Meşruiyet ve Yasallığın Ötesinde Erdoğan’ın Türkiye’si

 

Meşruiyet ve Yasallığın Ötesinde Erdoğan’ın Türkiye’si [1]

Özet

Bu yazı, Recep Tayyip Erdoğan’ın siyaset ve siyasal düzen anlayışını, sıklıkla kullandığı iki deyişin analizi üzerinden açıklamayı amaçlar. Özellikle Gezi Parkı eylemleri ve 17 Aralık yolsuzluk soruşturmalarından bu yana Erdoğan, kendisini ve partisini eleştirenlere “haddini bil” ifadesiyle cevap verdi. Yine bu iki olay karşısında izlediği politikaların haklılandırması olarak da “gerekenin yapıldığını” söyledi. Bu iki deyiş Erdoğan’ın otoriter siyasal zihniyetinin dişavurumlarıdır. Rancière’in siyaset ile polis düzeni arasında yaptığı ayrım bize bireylerin ve grupların hiyerarşik bir düzen içerisinde farklı sınırlarının ve mevkilerinin olduğu fikrinin otoriter bir polis düzeninin özelliği olduğunu anlatır. Beğenmediği her söze ve eyleme karşı ‘haddinizi bilin’ azarıyla karşılık veren Erdoğan’ın aklında tam da böylesi hiyerarşik ve eşitsiz bir polis düzeni vardır. Siyasal alan sınırlarını, Erdoğan belirlemek ister. Her ‘had’ bildirişinde de bu sınırı tekrar çizer. Ancak bu demokrasinin temel ilkesi olan siyasal eşitliğin reddi ve demokratik siyasetin sonu anlamına gelir. Schmitt ve Agamben istisna hal ve egemenliğe ilişkin yaptıkları tartışmalarda yasaların askıya alınması ve gücün tek elde toplanması için bir haklılandırma olarak gerekliliğin altını çizerler. Foucault da benzer bir ilişkiyi devlet aklı ve darbe üzerine yaptığı tartışmada belirtir. Gereklilik söylemi, Erdoğan’ın kendi eylem ve kararlarındaki sorumluluğu gizler ve yaptıklarının kendi tercihleri olmadığını, durumun nesnel ve kaçınılmaz olarak gerektirdikleri olduğunu ima eder. Erdoğan, ne polis şiddetinden ne de yargıya müdahaleden sorumludur. Bunlar eylemler ve soruşturmalar karşısında yapılması gerekenlerdir. Gereklilik kavramı ima ettiği nesnellik ve kaçınılmazlık sayesinde, Erdoğan’a aslında keyfi ve öznel olan kararlarını meşrulaştırma imkanı verir. Erdoğan, devlet aklını içselleştirdi ve devlet ile kendi ve AKP’nin bekasını eşleştirdi. Bu nedenle, kendisine gelen her türlü eleştiri ve itirazı demokratik siyasetin sonucu olarak değil, devlete karşı yapılmış tehditler olarak göstermektedir. Bu nedenle de, kendisini ve partisini eleştirenleri bertaraf etmek icin yasallığın ve meşruiyetin ötesine geçmekte hiçbir beis görmez.

Giriş

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) 2002’de, Türkiye’de iktidara geldiğinden bu yana, derin siyasi münakaşaların kaynağı olarak eleştiri, muhalefet ve direnişle karşı karşıya kaldı. Yine de, 2013 yazına dek, AKP ve partinin lideri Recep Tayyip Erdoğan, muhalifleri halk iradesine karşı gelen Kemalist vesayetin temsilcileri olarak göstererek, nasıl başarıyla susturacağını bildi. Bu duruma rağmen,bir tarafta 2013 yazında –Gezi Parkı işgaliyle başlayan– ülke çapındaki hükümet karşıtı protestolar, öbür tarafta 17 Aralık 2013’te başlayan yolsuzluk soruşturmaları, AKP’nin iktidara gelişinden bu yana AKP’ye en büyük zararı veren siyasi krizler oldu.[2]

İlk siyasi krize cevaben AKP, Gezi Parkı protestolarını siyaset dışı müdahale ve darbeye çağrı olarak ilan edip protestoları yasadışı olarak göstermeye çalıştı, ancak bu siyasal strateji, bu sefer işe yaramadı. Demokratik protestolara karşı AKP’nin şiddet içerikli reaksiyonu özellikle farklı düşüncelerle çatıştığında, AKP’nin demokratik değerlere bağlılığının olmadığını açığa çıkardı.[3] Bu şekilde, Gezi protestoları, AKP’nin kendi kendine ilan ettiği “muhafazakar demokrat” ideolojik imajını parçaladı.

İkinci siyasi kriz, üç bakan oğlunu da kapsayan yolsuzluk soruşturmalarıyla 17 Aralık 2013’te patlak verdi. Soruşturmalar boyunca ve soruşturmaların ardından etrafa saçılan bilgi ve suçlamalar, bir kez daha AKP’nin siyasal programını sorgulattı. AKP’nin otoriter karakterini ortaya koyan ise, suçlamalardan ziyade, bu suçlamalara karşı göstermiş olduğu reaksiyon oldu: Binlerce polis memurunu yeniden atayarak tasfiye etti; yolsuzluk soruşturması kapsamındaki savcıları görevden aldı; yargı üzerindeki kontrollerini arttırdı ve medyayı sansürledi. Gezi protestoları, AKP’nin demokratik meşruiyetini sarsarken, yürütme ve yargı yetkilerinin kötüye kullanılması AKP’nin hukukun üstünlüğüne ve anayasacılığa olan bağlılığına dair şüphe uyandırdı. AKP’nin demokratik Gezi protestolarına sert müdahalede bulunmayı seçmesi ve yolsuzluk soruşturmalarına tepkisi Erdoğan’ın otoriter siyasal düzen anlayışını gözler önüne serdi.

Bu makalede, Erdoğan’ın siyasal düzen anlayışını, onun Gezi direnişinden bu yana sıklıkla muhaliflere ve eleştirilere yanıt olarak kullandığı iki deyişe odaklanarak açıklayacağım: “haddini bilmek” ve “gereğini yapmak”. Bana göre, bu iki deyiş, Erdoğan’ın eşitsizlik ve hiyerarşi üzerine kurulu, çoğulculuk ve demokrasiden mahrum siyasal anlayışını örneklemektedir. Jacques Rancière’in polis ve siyaset arasında yaptığı ayrımı, Giorgio Agamben ve Carl Schmitt’in istisna kavramı ile Michel Foucault’nun raison d’État (devlet aklı) kavramını kullanarak, bu iki deyişin yönetim ve siyaset anlayışındaki demokrasi karşıtı, otoriter dürtülerin nasıl ve neden dışavurumu olduğunu açıklayacağım.

‘Haddini bilmek’ ve Erdoğan’ın Polis Düzeni

‘Haddini bil!’, Erdoğan’ın muhaliflerine, kendisini eleştirenlere, kendisine direnenlere ya da en basit haliyle kendisiyle aynı fikirde olmayanlara karşı sıklıkla kullandığı bir deyiştir. ‘Sınırlarını ve yerini bil’ anlamına gelen bu deyişi Erdoğan, konuşmalarıyla yahut hareketleriyle ‘küstahça’ çizgiyi aşan insanlara karşı bir azar ve uyarı şeklinde kullanmaktadır. Açıkça ya da üstü kapalı olarak, bu deyiş eğer karşısındakiler hadlerini bilmezlerse, Erdoğan’ın onlara hadlerini bildireceği tehdidini içerir.

Gezi Parkı’nda, bazı polis memurlarının ve İstanbul Valisi’nin polis şiddetinden sorumlu olmaları sebebiyle onların görevden alınmasını talep eden eylemcilere, Erdoğan, cevabını eylemlerini yeniçeri ayaklanmasıyla kıyaslayarak vermişti. Erdoğan’ın cevabı sertti: “Hangi hükümetle konuşuyorsun? AKP hükümetiyle bunlar hakkında konuşabileceğini mi sanıyorsun? Önce haddini bileceksin. Ayaklar ne zaman baş oldu?”[4] Gezi Parkı eylemcilerini temsil eden bir grupla yapılan görüşmede, Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Genel Sekreteri Arzu Çerkezoğlu, eylemlerin artık mimari bir proje hakkındaki tartışmadan ibaret olmadığını, sosyolojik bir hadiseye dönüştüğünü belirttiği zaman, Erdoğan ona sinirli bir şekilde tepki göstermişti. Erdoğan, anlık cevabıyla Çerkezoğlu’na haddini bilmesini, Erdoğan’a sosyoloji dersleri verecek bir konumda olmadığını hatırlatmıştı. Bir Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) milletvekili de polisin eylemcilere karşı aşırı güç kullanmasını eleştirdiği için, Erdoğan’ın Gezi eylemleri sırasındaki sinirinden nasibini aldı. Erdoğan’ın ifadesiyle, bu tarz bir eleştiri haddini bilmemezlikten başka bir şey değildi.

Erdoğan çok çeşitli kurum ve kişilere aynı deyişle karşılık verdi. Avrupa Parlamentosu’na, Alman Birlik 90/Yeşiller Partisi eş başkanı Cem Özdemir’e, Anayasa Mahkemesi Başkanı’na, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) Başkanı’na olduğu gibi. Milletvekillerinden ana muhalefet partisi CHP’nin liderine, gazetecilerden akademisyenlere kadar; Erdoğan tasvip etmediği herhangi bir şey söyleyen ya da yapan herkese ‘hadlerini bilmeleri’ gerektiğini hatırlattı. Erdoğan’a göre, onu protesto etmek açıkça sınırların ve çizgilerin aşılması anlamındadır. İster Gezi’de, ister Soma’da; ister bir, ister binlerce eylemci olsun, Erdoğan herkesi aynı deyişle yanıtlayarak, ‘küstah’ hareketlerinden dolayı uyarmış ve onları “sınırları ile yerlerini bilmeleri” gerekliliğini hatırlamaya davet etmiştir.

Rancière’in polis kavramı, ‘Haddini bil!’ deyişinin altında yatan zihniyet ve mantığın siyasi sonuçlarının analiz edilmesi açısından faydalıdır. Demokrasiyi ve siyaseti yeniden düşünme girişiminde Rancière, birbirinden farklı ve birbirine zıt mantıklar olarak tanımladığı polis ve siyaset arasında temel bir ayrım yapar. Rancière’e göre, polis düzeni eşitsizliğin mantığı iken siyaset, eşitliğin mantığıdır. Polis, hiyerarşi rejimi yaratır; toplumu paylara ayırır, onlara isimler, uygun yerler ve vazifeler atar, hiyerarşik bir düzen içerisinde bu parçaları belirlenmiş yerlerine dağıtır. Rancière polisi şu şekilde tanımlar:

“…yapıp etme, var olma ve söyleme tarzlarının paylaştırılmasını tanımlayan bir bedenler düzenidir ve bu bedenlerin belli bir yere ve göreve ad yoluyla [veya ismen] atanmalarını gözetir; polis, belli bir etkinliğin görünür olmasını, bir diğerinin görülür olmamasını gözeten, bu konuşmanın söylem, şu konuşmanın gürültü olarak anlaşılmasına nezaret eden, görülür olanın ve söylenir olanın düzenidir”.[5]

Polis düzeni anlamlandırılabilir olanın tanzimi ve algılanabilir olanın ayrıştırılmasıdır. Neyin görülebileceğine, söylenebileceğine, işitilebileceğine ve yapılabileceğine karar verir. Söylem ve gürültü arasındaki sınırları belirler: muhalif ve karşıt sesleri birer konuşma olarak değil de, kuru gürültü olarak addeder. Polis düzeninin belirlediği “sınırlar ve yerler” ötesinde konuşan ya da hareket edenler, adaleti ve adaletsizliği ifade edenler olarak kabul görülmezler, daha doğrusu siyasi olmaktan ve hatta insan olmaktan yoksun bırakılırlar. Dolayısıyla polis düzeni depolitizasyona sebep olur. “Sınırlarının ve yerlerinin” ötesine geçme cüretini gösterenlere karşı ‘gerekli’ tüm önlemleri alarak, polis düzeni menfaati için siyasete son verilmiş olur.

Rancière’in polis düzeni fikrine benzer olarak, ‘Haddini bil!’ deyiși Erdoğan’ın anlayışında apaçık bir eşitsizlik ve hiyerarşi mantığını işaret eder. Herkesin sınırları ve yerleri –hadleri– hiyerarşik olarak Erdoğan ve AKP’ye göre belirlenmiştir. Bu deyiş şunu ifade etmektedir; eleştirenlerin ne söylediğinden ya da protesto eylemlerinin nedenlerinden ziyade, kişilerin statüsü önemlidir. Bu deyişle, Erdoğan, dikkatleri ve tartışmaları kendisini ve partisinin uygulamalarını eleştirenlerin, muhaliflerin ve eylemcilerin mevkilerine ve kim olduklarına kaydırır. Erdoğan’a göre, bireyler konuşma kapasiteleri açısından eşit değildir. Erdoğan ile AKP hakkında muhalif ve eleştirel olanların her șeyden önce zaten konuşma hakları yoktur, ancak bu, temel siyasal hakların ve siyasal eşitliğin apaçık inkarıdır.

Rancière, siyaseti polise taban tabana zıt konuma yerleştirir. Ona göre, siyasi bir eylem, görünebilme ve görülür olma eylemidir. Siyaset uyuşmazlığın ve kişinin polis düzeni tarafından belirlenen sınırlarının ve yerinin ötesine geçme eylemidir. Rancière şöyle der:

“politik etkinlik, bir bedeni, ona tahsis edilmiş yerden koparıp uzaklaştıran veya bir yerin akıbetini değiştiren her ne var ise odur. [Politika] görülmeyeni görünür kılar ve bir zamanlar yalnızca gürültünün bulunduğu yerde söylemi işitilir kılar; bir zamanlar yalnızca gürültü olarak işitilen şeyi söylem olarak anlaşılır kılar”.[6]

İşte bu, tam olarak Erdoğan’ın demokratik siyaset hakkında katlanamadığı noktadır. O, demokratik kuruluşları, kendi gücünü pekiştirdikleri müddetçe destekler ve kullanır. Demokratik hak ve özgürlükler, katılım alanları ve kurumlar herkesin kullanımına eşit oranda açık ve müsait değildir. İktidar karşıtı eylemciler suçlu ve terörist muamelesi görüp şiddete başvurularak sindirilirken, AKP destekçileri ise kamu alanlarında ve sokaklarda, Erdoğan için tezahürat yaparken özgürlüklerinin tadını çıkarır. Erdoğan’ın eylemcilere ve destekçilerine yönelik ayrımcı muamelesi onun demokrasiye koşullu ve araçsal bağlılığını –yanı bağlı olmadığını– gösterir. Demokrasi, Erdoğan’a göre, uyuşmazlığın, farklı görüşlerin ve direnişin kaynağı olmaktansa, plebisit oy birliği sahnesi olarak işlemelidir.

Gereğini yapmak’ ve Erdoğan’ın Devlet Aklını İçselleştirmesi

‘Gerekli olanın yapılması’ ya da ‘Vaziyet neyi gerektiriyorsa onun yapılması’ anlamına gelen, ‘Gereğini yapmak’ deyişi, Erdoğan’ın antidemokratik siyasi zihniyeti ve tavrının bir başka belirtisidir. Erdoğan, ‘Haddini bilmek’ söylemini muhaliflerinin meşruiyetini bozmak için kullanırken, ‘Gereğini yapmak’ deyişi ona, kararları ve politikası için haklı bir neden sunar– ya da onu gerekçelendirme yükünden kurtarır-. Bir sebep vermek ya da açıklama yapmak yerine, aynı deyişi tekrarlayarak buyurur: ‘Gereğini yaparız!’.

İlk deyiş için bahsedildiği üzere, Erdoğan bu deyişi de çok çeşitli meselelerde kullanmaktadır. Gezi protestoları boyunca aşırı güç kullanımı konusunda yöneltilen eleştirilere Erdoğan, polis ‘gereğini yapıyor’ şeklinde yanıt vermişti. Gezi protestoları yıldönümünde Taksim’e gelmeyi planlayanlara bir uyarı olarak ise şu şekilde açıklama yapmıştı: “Eğer Taksim’e gelecekseniz, güvenlik güçlerimiz emirlerini aldılar ve A’dan Z’ye ne gerekiyorsa yapacaklardır”.[7] Erdoğan, polislerin yerlerinin değiştirilmesi, HSYK’ya ve Milli İstihbarat Teşkilatı’na (MÍT) ilişkin yasa değişiklikleri ile sosyal medya üzerindeki yasak hakkında sıklıkla eleştirilmişti. O, bu eleştirilere yine aynı cevabı vermişti: “Ne gerekiyorsa onu yapıyoruz.” Merkez Bankası ya da Anayasa Mahkemesi’nin aldığı kararları beğenmediğinde, kararları doğru bulmadığını ve bu tarz kararların gelecekte alınmasını engellemek için gereğinin yapılacağının altını çizmişti.

“Gerekliliğe” atıf Erdoğan’a ne sağlıyor ve bunun siyasal sonuçları nelerdir? Bu soruları cevaplamadan önce, hukukun askıya alınmasının ve gücün tek bir yerde toplanmasının haklılandırılması/meşrulaştırılması olarak gereklilik kavramını tartışmak istiyorum. Göreceğimiz üzere, gereklilik, demokratik siyasetin sona ermesi, yasaların askıya alınması ve otoriter devlet müdahaleleri için temel gerekçe ve zemin olarak addedilmektedir.

Carl Schmitt, Siyasal Teoloji’nin meşhur ilk cümlesinde egemeni “istisnaya karar veren”[8] olarak tanımlar. Egemen, kurulu düzen ve kuruluşlara karşı tehlike gibi acil durumlara karar verecek ve bu durumlarda gerekeni yapacak yeti ve dirayete sahip olandır. Diğer bir deyişle, egemen olmak, Schmitt’in kavramsallaştırmasına göre, acil durumun olduğuna karar verilmesi ve düzen için yıkıcı bir tehlike oluşturan bu durumun bertaraf edilmesi için gerekenin yapılması ile ilgilidir. Tracy Strong’un söylediği gibi; “egemen, mevcut adli düzen kaosla tehdit altında iken, adli düzeni yaratmak ya da düzeltmek için, hem durumun istisna olduğuna dair karar vermeli, hem de bu istisnai durum için ne yapılması gerektiğine karar vermelidir”.[9] Schmitt de, kararın iki boyutlu oluşunun altını çizer: “(egemen) çok acil bir durumun olup olmadığına ek olarak, aciliyetin yok edilmesi için ne yapılması gerektiğine de karar verir”.[10]

İstisnayı neyin oluşturduğuna karar verildiği an, aynı zamanda egemenin hukuk kuralları dışına çıktığı andır. Bodin’in egemenlik tartışmasında Schmitt’in vurguladığı gibi, “acil gerekliliğin koşulları” prensin zümrelere ve halka olan bağlılığının sınırını oluşturur.[11] Böylesi bir bağlılık egemenden ancak istisna, diğer bir deyişle, hukukun askıya alınmasını gerektiren koşul, ortaya çıkana dek beklenebilir. İstisna, alışılmış şekilde karşılık bulamaz, çünkü istisnai tedbirler gerektirir. Norm, acil bir durumda ne yapılması gerektiğine ilişkin bir kaynak oluşturamaz.

Egemenin kararının ardındaki istisnanın mantığı, ilk bakışta basit ve net gözükür: egemen bir kez acil durumun varlığına karar verdiği zaman, ondan sonraki her adım ‘acil gereklilik koşulları’ tarafından buyurulur. Düzene karşı tehdit oluşturacak bir durum oluştuğunda; durumun olağanüstülüğü ve aciliyeti egemenin karar vermesini ve hemen harekete geçmesini gerektirir; ancak hukuk, egemenin derhal harekete geçmesine ve gereken önlemleri almasına mani olan bir engele dönüşür. Dolayısıyla, egemen, hukuku koruma adına, hukuku askıya alır.

Oysa bir durumun, olayın ya da hareketin istisna olarak tanımlanması aslında egemenin düzen, güvenlik ve tehdit algısıyla ilgilidir. Schmitt, egemenliğin somut uygulanışının tanımını yaparken bunun altını çizer ve şöyle tanımlar: “egemen, bir çatışma durumunda kamu çıkarı ya da devlet çıkarı, kamu güvenliği ve düzeni, kamu menfaati (le salut public) vesaireye karar verendir.”[12] Böylece, egemen ‘istisnaya karar veren’den’ daha fazlası haline gelir. Bu karar, kamu çıkarı ve düzeninin çerçevesi ve özüne ilişkin yapılmış daha önceki tanımlamalara ve kararlara dayanmaktadır. Bunun otoriter sonuçlarını anlamak için, Schmitt’in kavramlarından Foucault ve Agamben’in daha eleştirel fikirlerine uzanmalıyız.

Michel Foucault, Collège de France’daki derslerinin bir kısmında, Palazzo, Bacon ve Chemnitz’in 16. yüzyıl sonundaki ve 17. yüzyıl başlarındaki yazılarına referans vererek, devlet aklını (raison d’État) ve darbeyi (coup d’État) tartışmıştır. Palazzon’un devlet aklı anlayışını sunduktan sonra, Foucault, Chemnitz’in tanımını verir:

“[Devlet aklı] yalnızca devletin bekasına, yükselmesine ve esenliğine yönelmesi gereken, en kolay ve hızlı araçların kullanımını gerektiren, bütün kamusal iş, konsey ve tahayyüllerde sahip olunması gereken bir politik duyarlılıktır.”[13]

Foucault bu tanımında, devlet aklının bazı temel özelliklerini vurgular. Öncelikle, devletten başka referans olmadığını –devletin bir başka oluşumun ya da varlığın herhangi bir parçası olmadığını– ileri sürer. İkinci olarak, devlet aklı, yalnızca devletin özü değil (devletin birliği ve bütünlüğü için bir sebep değil), aynı zamanda devlet bütünlüğünün korunması ve devamının sağlanması bilgisi demektir. Son olarak, devlet aklının devlet esenliğinin sağlanmasından başka herhangi bir içsel ya da harici amacı bulunmamaktadır.

Öte yandan, 17. yüzyıl başında, coup d’état (darbe) “yasalar ve yasallığın geçici olarak askıya alınması”[14] olarak anlaşılmaktaydı. Başka bir tanım ise şu idi: “olağan hukuka aykırı olağanüstü bir edimdir– bu edim kendi içinde hiçbir düzene ya da adalet biçimine uymaz”. [15] Foucault, yasal düzenin askıya alınması olarak darbe ve devletin muhafaza edilmesi olarak devlet aklı arasındaki ilişkiyi sorgular. Eğer devlet aklı yasal sistemle bire bir aynıysa, darbe de onun karşıtı olur. Oysa Foucault’ya göre, devlet aklı yasal sistemden farklıdır. Devlet, hukuk düzeni devletin varlığının muhafaza edilmesine hizmet ettiği sürece yasalara uyar. Bu yüzden, yasaların askıya alınması anlamına gelen darbe, devlet aklının bir parçasıdır. Devlet aklı ile uyumlu olarak, devlet mevcut hukuk sistemi içerisinde, yasalara uyup, onlara göre hareket edebilir, fakat bazen, devletin yasal sistem dışında hareket etmesini gerektiren durumlar oluşabilir. Yasalar devlet amaçlarına –birliğine– hizmet etmediğinde yasalara uymamak için herhangi bir sebep yoktur. Foucault darbeyi şu şekilde tanımlar:

“Devlet kendisi üzerinde hızlı ve kuralsız bir biçimde, beklemeden, aciliyet ve zaruret (gereklilik) içinde, dramatik bir biçimde eylemde bulunur: Coup d’état (darbe) işte budur. Darbe, birilerinin başka birileri aleyhine devleti ele geçirmesi değildir. Darbe, devletin kendi kendisini ortaya koymasıdır. Devlet aklının (raison d’état) kendi savıdır –devleti kurtarmak için ne gerekiyorsa yapılması gerektiğini, devletin her durumda kurtarılması gerektiğini savunan devlet aklının savıdır. O halde darbe, devlet aklının savı ve devletin kendi kendisini ortaya koymasıdır.”[16]

Bu noktada, Foucault’nun ‘darbe’ kavramı ile daha önce bahsedilen Schmitt’in ‘istisna’ kavramı arasında dikkate değer benzerlikler olduğunu söyleyebiliriz. Schmitt gibi, Foucault da darbenin bir unsuru olarak, gereklilik kavramının üstünde durur. Devletin selametinin tek hedef olmasıyla ortaya çıkan gereklilik, “yasaların üzerinde ve onlardan üstün”[17] bir şekle girer. Devlet aklı tarafından sömürülen siyaset, gereklilik anlayışına indirgenir. Devlet aklı sadece siyaseti tartışma ve farklı fikirlerden değil, aynı zamanda meşruiyet ve yasallıktan da uzaklaştırır. Foucault’nun dediği gibi; “sahip olduğumuz yasallıkla bağlantılı hükümet değildir, gereklilikle bağlantılı devlet aklıdır”.[18]

Foucault’nun bizi bilgilendirdiği üzere, Chemnitz devlet aklının, onun darbeyle olan esas ilişkisini içeren başka bir tanımını yapar:

“[Devlet aklı] her ne türde olursa olsun ‘kamusal, özel ve temel bütün yasaların’ dışına çıkmaya izin verir”. Aslında, devlet aklı (raison d’état), ‘yasalara sıkı sıkıya bağlı kalmayı’ buyurmamalıdır; gerekli durumlarda yasalara “cumhuriyetin mevcut haline uymalarını emretmelidir”.[19]

Olağanüstü durumlarda, olağan bir durumun kıstasları –meşruiyet ve yasallık–, gereklilikle yer değiştirir. Siyasi otorite, tehlikeli olarak algılanılması gereken (dolayısıyla istisnai önlemler gerektiren) durumların neler olduğu hakkındaki kararı tekeli altına alırsa; farklı sesleri ve direnişi bertaraf etmek için, istisnayı, gereklilik söylemi tarafından haklılandırılan yönetimsel bir teknik olarak kullanma yetisini de kazanır.

Agamben de, istisnanın temeli olarak gereklilik kavramını tartışır. “İstisnai hal teorisi tamamen gereklilik durumuna (statis necessitatis) indirgenmiştir”.[20] Başka bir deyişle, istisnai hal, gereklilik hali olarak, statis necessitatis olarak sunulmaktadır. Gereklilik, temel fonksiyonunu, istisnai hali meşruiyet sorusu yükünden kurtararak yerine getirir.

Agamben, gereklilik haline ilişkin tartışmasında, gereklilik fikrinin ardında yatan ve önceki normatif –dolayısıyla öznel– bir yargının izini barındırmayan ‘tarafsız bir durum’, ‘katıksız bir olgusallık’ ima eden teorilerdeki “mutlak bir açmazdan” bahseder. Gerekliliğin nesnel bir durum olduğu fikri, gerekliliği meşrulaştırıcı bir güç yapar. Gerekliliğin şartlarına dayanan bir eylem için artık daha fazla meşrulaştırma ve haklılaştırmaya gerek yoktur. Oysa ki, Agamben, gerekliliğin öznel bir yargı taşıdığını ifade eder. Durumun gerekliliği, durumun değerlendirilmesinden ve değerlendiricinin normatif yargılarından bağımsız değildir. Gereklilik, egemenin öznel yargısının nesnel bir karar gibi sunulmasıyla, yasal düzenin askıya alınması için bir meşruiyet kaynağı olur. Gereklilik, siyasi otoritenin öznel kararını, durumun gerektirdiği tarafsız zorunluluklar haline dönüştürür. Bu kararın arkasındaki keyfiyet ve öznellik ise, gereklilik söyleminin ima ettiği tarafsızlık ve nesnellik kisvesi altında gizlenir.

Örneğin, yolsuzluk soruşturmaları neden binlerce polis memurunun yerinin değiştirilmesini ve yürütmenin yargı üzerindeki kontrolünün artmasını gerektirdi? Ya da, neden toplanma ve gösteri yapma anayasal hakkının kullanımı olan Gezi Parkı eylemleri, polis şiddetini gerektirdi? Erdoğan, polis durum ne gerektiriyorsa onu yapıyor dediğinde, aslında ne kendisinin ne de polisin şiddet içerikli müdahale yanlısı olmadığının, ama durumun bunu gerektirdiğinin imasında bulunuyordu. Gereklilik, keyfi bir güçle, aşırı devlet şiddeti uygulanmasına takılan kulp oldu. Erdoğan gereken yapılıyor diyerek, dikkatleri, eylemcilere yönelik polis şiddetindeki kendi sorumluluğundan, acil gerekliliğin olağanüstü şartlarına doğru yönlendirdi, ancak bu kararların ardında normatif ve öznel seçimler bulunmaktadır ve bu seçimlerin üzeri gereklilik söylemiyle örtülmektedir. Gezi eylemleri anayasal hakların kullanımı ve demokratik katılımın meşru bir yolu olarak kabul edilebilirdi, ancak Erdoğan ve AKP bu eylemleri, kamu düzenine tehdit ve AKP’yi yıpratmaya yönelik bir komplo olarak sunmayı tercih ettiler.

Bahsedilen iki deyişle somut örnekleri verilen Erdoğan’ın siyasi zihniyeti, Türkiye’nin siyasal hayatı açısından demokratik olmayan sonuçlar içermektedir. Erdoğan, kendisine ya da AKP iktidarına karşı çıktıkları zaman, söylemsel olarak, bireyleri ve grupları depolitize etmektedir. Erdoğan, onları meşru bir biçimde soru soran, düşüncelerini ve farklı görüşlerini ifade eden ya da karşı çıkma ve hatta direnme haklarını kullanan; birer siyasi muhatap olarak kabul etmek yerine, onları suçlu, hain, komplocu, terörist, kamu düzeni düşmanı, milli irade ya da milli birlik düşmanı olarak ilan etmektedir. Gereklilik söylemi, Erdoğan’a, belirli birtakım meseleleri siyasi mücadele ve tartışma alanından çıkarması ve dikkatleri bu meseleleri tartışma ortamına taşıyanlara çekmesi konusunda yardımcı olur. Ne zaman ki bir mesele –sosyal ya da finansal politikalar hakkında, kent dönüşümü projeleri hakkında, kamu yaşamı düzenlemeleri hakkında ya da polis şiddeti hakkında– siyasi bir münakaşanın konusu haline gelir, Erdoğan hemen meseleyi yeni bir bakışla aktarır: Bunlar hep Türkiye’nin değişmesini ve gelişmesini engellemek isteyenlerin çabasıdır.

Depolitizasyona paralel olarak, istisna, bir yönetim ve hükmetme stratejisi haline gelir. Halkı ve milli iradeyi koruma iddiasıyla, Erdoğan yasallık ve meşruiyet sınırlarının ötesine geçmekte bir mahzur görmez, fakat istisna, bir yönetim ve hükmetme stratejisi olarak hukuk düzenin tümüyle askıya alınması biçiminde gerçekleșmez. Onun yerine, hukukun araçsallaştırılması ve acil gereklilik söylemi olağan siyasete istisna mantığının girmesi işlevini görür. Erdoğan, hukuku araçsallaştırarak, hukuku bir sindirme aracı olarak kullanır. Sonuçta, hukuk, hem adaletle hem de sınırlı hükümet fikriyle olan bağlarını yitirir. Dahası, Erdoğan, gereklilik ve istisna söylemini kullanarak kendisini yasallık, şeffaflık, hesap verme, adil yargılama ve güçler ayrılığı ilkelerinin külfetinden kurtarır.

Sonuç

Bu yazıda, Erdoğan’ın siyaset ve siyasal düzen anlayışını sıklıkla kullandığı iki deyiş üzerinden tartıştım. Bu iki deyiş Erdoğan’ın otoriter karakterinin ve aklındaki siyaset fikrinin aslında Rancière’in kavramıyla bir polis düzeni olduğunun ifadesidir. Rancière, Schmitt, Foucault, ve Agamben’e göre; polis, istisna ve devlet aklı kavramlarına referansla neden bu iki deyişin otoriter bir anlayışın parçaları olduğunu açıkladım.

‘Haddini bilmek’ ifadesinin işaret ettiği anlayışa göre, kişiler, gruplar ve kurumlar eşitsiz bir ve hiyerarşik bir düzenin parçalarıdır. Erdoğan’a göre onlar siyasal sureçlere eşit biçimde katılma hakları olan siyasal aktörler degildir. Demokratik tartışım süreçlerinin parçası olamazlar. Siyaset ve siyasal katılım, Erdoğan için sadece kendi iktidarının yeniden üretimi sürecidir. Kararlarının ve politikalarının haklılandırması olarak kullandığı gereklilik kavramıyla keyfiliği ve kendi sorumluluğunu, durumun kaçınılmaz sonuçları olarak sunar.

On iki yıllık iktidarının sonunda, Erdoğan ve AKP, Kemalist düzeni tasfiye etti ve devlet kurumlarının kontrolünü ele geçirdi. Kuruluşundan bu yana, Kemalizm ile devleti eş sayan Türkiye Cumhuriyeti’nde devletin devamlılığı demek Kemalizm’in devamlılığı demekti. Başka bir deyişle, Kemalizm devlet aklı[21] oldu. AKP ve Erdoğan, Kemalizm’in yerini bu anlamda almıştır. Erdoğan, siyasete kimin girip giremeyeceğine, kimin konuşup konuşamayacağına, kimin siyasi bir muhatap olarak ya da terörist olarak görüleceğine karar veren olmuştur. Erdoğan, yönetimine ilişkin her çeşit eleştiri ve eylemi, devletin bütünlüğüne karşı bir tehdit olarak yeniden yorumlamıştır. Erdoğan ve AKP devlet aklını içselleştirmiştir. Dolayısıyla, bir yönetim mantığı olan raison d’état (devlet aklı) neticesinde, Erdoğan siyasal alanı işgal eder, hukuku askıya alır ve gerekli gördüğünde meşruiyet ve yasallığın ötesine geçer.

Dr. H. Ertuğ Tombuş, New School for Social Research, Sosyoloji Bölümü

Makaleyi şu şekilde referans vererek kullanabilirsiniz:

Tombuş H. E. (Aralık, 2014),  “Meşruiyet ve Yasallığın Ötesinde Erdoğan’ın Türkiye’si”, Cilt III, Sayı 12, s.40-52, Türkiye Politika ve Araştırma Merkezi (ResearchTurkey), Londra: Research Turkey (http://researchturkey.org/?p=7523&lang=tr)

Sonnotlar

[1]Yorum ve önerilerinden dolayı, Research Turkey’nin iki hakemine ve the New School’dan meslektaşlarım Demet Evrenosoğlu ve Dolunay Bulut’a teşekkür ederim.

[2] 2014 Mart yerel seçimleri zaferinin de gösterdiği gibi, AKP seçmen tabanını Gezi protestoları ve yolsuzluk soruşturmaları sonrasında kaybetmedi. Yine de, bu iki olay AKP için tahrip edici oldu; çünkü AKP, özellikle kendi seçmen tabanı dışındaki yerel ve uluslararası destekçilerince, artık demokratikleşmenin değil otoriterleşmenin bir aktörü olarak görülmeye başladı. Başka bir deyişle, AKP ve Erdoğan iktidarda kalmaya devam edebilir; ancak demokratik kimlikten yoksun olarak.

[3] AKP ve Erdoğan demokratik retoriği Kemalist düzene karşı mücadele verme ve kendi siyasal İslam’a bağlı seçmenleri dışında ülke içinde ve dışındaki aktörlerin desteğini kazanmak için kullandı. Kemalist düzen, Türkiye’deki otoriter tepkilerin ana kaynağı idi. AKP demokratik kimliğini, siyasal sistem üzerinde bulunan Kemalist vesayete karşı gerçekleştirdiği mücadelesiyle temellendirdi. Kendisini ne kadar Kemalizm karşıtı gösterdiyse, aynı oranda başarıyla demokrat da göstermiş oldu. Fakat AKP´nin mücadelesi ve bunun sonucu olarak, Kemalist düzenin tasfiye edilmesi Türkiye’de demokratikleşmeyi sağlamadı. Aksine, AKP otoriter kuruluşları ele geçirdi ve kendi hegemonyasını kurmak ve her çeşit direnci bastırmak adına onları aynı otoriter yolla kullandı.

[4]“Başbakan: Ayaklar ne zaman baş oldu? T24, http://t24.com.tr/haber/basbakan-Erdoğan dan-mujde,232720

[5] Rancière, Jacques (1998). Dis-agreement: Politics and Philosophy. (Anlaşmazlık: Siyaset ve Filozofi) University of Minnesota Press, 29

[6] ibid., 29-30

[7]“Erdoğan: Gezi’de polis A’dan Z’ye gereğini yapacak” Radikal May 31, 2014 http://www.radikal.com.tr/politika/Erdoğan _gezide_polis_adan_zye_gereginini_yapacak-1194878

[8] Schmitt, Carl (2005). Political Theology: Four Chapters on the Concept of Sovereignty. (Siyasal Teoloji: Egemen Konseptine dair Dört Bölüm) University Of Chicago Press, 5

[9] ibid., xx

[10] ibid., 7

[11] ibid., 8

[12] ibid., 6 (orijinal vurgu)

[13] Foucault, Michel (2007). Security, Territory, Population: Lectures at the College De France. (Güvenlik, Toprak ve Nüfus: College De France Dersleri) Palgrave Macmillan, 257

[14] ibid., 261

[15] ibid., 261

[16] ibid., 262

[17] ibid., 262

[18] ibid., 263

[19] Foucault, Security, Territory, Population, 261

[20]Agamben, Giorgio (2005). State of Exception. (İstisna Hali). Chicago: University of Chicago Press, 24

[21] Kemalism ve raison d’Etat hakkında bakıniz: Köker, Levent (2001). “Kemalizm/Atatürkçülük: Modernleşme, Devlet ve Demokrasi” Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Kemalizm, cilt 2 içinde İstanbul: İletişim Yayınları.

Facebooktwitterlinkedinmail

Yorumlar

Loading Facebook Comments ...

One thought on “Meşruiyet ve Yasallığın Ötesinde Erdoğan’ın Türkiye’si

  1. Mithat Mardin

    thank you Ertug Bey for this very comprehensive and thoughtful analysis of the man who now is about to dismantle Ataturk’s alphabet reform. Unless the Turks wake up to this madness themselves I fear the worst

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.