Yakın Dönem AB ve Macaristan İlişkisi: İdeolojik Duruş-Normatif Çatlak

Yakın Dönem AB ve Macaristan İlişkisi: İdeolojik Duruş-Normatif Çatlak

 Macaristan’da Yükselen Milliyetçilik

Küresel mali kriz pençesindeki AB ülkeleri arasında adı geçen Macaristan, 2010 yılında 1998-2002 döneminin ardından ikinci kez ezici bir üstünlükle iktidara gelen Viktor Orban hükümetinin izlediği politikalarla sadece AB’nin değil dünyanın da siyasi gündeminde kendine yer buluyor. Hatırlanacağı üzere, Orban’ın milliyetçi-muhafazakar FIDESZ partisinin son seçimlerde geçerli oyların yaklaşık %53’ünü alarak Macaristan Ulusal Parlamentosunda 2/3 çoğunluğu elde etmesi partiye tek başına hükümeti kurma ve anayasayı değiştirebilme gücünü vermişti. FIDESZ’in bu denli yükselişinin yanında, aynı seçimlerde, aşırı-sağcı Jobbik Partisi’nin de yaklaşık %17 oyla üçüncü büyük parti olarak ulusal meclise ilk defa girmeyi başarması Macaristan’da hem ılımlı hem de aşırı milliyetçi-muhafazakar akımların oldukça güçlendiğinin açık göstergesi olarak görülmüştü.

Güçlenen milliyetçi-muhafazakar düşüncelerin elbette uygulanan politikalara da yansıması olacaktı. Zaten Orban hükümeti de elde ettiği büyük yasama gücünü kullanmada hiç gecikmedi. Örneğin muhalefetle uzlaşma yoluna dahi gitmeden, bütün tepkilere rağmen 2011 yılında Anayasayı değiştirdi. Yeni hükümeti hem ülke içinde hem de ülke dışında ağır eleştirilerin merkezine yerleştiren sadece Anayasa değişikliğiyle getirilen hükümler değildi. Çeşitli yasalarda yapılan değişiklikler de eleştirilerin dozunu artırdı. Bu açıdan Ulusal Medya Konseyi’nin üyelerinin tamamını hükümetin seçecek olması, Merkez Bankası’nın yapısının değiştirilerek hükümetin etkisine açık hale getirilmesi, kürtajın ve eşcinsel evliliklerin yasaklanması değişiklikleri önemli tartışmaları beraberinde getirdi. Yargı reformu paketiyle hükümetin yargı bağımsızlığını tehlikeye attığı ve yargıyı siyasi etkiye açık hale getirdiği ileri sürüldü. Sonuç olarak, hükümetin medya, sosyal hayat ve yargıya yönelik niyetleri konusunda kafalardaki soru işaretlerini artırdı.

Macaristan’da yükselen milliyetçi anlayış kendisini ekonomi politikalarında da gösterdi. Kamu maliyesi çok kötü durumdaydı ve ülke ekonomik olarak zor günler geçiriyordu. Ekonomik krize rağmen yeni vergiler getirilmiş ve emeklilik fonları kamulaştırılmıştı. Merkez Bankası’nın bağımsızlığının sorgulandığı böylesi bir dönemde Macaristan, ilk önce Avrupa Birliği (AB) ve IMF’den mali iyileştirme için kredi talebinde bulundu. Fakat çok geçmeden, ekonomi bakanı ileri sürülen koşulların ulusal (ekonomik) bağımsızlığa aykırı olduğunu açıkladı. Sonuç olarak anlaşma askıya alındı.

Hükümete göre anlaşma devletin ekonomi üzerindeki kontrolünü ortadan kaldırıyordu. Bu kabul edilebilir bir durum değildi. Hatta bir adım ileri gidildi ve IMF’den ülkedeki ofisini kapatması istendi. Küresel ekonomik çevreler, bu gelişmeleri Macar hükümetinin IMF’ye ve uluslararası finans sistemine, hatta kapitalizme karşı duyduğu derin şüphenin açık göstergesi olarak okudu. Gerçekte böyle bir şüphenin var olup olmadığını kesin olarak bilmek mümkün gözükmese de, hükümetin özellikle maliye alanında kontrolü elinde tutmak istediği ve bu doğrultuda politikalar geliştirdiği açıkça görülebiliyor.

 AB’nin Tepkileri

2011 tarihli yeni Anayasa, AB içinde de önemli tartışmalara yol açtı. Birlik olan bitene tepkisiz kalamazdı, nitekim öyle de oldu. Yapılan değerlendirmelere göre hukuk devleti ve özgürlükler açısından Orban hükümeti, kısıtlama ve baskılar yoluyla giderek otoriter bir yönetime −hatta diktatörlüğe− doğru evriliyordu. Avrupa değerlerinin çiğnendiğini düşünen Birlik, uyum süreci çerçevesinde yaptığı mali yardımları kesebileceğini dile getirdi. Dahası, Birlik içerisinde, hâlihazırda üye devlet olan Macaristan’ın oy haklarının askıya alınması gerektiğini savunanlar oldu. AB içerisinde bu kadar ciddi bir tartışma oluşmasının gerçekçi bir zemini olduğunu kabul etmek gerekiyor. Çünkü Macar Hükümeti’nin göreve gelmesinden sonra yapılan hukuki düzenlemelere yönelik eleştirilerin karşılanmaya çalışıldığı izlenimi verilse de, AB, düzenlemelerin “ruhunda” herhangi bir değişim olmadığına inanıyor. Bu “ruhla” kastedilen ise milliyetçi-muhafazakar eğilimlerin yanında yürütme erkinin yetkilerinin artırılması suretiyle fazlasıyla güçlendirilmesidir. Tüm eleştirilere rağmen Macar Hükümeti’nin bunları kabul etmeyerek AB’nin kendisine karşı çifte standart uyguladığını ileri sürmesi, en azından Türk okuyucular için hiç de şaşırtıcı bir durum olmasa gerek. Ayrıca, AB’nin tüm uyarı ve yaptırım tehditlerine rağmen istenilen derecede geri adım atılmaması, Orban Hükümeti’nin Avrupa’yla ilişkilerindeki şüpheciliğin yansıması olarak da görülebilir.

Yaptığı hukuki düzenlemeler yüzünden AB ile ilişkileri fazlasıyla gerginleşen Macaristan’da yabancı ve azınlıklara −özellikle Yahudi ve Romanlara− karşı düşmanlığın giderek artması insan hakları açısından da bütün Avrupa’yı endişeye sevk eden paralel bir gelişmeye işaret etmekte. Özellikle aşırı-sağcı Jobbik Partisi’nin başını çektiği yabancı düşmanlığını yansıtan gösteriler ülkede aralıklarla yapılmaya devam ediyor. Bir yönden küresel ekonomik krizin etkileriyle açıklanabilecek olan bu durum, aslında son yıllarda Macaristan’da ideolojik gündemin ve tartışmaların yoğunlaştığının bir başka göstergesi olarak da okunabilir. Bu bağlamda örneğin 2010 yılında, Avrupa Komisyonu’ndan −soykırımı (Holocaust) inkârın suç olarak kabul edilmesine benzer şekilde− Komünist rejimlerin işlediği suçların inkarının da suç olarak kabul edilmesini isteyen bazı Doğu Avrupa ülkeleri arasında Macaristan da bulunuyordu. Bu ülkelerin dış işleri bakanları Nazi ve Komünist rejimlerin suçlarının aynı standartlara göre değerlendirilmesi gerektiğini AB’ye iletmişlerdi. Komünist rejim altında yaşanan acılar ve zamanla oluşan hassasiyetler yoğunlukla dile getirilmesine rağmen Avrupa Komisyonu bu çağrıyı reddetti. Yapılan açıklamalara bakıldığında öyle görünüyor ki AB’nin aldığı bu kararın arkasında Avrupa’da Yahudi karşıtlığının (anti-Semitizm) hala var olmaya devam ettiği, komünizmin ise bir tehlike olmaktan çıkmış olduğu kanaati yer alıyor. Her iki ideolojik kampın Avrupa’da var olmaya devam etmesi gerçeğine rağmen Birlik, komünist grupları aşırı sağ eğilimli gruplarla bir tutmak istemiyor. Sonuç olarak, 2013 yılı Şubat ayında Macaristan Anayasa Mahkemesi Nazi ve Komünist sembollerin kullanımını ifade özgürlüğü bağlamında değerlendirerek bu sembollere yönelik yasağı kaldırmıştır. Ülkede yükselen yoğun tepkiler üzerine takip eden Nisan ayında ilk kararını sınırlandırma yoluna giden Mahkeme bu kez toplumsal düzen ve barışa zarar vermeleri durumunda bu sembollerin kullanılamayacağına hükmetmiştir.

 Macaristan’ın İdeolojik Duruşuyla Ortaya Çıkan Normatif Çatlak

AB’nin komünizm suçlarıyla ilgili aldığı karar tarihsel bir perspektif yerine güncel değerlendirmelere dayanıyor olabilir. Oysa Avrupa tarihine bakıldığında komünist rejimlerin insanları etnik temelde bir ayrımcılığa tabi tutmasa da siyasi düşünceleri veya sosyoekonomik statüleri nedeniyle cezalandırmış olduğu çok açık bir şekilde görülebiliyor. O yüzden Macaristan ve diğer Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri, geçmişlerinde Komünist rejim altında yaşadıkları acı ve mücadeleleri henüz unutabilmiş değiller. Öyle ki, komünist rejimlerin yıkılması bu ülkeler tarafından bağımsızlığın kazanılması olarak kutlanıyor. Bu çerçevede örneğin, yeni Macar Anayasasının giriş kısmında geçmiş Nazi ve Komünist yönetimleri Macar ulusuna ve vatandaşlarına karşı insanlık dışı suçlar işlemiş işgalci diktatörlükler olarak adlandırılıyor ve 1944 yılı ülkenin Nazi işgaliyle özgürlüğünü kaybettiği yıl olarak gösteriliyor. Diğer taraftan, 1949 tarihli Komünist Anayasa tanınmıyor ve Komünistlere karşı başlatılan 1956 ayaklanması özgürlüğün doğuşu olarak ilan ediliyor. Sovyetlerin dağılmasının ardından serbest seçimlerin gerçekleştirildiği 1990 yılı ise yeni demokrasinin ve anayasal düzeninin doğduğu yıl olarak görülüyor.

Aslına bakılırsa Macaristan hükümetinin politikaları her ne kadar ülkenin AB içindeki durumunu tehlikeye sokuyor gözükse de, ideolojik arka planda oldukça tutarlı bir milliyetçi-muhafazakar dokuya ve bu doğrultuda normatif bir yaklaşıma sahip gibi görünüyor. Yeni Anayasada yer alan ifadeler en başta bu metni hazırlayan iktidarın beslendiği fikri yapıyı açıkça göstermeye yetiyor. Bu kapsamda, Anayasada Hristiyan inancının millet ve devlet kavramlarıyla güçlü ilişkisi vurgulanarak, dine atıfta bulunuluyor. Mevcut hükümet milliyetçi-muhafazakar karakterine uygun bir biçimde ulusal ve tarihi hassasiyetleri öne çıkarıyor. Yeni Anayasa ile beraber, yurtdışında yaşayan Macar kökenli vatandaşlara oy kullanma ve pasaport hakkı tanınıyor. Bu politikayla, I. Dünya Savaşı sonucunda topraklarının çok büyük bölümünü kaybeden ve komşu ülkelerde kalan Macar azınlığa yeni ulusal haklar temin edilmeye çalışılıyor.

Maalesef Avrupa Birliği’nin bu ulusal hassasiyetleri soykırımdan önemsiz görmesi ve bir bakıma tartışmanın zeminini hiç de adil olmayan bir yere çekmesi, Macaristan’da AB’ye güveni aşındırıyor. Dolayısıyla AB bu duruşuyla, hiç de istememesine rağmen, başta Macaristan olmak üzere diğer ülkelerdeki milliyetçi akımlara ve politikalara desteğin daha da artmasına yol açıyor. Üstelik, AB’nin tıpkı Macaristan’da olduğu gibi bazı ülkeleri hükümet politikalarından dolayı mali yardımları kesmekle tehdit etmesi, AB’ye olan karşıtlığı ve şüpheciliği daha ileri boyutlara taşıyor. Sonuç olarak Macaristan’da ağır ekonomik sorunlara ilaveten ideolojik gündemin sıcaklığı kendini sadece iç politikada değil AB ile ilişkilerde de hissettiriyor. Öne çıkardığı ideolojik duruş neticesinde Macaristan ile AB arasındaki ayrışma gün geçtikçe artıyor. Evet, yaşananlar bir taraftan Macaristan’da demokrasinin zorluklar yaşadığını ve ilerlemekte zorlandığını gösteriyor. Diğer taraftansa, her kesimden ve renkten milliyetçimuhafazakar akımların güç kazanmaya devam ettiğini gösteriyor. Macaristan’ın ortaya koyduğu ideolojik pozisyon siyasi ve ekonomik alanlarda ulusal bağımsızlık politikalarını öne çıkarıyor. Batı ve AB açısından ise durum Macaristan’ın hala“geçiş dönem”ini tamamlamadığı şeklinde yorumlanıyor. Ancak görünen o ki Macaristan bir taraftan tarihinin karanlıklarından kaçmaya çalışırken bir taraftan da Avrupa Birliği’nin gölgesinde kalarak zihnen araya sıkışmaya devam ediyor.

Mustafa Atatorun, Araştırma Görevlisi, Uluslararası İlişkiler Bölümü – Süleyman Demirel Üniversitesi ve Doç. Dr. Murat Okçu, Kamu Yönetimi Bölümü – Süleyman Demirel Üniversitesi

Makaleyi şu şekilde referans vererek kullanabilirsiniz:

Atatorun, Mustafa, and Murat Okçu  (Aralık, 2013), “Yakın Dönem AB ve Macaristan İlişkisi: İdeolojik Duruş-Normatif Çatlak”, Cilt II, Sayı 10, s.6-10, Türkiye Politika ve Araştırma Merkezi (AnalizTürkiye), Londra: Analiz Türkiye (http://researchturkey.org/?p=4545&lang=tr)

Facebooktwitterlinkedinmail

Yorumlar

Loading Facebook Comments ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.