Benim de Kürt Arkadaşlarım Var!

Kaynak: AFP

Benim de Kürt Arkadaşlarım Var!

‘Beyaz bir Türk’ oldum ömrüm boyunca. Ege’nin bir şehrinde milliyetçi erkek zihniyetleri arasında yetiştim. Medyanın yaratmış olduğu Kürt algısında hep eksik bir nokta vardı; ne zaman söz konusu bir Kürt olsa, herkesin Kürt arkadaşı vardı.

Toplumsal olaylar, katliamlar karşısında derin acılar hisseden yüreğim, Suruç yolundaydı bu sefer. Birçok kişi kendi deyimleriyle Kuzey Kürdistanlı olmasına karşılık, ben bir Egeliydim. Duyarsızlığını ve sessizliğini sürdürenlerin çoğunluğu oluşturduğu insanların arasından gelmenin suçluluğunu da yüreğimde taşıyordum Suruç’a.

Pekiyi, neden Suruç’a gidiliyordu? Birçok sebebi vardı elbette; ideolojik sebeplerden insancıl sebeplere kadar birçok madde sıralayabilirdik. Savaş karşıtı olmanın başlı başına bir başkaldırı olmasının yanı sıra, aslında sadece yolda olmak bile bir başkaldırıydı. Benim hissettiğim ise, sanaldan gerçeğe doğru olan akışkan bir başkaldırı.

Siyaset fillerin tepiştiği, karıncaların ezildiği bir sirk halini almış vaziyette. Siyasiler pazarlık masalarına otururken, halkların canı herhangi bir değer oluşturmuyor devletlerin gözünde. Yaşananlar karşısında, düzenin ele geçirdiği, çevrelediği bireyler kendilerini hep birer nesne gibi hissediyor. Silah sanayi, su ve petrol savaşları öznelleştirilen metalarken,  hala çatlaklar var sistemde: halkların iradesi! Bu bakımdan, Kobanê’de ve dünyanın birçok yerinde verilen direniş örnekleri, öznelliğini ve özyönetimini tekrar elde etme yöntemleridir. Savaş bölgesine gitmek, gerçek yaşananları görmek de ‘şeyleştirmeye’ karşı bir başkaldırıdır.

Pekiyi, bir başkaldırı olarak tanımladığım Suruç’a ve Kobanê’ye gidiş bana neler öğretti? Zaman algısından uzak olan birkaç günlük anıyı şu şekilde anlatmak mümkün:

Suruç, Kobanê’nin karşısında Suriye’ye sınırı olan bir ilçe ve orada süren mücadelenin tanığıdır. Savaş yüzünden olağanüstü bir hal var. Bunun kabullenişi ya da farkındalığı ile gitmek gerekiyor oraya. Vicdani rahatlama amaçlı gidenlerin, kişisel veya kurumsal egoyu oraya taşıyanların kaldıramayacağı gerçekleri içeriyor. Maalesef savaş turizmi içinde savaş psikolojisi unutulmuş durumda. Çok sayıda olmasalar da, bu kişileri gözlemlemek mümkündü Suruç yolunda.

Psikolojide, kendini diğerlerinden karşıt olarak tanımlama vardır. Yoldaşlarımın birçoğu da kendini sistem karşıtı olarak tanımlamış, bazıları alternatif hayatları benimsemiş kişilerdi. Ancak, kendini karşıtlık ile tanımlamak şehir hayatına veya modernizme alışmışlar için pek olası değil. Tüketim toplumunu oluşturan konformizm savaş karşıtı atılan adımlarda bile karşımıza çıkabiliyor. Otobüslerin mola yerlerinde tüketilen gıdanın hesabını yaptığımızda ciddi rakamlar ile yüzleşiyoruz. Tüketim, ortak harcamalar ile yapılsa, hesaplanan miktarın büyük bir kısmı karşıtı olduğumuz savaşın bedellerini ödeyenlerin ihtiyacını karşılayabilir.

Özeleştiri verip, yolun kendisini anlatmak âdettendir…

24 saate yakın süren yolda 3 kez polis ve asker tarafından durdurulduk. Suruç’a giriş yolunda ise, askerlerin geri çevirdiğine dair haberi aldığımız halde, kapıları zorlamak amacıyla yine de o yolu denedik. Asker ile konuşmak için inen kadın arkadaşlar sözlü ve fiili şiddete maruz kaldı. Ellerinde kalkanlar ile askerlerin poz vermesi tekbir işareti ve uygunsuz el hareketleri yapmaları zaten beklendik durumlardı. Savaş bölgesine girişin bir göstergesiydi adeta bunlar.

Anayoldan girilemeyince farklı yollar ile Suruç merkeze vardık. Toplanan destekler büyük bir depoya taşındı. Gece saatleri olduğu için ilçenin durumunu o an için gözlemleyemedik. Ancak koordinasyondan arkadaşlar, Kobanê’deki ve Suruç’taki daha önceki gözlemlerini bize aktardılar. Sabahat Tuncel (HDP İstanbul Milletvekili) de kadınları karşılamaya gelmişti ve toplantı yapılıp ertesi günün programı kararlaştırıldı. Bu toplantıda, Suruç merkezdeki çadır kamplarına gidilip savaş mağdurlarıyla bayramlaşma kararı alındı. Bu sırada başka bir ekip, Beyte Köyü’ne destek olmak amacıyla orada konaklamaya gitti. Asker müdahalesinin henüz yapılamadığı köy nispeten sakindi. Koordinasyon bizim gibi birkaç günlüğüne desteğe gelen grupları oraya yönlendirdi. Köye giderken halkın coşkusu İstanbul’dan gelen direnişçilere güç verdi. Her tarafta kadınlar, amcalar, çocuklar umutla, neşeyle ve barış işaretiyle karşılıyordu bizi. Desteğe giden bizlere umut aşıladıkları için, aslında onlar bizlere umut oluyordu. Damlı evlerin olduğu küçük, çorak coğrafyadaki Beyte Köyü’nde aynı coşkuyla karşılandık. Sonra, grubun büyük kısmı ertesi güne hazırlanmak için dinlenmeye gitti. Ben ve birkaç arkadaş sınırı gören araziye yöneldik. Orada koca bir ekran misali mermilerin ışıkları seçiliyor, bir taraftan da gençler gerilla halayı çekiyordu. Nasıl bir yaşam enerjisi vardı bu insanlarda?

Hissettiğim şey korku değildi kesinlikle sadece dehşetti. Yolda birçok IŞİD’linin öldürüldüğünü öğrendiğimizde otobüste bir neşe nidası atılmıştı. Savaş ile yüzleşince de onların acısı da çöreklendi yüreğime. Savaşı anlamaya ne zihnim ne yüreğim izin veriyordu. Bunca cepheleşmeye yol açan insanlığa içimden lanet okuyordum. Köyün karanlığı içinde bir başka karanlıktı ölümler. Durumu anlıyordum; savunulan Kobanê’yi, Rojava devrimini katledilen halkları… Hepsini anlayabiliyordum da savaşa yol açan zihniyeti anlayamıyordum. Gözümün önünde ölmüş insan bedenleri ve başında ağlayan anneler vardı. Kadın zihni savaşı isteyen sistemin zihniyetini reddediyordu. Hissedebildiğim tek gerçek derin acılardı o an. Sessizliği bölen kurşun sesleri arasında yaşam da devam ediyordu. Yanan semaverler, içilen sıcak çaylar, edilen hoşsohbetler, ölüm ile yaşamın ne denli yakın olduğunu gösteriyordu. Ölüm bize ne denli yakınsa, o kadar çok yaşıyoruz.

Sohbetler ilerliyordu ama benim için altyazı gerekiyordu. Maalesef aynı coğrafyada yaşadığım insanların dilini bilmiyordum. Kendi adıma suçluluk hissederken, izlenen tek dil politikasının yanlışlığını daha iyi kavrıyordum. Sohbete dâhil olmak istediğimi belirtince de beni kırmayarak sohbete Türkçe devam ettiler. Yabancı psikolojisine girdiğim için Kürtçe sohbeti anlamadığım esnada zihnimde sürekli ‘I don’t understand you’ cümlesi dönüyordu.

Sınır köyünde uykular da tilki uykusu misali idi. Uykuya çekildiğimizde de Amerikan- koalisyon uçaklarının IŞİD bölgesini bombalama sesleriyle uykumuzdan sıçrayıp sınırı izlemeye koyuluyorduk. Top, tüfek seslerinin içinde aslında ölümün sessizliği vardı. Bu esnada, yani insanlar savaşa tanıklık ederken, ben de grubun içinde dolaşmaya başladım ve bir sohbete kulak misafiri oldum. “Bir Türk’ün gelmiş olması, durumu kavrıyor olması, binlerce Kürt’ün gelmiş olmasından daha değerli benim için.” diyordu sohbetine kulak misafiri olduğum genç.

Ertesi sabah, kadınlar bir barış zinciri oluşturdu. Kürtçe ve Türkçe atılan sloganlar ile direnişi selamladık. Atılan her sloganın Kobanê’de duyulduğu ve karşılığında zılgıtlar atıldığına ilk kez orada şahit oldum. Orada nasıl fayda sağlayabilirim sorusunun cevabı motivasyon sağlayan seslere bir ses daha vermekti.

Günde iki, üç kez yapılan zincirlerden sonra yapılan toplantılarda koordinasyon ekibi Kobanê’nin ve sınırdaki köylerin durumuyla ilgili açıklama yapıyordu. Önce Kürtçe sonra Türkçe yapılan konuşmalarda Türkçe’yi dinlemek istemeyen arkadaşlara: “ Saygılı olalım, onlar Kürçe’yi bilmediği halde bizi dinlediler, biz de konuşma bitene kadar bekleyelim.” Şeklinde uyarıda bulundular.

Koordinasyon ekibinin en çok dikkat ettiği konuysa sınıra yaklaşma konusuydu. İnsanların sınıra yaklaşması engelleniyordu, çünkü IŞİD Türkiye sınırına da çok yakın olduğu için YPG-YPJ güçleri IŞİD’e silah doğrultamıyordu. Fakat mesele, IŞİD çetelerinin sınıra yakın olmasından çok, çetenin Türkiye sınırına çoktan sızmış olmasıydı. Zaten sınır köylerindeki direnişin asıl amacı da IŞİD’in diğer üyelerinin de Kobane’ye ulaşmasını engellemekti. Bu yüzden gece gündüz köyün girişlerinde ve çıkışlarında olası geçişleri engellemek için nöbetler tutuluyor. Bu direnişi kırmak için de askeriye tarafından yapılan köy boşaltma çabaları ise, askerin asıl amacını gösteriyor. Askerin IŞİD çeteleriyle ne ilgisi var diyebilirsiniz. Birçok askeri aracın sınırı geçip, IŞİD’in bölgelerine gidip yardım götürdüğüne şahit olmuş birçok direnişçi bulunuyor. Ben de, orada olduğum bir gece, Türkiye’den bir ambulansın sınırı geçip IŞİD bölgesine gittiğine şahit oldum. Askeriyenin hangi tarafı desteklediğine dair bir kanıttı bu. Ayrıca sınırda görevli birkaç asker kaçıp Suruç’a geldi. Askerin kaçtığı şey savaş olsaydı eğer, direnişin devam ettiği Suruç’a neden kaçsın ki?

Her gece belli saatlerde koalisyon uçaklarının bombardımanına şahit oluyorduk. Ancak, bu bombalar IŞİD’in herkes tarafından bariz bir şekilde algılanabildiği bölgeye değil, boş arazilere iniyordu. Bu da, bombardımanların göstermelik olduğunun kanıtıydı. Ayrıca, IŞİD bölgesinden savaş ışıkları akın akın atılırken, YPG-YPJ bölgesinden seyrek atışlar yapılıyordu.

Koalisyon uçaklarının bombardımanı karşısında sevinen direnişçiler, aslında bunun bir denize düşen yılana sarılır durumu olduğunun ve hatta denize çeken yılana sarılmak durumunda kaldıklarının farkındaydı.

Gece bombardımanın fırsat verdiği ve dinlenebildiğimiz zamanlarda, elektrik olmadığı için gökyüzünü kaplayan yıldızlara ve dolunaya bakarak, iyi ki insanlar yıldızlara ve aya ulaşamıyor ve bu güzelliği bozamıyor diye düşündüm. Koca bozkırın karanlığı içinde, Mezopotamya topraklarının sesini dinliyordum; bu güzel sesli toprak anaya sahip olmak isteyenleri anlamak çok da zor değildi. Yeşeren devrime gözlerini dikenleri de…

Dönüş vakti yaklaştığında herkese bir ağırlık çökmüştü. Ayaklarımıza bağlanan tonajlar gitmemizi engelliyordu. Orada kalan arkadaşlar bizi teselli ediyordu. “Kobane düşmeyecek, düşse de onlar kaybedecek.” umudunu bize aktarıyorlardı. En önemli ricalarıysa, burada gördüklerimizi herkese anlatmamızdı. Bu yazının amacı da orada yaşananları aktarıp onların isteklerini yerine getirebilmek, en azından bunu yapıyor olabilmekti. Bizi barış işaretleri ve azadi sloganlarıyla karşıladıkları gibi, yine umut içinde uğurladılar. Otobüsteyse sessizlik mevcuttu. Kelimelere aktarılamayacak anlam ağırlıkları…

Önümde oturan Cumartesi Anneleri’nden biri sessiz sessiz ağıt yakmaya başladı. Çiğerinin yangınını, evladının acısını içeriyordu her sözcük. Bir kadının ağıdıydı direnişin dili, o yüzden kadın hareketiydi Kürt hareketi.

Söylenecek en güzel söz: Jin, Jiyan, Azadi…

Çiğdem Artık, Boğaziçi Üniversitesi

Makaleyi şu şekilde referans vererek kullanabilirsiniz:

Artık Ç. (Kasım, 2014),  “Benim de Kürt Arkadaşlarım Var!’”, Cilt III, Sayı 11, s.6-9, Türkiye Politika ve Araştırma Merkezi (ResearchTurkey), Londra: Research Turkey (http://researchturkey.org/?p=7114&lang=tr)

Facebooktwitterlinkedinmail

Yorumlar

Loading Facebook Comments ...

One thought on “Benim de Kürt Arkadaşlarım Var!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.