Yeniden Ergenekon: Bir Hukuk Katliamının İbret Verici Öyküsü

*Kaynak: Sendika.org  ©

Yeniden Ergenekon:

Bir Hukuk Katliamının İbret Verici Öyküsü

Özet

Yargıtay’, “Ergenekon” adıyla bilinen ünlü davada, ilk derece mahkemesinin mahkûmiyetlerle dolu kararını bozdu.  Bu bozma, artık herkesin gayet iyi bildiği gerçeği net biçimde ortaya koymakta: Türkiye’de, son dokuz yıl boyunca, “hukuk süsü verilmiş” bir tasfiye-işkence-intikam operasyonu yürütülmüştür. Dokuz yıl önce başlayan ve hepsi birbirinden medyatik birkaç büyük dava halinde ilerleyen bu operasyon; başta Türk Ordusunun üst subayları olmak üzere, toplumun seçkinlerini hedef almıştı. Dava süreçlerinde yaşanan ağır hukuk ihlalleri kadar, davaların yarattığı toplumsal-siyasal-insani-hukuksal yıkım da çok tartışılmıştı. Biz de 27 Ağustos 2013 tarihinde, yine Research Turkey sayfalarında yayımladığımız makalede([1]) konuyu incelemeye çalışmıştık. Şimdi, “fikri takip” sorumluluğunun gereğini yerine getiriyor ve bu son gelişmeyi de dikkate alarak olayı aşağıda genişçe irdeliyoruz. 2013’de, dava henüz görülmekteyken, “Hukuk mu, Siyaset mi Yoksa İntikam mı?” diye sormuştuk, ama bugün artık soruya gerek kalmadı; çıplak gerçek ortada: Bu dava ve bu davanın öteki kardeşleri kesinlikle hukuk değil; biraz siyaset, ama büyük ölçüde intikam.

***

Hafızamızı Tazeleyelim: “Ergenekon Davaları” Neydi?

Türkler Ergenekon’u öteden beri mitolojik bir destanın adı olarak bilirler.([2]) 1990’ların sonlarından itibaren de bu ismi “devlet içinde yuvalanmış, devlete rakip yasadışı gizli örgüt” adı olarak zaman zaman duymaktaydılar. Ama takvimler 2007’yi gösterdiğinde, Ergenekon adı Türkiye’nin gündemine, bir dizi ceza davası olarak yine geldi ve günümüze kadar, tam dokuz yıl boyunca da gitmedi. 2007 yılının Haziran ayıydı, İstanbul’un kenar mahallesindeki bir gecekonduda bulunan birkaç el bombasıyla başlayan soruşturmalar; kısa zamanda dalga dalga yayıldı, her dalgada içine toplumu şok edici isimleri katarak yükseldi, yükseldi, yol boyu başka davalarla da birleşerek Türkiye’nin bütün siyaset ve hukuk gündemini dokuz yıl boyunca esir alan o hukuk görünümlü faciayı oluşturdu.

Savcıların iddiası özetle şuydu: Ergenekon adlı gizli bir örgüt vardı ve bu örgüt ülkeyi iç etnik çatışmalara, kaosa sürükleyerek yönetimi kendi istediği gibi yönlendirmek, bir adım sonrasında ise ele geçirmek istiyordu.

Zaman ilerledikçe dava dosyasına yeni yeni iddianameler eklendi. Yine bu süre içinde açılan pek çok başka davalar da Ergenekon dosyasına katıldı.([3]) Böylece; birleştirilenler, yeni  açılanlar derken;  dosya devasa bir hal aldı. Öyle ki, sadece ilk davanın iddianamesi 2.500 sayfaydı, dosyaları binlerce klasöre zor sığıyordu. Sanık sayısı 274’e ulaşıyordu.([4])

Davanın sanıkları arasında Türkiye’nin 26. Genelkurmay Başkanı([5]) bile vardı. Emekli kuvvet komutanları, Ordu komutanları,([6]) YÖK Başkanları([7]), üniversite rektörleri([8]), generaller, albaylar, ünlü gazeteciler, yazarlar, siyasetçiler, avukatlar, hatta mafya üyeleri([9]) sanıklar arasındaydı.

Ağustos 2013’te açıklanan karar da sanık listesi kadar şok edici oldu. Cezalar, ömür boyu ağırlaştırılmış hapisten başlıyor; 99 yıl, 49 yıl, 29 yıl diye devam ediyordu. Emekli genelkurmay başkanı, ömür boyu hapisle cezalandırılmıştı.

Ergenekon’un Kardeşi Balyoz

Ergenekon davası sürerken, bu davayla birleştirilmeyen başka ünlü davalar da açıldı. En bilineni, “Balyoz” adlı olanıydı.

Balyoz davası, Ocak 2010’da, bir gazetede yayımlanan haberler ve aynı gazete muhabirinin ([10]) bavul dolusu belgeyi savcılığa teslim etmesiyle başlamıştı. Davanın temel iddiası, bazı yüksek rütbeli subayların yönetime el koymak amacıyla pek çok eylem planı yaptıklarıydı. İstanbul’daki Birinci Ordu Komutanlığı liderliğinde hazırlandığı iddia edilen bu planlarda, camilere bomba atıp halk arasında panik yaratarak sıkıyönetim koşulları oluşturmak, Yunanistan’a ait savaş jetini Ege’de düşürerek savaş ortamı yaratmak gibi dehşet verici unsurlar vardı. İddialara göre 1. Ordu Komutanlığında bu amaçla yapılan gizli askeri seminere çok sayıda subay katılmıştı ve gazetecinin savcılığa teslim ettiği bavulda da esas olarak bu seminerin belgeleri ve ses kayıtları bulunuyordu. Temmuz 2010’da açılan davanın iddianamesi 194 sanıklıydı ve tam 968 sayfadan oluşuyordu. Bu davaya da sonradan ekler yapıldı([11]) ve sanık sayısı, büyük bölümü çeşitli rütbede denizci subaylar olmak üzere 365’e ulaştı. Eylül 2011’de verilen karar, hemen hemen tüm iddiaları doğrular nitelikteydi. Hükümeti devirme eylemleri “teşebbüs halinde” kaldığı için cezalar 20 yıldan başlamaktaydı; çoğu sanık 13-18 yıl aralığında ceza almıştı.  Balyoz Davası, temyiz aşamasında da büyük oranda onandı.([12])

  1. Davaların Amacı Neydi?

Daha en başında, polis ve savcılık operasyonlarının yürütülme biçimi amacın “hukuk” olmadığını göstermekteydi. Toplumun çok iyi tanıdığı emekli generallerin, ünlü gazetecilerin, toplum önderlerinin, profesörlerin evleri; iktidara yakın televizyonların kameraları eşliğinde, medyatik bir gürültü-patırtı ile sabaha karşı basılıyor; davet edilse zaten gelecek insanlar hoyratça gözaltına alınıyor; adliye koridorlarında uzun saatler bekletildikten sonra tutuklanıyorlardı. Aynı suç örgütüne üye oldukları iddia edilen insanlar, savcılık ofislerinde ya da mahkeme koridorlarında birbirlerini ilk kez görüyorlardı. Gözaltı kararı verildiğinde yurtdışında olanlar hemen yurda dönüyorlar, ama “kaçma şüphesiyle” tutuklanıyorlardı. Kaçmaya niyeti olmayan, niyeti olsa mecali olmayan yaşlı başlı emekli askerlerin tutuklanması öyle otomatiğe bağlanmıştı ki iktidara yakın televizyonlar daha tutuklama kararları verilmeden saatler önce “tutuklandı!” altyazıları geçiyordu. Ceza Muhakemeleri Usul Yasasına bakılacak olursa hazırlık soruşturmaları gizliydi; ama iktidar gazeteleri polis tutanaklarını, savcılık iddialarını satır satır yazabiliyor, gözaltına alınanların hangi suçları “kesinlikle” işlemiş olduklarını uzun uzun anlatabiliyorlardı.

Polisler, alacakaranlıkta bastıkları evlerin ilginç köşelerinde ilginç deliller buluyorlardı. Bazen mutfaktaki buzdolabının arkasına bir bellek kartı “düşmüş”, bazen rezervuarın içine bir CD “gizlenmiş” oluyordu. Savcıların, 5 katlı Donanma Komutanlığı binasının bir odasında,  yer karoları altına gizlenmiş binlerce sayfa belgeyi 5 dakikada bulmaları ise ceza hukuku alanında bir dünya rekoru sayılabilirdi.

Evet, bütün bunların hukukla ilgisi yoktu. Yapılanlar; ancak Nazi dönemi savaş filmlerinde rastlanabilecek türden bir düşmanlıktı. Belki küçük bir gerçek çekirdeğe, yüzlerce sanal suç ve sanık dolayarak, 90 yıllık Cumhuriyetle hesap görülmekteydi. Başta Türk Ordusu olmak üzere, Cumhuriyetin kurumları tasfiye ediliyordu.

Ordunun bu operasyonlarda yaşadığı kan kaybı yalnızca tutuklanan, mahkûm olan subaylardan ibaret de değildi; olan biteni içine sindiremeyen çok sayıda üst rütbeli subay, kuvvet komutanları, hatta genelkurmay başkanı istifa ettiler.([13]) Tutuklamalar ve istifalar yüzünden ordunun hiyerarşisi ağır biçimde bozuldu. Öyle ki henüz kolordu yönetmemiş subaylar mecburen terfi ettirilerek orduların başına getirildiler.([14])

  1. Hukuk Cinayetinin Metotları:

2.1. Özel Yetkili Savcılar ve Özel Yetkili Mahkemeler:

Bu davalardaki bütün süreç; yani kolluk işlemleri, savcılık soruşturmaları ve ceza yargılamaları, “olağanüstü” koşullara tabi olmuştur. Olağanüstülüğün nedeni, “özel yetkili savcılar”  ve “özel yetkili mahkemeler” dir.([15])

Özel yetkili Mahkemeler, Türk Ceza Hukuku sisteminde uzun yıllar varlığını sürdürdükten sonra AB üyeliğine uyum programları gereğince 2004 yılında kaldırılan Devlet Güvenlik Mahkemeleri yerine kurulmuşlardı. ([16]) Özel yetkili savcılıklar ve mahkemeler, soruşturma ve yargılama sırasında, kişi haklarını ve evrensel yargılama hukuku kurallarını büyük ölçüde görmezden gelebiliyorlardı. Örneğin,  özel yetkili savcılar; yakalanan ya da gözaltına alınan kişinin sadece bir yakınına bilgi veriyorlar, gözaltı sürelerini uzatılabiliyorlar, şüphelilerin birden çok avukatla görüşmesini engelleyebiliyorlar, şüphelileri 24 saat boyunca avukatlarıyla görüştürmüyorlar, hâkim kararı olmaksızın arama yapıyorlar, avukatların dosya (suçlama) içeriğini incelemesine ve belgelerden örnek almasına engel olabiliyorlar, gizli olması gereken avukat-müvekkil görüşmelerini dinliyorlar, suç örgütüne üye olmayan kişilerin bile iletişimlerini izleyebiliyorlardı.

Özel yetkili mahkemeler ise; sanıkları gerekçesiz tutuklayabiliyorlar, sanık sayısının fazlalığını ileri sürerek bazılarını duruşmalara almayabiliyorlar, yargılamaları suçun işlendiği yerden başka yerlerde yapabiliyorlar, sanık avukatlarını “düzeni bozdukları” gerekçesiyle duruşmalara almayabiliyorlar, tutukluluk sürelerini 10 yıla kadar uzatabiliyorlardı.

Üstelik yargılamalarda, yukarıda özetlenen “yasal” hak ihlalleri dışında, çok ağır hukuksuz uygulamalar da vardı. Tutuklama kararları bir tür peşin ceza halini almıştı. Masumiyet karinesi yok hükmündeydi. Savunma hakkı, gizlilik kararlarıyla kısıtlanıyordu. Sanıkların lehine olan deliller dava dosyalarına konulmuyordu.

Özetle, özel yetkili ağır ceza mahkemelerindeki yargılamalar, sanıkların baştan suçlu oldukları ve cezalandırılmaları gerektiği kabulüyle başlamaktaydı.([17])

2.2. Sahte Delil-Gizli Tanık

Yukarıda anlattıklarımız, özel yetkili mahkemelerde yapılan yargılamaların “hukuk” olmadığını gösteriyor; şimdi de işin “intikam” kısmına bakalım:

Ergenekon ve kardeş davalarında baştan suçlu sayılanların mahkûm edilmesinde hukuk ve ahlak dışı iki silah kullanıldı: Gizli tanık ve sahte delil.

Savcılar, sanıklara genellikle bu iki silahla ateş ettiler. Sadece Ergenekon davasında, 20’den çok gizli tanık dinlendi. Gizli tanık adı verilen “istisnai” ispat yolunun([18]) ne kadar hukuk dışı ve ahlaksızca kullanıldığına ilişkin iki örneği burada kısaca anlatmak gerekiyor:

Türkiye Cumhuriyetinin 26. Genelkurmay Başkanını suçlayan savcının gizli tanığı, devletin 30 yıldan daha uzun zamandır bir tür savaş yürüttüğü ayrılıkçı PKK örgütünün önemli yöneticilerinden([19]) biriydi! Adam bir yandan 1998 yılında yakalanıp kapatıldığı hapishanede ömür boyu hapis cezasını çekerken, öte yandan da ağır ceza mahkemesinde Genelkurmay Başkanı aleyhine “Deniz” kod adıyla gizli tanıklık yapıyordu! Yani, Türk Ordusunun en üst komutanı, savaştığı düşmanın “gizli” tanıklığıyla mahkûm edilmiş olmaktaydı.

“Gizli Tanık 9” kod adlı ikinci örneğimiz de en az ilki kadar hayret vericidir. 2006 yılındaki Danıştay baskınına([20]) katılmaktan yargılanıp ömür boyu hapis cezası almış bu hükümlü, Ergenekon davası sanıkları aleyhine tanıklık yapması karşılığında, örneğine rastlanmamış bir “hukuk cambazlığı” ile yeniden yargılanmış, bu defa daha az bir cezaya çarptırılarak salıverilmişti! Bu gizli tanığın, defalarca hapse girip çıkmış bir suç makinesi olduğunu da kaydedelim. ([21])

Daha başka vahim örnekler de vardı. Birden çok davaya girip çıkan “profesyoneller, uyuşturucu müptelaları, katiller, devlet memurları, savcılar, askerler…([22]Özetle; insanların yıllarca tutuklu kalmalarına, uzun hapis cezaları almalarına neden olan gizli tanıklar, o bilinen deyimle söyleyecek olursak, “Allah birdir deseler inanılmayacak” adamlardı. Ama özel yetkili hâkimler, bu güvenilmez adamların inanılmaz ifadelerine itibar ettiler.

Hukuk katliamının öteki etkili silahı ise “sahte delil”di. Mahkemeler, polislerin ve savcıların elde ettiği bütün delillerin, “kesinlikle gerçek” olduğu peşin kabulüyle yargılama yapıyorlardı. Sanıkların aldığı ve delillerin sahteliğini kanıtlayan bağımsız bilirkişi raporları mahkemelerin duvarına çarpıp parçalanıyordu. Aramalarda el konulan bilgisayar kayıtlarının, elektronik materyalin içeriğinde polis tarafından oynamalar ve değişiklikler yapıldığını, imzalarının taklit edildiğini, telefon dinleme kayıtları üzerinde oynandığını söyleyen sanıklar, sözlerini kimseye dinletemiyorlardı.

Ayyuka çıkmış bazı sahte delil öyküleri, insanı hayrete düşürebilirdi: Örneğin; delil CD’sindeki “suç teşkil eden” belgede adı geçen şirket, daha geçen yıl kurulmuş olabiliyordu. Ya da delil belgesi, Microsoft’un olay tarihinde henüz icat etmediği yazı formatıyla yazılmış olabiliyordu. Gözaltındaki denizci teğmenin el konulmuş cep telefonu rehberine polis tarafından eklemeler yapıldığı anlaşılınca polis “yanlışlıkla olmuş” diyebiliyordu.([23])

  1. Ve Devran Dönüyor:

Türkçe’de çok güzel bir deyim vardır: “Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner.”([24]) Yapılan yalan yanlış işlerden bir zaman için kâr sağlayanların, eninde sonunda bunun faturasını ödemek zorunda kalacağını anlatan bu deyim, Ergenekon ve Balyoz davalarında tam anlamı ile yerini buldu.

  • Anayasa Mahkemesinin Devreye Girmesi ve Özel Yetkili Mahkemelerin kaldırılması:

2010 yılında, AKP hükümetinin hazırladığı ve halkoyuna sunarak kabul ettirdiği kapsamlı Anayasa değişikliği paketi içindeki bir madde, temel hak ve özgürlüklerinin kamu gücü tarafından ihlal edildiğine inanan kişilere, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkı tanımaktaydı.([25])

Hem Ergenekon, hem Balyoz ve kardeş davalarındaki tutuklu-tutuksuz sanıklarla hükümlüler, bu hukuksal olanaktan yararlanarak, “yargılamalar sırasında haklarının ihlal edildiği” gerekçesiyle, Anayasa Mahkemesine bireysel başvurularda bulundular. Yüksek Mahkeme, Balyoz davasında tüm sanıklar için Haziran 2014’te topluca; Ergenekon davasında ise 2013’ten itibaren peş peşe “hak ihlali” kararları verdi.

Hak ihlali kararları sonucunda mahkemeler (bazı direnişler hariç) tutuklu ve hükümlü sanıkların tümü için tahliye kararı vermek zorunda kaldılar.([26])

Karar üzerine Balyoz davası yeniden görüldü ve bu kez bütün sanıklar beraat ettiler.

Ergenekon davasında ise mahkemenin uzun bir gecikmeden sonra yazdığı gerekçeli karar, Anayasa Mahkemesinin “hak ihlali” kararı doğrultusunda değerlendirilerek bozuldu. İşte, geçtiğimiz günlerde temyiz incelemesi sonucu bozulan karar, bu karardır. Fakat bu arada, sanık ve hükümlüler için bir başka olumlu gelişme daha oldu: Özel yetkili mahkemeler kaldırıldı! ([27]) Hak ihlali kararları üzerine yenilenen yargılamalar, “özel yetkili olmayan” başka ağır ceza mahkemelerinde yapıldı.

3.2 Saptanan Hukuksuzluklar:

Önceki bölümlerde,  soruşturmalar ve davalar sırasında yapılan hukuksuzlukların bazılarından söz ettik. Anayasa mahkemesi, Yargıtay ve davalara yeniden bakan yerel mahkemeler, bunları ve çok daha başkalarını açıkça belirtiyorlar.

Anayasa Mahkemesi ilk derece mahkemesi gibi esasa girmediğinden, Onun hak ihlali kararları genel olarak; “tutukluluğa yapılan itirazların otomatik reddedilmesi, tutukluluğun makul süreyi aşması” gibi nedenlere bağlamıştır.

Anayasa Mahkemesinin hak ihlali kararı üzerine Balyoz Davasına tekrar bakan ve beraat kararı veren Anadolu 4. Ağır Ceza Mahkemesinin ve Ergenekon Davasında bozma kararı veren Yargıtay 16. Ceza Dairesinin saptadığı hukuksuzluklar ise gerçekten uzun bir liste oluşturuyor:

(i) Emekli Genelkurmay Başkanının Yüce Divan yerine alt derece mahkemede yargılanması; (ii) Aralarında bağ olmayan davaların nedensiz birleştirilmesi; (iii) Avukatların bürolarında, evlerinde ve askeri mahallerde yapılan aramaların usulsüzlüğü; (iv) Dijital verilerin çoğunun delil vasfına sahip olmaması; (v) Delillerin usulsüz toplanması; (vi) Sanıklara delil örneği verilmemesi; (vii) Suç delili sayılan bazı dokümanın ıslak imzalı kopyalarının olmaması; (viii) Ergenekon suç örgütünün varlığının kanıtlanamaması…

Özellikle yukarıdaki son madde, bu dokuz yıllık hukuk görünümlü intikam ve tasfiye sürecinin traji-komik özetidir: Yüzlerce insanın yıllarca hapis yatmasına, mesleki hayatlarının bitmesine, bazılarının olumsuz yargılama ve cezaevi koşullarından ötürü ölmesine, bazılarının da intihar etmesine neden olan “Ergenekon terör örgütüne üye olmak” suçunun asıl unsuru tamamen hayal mahsulüydü! Yani örgüt yoktu!

  • Sanıkları Ne Kurtardı?

Sanıklar tahliye edilir, beraat kararları birbiri ardından verilir ve sanıklar tarafından tazminat davaları açılırken, bu kez intikam sürecinin başrol oyuncuları hedef tahtasına konuldu. Sanki birileri filmi tersine çevirmişti; şimdi arama, gözaltına alma, tutuklama kararlarının muhatapları Ergenekon ve Balyoz sanıkları değil; bu davaları yürüten savcılar, hâkimlerdi.

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu önce Ergenekon, Balyoz ve pek çok yan davanın hâkim ve savcıları hakkında “adil yargılama yapmadıkları” gerekçesiyle incelemeler başlattı, pek çoğunun görev yerleri değiştirildi, bazı hâkimler ve savcılar ise açığa alındı. Bazıları ise haklarında verilen yakalama kararları üzerine yurtdışına kaçtılar.([28])

Evet, film tersine dönmüştü, fakat bunun nedeni neydi?

Sanıkları tahliye ettiren, adaletsiz hâkim ve savcılara soruşturma açtıran nedenin, yapılan hukuk ihlallerine adalet sisteminin gecikmeli de olsa nihayet doğru tepkiyi vermesi ve hatadan dönmesi olduğunu zannedenler, fena halde yanılıyorlar!

Bu ters yüz oluşun nedeni, Türk siyasi tarihine kısaca “17/25 Aralık” olarak geçen olaylardır.

Detaylı irdelenmesi bambaşka bir uzun yazının konusu olacak 17/25 Aralık olayı; kısaca şuydu:

17 Aralık 2013 tarihinde, İstanbul’da, aralarında iş adamlarının, banka müdürlerinin, çeşitli düzeyde bürokratların, hükümet üyesi 4 bakanın ve üç bakan çocuğunun olduğu “rüşvet, ihaleye fesat karıştırma, görevi kötüye kullanma ve kaçakçılık” soruşturması başlatılmıştı. Kamuoyu bunun şokunu henüz atlatmamışken, 25 Aralık 2013’de savcılar bu kez o tarihteki Başbakan, şimdiki Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ı, şüpheli sıfatıyla gözaltına alarak ifadeye getirmek için yasal girişimde bulunmuş, bu girişim İçişleri Bakanı tarafından engellenmişti.([29])

Şimdi, tam bu noktada, okuyucunun aklına mutlaka takılmış olan, “Ne kadar büyük olursa olsun, bir yolsuzluk soruşturmasının Ergenekon davalarının sonucuna nasıl olup da etki yaptığı” sorusunu yanıtlamak gerekiyor:

Fethullah Gülen’in Paralel Devleti

17/25 Aralık soruşturmaları([30]) aslında bir süreden beri “geliyorum” diyen bir krizin tepe noktasıydı.

Türkiye’de yıllardan beri “Hizmet Hareketi” adı altında; İslami nitelikli, gönüllülük ve biat esasına dayanan “masonik”([31]) bir örgütlenmeyi gerçekleştirmiş, bu örgütlenmesi önceki hükümetlerden de belli ölçüde “anlayış görmüş olan Fethullah Gülen,([32]) kuruluşundan itibaren AKP’ye büyük destek vermişti.

Fakat Gülen ve müritlerinin AKP’nin programı, ideolojisi ve ajandası ile başlarda tam olan mutabakatı, aradan geçen zaman içinde zayıfladı.([33]) Özellikle 2012’den itibaren, AKP ve Başbakan Erdoğan, doğrudan doğruya Gülen Hareketini hedef alan, Hareketin gücünü sınırlamaya dönük bir dizi eyleme imza attı.

Kavga çok yavaş başladı ve önceleri kamuoyu tarafından pek fark edilmedi. Fakat Gülen Hareketinin en büyük faaliyet alanı olan özel dershanelerin kapatılmasına dönük hükümet kararı ipleri kopardı. Bu olaydan sonra Gülen, savaşı sertleştirdi, televizyonlarda AKP’ye beddualar etmeye başladı, İşte, AKP’nin ve Erdoğan’ın, 17/25 Aralık soruşturmalarının Gülen Hareketine bağlı polisler ve savcılar tarafından kasıtlı olarak başlatılmış olduğuna ilişkin iddiasının temeli bu düşmanlıktı.

Başbakan Erdoğan, 17/25 Aralık operasyonuna agresif bir tepki verdi. Operasyonu kendisine karşı “darbe girişimi” olarak tanımladı. Polis şefleri görevden alındılar,  savcılar ve hâkimler hakkında yasal süreçler başlatıldı; soruşturmalarla ilgili haber, görüntü gibi yayınlara yasal veya yasadışı yasaklar konuldu; hatta bir ara Twitter, YouTube, Facebook gibi iletişim ortamları engellendi. Rüşvet almakla suçlanan 4 bakan için TBMM’de yürütülen soruşturma da AKP’li milletvekilleri tarafından etkisiz kılındı.

17/25 Aralık soruşturmalarını hazırlayıp yürütmüş olan savcı, hâkim ve polis şefleriyle,  Ergenekon davalarını yürütenler hemen hemen aynı kişilerdi. İşte bu gerçek, AKP’nin ve Erdoğan’ın, Ergenekon davaları karşısındaki “onaylayıcı, destekleyici” tutumunu radikal biçimde değiştirdi[34]. Ergenekon davalarının ünlü savcısı Zekeriya Öz’e zırhlı Mercedes makam otomobili tahsis edilmişti; aynı savcı 17/25 Aralık soruşturmalarında rol alınca bütün yetkileri iptal edilerek önce uzak bir ilçeye atandı, sonra meslekten çıkarıldı, hakkında tutuklama kararı verildi. Bir zamanlar zırhlı otomobillerde gezen Savcı, yurtdışına kaçarak tutuklanmaktan (şimdilik) kurtuldu. Halen de kaçaktır.

Erdoğan’ın 17/25 Aralık operasyonuna tepki olarak Ergenekon ve kardeş davalardan desteğini çekmesi, bir anlamda bu davaların baştan itibaren Fethullah Gülen Hareketi tarafından kotarıldığının da itirafı oluyordu.

Bu arada, şu ayrıntıyı da not etmeliyiz: Davaların sanıklarını kurtaran asıl gelişme, yani Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkını tanıyan anayasa değişikliği de tam olarak hukuk ideali ile ilgili değildi. Bu yenilik, AKP’nin; kapatma davasından kıl payı kurtulduğu Anayasa Mahkemesini ve politikalarına engel olarak gördüğü Yüksek yargıyı, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunu istediği biçimde düzenlemek amacını taşıyan değişiklik paketinin([35]) kamuoyunda kabulünü kolaylaştırmak için düşünülmüş bir süsten ibaretti.

AKP-Fethullah kavgasının bir başka yararından da bahsetmek gerekiyor: Geçmiş hükümetler tarafından da az çok bilinen “paralel devlet” yapılanması bu kavgayla ortaya döküldü. Paralel yapılanmanın, AKP’nin ilk yıllarında da “ne istedilerse verdik” hoşgörüsü altında gelişerek büyüdüğünü; Ergenekon, Balyoz ve kardeş davaların, sahte delillerin, gizli tanıkların, yalan yanlış her şeyin bu örgüt tarafından, yurtdışındaki kimi çevrelerden de yardım alınarak kotarıldığını hepimiz bu kavga sayesinde anladık. Kavga olmasaydı, kirli çamaşır sepeti devrilmeyecek, biz de sepetin içinde neler olduğunu bilemeyecektik.

Sonuç

Ergenekon, Balyoz ve bunların kardeş davaları, Türkiye’nin son dokuz yılında bütün toplum kesimlerinin enerjisini tüketti. Yüzlerce insan; emekli ve muvazzaf subaylar, bilim adamları, siyasetçiler, gazeteciler, toplum önderleri; Türkiye’nin Batı’ya dönük aydınlık yüzünü oluşturan pek çok kişi bu davalardan ağır biçimde zarar gördü. İnsanların bazıları 5 yıldan uzun hapiste kaldılar; dayanamayarak intihar edenler, olumsuz koşullar yüzünden sağlığını kaybederek ölenler oldu. Türk Ordusu çok nitelikli subaylarını kaybetti, hiyerarşisi bozuldu, uzmanlığı geriledi.

Şimdi geldiğimiz noktada ise bütün yapılanların tam anlamı ile tasfiye ve intikam operasyonu olduğu ortaya çıkmış bulunuyor. 90 yıllık Cumhuriyetle ve onun kurumlarıyla hesaplaşma, tasfiye etme ve 90 yılın bir çeşit intikamını alma operasyonu.  Türk Yargıtay’ının son bozma kararı, bu gerçeği karşı konulamaz biçimde ortaya koyan bir dizi yargı kararının son ve en önemli halkasıdır. Yargıtay, Ergenekon davasını hem usul hem de esasa ilişkin nedenlerle bozmuştur; bundan sonra artık önceki mahkûmiyet kararları verilemeyecektir.

Kimileri hâla “Ama darbe hazırlığı yapılmıştı, vardı” diyebilir; belki de öyleydi. Fakat üç-beş kişilik dar bir kadronun bazı “eyleme geçmemiş” hazırlıklarını bahane yaparak, hukuku kendi intikamınıza araç etmişseniz, rakiplerinizi yok etmek için kullanmışsanız, her şey tersine döndüğünde artık o ilk başlangıç noktasına geri gelemezsiniz. Hukuku katledip ondan sonra “ama” diye başlayan cümleler kuramazsınız. O tren kaçtı.

Ergenekon ve kardeşi davaların yarattığı asıl büyük tahribat, hukuk sistemine duyulan güvenin sıfırlanması, toplumun kamplaşması, insanların kapıldığı “benim de başıma gelebilir” güvensizliğidir. Bütün olan bitenden sonra, İnsanların “evimi basarlar, buzdolabımın arkasında mikroçip bulurlar, imzamı taklit edip beni yıllarca hapislerde tutarlar” korkusunun haksız olduğunu kim söyleyebilir?

Fakat bir tahribatı daha not etmek gerekiyor: 2013’de Ordunun itibar kaybından söz etmiş ve “Komuta kademesi ve genel olarak üst subaylar arasındaki bütün ayrılıkların, güvensizliğin, ihanetin ve hatta ‘düşmanlığın’ dava süreçlerinde ortaya döküldüğünü” söylemiştik. Bunca haksız ve ağır ithamlarla karşılaşan koskoca ordunun kendini hukuk içinde savunmaktan böylesine aciz oluşu gerçekten vahimdir. Bundan daha vahim olansa, komuta kademesi içinde gruplaşmalar olduğu ve bazı üst subayların arkadaşlarının tasfiyesi için hükümetle işbirliği yaptığı ihtimalidir.

En hazin olan, bu davaları biraz yakından takip eden hemen herkesin; AKP (aslında Başbakan Erdoğan) ile Fethullah Gülen kavga etmemiş olsaydı, 17/25 Aralık soruşturmalarının hiç açılmayacağını, bu soruşturmalar açılmasaydı özel yetkili mahkemelerin kaldırılmayacağını, Ergenekon ve diğer kardeş davalarda şimdiki sonuçların alınamayacağını düşünmesidir.

Denebilir ki; Ergenekon ve kardeş davalarında, bugünkü “gecikmiş ve yarım” adaleti, hukuk idealinin nihayet galip gelmesine değil, Fethullah Gülen ile AKP ve Erdoğan’ın ölümcül kavgasına borçluyuz. Ve yine, uzun yıllar boyunca devlet içinde yapılanmış ve onu sahte davalarla neredeyse çökertebilme gücüne erişmiş bir paralel yapılanmadan haberdar olmamızı da bu kavgaya borçluyuz.

Demokratik hukuk devleti için ne hazin teselli…

*Bu makaledeki görüşler, tamamen yazarın kendi görüşleridir ve herhangi bir kurum ya da kişiye mal edilemez.

Hıfzı Deveci, Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu Emekli Üyesi

Makaleyi şu şekilde referans vererek kullanabilirsiniz:

Deveci H. (Haziran, 2016), “Yeniden Ergenekon:Bir Hukuk Katliamının İbret Verici Öyküsü”, Cilt V, Sayı 6, s.74 – 85, Türkiye Politika ve Araştırma Merkezi (Research Turkey), Londra: Research Turkey (http://researchturkey.org/?p=12065&lang=tr)

Sonnotlar

[1] Hıfzı DEVECİ, “Ergenekon Davası ve Kıskaçtaki Türk Ordusu: Hukuk mu Siyaset mi İntikam mı?”

http://researchturkey.org/ergenekon-case-and-turkish-army-at-snare-is-it-law-politics-or-revenge/

[2] Bazı kaynaklarda Moğol kaynaklı olduğu ileri sürülen destan, daha yaygın kanıya göreyse Hun soyundan gelen Göktürklerle ilgilidir. MS. 2. yüzyıl civarında geçer.

[3] Ana dosyaya sonradan dahil edilen 20 kadar davanın en önemlileri şunlardır:

(i) Danıştay’a yapılan silahlı saldırı davası; (ii) Cumhuriyet Gazetesine molotof kokteyli atılması davası;         (iii) Rum Ortodoks Patriğine suikast hazırlığı yapılması davası; (iv) İstanbul Poyrazköy’de gömülü halde bulunan askeri mühimmat davası; (v) Bazı Amirallere suikast hazırlığı yapılması davası; (vi) İrtica ile mücadele eylem planı adıyla bir darbe hazırlandığı davası; (vii) İnternet siteleri kurup yöneterek darbe hazırlandığı davası.

[4] 2013 yılında açıklanan gerekçeli mahkeme kararı ise tam 16.600 sayfaydı.

[5] Orgeneral İlker Başbuğ.

[6] Emekli Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur ve Emekli 1. Ordu Komutanı Hurşit Tolon

[7] Prf. Dr.Kemal Gürüz

[8] Prf. Dr. Fatih Hilmioğlu, Prf.Dr.Kemal Alemdaroğlu, Pf.Dr, Mustafa Abbas Yurtkuran,  Prf.,dr.Ferit Bernay, Prf.Dr.Mehmet Haberal

[9] Sedat Peker ve Sami Hoştan

[10] Taraf Gazetesi ve muhabir Mehmet Baransu

[11] Balyoz davasına yapılan eklemelerin en ünlüsü, Gölcük Donanma Komutanlığında döşeme altında bulunduğu iddia edilen belgeler üzerine açılan askeri casusluk ve fuhuş şantajı davasıydı.

[12] Temyiz aşamasında sadece 88 sanık için veriler kararlar yeniden yargılanmak üzere bozulmuştu.

[13] Genelkurmay Başkanı Orgeneral Işık Koşaner, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Erdal Ceylanoğlu, Deniz Kuvvetleru Komutanı Oramiral Eşref Uğur Yiğit, Hava Kvvetleri Komutanı Orgeneral Hasan Aksay, Donanma Komutanı Oramiral Nusret Güner.

[14]  Hiyerarşinin bozulmasına en önemli örnek, Orgeneral Necdet Özel olmuştur. Türk Ordusunda Genelkurmay Başkanlığına atanacak subayların kara Kuvvetleri Komutanlığı yapmış olması gelenektir. Orgeneral Işık Koşaner’in istifası üzerine, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Necdet Özel, henüz bu görevinde 1 yılı bile doldurmamışken, teamüllere uymak adına, önce Kara Kuvvetleri Komutanı olarak atanmış, hemen aynı tarihte Genelkurmay Başkan vekili olarak görevlendirilmişti.

[15] Aslında, Türkiye olağanüstü ceza soruşturması ve yargılaması kavramına yabancı değildir. Türk hukuk tarihinde yer alan İstiklal Mahkemeleri, Sıkı Yönetim Mahkemeleri, Yassıada Mahkemeleri, Olağanüstü Hal mahkemeleri, Devlet Güvenlik mahkemeleri hep “olağanüstü” mahkemelerdir.

Yukarıda sayılanlar içinde, Devlet Güvenlik Mahkemeleri kalıcı, diğerleri ise doğaları gereği geçici nitelikte olmuşlardır.

Kaynak: http://www.yarsuvat-law.com.tr/articles/article4.pdf

[16] Devlet Güvenlik Mahkemeleri, Türk Hukuk sistemine, Anayasa’nın 143. Maddesinde 1973 yılında yapılan bir değişiklikle girmiştir.

Devlet Güvenlik Mahkemeleri heyetinde askeri hâkim bulunuyordu. Askeri hâkimlerin varlığı, kararlarının Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinden dönüyor, Türkiye tazminatlar ödemek zorunda kalıyordu. 1999 yılında askeri hâkimler heyetlerden çıkarıldı, 2004 yılında ise Avrupa Birliği‘ne katılım reformları gereğince kaldırıldılar. Aynı yıl Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu‘nun da yapılan değişiklik ile DGM’lerin yerini özel yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri aldı.

[17] Kaynak: http://www.yarsuvat-law.com.tr/articles/article4.pdf

[18] Gizli tanık kurumu Ceza Muhakemesi Kanununda öteden beri olmasına rağmen, kamuoyu kurumun varlığından bu yargılamalarla haberdar olmuştur.

Gizli tanık, ceza yargılamasında “yüz yüzelik” ilkesinin istisnasıdır ve pek çok başka sınırlama nedeniyle de güvenirliği zayıftır. Tanık Koruma Kanununun 9/8. maddesine göre gizli tanık beyanı tek başına hükme esas alınamaz. Özellikle de mahkûmiyet kararı, başka deliller olmadıkça, yalnızca gizli tanık beyanıyla verilemez. Kaynak: Erol tatar, Hâkim; “Gizli Tanık”

(http://www.ankarabarosu.org.tr/siteler/ankarabarosu/tekmakale/2013-4/8.pdf)

[19] PKK yöneticisi Şemdin Sakık, Nisan 1998’de bir askeri operasyonla yakalanmış, ömür boy hapis cezasına çarptırılarak Diyarbakır E tipi cezaevine konulmuştu. Gizli tanık olmadan önce pişmanlık yasasından yararlanmak istemiş, ama bu talebi mahkeme tarafından reddedilmişti.

[20] 17 Mayıs 2006’da Ankara’daki Danıştay binasına giren saldırgan Alpaslan Arslan, İkinci Daire üyesi Hâkim Mustafa Yücel Özbilgin’i öldürmüş, daire başkanı ve 3 üye hâkimi de yaralamıştı.

[21] Osman Yıldırım, Danıştay baskınını asıl fail Alpaslan Arslan ile birlikte planlamaktan ömür boyu hapis cezasına mahkûm olduktan sonra, savcılara itiraflarda bulunarak, bazı Ergenekon sanıklarını, Cumhuriyet Gazetesine bomba atılması olayı ile ilişkilendiren ifadeler vermişti. Onun ifadeleriyle Cumhuriyet gazetesini bombalama davası Ergenekon davası ile birleştirilmiş, Osman Yıldırım bu şekilde yeniden yargılanma hakkı elde etmiş, yeniden yargılamada 8 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırılmış, yattığı süre cezaya sayılarak salıverilmişti!

Gizli tanık Osman Yıldırım’ın önceki suç dosyası da kabarıktı: Cinayet, kadın pazarlamak, yaralama, sahtecilik, kamu görevlisine hakaret! Şu anda kayıptır.

[22] Bazı İlginç gizli tanık öyküleri:

“Deniz Uygar” kod adıyla ifade veren İlker Çınar, tam anlamı ile profesyonel tanıktı! Adam Ergenekon ve Balyoz davalarından başka, Turgut Özal’ın ölümü, Zirve Yayınevi katliamı soruşturmalarında da gizli tanıklık yapmıştı.

Balyoz davasında tam 20 subay ve astsubay’ın gizli tanıklık yaptığı ortaya çıkmıştı.

Erzincan İliç Cumhuriyet savcısı Bayram Bozkurt’un, Ergenekon davasında “gizli tanık Efe” kod adıyla tanıklık yaptığı ortaya çıkmıştı. Gizli tanık Efe, kimliği deşifre olduğu için emekli olmuş, tanık koruma programı gereğince estetik operasyonla görünümünü ve kimliğini değiştirmiş, serbest avukatlığa başlamıştı.  Haziran 2013’de yeni kimliği ile yeniden Ankara’nın bir ilçesinde savcılığa atanmış, bir süre sonra ise “bozuk sicili” nedeniyle görevine son verilmişti.

Kaynak: http://www.hurriyet.com.tr/simdi-sira-gizli-taniklarda-27970347

[23] Buna benzer sahte delil itirazları, tekrarlanan yargılamalarda hep sanıkların lehine sonuçlanmıştır.

[24] Deyimi meşhur eden, Türkiye’nin en ünlü siyasetçisi, eski başbakan ve 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’dir.

[25] Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkı, Anayasa değişikliklerine ilişkin 07.05.2010 tarihli 5982 sayılı yasa ile Türk yargı sistemine girmiştir.

[26] Ergenekon davasını yürüten İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, Anayasa Mahkemesi’nin hak ihlali kararını tanımayarak sanıkların tahliye taleplerini reddetmiş,  yerine görevlendirilen 20. Ağır Ceza mahkemesine dava dosyasını göndermeyi de reddetmişti. Bu gelişme üzerine Mahkeme üyeleri hakkında Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu soruşturma başlatmıştı. İlginç olan, Anayasa Mahkemesine direnen 13. Ağır Ceza Mahkemesinin “özel yetkili” statüsünün, tam da o sırada yapılan bir yasal düzenleme ile kaldırılmış olmasıydı.

[27] Özel yetkili mahkemelerin kaldırılmasına ilişkin ilk düzenleme 02.07.2012 tarihinde kabul edilen 6352 sayılı yasanın 105’inci maddesiyle yapılmıştı. Aynı yasanın geçici 2/4 maddesi gereğince de mevcut davalara bu mahkemelerde bakılmaya devam edileceği hükme bağlanmıştı.  Daha sonra, 21.02.2014 tarihinde kabul edilen 6526 sayılı kanunun 1. maddesi ile mahkemeler Türk hukuk sisteminden tümüyle çıkarıldılar.

[28] Ergenekon ve kardeş davalarında rol almış hâkim ve savcılardan, yurtdışına kaçanlar şunlardır: Cihan Kansız, Zekeriya Öz, Celal Kara, Mehmet Yüzgeç, Muammer Akkaş, Fikret Seçen

[29] 17/25 Aralık, gerçekten de Türk siyasi tarihinde daha önce örneğine rastlanmamış olaylar dizisiydi. Bu dönemde, kamuoyu hemen her gün başka bir şok gelişmeye uyanıyordu. Başbakanın ve bakanların çocuklarıyla yaptıkları “ağır suç içerikli” telefon konuşmaları, banka müdürlerinin evinden çıkan içi para dolu kutular, bakan çocuklarının evinde bulunan inanılmaz yüklü dövizler, para sayma makineleri… Olayı sadece Türkiye’nin değil, dünyanın gündeminde uzun süre birinci sırada tuttu.

[30] Aslında buna “Soruşturma girişimleri” demek daha doğrudur. Çünkü AKP ve Başbakan Erdoğan, ilk şoku atlattıktan sonra yasal ve yönetsel önlemleri hızlıca alarak bu tehlikeyi savuşturmayı başardılar. Tutuklanan bakan çocukları ve kamu görevlileri hızlıca tahliye edildiler, soruşturmacı savcılar, hâkimler ve polisler başka görevlere kaydırıldılar, şüpheli bakanlar da TBMM tarafından koruma altına alındılar. Dolayısıyla, 17/25 Aralık AKP ve Erdoğan için “biraz hasarla” atlatılmış oldu.

[31] Buradaki “masonik” sıfatının nedeni; Hizmet Hareketi denilen örgütün hiçbir resmi yüzü olmamasından, tamamen adanmışlık esasına dayanmasından kaynaklanmaktadır. Bu örgüt bir dernek ya da sendika gibi yasal değildir; yönetim kurulu, başkanı, idare merkezi, muhasebesi, hatta resmi üye listesi bile yoktur.

[32] Fethullah Gülen bir imam ve vaizdir. Hitabet yeteneği ile çevresine kalabalık mürit (taraftar) toplamayı başarmış, yıllar içinde eğitim sektöründe büyük atılımlar gerçekleştirmiş, yurt içinde ve dışında pek çok okullar, dershaneler açmış, büyük sanayi şirketlerinin ve pek çok gazete-televizyonun sahiplerini kendine bağlamıştı. 17/25 Aralık, Onun Türk idare yapısı içinde, özellikle de emniyet, adliye, mülki idare, sağlık gibi temel işlevlerde çok sayıda taraftarı olduğunu ortaya koydu. Ordu içinde de orta ve üst düzey, hatta general rütbeli subaylardan taraftarları bulunduğu iddiaları vardır ve bu iddialar ciddidir.

Fethullah Gülen, 1999 yılında, o günkü siyasi ortamı kendisi için tehlikeli görerek ABD’ye gitmiş ve geri dönmemiştir. Halen Pensilvanya’da yaşamaktadır.

[33] Gülen ile AKP ve Erdoğan arasındaki kavganın gerçek nedenini bugün bile kimse bilmiyor. Tahminler, Gülen’in devlet içinde “fazla güçlü” hale geldiği ve Erdoğan’ın buna tahammül etmek istemediği biçimindedir.

[34] Evvelce, Ergenekon davaları için “Ben bu davaların savcısıyım” diyen Erdoğan, Fethullah Gülen Hareketi için bu defa “Ne istedilerse verdik, ama bizi kandırmışlar” demeye başladı. Bu beyanlar için özellikle kaynak belirtmedik. Okuyucu, bu sözleri internete yazarak binlerce kaynağa erişebilir.

[35] AKP’nin yüksek yargıyla sorunlarının temelinde, kendisine karşı açılan ve kıl payı kurtulduğu kapatma davasının travması vardır.

Anayasa Mahkemesi, AKP’nin bazı yargısal tasarruflarını da iptal etmiştir. İşte bu yüzden AKP, Anayasa değişiklik paketi ile hem Anayasa Mahkemesini, hem de pek çok uygulamasında karşısına hukuk direnci çıkaran Yargıtay’ı, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunu, Askeri Yargıyı düzenlemeyi amaçlamıştır. Paketin öteki hükümleri, demokratik hukuk devleti bağlamında çok temel sorunları kapsamamıştır.

Kaynak: Prf.Dr. Yusuf Şevki Hakyemez, “2010 Anayasa Değişiklikleri ve Demokratik Hukuk Devleti”  Gazi Üni. Hukuk Fak. Dergisi, C.XVI, Y.2010, Sa.2

 

Facebooktwitterlinkedinmail

Yorumlar

Loading Facebook Comments ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.