Begüm Başdaş ile Röportaj: Akademik Özgürlükler, Barış için Akademisyenler ve Türkiye’de Akademinin OHAL Öncesi ve Sonrası Değerlendirmesi

Begüm Başdaş ile Röportaj: Akademik Özgürlükler, Barış için Akademisyenler ve Türkiye’de Akademinin OHAL Öncesi ve Sonrası Değerlendirmesi

Bölüm I

Türkiye Politika ve Araştırma Merkezi (Research Turkey) olarak, kendisini feminist kent coğrafyacısı olarak ifade eden, şu anda Uluslararası Af Örgütü’nde aktivizm koordinatörlüğü görevini üstlenen ve bir yandan da akademik yaşantısına üniversitelerde ders vererek devam eden Begüm Başdaş ile akademik özgürlükler üzerine bir röportaj gerçekleştirdik. Röportajımızın bu ilk bölümünde Türkiye’de üniversitelerdeki çalışma şartlarına ve özgürlüklere değinirken 15 Temmuz sonrası gelen değişikliklerle birlikte bir araya gelişlerin doğurduğu sonuçlara, yeni inisiyatiflere ve akademinin ‘özgürlük arayışı’ üzerine konuştuk.

Röportajın Özeti

 “Birçok üniversitede şu anda zaten insanlar kendilerini de zorlamak istemiyor. Bu kişi 10 sene önce ne ders anlatmışsa aynı ders programıyla bugün derse giriyor. O on sene içinde devrim olsa haberi olmayacak bu insanların. Çünkü gidiyorlar geliyorlar aynı şeyi anlatıyorlar, çıkıyorlar. Bizim gibi üniversiteyi değiştirmek isteyenler, öğrencilerle ilişkilerde, şimdilerde yapmak istediğimiz işlerde daha etkin ortaya çıkabiliyor ama bu kabul edilmiyor”

“Burs almak istiyorsan, yoksul bir öğrenciysen, bir mümkünatın yok… Her ders için yüklü paralar ödüyor öğrenciler. Büyük paralar bunlar, devlet üniversitelerine girememişsin, antropoloji doktorası yapmak istiyorsun ve antropoloji doktorası yapabileceğin bir yer pek yok bu ülkede”

“Tam zamanlı çalıştığım okulda mesela, bana en zor gelen, üniversite yönetimi, doktora ve yüksek lisans öğrencilerimizin ve hatta lisans öğrencilerimizin, yaptıkları tezlerinin konularının listesini bizden istiyorlardı. Ve bence öğrencilerin hangi konularda araştırma yaptığı fişleniyordu. Burs alacak öğrencilerin yaptığı araştırmalar ancak üniversitenin yönetim kadrosundaki kişilerin kendilerini yakın buldukları meselelerle ilişkili ise öğrenciler burs alabiliyordu”

 “Akademi 15 Temmuz darbe girişimi öncesi özgürlükler dünyası değildi zaten. Biz KHK’larla özgürlüklerimizi yitirmeye başlamadık. Bu zaten çok uzun bir süreç. Bunun öncesinden sinyalleri devlet yetkilileri tarafından çeşitli açıklamalarda veriliyordu. Hatta Barış için Akademisyenlerin açıklamasından kısa bir süre önce, Cumhurbaşkanı devlet kurumlarında, hastanelerde, üniversitelerde değişikliklerin gerçekleşeceğine dair açıklamalar yapmıştı. Bunlar muallaktı, ne olacağını ve nasıl değişiklikler olacağını bilmiyorduk o zaman…”

Röportajın Tam Metni

Bize kendinizi tanıtabilir misiniz?

Nerden başlayayım diye düşünüyorum. Aslında kendimi nasıl tanıtıyorum nerede çalıştığım ne yaptığım değil, kendini nasıl ifade etmek istersin diye sorarsan feminist kent coğrafyacısıyım, akademisyenim. Ama şu anda, Uluslararası Af Örgütünde (UAÖ) Kampanyalar ve Aktivizim Koordinatörü olarak çalışıyorum. UAÖ’de 2012 yılında çalışmaya başladım. Ondan evvel aslında uzun bir geçmiş var, 1999 senesinde Boğaziçi Sosyoloji’den mezun oldum. Mezun olur olmaz Amerika’ya gittim. Yüksek lisans derecemi California  ve kent tarihi alanlarında çalıştım. Tezimi de İstanbul Galata’nın 100 yıllık kentsel tarihi ve dönüşümü üzerine yazdım. Daha sonra California Üniversitesi Los Angeles’te Coğrafya Bölümü’nde doktoraya başladım. Türkiye’de coğrafya dediğimiz zaman daha çok beşeri ve fiziksel coğrafya ağırlıklı bir alan algılanır ama benim yaptığım kamusal alana bakmak ve kamusal alanı kadın bedeni üzerinden politik felsefe çerçevesinde yeniden düşünmekti. Bu nedenle de kendimi Kültürel Coğrafya alanında feminist kent coğrafyacısı olarak tanımladığım bir doktora tezi yazdım. 2007’nin sonunda bitti. Tez bitmeden aslında, İngiltere’de doktora sonrası araştırmalara başlamıştım.. Open University’de iki sene kent coğrafyası üzerine yapılan bir projenin asistanı olarak çalıştım. İki sene İngiltere’de çok bunaldım. Sekiz sene Los Angeles’te Güney Kaliforniya’da güneş, deniz doğa ile yaşadıktan sonra İngiltere çok zor geldi bana. Doktora sonrası araştırma bitince 2010 senesinde Türkiye’ye döndüm. İlk sene çeşitli üniversitelerde yarı zamanlı dersler verdikten sonra 2011’de bir üniversitede Antropoloji Bölümü’nde yardımcı doçent olarak çalışmaya başladım. Antropoloji, coğrafya ve toplumsal cinsiyet dersleri gibi bir çok ders verdim. İlerleyen dönemde bölüm başkan yardımcısı görevi de bana verilmişti. Fakat iki sene kadar vakıf üniversitelerindeki yapıya dayanabildim. Ders yükünün ağırlığı, verilen bürokratik sorumlulukların çok fazla olması ama bir yandan da neye tekabül ettiğini çok fazla anlayamıyor olmamız istifa etmemin nedenlerinden biri oldu

Nasıl bir çalışma düzeniniz vardı?

Çok ağır bir yükte çalışıyorsun. Sabah 9 akşam 6 her gün okula gitmek zorundasın, ara tatillerde de okulda bulunmak zorundasın, yazın da okulda bulunmak zorundasın; sürekli okulda olman lazım. Bu sosyal bilimci için kabul edilebilir bir gerçek değil. Çünkü biz alana çıkması gereken, araştırma yapması gereken ve sokakta insanlarla birlikte araştırmaları yürütmesi gereken insanlarız. Bu sosyoloji, coğrafya, antropoloji ve birçok başka disiplin için geçerli. Fakat bir türlü bunu okula anlatamadık. Okulda görüşme yaptığımız yönetici pozisyonundaki akademisyenlere antropolojinin alanı yani ‘laboratuvarı’ nediri anlatmaya çalıştık. Diyoruz ya “hani fizik laboratuarlarını düşünün. Deneyler yapıyorsunuz. Bizim laboratuarımız da köyler, şehirler yani başka yerler. Biz araştırma yapmalıyız” diyorduk. Çünkü aynı zamanda bizden akademik yayın istiyorlardı ama ne ile yayın yapacağız? 5+5 ders yüklerin var. Bizde yüksek lisans ve doktora programı da vardı. Onlarca yüksek lisans ve doktora öğrencimiz ve çok az sayıda akademik üyeydik bölümde. Bir dünya zorunluluk, dersler… zaten vakit yok. Tamam hepsine.. ama bir yandan da hiç olmazsa yaz döneminde bırakın bizi 2 ay kısa dönemli araştırmalar da olsa, yapalım. Bir türlü bunların iznini de alamıyorduk. Ben kendimi çok ciddi anlamda körelir hissetmeye başladım. Hep aynı dersleri veriyorsun, tez yönetimlerinde zaten bir kere senin dışında gelişen kurallar var. Bu öğrenci yeterli değil, bu sınavı geçmemeli diyorsun. Başkaları geçirtiyor o öğrenciyi. Ben bu tezi imzalamam diyorsun, imzalaman gerekiyor. Ben sanırım oradan hiç tez imzalamadan çıkmayı becerdim. Ama bütün bu sürecin içerisinde bir karar vermek zorunda hissettim. O dönemde UAÖ’deki pozisyon açılmıştı. Zaten 2000’lerin başından beri hem kadın hem LGBTİ hakları üzerine aktivizm de yürüttüğüm için insan hakları alanında çalışan örgütlerle de iş yapmıştım, aktivizm hayatım da vardı. Ve fark ettim ki içinde bulunduğum koşullarda ben akademisyen değilim, sadece sistemin bir parçasıyım. Hiçbir şekilde hak mücadelesi bile yürütemiyorsun. O nedenle dedim ki okulu bırakacağım. Zor bir karar oldu.

Sonra?

UAÖ’de çalışmaya başladıktan sonra, çalışma yönteminde de raporlamalar vs yabancı değilim bu sisteme. Ama akademisyenlik öyle bir şey ki, ne olursa olsun, akademisyenliğin sürekli ortaya çıkıyor. Öğrenciler, akademi çok başka bir bağ… o bilgi üretme bambaşka. Akademi insanın içinden çıkmıyor. Üniversiteye girmişsin 18 yaşında. Beş senede bitirdim lisansı. Boğaziçi’nde belirli bir yapı ile kendine bir hayat çerçevesi kuruyorsun. Ben ilk üniversiteye girdiğimde akademisyen olacağım demedim. Üniversiteye başladım sosyoloji bölümündeyim; baktım ki ben iş dünyasında, bildiğimiz şirket dünyasında çalışmak istemiyorum. Çünkü bana göre, benim yapıma göre değil. Yarışmacı, herkesin birbiriyle birlikte çatıştığı, bilginin inşasının önemsenmediği bir ortamda olmak istemediğimi fark ettiğimde ‘galiba benim için en iyi şey akademisyen olmak’ diyerek, 3. sınıfta buna karar verip, derslere yüklenerek, son itmelerle mezun olup bitirmiştim. Ondan sonra akademiye başlıyorsun, master, doktora, post-doc derken şöyle bir saydığın zaman 15 seneyi üniversitede öğrenci olarak geçirmişsin. 20’li yaşlarında başlamışsın, kendi kimliğini inşa ettiğin süreci biraz Türkiye’de ama çoğunluğunu Amerika ve İngiltere’de akademinin içerisinde inşa etmişsin. Amerika’da doktora yapmanın avantajlarından bir tanesi, araştırma görevlisi ve öğretim asistanı yaparak doktoranı sürdürdüğün için, orada da bu ucuz iş gücü aslında, doktora öğrencilerinin para ihtiyacını kullanarak asistan olarak onları derslere sokup ama nihayetinde çok büyük deneyim kazanıyorsun. 2000 yılından beri ben ders veriyorum. 17 yıldır ders anlatıyorum ve öğrencilerle beraberim. O yüzden Af Örgütü’ne girdiğimde, benim için çok zor oldu bir yandan. Af Örgütü’nün yapısı, akademik bazı şeylere ve bilgi üretme meselsine yakın dursa da, kopamadım akademiden. O yüzden her dönem ders vermeye devam ediyorum. Birinci dönem bir üniversitede, ikinci dönem başka bir üniversitede, çeşitli dersler vermeye devam ediyorum.

Üniversitedeki odak konularınız nelerdi? Hangi konular üzerine ders veriyordunuz?

Bu aralar, toplumsal cinsiyet, kuir teori ve cinsellik dersleri veriyorum. Ama bu 17 yıllık zamanda, yağmurlar neden yağardan, antik yunan sanatına, oradan kent coğrafyasına öbür taraftan AB’de vatandaşlık sözleşmelerine, uluslararası politikaya kadar, her alanda ders verdim sanırım.  Arkadaşlarımızın çıkardığı bir kitap vardı, “Ne Ders Olsa Veririz” akademinin henüz belirli kadrolara gelmemiş, asistan, doktora öğrencisi, yardımcı doçent olanlara yaptırımları. Şu ders boş, bunu ver, senin de işe ihtiyacın var, bir üniversitede olmaya ihtiyacın var, peki onu da veririm, bunu da veririm, her şeyi veriyorsun. Depremler neden oluyor diye anlatabilmişsem, her şeyi anlatabilirim gibi hissediyorum. Böyle 17 sene geçirdim.

Uluslararası Af Örgütü’nde neler yapıyorsunuz?

UAÖ’de daha yoğunluklu olarak, mülteci hakları, zorla yerinden edinme ve kadın ve LGBTİ hakları üzerine yapılan çalışmalardan sorumluyum. Uzmanlık alanlarıma çok yakın. Mesela doktora ve yüksek lisans tezlerim de şehir çalışmaları üzerineydi. Şu an Sur’da yaptığım çalışma ön çalışma gerektirmeden yapabildiğim bir süreç oluyor. Mülteciler keza bir coğrafyacı olarak, küreselleşme politikalarında çok etkin üzerine okuduğumuz bir alandı. Kadın ve LGBTİ hakları zaten benim tenime işlemiş meseleler.

Şu anda bir yandan çok uzun zamandır akademisyenler olarak iş bulmakta zorlanıyoruz. Bu Barış için Akademisyenler süreci öncesinde ben Türkiye’ye döndüğümde de böyle idi. Tabi ki şimdi bu daha da zorlu. University of California Los Angeles (UCLA)’den doktoramı almışım, UC Riverside’da yüksek lisans yapmışım, lisansım Boğaziçi’nden geriye gittiğimde, akademik kalifikasyonları yüksek bir insandım 2010’da Türkiye’ye döndüğümde. Open University dünyanın en önemli coğrafya bölümlerinden bir tanesi. Ama iş yok. İş yok da değil aslında, mantar gibi üniversite açılıyor, bu üniversiteleri  detaylı konuşma fırsatımız olur ama, bu üniversiteler nasıl, kimi işe alıyor? Hangi kriterlere bakarak üniversite öğretim üyelerini işe alıyorlar, hiçbir fikrim yok. Çünkü ben ve benim gibi birçok iyi yerlerden iyi derecelerle çeşitli ödüllerle mezun olmuş insanlar,yeni mezunlar iş arıyor, iş yok ama her yerde üniversite açılıyor. Böyle bir sıkıntı söz konusu. Türkiye’ye döndüğümde de öyle beni işe almaya meraklı kimse yoktu. Ki Barış için Akademisyenler açıklaması sonrasında biraz daha durum politikleşip, bizi işe alınamaz hale getirdiler. Ama ondan önce de kadın hakları çalışıyorsun, etnografik araştırmalar yapıyorsun, kamusal alana dair kadın sesini yükseltiyorsun ve bu ‘bilgi’den sayılmıyordu. Yani değerli bir araştırma alanı olarak görülmüyordu.

“Birçok üniversitede şu anda zaten insanlar kendilerini de zorlamak istemiyor. Bu kişi 10 sene önce ne ders anlatmışsa aynı ders programıyla bugün derse giriyor. O on sene içinde devrim olsa haberi olmayacak bu insanların. Çünkü gidiyorlar geliyorlar aynı şeyi anlatıyorlar, çıkıyorlar. Bizler gibi üniversiteyi değiştirmek isteyen, öğrencilerle ilişkilerde, şimdilerde yapmak istediğimiz işlerde daha etkin ortaya çıkabiliyoruz ama bu kabul edilmiyor”

 

Neden?

Bilmiyorum. Ben yardımcı doçent olarak başladığında okulun duayenlerinden, bir hocası vardı ve benim yardımcı doçentliğim için imza vermedi.  Tezim için bu etnografik bir çalışma değil dedi. Feminist etnografya, toplumsal cinsiyet bakış açısıyla çalışmalar bu hocaların döneminde bu yana değişti gelişti ama bunlardan haberdar değiller ki. Birçok üniversitede şu anda zaten insanlar kendilerini de zorlamak istemiyor. Bu kişi 10 sene önce ne ders anlatmışsa aynı ders programıyla bugün derse giriyor. O on sene içinde devrim olsa haberi olmayacak bu insanların. Çünkü gidiyorlar geliyorlar aynı şeyi anlatıyorlar, çıkıyorlar. Bizim gibi üniversiteyi değiştirmek isteyen, öğrencilerle ilişkilerde, şimdilerde yapmak istediğimiz işlerde daha etkin ortaya çıkabiliyor ama bu kabul edilmiyor. Bir üniversiteye iş görüşmesine gittim Türkiye’ye yeni döndüğümde, görüşme daveti süresince çok alışmışım İngilizce yazışıyorum beni davet eden okulla. İngilizce eğitim veren bir üniversiteydi bu da, beni çağırdılar, ben kapıyı açtım, görüşme odasına girmek için. Merhaba dedim. 6 erkek akademisyen içeride, ‘aaa siz Türkiye’den misiniz’ dedi biri bana. Öyle bakakaldım. Evet dedim, isminiz dedi, herhalde İngilizce okunduğunda Begum Basdas diye okunduğu için beni Hindistan Pakistan’dan gelen birisi zannetmişler. Yok dedim Türkiyeliyim. Hiç mi açıp google’lamadınız yani diye düşündüm içimden. Bugünlerde hiç kimse hiçbir şey yapmasa en azından bir google’luyor ya aslında google’lasanız nerden geldiğim nereye gittiğim belli ediyor. Akademik bilgi üretimine dair hiçbir şey sormadılar bana neredeyse, ve en çarpıcı sorulardan bir tanesi evli misiniz oldu. Bunun iş görüşmesiyle olan ilişkisini açıklar mısınız dedim, herhalde ses tonumun da ciddileşmesinden kaynaklı olarak şöyle bir silkelendiler ‘biz burada bir aile gibiyiz, her yere birlikte gideriz, birlikte çalışmalar yaparız…’ Aslında orada benim evli olmamamı kendimi üniversiteye vermemi.. hani iki türlü düşünebiliyorsun ya, kadına bakış açıları ya evli olsun isteği var ama işe alımlarda gene şirketsel bakış açısıyla, evli olmasın çocuğu olmasın, ev için izin almak zorunda kalmasın, tüm hayatını üniversiteye adasın. Daha sonra bana cevap bile yazmadılar. Sonra tabi ki o işe beni almadılar.

“Tam zamanlı çalıştığım okulda mesela, bana en zor gelen, üniversite yönetimi, doktora ve yüksek lisans öğrencilerimizin ve hatta lisans öğrencilerimizin, yaptıkları tezlerinin konularının listesini bizden istiyorlardı. Ve bence öğrencilerin hangi konularda araştırma yaptığı fişleniyordu. Burs alacak öğrencilerin yaptığı araştırmalar ancak üniversitenin yönetim kadrosundaki kişilerin kendilerini yakın buldukları meselelerle ilişkili ise öğrenciler burs alabiliyordu”

Böyle de deneyimlerim oldu. Biraz daha sisteme karşı biraz daha muhafazakâr yapıya alternatif bakışlar sunduğunuz zaman, zaten çok işe alınabilirler statüsünde olmuyorsunuz. Ben de onlardan biri değildim. 2007-2008 döneminde  doktoramı bitirdim ve bu Amerika’da küresel ekonomik krizin de çok yaygın olduğu bir dönemdi. Amerika’da işe alımlar, bu dönemde dondu. Benim geri dönme sebeplerinden biri de bu. Çok uzun bir süre işe alım gerçekleşmedi, bu şu anda da çok ciddi yığılmalara yol açmış durumda üniversitelerde. Çok yaygın bir şekilde yeni mezunlar kolay iş bulamıyorlar maalesef. Bu nedenle Türkiye’ye dönen akademisyen de çok oldu benimle birlikte. Hepimiz işsizler grubu.. Bir de tabi bizim algıladığımız şey, yaptığın işin kıymetinin nasıl ölçüleceğini bilmiyorum ama akademisyen ne kadar titiz bir araştırma yapmışsa o kadar kıymetlidir. Burada birazcık daha bizim amcaoğlunu alalım gibi gelişiyor. Eminim bozulmalar her yerde geçerli ama, dükkan bakkal açar gibi üniversite açıyorlar ve o nedenle de bir çoğuna başvurmadım. Ben de sadece, göreceli olarak, çalıştığım antropoloji bölümünü kabul etme sebeplerimden bir tanesi, orada çalışan bazı insanların işine güveniyor olmamdı. Biz hep bir arada ayrıldık zaten sonra. Antropoloji Türkiye’de çok az bulunan bir bölüm. Doktora programı vardı, doktora tezi öğrencisi çok önemli. Biraz hayalle girdim ama olmadı.

Velhasıl, kadrolu akademisyen olma hayalimden vazgeçtim. Bir yandan da televizyona falan çıkan profesör, doçent, önlerine titrlerini koyan insanların dillerine bakıyorum, onlar profesör olmuşlar… İki bakış açısı olabilir, onların profesör olduğu yerde ben hayli hayli olabilirim diyorsun, ama tam tersi işliyor Türkiye’de. Öyle olmuyor. Çünkü sen jürilere doçentlik için falan hazırlık yaparken, kriterler aynı değil, sınava çıktığın zaman, seninle insanların ilişkilenmesi aynı değil. İşe alım süreci gibi, sorunlu sıkıntılı süreçler var. Yaptığın işin gücünden bir doçentlik profesörlük gibi titrleri almıyorsun. Tam zamanlı çalıştığım okulda mesela, bana en zor gelen, üniversite yönetimi, doktora ve master öğrencilerimizin ve hatta lisans öğrencilerimizin, yaptıkları tezlerinin konularının listesini bizden istiyorlardı. Ve bence öğrencilerin hangi konularda araştırma yaptığı fişleniyordu. Burs alacak öğrencilerin yaptığı araştırmalar ancak üniversitenin yönetim kadrosundaki kişilerin kendilerini yakın buldukları meselelerle ilişkili ise öğrenciler burs alabiliyordu.

 

 

 

Yani özgür akademi gibi bir durumdan bahsedebileceğimiz bir durum yok muydu?

Yok canım özgürlük zaten, bir süre ne yapmak istediğini yapan yapıyorsun ama fişleniyorsun veya burs alamıyorsun. Burs almak istiyorsan, yoksul bir öğrenciysen, bir mümkünatın yok… Her ders için yüklü paralar ödüyor öğrenciler. Büyük paralar bunlar, devlet üniversitelerine girememişsin, antropoloji doktorası yapmak istiyorsun ve antropoloji doktorası yapabileceğin bir yer pek yok bu ülkede.

Ya da özgürlüğün şuradan da kısıtlanıyor, ben öğrenciye diyorum ki şöyle bir saha çalışması yap. Ama diğer jüridekiler, “o olmaz” diyorlar. Neden olmaz? Cevap yok. Ama yapamazlar… sen öğrencileri ne kadar itmeye, başka şeylere yönlendirmeye çalışsan da diğer yapılar bunun önüne maalesef geçiyor. Tabi genel geçer her üniversitede bu oluyor diyemem. Ama çok yaygın olarak, şu anda görüyoruz ki böyle bir gerçeklik var, tüm bu süreçler içerisinde tüm bunlar beni, kadrolu bir üniversitede olmak, doçent profesör olmak gibi arzulardan uzaklaştırdı. Ben de dediğim gibi, onlar profesör oluyorsa, ben tam tersi olmalıyım. O sisteme tabi kalmak istemiyorum. Vaktim oldukça, kendi araştırmalarımı özgür bir şekilde yapayım. Özgür bir şekilde yurtdışındaki dergilerde bir şey yayınlamak istiyorsan, titrin olmadan da yapabilirsin.

Şu anda zaten hiçbir yerde kadrolu çalışmadan da özgür araştırmanın önünde çok ciddi engeller var. Bu nedenle böyle bir seçim yaptım. Ama zaten yeni gelen YÖK kararlarıyla birlikte kadrolu olmayan öğretim görevlileri yüksek lisans ve doktora tez danışman komitelerinde olamıyorlar. Vakıf üniversiteleri kendilerini daraltırken daha fazla öğrenci alıyorlar ama kadrolar yetmiyor, öğrencilere yeterli danışmanlık yapabilecek öğretim üyesi sayısı yok. Onlarca öğrenci var, kim bu öğrencilere yeterli zamanı verecek. Tez danışmanlığı demek, ‘he he’ demek değil, okumak, detaylı okumak, o kişiyle birlikte düşünmek, onunla birlikte o yolu yürümeyi gerektirir. Bunları da yapamıyoruz artık. Dışarıdan öğrencilerle çay kahve sohbetlerinde tezlerine yardımcı olmaya çalışıyorum.

“Akademi 15 Temmuz darbe girişimi öncesi özgürlükler dünyası değildi zaten. Biz KHK’larla özgürlüklerimizi yitirmeye başlamadık. Bu zaten çok uzun bir süreç. Bunun öncesinden sinyalleri devlet yetkilileri tarafından çeşitli açıklamalarda veriliyordu”

Üniversitelerde kendi kendilerine ket vurma durumu var. Özgürleşmeyi beklerken ölü toprağı serpilmiş bir akademi var gibi anlıyoruz. Bir de dış etkenler var, iç işleyişinden ziyade, biraz da dış etkenlerden bahsedelim istiyoruz. Önümüzde en yakın tarihte geçen yaz döneminde 15 temmuz darbe girişimi sonrasında akademinin durumundan bahsetmek istiyoruz. Neler değişti? Nasıl bir gözlem içerisindesiniz? Bir dönüşüm içerisinde mi? Özgürlükler ne yöne doğru eviriliyor? Çıkan Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) birlikte oyunun kuralları değişiyor mu? Barış için akademisyenler bu durumun neresinde kalıyor? Yüklü sayıda akademisyenin aynı platformda toplayabilen bir bildiriyle ortaya çıkması ve bunun hükümetle olan diyalogu çetrefilli bir hale getirmesi…

Akademi 15 Temmuz darbe girişimi öncesi özgürlükler dünyası değildi zaten. Biz KHK’larla özgürlüklerimizi yitirmeye başlamadık. Bu zaten çok uzun bir süreç. Bunun öncesinden sinyalleri devlet yetkilileri tarafından çeşitli açıklamalarda veriliyordu. Hatta Barış için Akademisyenlerin açıklamasından kısa bir süre önce, Cumhurbaşkanı devlet kurumlarında, hastanelerde, üniversitelerde değişikliklerin gerçekleşeceğine dair açıklamalar yapmıştı. Bunlar muallaktı, ne olacağını ve nasıl değişiklikler olacağını bilmiyorduk o zaman. O günkü fikirle darbe girişimi sonrası fikirleri aynı mıydı bilmiyorum. Böyle bir tahayyülün hükümetin kafasında olduğunu biliyorduk, ne yapacaklar diye bekliyorduk. Bazı şeylere, üniversitelere genel olarak bakmak bir yandan da devlet ve vakıf üniversiteleri farklılıklarını da görmek lazım.

-BÖLÜM I SONU-

Facebooktwitterlinkedinmail

Yorumlar

Loading Facebook Comments ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.