildim. Pazarlıkları kendim birebir görmedim. Ama sonuçta bir kez, iki kez, üç beş kez on kez, on kişiden aynı hikâyeleri duyunca inanmak gerekiyor.

“Ayazma gibi Kürt siyasi hareketinin çok kuvvetli olduğu, devletin polisinin rahat rahat giremediği bir mahallede bile çok çabuk bir şekilde insanlar çözülüp, onaylayıp, projeye onay verip, mahalle yıkıldı.”

2008’e kadar sanırım bitti zaten.

2006’da o pazarlıklar bitiyor. Hemen yıkılıyor mahalle çok çabuk bir şekilde. Bir de şey yapmış durumdalar Ayazma’da. Mesela senin 3 tane gecekondu dairen var, al sana 3 tane Bezirganbahçe’de daire vereceğim diyor. Tabi ki ben olsam ben de kabul ederim. Ayazma’da ben o daireleri kaça satabilirim maksimum. Bezirganbahçe’nin getirisi, Bezirganbahçe’de daireler gecekondu sahiplerine 55 bin liradan satıldı. Bir sene sonra 110 bin liraya çıktı daireler. Ve proje uygulayıcıları, hiçbir şekilde böyle spekülatif kazançların önüne geçecek kurallar koymadıkları için fazladan daire almış olan bu insanlar, rahat rahat oh sattılar dairelerini bayağı da kazanç elde ettiler. Ha şimdi ben onları suçlayabilir miyim, suçlayamam. Ben de olsam aynı şeyi yapardım. Ama devlet dediğin, spekülatif bu haksız kazancın önüne geçecek mekanizmalar koyması lazım. Koymadığı için, bu son derece insanlara cazip geldi ama bir dairesi olan sadece tek bir daireye hak kazanan, daha yoksul, daha kaynakları az olan gecekondu sahipleri veya gecekondu sakinleri, tabi ki çok mağdur duruma düştüler.

Onların mağduriyetine bir zemin hazırlamış oldular.

Aynen. Ve Bezirganbahçe’ye taşındıktan sonra oradaki masrafları karşılayamadılar. Zaten eşitsiz olan gecekondu bölgeleri, proje sayesinde daha da eşitsiz hale geldi insanlar. Kazanamayanlar, tasfiye oldular gittiler, kazanmış olanlar kazancına kazanç katmış oldular. Bunun tabi sosyal politika ile hiçbir alakası yok. Tam anlamıyla bir anti-sosyal politika, tam tersine yani. Biraz böyle açıklamam mümkün olacaktır. Bir de şeyi söyleyeyim. Mahalleler arası dayanışma platformları networkleri filan kurulmaya çalışıldı. Hiçbiri başarılı olamadı. Ya çünkü bu işler zor işler, kaynak gerektiriyor, zaman gerektiriyor. Bu insanlar çok çalışan insanlar. Yani bu gecekondularda, düşük gelirli mahallelerde oturan insanlar çok çalışıyorlar. Bir de yani böyle mücadelelerle filan uğraşabilecek şeyleri kalmıyor. Gezi dediniz, Gezi ile ilgili de şunu söyleyeceğim. Gezi eylemlerine katılan insanların hiçbiri hiçbir zaman gecekondu hakkında veya işte kentsel dönüşüme uğrayacak mahallelerin hakkını savunmak için yapılan platformlara, mitinglere hiçbir zaman katılmadılar. Gezi’ye de gecekondu mahallerinde, yani bu kentsel dönüşüm mahallelerinin sakinleri ve şeyleri katılmadı. Orada bayağı bir kopukluk var ve ben Gezi’nin böyle bir şeye yol açacağına dair hiçbir ümidim yok. Benim yok, belki başkalarının vardır. Ben öyle bir mobilizasyon görmüyorum. Zaten görmedik, bitti gitti.

“Zaten eşitsiz olan gecekondu bölgeleri, proje sayesinde daha da eşitsiz hale geldi insanlar. Kazanamayanlar, tasfiye oldular gittiler, kazanmış olanlar kazancına kazanç katmış oldular.”

Farklı toplumsal…

Farklı toplumsal talepler, farklı toplumsal tabanlar, farklı toplumsal gruplar birbirlerine temas etmiyorlar, edemiyorlar. Ama oysaki etmek zorundalar, çünkü Gezi’de yapılmak istenen şey ile 3.köprü veya 3.havaalanında yapılmak istenen şeyin ve kentsel dönüşüm uygulamalarında yapılmak istenen şeyin nitelik olarak, nicelik olarak farkları belki var ama nitelikte çok da farkı yok yani. Rant bazlı şehir politikaları.

Evet, daha güncel olan Didem Danış ile yayınladığınız karşılaştırmalı makalenizde Sümerbank fabrikalarının üç şehirde dönüşümünü ele alarak…

Evet, Kayseri, Malatya, Denizli… Şimdi bir tane daha yapıyorum, İzmir, Diyarbakır, Bursa… Bir makale daha yazıyoruz.

Evet, farklı dönüşümlerin gerçekleşmesini göstererek, merkezi yapılanmada, Türkiye gibi bir devletin çok güçlü olduğu, merkezi yönetimin çok güçlü olduğu bir ülkede yerel aktörlerin rollerini incelediniz. Türkiye’de yerel yönetimlerin güçlenmesi ve bu yöne doğru atılabilecek adımların kentsel dönüşüme ne gibi etkileri olur?

Çok iyi olurdu. Keşke olsaydı yani tabi ki yerele dair kararların yerelde verilmesi lazım. Yani bir şehrin bir bölgesinde kentsel dönüşüm ya da büyük çaplı bir altyapı üstyapı ne projesi uygulanacaksa, buna yerelin planlama teşkilatının, aygıtlarının, yerel insanların karar vermeleri tabi ki doğal olan ve doğru olan bana sorarsanız. Bir demokratik yönetimin böyle olması lazım ama ilk soruya verdiğim uzun cevapta da anlattığım gibi, Türkiye’de yerele verilmiş olan azıcık bir yetki bile, 2010’dan sonra geri alındı ve şu anda kentsel dönüşüm uygulamalarında yerelin uygulama aşamasını mümkün kılacak düzenlemeleri yapmak dışında hiçbir rolü falan yok. Eğer yerel karşı çıkarsa, merkezi hükümetin elinde yeterli aygıt var, yereli tamamen by-pass edecek. Mesela, bir örnek vereyim size, Didem ile yeni yazdığımız makaleden.  İzmir’de, Alsancak Limanı’nın arkasındaki eski liman bölgesi ve oradaki sanayi bölgelerine yerel yönetim bir proje yapmak istiyor. Sonuçta İzmir’in ekonomisi decline eden demeyim de yavaşlamış bir ekonomi ve İzmir bir şekilde, ekonomik canlılığını geri kazanmak için yollar deniyor. 2001’den beri İzmir Büyükşehir Belediyesi, büyük çaplı bir kentsel dönüşüm projesi yapmak istiyor, eski sanayi ve liman bölgesine. İşte orayı bir merkezi iş alanı haline getirmek, ofis alanı konutlar, sosyal yaşam fasiliteleri, ticari bölgeler, alışveriş bölgeleri falan yani bayağı kapsamlı bir proje. Merkezi hükümet buna bir türlü izin vermiyor. Yani izin vermiyor dediğim, yani şöyle hayır yapamazsın demiyor da, önüne bin türlü, bir sürü engel koyuyor. Davalar açılıyor işte, kaynak verilmiyor, vesaire vesaire… Merkezi hükümet istemediği sürece, proje yapmak Türkiye’de çok zor. Ama şunu da yapabiliyor, aynı bölgeye bu İzmir liman arkası bölgesine, çok büyük iki tane kule dikildi birkaç sene önce. İsmi de Folkart. Folkart projesi, hatta projeyi yapan firmanın da daha geçen gün Didem bir e-mail attı, Ethem Sancak’la alakalı olduğu, onun bünyesinde bir firma olduğunu gösteren bir haber yolladı. Folkart projesinin oraya konması, belediyenin yapmak istediği o bütünlüklü daha kapsamlı projenin bayağı mantığına ve şeyine aykırı. Büyük kule dikilmesin demiyorum ama belediyenin öngördüğü bir projenin kapsamında Folkart’ın olduğu yerde öyle bir kule projesi yok. Ve belediye karşı çıkıyor. Yapılmasın diyor. Bakanlık devreye giriyor. Belediyenin karşı çıkışını ekarte ediyor. Planları bakanlık kendi istediği şekilde değiştiriyor ve yapılmasının önünü açıyor. Yani bunun gibi bir sürü örnek sayılabilir. Türkiye’de bakanlığın veya merkezi hükümetin yetkisini direkt olarak kullanarak, veya belediyelerin yapmak istediği şeylere bakanlığın yani merkezi hükümetin engellemesi durumları. Ama mesela Diyarbakır örneği, Diyarbakır’daki Sümerbank fabrikasını Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi özellikle, Kürt siyasi hareketine geçtikten sonra 1999’da, orayı böyle bir sosyal proje merkezine çevirmek istiyorlar. İşte yoksul ve yoksun halka ücretsiz hizmetler verilebilecek, kim bunun karşısında durabilir, gayet mantıklı bir proje ve şu anda da o proje yapılmış durumda. Merkezi hükümet projenin yapılmasını engellemek için envai çeşit engel koymaya çalışıyor belediyenin önüne. Kaynak vermiyor, dava açıyor. İdari davalar açıyor, işte planlamayı siz yaptınız, şöyle yaptınız böyle yaptınız. Belediye sıkı duruyor, sert duruyor. Geri adım atmıyor. Arkasında da tabi çok kuvvetli bir toplumsal mobilizasyon var. Parayı da yurt dışından buluyor, AB fonlarından. Ve projeyi yapabiliyor. Yani imkânsız değil ama merkezi hükümetle yerel yönetim ters düştüğünde, çok güç oluyor Türkiye’de proje yapmaları. Didem’le yazdığımız sizin bahsettiğiniz öbür makalede ise, şeye bakmıştık biz. Denizli, Kayseri ve Malatya’daki Sümerbank fabrikalarının dönüşüm hikâyelerine, dönüşüm süreçlerine odaklanarak, yerel aktörler acaba ne kadar etkili oluyor, olabiliyor falan gibi. Orada şey çok önemli, yerel aktörler koordineli hareket edebilirlerse, aralarındaki ekonomik ya da politik çıkar çatışmalarını bir şekilde resolve edebilirlerse, üstesinden gelip koordinasyon kurup ortak hareket edecek mekanizmaları yaratabilirlerse, o zaman şansı çok daha fazla artıyor yerel projelerin geçmesi. Yerel proje deyince illa süper projelerden bahsetmiyorum. Malatya’da mesela yerel aktörler bir araya gelmiş, koordineli hareket etmiş, yapmışlar. Yaptıkları şey, eski fabrikayı yıkıp yerine AVM ve otel yapmak. Yani, illa her zaman böyle kamu yararına süper projeler olmak zorunda da değil ama mesela Denizli’de yerel aktörler bir araya gelip koordineli hareket edemiyorlar, şeylerini kıramıyorlar aradaki farklılıkları. Denizli’deki Sümerbank fabrikası alanında yapılan projeyi İzmir, aman pardon Denizli dışından, İstanbul’dan bir gayrimenkul yatırım ortaklığı gelip yapıyor. Yani Denizli projesini dışarıdan gelen bir aktör yapıyor.

“Türkiye’de yerele verilmiş olan azıcık bir yetki bile, 2010’dan sonra geri alındı ve şu anda kentsel dönüşüm uygulamalarında yerel yönetimin uygulama aşamasını mümkün kılacak düzenlemeleri yapmak dışında hiçbir rolü falan yok.”

Ona mı devrediliyor, yoksa?

O giriyor ihaleye ve o alıyor. Denizliler bir türlü şey yapmıyorlar, o projeyi yapacak iradeyi ve kararlılığı göstermiyor.

Halktan yeterli tepkiyi alamıyor?

Halk dediğimiz sermaye kesimi yâni. Halktan çok Denizli sermayesi diyelim.

Oradaki insanlardan bahsediyoruz.

Evet, aynen. Kayseri projesindeyse bir şekilde proje alanında bir şekilde anlaşma sağlanamıyor, kim ne yapacak bir şey olmuyorken, belirlenemiyorken Abdullah Gül, bireysel olarak Kayseri Sümerbank fabrikası ki çok önemli bir fabrikadır, çok büyük ve mimari değeri çok yüksek, tescilli bir yapıdır; oraya Abdullah Gül Üniversitesi kurulmasını istiyor ve gerçekleşiyor. Merkezi hükümeti, o zamanlar Abdullah Gül hâlâ önemli bir figürdü, merkezi hükümeti mobilize edince oluyor olay. Dolayısıyla yerel aktörler çok önemli ama belirleyici her zaman merkezdir.

Şu an Abdullah Gül Üniversitesi Kampüsü eski Sümerbank fabrikasının yerinde mi?

Evet, aynen. Ve fabrikayı yıkmayarak, renove ederek yaptılar aslında. Kötü bir girişim değil. Ben takdir ediyorum. Zaten Türkiye’de sanayi mirasına saygı veya o bilinç çok olmadığı için o mirasın korunarak, yenilenerek bir üniversite kampüsüne dönüştürülmüş olması bence gayet iyi ve akıllıca yapılmış bir proje.

Santral Bilgi Üniversitesi kampüsü gibi?

Evet onun gibi bir şey ve AGÜ kamu üniversitesi.  AGÜ dediğim Abdullah Gül Üniversitesi. Dolayısıyla o, mesela bana sorarsanız başarılı bir uygulama. Gayet iyi bir fikir. Ama ancak ve ancak merkezi hükümetin kararlılığı ve Abdullah Gül olmasından dolayı öyle oldu. Yani çok kolay yapılamıyor bu işler.

Devam edelim isterseniz o zaman. Şimdi 3. köprü ve havaalanı projelerinin inşaatları biliyorsunuz devam ediyor. 2012 yapımı Ekümenopolis belgeselini biliyorsunuzdur. Orada da bunların yeni görüşleri tetikleyeceği ve İstanbul’u nefes alınmaz bir hale getireceği, birçok açıdan büyük çıkmazlara sürükleyeceği uzmanlar tarafından açıklanıyor. Şimdi baktığımızda 3. köprünün açılışı için Şubat 2016 tarihi konuşulurken üçüncü havaalanının zemini kötü durumda, uygun zemin oluşturulmasının yıllar alabileceği söyleniyor. Bu projelerin tamamlanmasının sizce İstanbul’a bir getirisi olur mu?

Ya, getirisi olur mu tabii ki getirisi olur. Sonuçta bir ekonomik hareketlenme yaratacağı kesin. Yani bahsettiğimiz 3. havalimanı dünyanın en büyük havalimanlarından, yapılırsa eğer, birisi olacak. Oradan baya ciddi bir kaynak yaratılacağı kesin. Neye rağmen yapılacak bu, onu konuşmak lazım. Bence İstanbul’a üçüncü bir havalimanı yapılması kötü bir fikir değil. Yer seçimi kötü. Bunu bir tek ben değil, mimarlar da söylüyor, şehir plancıları da söylüyor, ekonomik otoriteler de söylüyor. Yani İstanbul’un, bilmiyorum siz uçak kullanıyor musunuz, ben arada sırada uçmam gerektiğinde, Atatürk Havalimanı’ndan kesin uçmak istemiyorum, korkunç bir kargaşa, hengâme. Kesinlikle kaldırmıyor, bir tane pist var. Sabiha Gökçen’de şimdi ikinci pisti hazırlayamadılar bir türlü. Sabiha Gökçen’de her uçak rötarlı kalkıyor ve iki üç saatlik rötarlardan bahsediyoruz. Yazın, inanılmaz kuyruklar falan, yetmiyor yani. Böyle bir şehre, bu kadar büyük, bölgesel eşitsizliklerin bu kadar yüksek olduğu bir ülkenin birinci şehrine yetmiyor. Sonuçta ama hepsi bunların planlama hatasından kaynaklanıyor. İstanbul’un nüfusunun bu kadar yüksek olması, tamamen bölgesel planların yanlışlığından. Neyse oraya girmeye gerek yok ama Sabiha Gökçen’i yapmışsın sen, yapmak için dünya kadar para harcamışsın. Eh madem Sabiha Gökçen’i yapıyorsun, niye bir pistle inşa ediyorsun başta da ikinci pisti yapmak için bu kadar uzun süre bekliyorsun. Üçüncü havalimanında da, baştan beri insanlar üçünü havalimanını istiyorlar. Bir sürü insan doğru olduğunu söylüyor ama Silivri tarafına yapılması gerektiğini düşünüyorlar. Çünkü İstanbul’un yeşil alanı, su rezervleri ve ormanlık bölgesi kuzey, güney değil. Niye Silivri’ye yapmıyorsun? E bunun tek bir sebebi var. Üçüncü köprü ve üçüncü havalimanını entegre olarak düşünürsen, düşünürsek bütün oradaki bölgenin inanılmaz bir ranta açılacak potansiyel yaratması, yeni bir şehir kurulması için zaten yapılan simülasyonlar var, planlar var. Yeni bir şehir projesi açıklandı, sonra vazgeçtiler. Vazgeçmiş olsalar bile yapılacak olanın o olduğu çok aşikâr. Bunun tabi ki ekonomik olarak getirisi kısa vadede olacak. Sonuçta sen dev gibi bir havalimanı, yeni bir köprü, yeni bilmem ne, yeni şehirler, yeni emlak piyasası falan, bu tabi ki kısa vadeli bir ekonomik canlanma ve büyüme taratacak. Bilim, planlama gibi aygıtlar bunun için var. Nelerin feda edilmesi gerektiğinin baştan düşülmesi, sonra ters köşeye yatıp ölmemek için var yani. Daha sonra yaşanılamaz bir şehre dönüşmesin diye var ama burada ama şunu vurgulamak lazım. Ben, yeni bir makale yazacağım. Orada bunun biraz üzerine düşünmek istiyorum. Üçüncü köprü, üçüncü havalimanı, Kanal İstanbul gibi çok büyük çaplı projelerin hepsi 2010-11 sonrası gündeme geldi. Neden? Çünkü siyasi iktidar Türkiye ekonomisinin yavaşlama trendine gireceğini ve girdiğini, dış kaynak girişlerinin son derece yavaşlayacağını, yavaşladığını ya da, görüyor, gördü. Özel sektör yatırımlarının ekonomide oynadığı rolün çok azaldığını ve azalmaya devam edeceğini görüyor. Ki bunun rakamları da var, isterseniz paylaşabilirim sizinle. Zaten düşmüş olan büyüme oranları, yüzde dokuzlardan, onlardan, üçlere ikilere düşüyor. Zaten düşen büyüme oranının içinde, özel sektörün büyümeye yaptığı katkının çok düştüğünü, bu durumda büyümenin devam ettirilebilmesi için kamunun büyük çaplı projeler yapmak zorunda olduğunu hissediyorlar ve 2010 sonrası bunların hepsi gündeme gelmeye başladı. İlginç bir şekilde üç proje de 2009’da kabul edilmiş İstanbul Çevre Düzeni Planı’nda, yüz binlik büyük planının içinde yok. Üçü de yok. Ki bu planın yapılması için çok büyük emek harcandı, büyük kaynak harcandı. Plan 2006’da bitirildi, sonra dava açıldı. Davanın sonunda plan biraz değiştirildi falan. Planı yapan grup, baya büyük bir gruptan bahsediyoruz, yüzlerce akademisyen çalıştı, yüzlerce plancı bilmem ne. Plan da büyük bir plan, çok da fena bir plan da değil bence. 2009’da kabul ediliyor. Bu planda üçüncü köprünün çok kötü bir plan olduğu yazılıyor. Bu planda üçüncü havalimanına ihtiyaç olduğu ancak Silivri tarafında olması gerektiği öneriliyor. Ve bu planın içinde Kanal İstanbul diye bir şeyin lafı bile edilmiyor. Bir sene sonra üç proje de gündeme geldi. Üçü de Recep Tayyip Erdoğan’ın kişisel olarak seçim kampanyalarında mega proje, çılgın proje, zart proje zurt proje diye direkt olarak bu planı lağvetmesiyle oldu. Ve planı yapan, 2009 planını hazırlayan ekip toplu olarak istifa etti. İMP, İstanbul Metropoliten Planlama şirketinden. Hepsi, toplu olarak istifa ettiler. Hüseyin Kaptan bunun başıydı ve yüzlerce akademisyen biz böyle bir işin içinde yokuz diye istifa ettiler.

“Üçüncü köprü, üçüncü havalimanı, Kanal İstanbul gibi çok büyük çaplı projelerin hepsi 2010-11 sonrası gündeme geldi. Neden? Çünkü siyasi iktidar Türkiye ekonomisinin yavaşlama trendine gireceğini ve girdiğini, dış kaynak girişlerinin son derece yavaşlayacağını ya da yavaşladığını, görüyor, gördü.”

Peki nasıl çiğnendi o bu şekilde, nasıl üstesinden gelindi?

Sonra plan revizyonu yaptılar. Yani daha yeni kabul edilmiş planı bir sene sonra her tarafını değiştirdiler, bölük pörçük, saçma sapan bir plan oldu.

Yani, şu an yine ortada bir İstanbul Çevre Düzenleme Planı mı var?

Var. Eklendi o şeyler. 3. köprü, 3. havalimanı içine monte edildi. Bir sene sonra yahu. Yani, böyle saçma bir şey olur mu? Zaten İstanbul plansız yönetilen bir şehirdi. İstanbul’un son planı 83’den kalmaydı. 83’den 2006’ya kadar zaten sen ineffect defacto plansız yönetmişsin şehri, çünkü 83 planı hiç alakası olmayan bir plandı. 83 planı demiş ki şehir beş milyon olacak. Şehir zaten on beş milyona gelmiş. Sen tamam diyorsun, yani artık bu saçmalığa son verelim, bir plan yapalım, bayağı kapsamlı bir plan yapıyorsun. Bir sene sonra o planı bozuyorsun. Ya, tabi kargalar bile güler işte bu böyle, kanun devleti bile olamamış, hukuk devletini bırak kanun devleti bile olamamış bir kabile devleti ancak böyle bir şey yapar. Biz, bu tartışmalar varken kabile devleti falan diyorlardı. Aynen bence öyleyiz, biz kabile devletiyiz. Kanun devleti bile değiliz çünkü. Kanun devleti kanunlarla yönetilir. Burada kanun değil, kabile gibi bireysel kararlarla kanunların her gün değiştirilebildiği bir ülkeden bahsediyoruz. Maalesef.

Söylenecek bir şey yok çok fazla.

Çok, çok berbat bir durum yani.

Evet. Şimdi İstanbul’da toplanan nüfus yoğunluğundan bahsettik. On beş milyon resmi rakamlarda söyleniyor. Yirmi milyona yaklaştığı söyleniyor.

O kadar sansasyonel de değil canım. On beş, on altı işte. Yirmi milyon falan değil. Suriyelilerle falan beraber artmış olabilir. Bir milyon falan Suriyelinin İstanbul’da olduğunu varsayarsak.

Fatih’te vesaire kendi yerleşim alanları var onların şu anda biliyorsunuz.

Var tabii canım. Sonuçta insanlar da nerede şey bulurlarsa oraya konsantre oluyorlar.

Sizce nüfusu diğer şehirlere dağıtmak için nasıl uygulamalar yapılmalı bu durumda? Belli klişe cevaplar var tabii buna.

Ben de o klişe cevapların ötesinde hiçbir şey söyleyemem. Yani bölgesel eşitsizliklerin giderilmesi, büyük çaplı kamu yatırımlarının yapılması, yani CHP’nin aslında geçen 7 Haziran seçimlerinde bahsettiği türde, çok bence kötü bir lansmanla ve hiç etkin olmayarak bahsettiği türden şeylerin yapılması gerekiyor. Alternatif merkezlerin yaratılması gerekiyor. Ekonomik eşitsizliğin bir şekilde halledilmesi gerekiyor. Başka türlü olabilecek bir şey değil bu. Büyük çaplı kamu yatırımı gerekiyor bunun için ama ortam da müsait değil, büyük çapta kamu yatırımları yapabilecek bir devlet anlayışı yok. Öyle bir ekonomik şey yok şu anda. Yönelim yok. Ama şunu yapmayarak en azından stabil tutabilirsin. 3. havalimanı, 3. köprü ve yeni rant alanları yaratmayarak en azından mevcut şeyi tutmaya çalışabilirsin. Bizim devlet sağ olsun, on beş milyonu yirmi beş milyona çıkarmak için elinden geleni yapıyor yani.

“Alternatif merkezlerin yaratılması gerekiyor. Ekonomik eşitsizliğin bir şekilde halledilmesi gerekiyor. Büyük çaplı kamu yatırımı gerekiyor bunun için ama ortam da müsait değil, büyük çapta kamu yatırımları yapabilecek bir devlet anlayışı yok.”

Üçüncü köprüyle beraber İstanbul’un o üçte birlik kuzey kısmı da…

Gidecek. Gidiyor zaten. Uçakla uçunca üstünden hemen gözüküyor. Milyonlarca ağaç kestiler. Yani işte dört yüz bin ağaç kestik ama iki milyon ağaç diktik.  Kardeşim ağaç kesmekle ağaç dikmek birbirlerini böyle bir nötralize eden, basit aritmetik bir denklem değil ki. Sen bir yerde ekosistem kesiyorsun, başka bir yerde parklara üç beş tana ağaç, bin tane parka bin tane ağaç dik istiyorsan. Bir yerde ormanı katlediyorsun ama. Ormanın içindeki ekosistemi yok ediyorsun. Tilkileri öldürüyorsun, yılanları öldürüyorsun, kuşları öldürüyorsun, ayıları öldürüyorsun, vaşakları öldürüyorsun. Her neyse işte, öldürdükçe öldürüyorsun. Onu yerine koyamıyorsun ki. Koysunlar bakalım kolaysa. Yaban domuzları falan boğazda yüzerek bir yere gitmek zorunda kalıyorlar ya. Bundan daha trajik. O görüntü benim gözümden hiç gitmiyor. Bebek sahiline geldiler. Daha trajik bir görüntü olamaz yani. Film yapacak olsam bununla ilgili, onu yaparım.

Son olarak, geçen yıl yazdığınız bir makalenizde bazı yasal açıklar ve idari keyfilik olmadan özel mülkiyetin kolaylıkla kendini yenileyemeyeceğini belki de ve dolayısıyla kapitalist pazarın işleyemeyeceğini belirtmiştiniz. Biraz bundan bahseder misiniz?

Sonuçta Türkiye’deki kentsel dönüşüm uygulamalarının biraz böyle hukuki olarak nasıl yapıldığını, ne yapılıyor acaba, bunun hukuksal dayanağı nedir falan biraz daha detaylı düşünmeye başlayınca bu keyfilikler ve bu muğlaklıklar meselesinin çok net olduğunu görmeye başlıyorsun. Yani bu proje uygulama alanının belirlenmesiyle başlıyor bir kere. Diyorsun ki burası kentsel dönüşüm alanıdır. Neye göre? Yani bunun kriteri ne? Yok. Riskli. Neye göre riskli? Sosyal risk diyorsun. Sosyal risk ne? Ekonomik olarak fonksiyonunun kaybetmiş. Ölçtün mü? Deprem riski. Biliyor muyuz? Var mı bunun bir şeyi, ölçütleri, şusu busu? Yok. Yani, yasalar böyle idareye, proje uygulayıcılarına müthiş bir keyfilik alanı sunuyor ve bu keyfilik alanı sonunda oradaki mevcut mülkiyet yapısı veya quasi mülkiyet yapısı yani bazen özel mülk olmayan kamu arazisini kullanan gecekondu alanları gibi, mevcut mülkiyet veya kullanım halini baştan aşağıya yeniden yapmanın yolunu açmış oluyorsun böylece. Şimdi bunu kapitalizm ve özel mülkiyet falan filan ilişkisini nasıl bağlamıştım. Yani çünkü sonuçta bu şehirde veya bu ülkede böyle bir ciddi bir özel mülkiyet yaratma aracı olarak düşünürsek biz kentsel dönüşüm projelerini, bundan da kastım şu; yani dediğim gibi bir sürü gecekondu veya eski gecekondu alanlarının mülkiyet yapısını baştan aşağıya yaratma aracı bunlar. Yani oradaki tapu tahsis, tapu bilmem ne, kaçak yapı falan hepsini atıyorsun oraya özel mülkleri dikiyorsun, sonra da satıyorsun. Bazısı lüks konut oluyor, Ağaoğlu’nun Ayazma’da yaptığı gibi lüks konutları çok yüksek miktarda paraya satıyorsun. Bazısı da TOKİ’nin yaptığı gibi piyasa seviyesinin daha aşağısında olduklarını iddia ettikleri TOKİ konutlarını satıyorsun ama gene özel mülk olarak satıyorsun. Kamu mülkü değil bunlar. Bana göre bu muğlaklık hikayesi işte proje belirleme alanında ve projenin uygulanması sırasında da bir sürü muğlaklıktan bahsediyorum bu makalede. Bu bireysel pazarlıklar, insanlara üç daire vermeler, beş daire vermeler, bir sürü örnek anlatmıştım, istiyorsanız bakabilirsiniz. Bir de projelerin daha sonrasında ne olacağına dair de büyük bir muğlaklık alanı tutuluyor. Mesela, şöyle örnek vereyim; Ayazma’yı yıktınız 2006’da, Ayazma nüfusunu attınız başka bir yere. 2006’dan 2009’a kadar Ayazma’da ne olacağına dair hiçbir bilgi yoktu. Şimdi bu neyi sağlıyor? Millet mücadele edemiyor. Sen STK’sın, Mimarlar Odası’sın veya Ayazma halkısın, dava açmak istiyorsun. Neye karşı açacağım? Bilmiyorum ki ben orada ne yapılacağını. Sonra bir gün pat diye orası Ağaoğlu’na satıldı ve şu anda Ağaoğlu My World bilmem ne projesi yükseliyor. Yani muğlaklıklar bir, proje uygulayıcılarına büyük bir keyfilik alanı sunuyor. İki, İnsanların mobilizasyonunu engelliyor. Üç, yine mobilizasyonla bağlantılı, hukuki mücadeleyi çok daha zorlaştırıyor. Bütün bunların sonunda mülkiyet yapısının değişmesi ve özel mülkiyetin ve karlılığın arttırılması süreçleri hızlanıyor. Sonra ben şunu düşündüm; bu bir tek bizim gibi gelişmekte olan veya hukuk sisteminin oturmadığı, iyi oturmadığı, iyi işlemediği, keyfiliğin veya merkezi hükümetin kafasına göre takılabildiği ülkelerde mi böyle oluyor? Aslında tam da değil. Yani kapitalist düzenin yaratıldığı, tarihsel olarak on altıncı on yedinci yüzyıllara falan geri döndüğümüzde, baktığımızda da mesela Britanya, o meşhur çitleme politikası, enclosure politikası, çok benzer bir şey. Yani common property olan müşterek alan olan meralar, otlaklar, ormanlar parlamentonun müdahalesiyle özel mülke çevriliyor. Yani bunu anlamadan kapitalizmin gelişmesini anlamak mümkün değil. Çünkü o özel mülkiyet yaratma sürecinin sonunda öncelikle ciddi bir kaynak birikimi sağlanıyor tarımsal alanlardan. Tarımın ticarileşmesi için çok büyük bir ivme kazandırıyor bu ve tekstil endüstrisinde özellikle, yün. Sonra köylüler, artık köyde kalamayan köylüler, şehirlere gidip ucuz iş gücü haline geliyorlar falan gibi. Yani bir tek bence bizim 21. yüzyılda gördüğümüz bir hikâye değil, kapitalizmin Marx’ın dediği bu primitive accumulation,  ilkel birikim süreçlerini düşününce primitive accumulation genelde bu tip, hukukun çiğnendiği veya hukukun muğlaklık alanlarını mobilize ederek, onları kullanarak yaratılan bir süreç olduğunu düşünmeye başlamıştım o makaleyi yazarken. Hala da bu fikrimin iyi bir fikir olduğunu düşünüyorum.

“Yani muğlaklıklar bir, proje uygulayıcılarına büyük bir keyfilik alanı sunuyor. İki, İnsanların mobilizasyonunu engelliyor. Üç, yine mobilizasyonla bağlantılı, hukuki mücadeleyi çok daha zorlaştırıyor.” 

Çok teşekkürler, çok keyifli bir sohbet oldu.

Rica ederim.

***

Röportaj şu şekilde referans vererek kullanabilirsiniz:

Research Turkey (Mart, 2016), “Dr. Tuna Kuyucu ile Röportaj: Kentsel Dönüşüm Neye Dönüştü?” Cilt V, Sayı 3, s.41-67, Türkiye Politika ve Araştırma Merkezi (Research Turkey), Londra: Research Turkey (http://researchturkey.org/?p=11200&lang=tr)

Facebooktwitterlinkedinmail

Yorumlar

Loading Facebook Comments ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.