Parasal Genişleme Döneminde Türkiye Politikalarının Açmazları

Parasal Genişleme Döneminde Türkiye Politikalarının Açmazları

Giriş

Amerikan Merkez Bankası’nın para arzını arttırmaya yönelik adımlarının ardından, ülkesinin cari açığı son zamanların en yüksek seviyesine ulaşmış durumdayken, Brezilya Maliye Bakanı Guido Mantega ticaret ve para birimi savaşları konusunda uyarılarda bulundu. 2011’in ortalarından beri, Çin hariç Asya’nın tamamında cari ödemeler dengesi hesabı açık vermeye başladı. Diğer bütün gelişmekte olan piyasalarda da durum benzerliğini koruyor, buna Türkiye de dâhil. Türkiye’nin cari açığı 2011 yılında tarihinin en yüksek seviyesine ulaştığında, Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası alışılmışın dışında bir parasal politikayı uygulamaya koydu ve Türk lirasının değerini düşürerek ihracatta rekabeti arttırmayı amaçladı. 2013 yılı başında Polonya Ekonomi Bakanı Piechocinski’den Macaristan’ın Matolcsy’e kadar Doğu Avrupa da bu tartışmaya dâhil oldu. Japonya Merkez Bankası parasal tabanı genişletmek üzerine aldığı bir karar sırasında, Rusya Merkez Bankası başkanı Ulyukayev dünya ekonomisinin “para savaşlarının eşiğinde” olduğunu açıkladı.[1]

Şimdilik “para savaşları” abartılı bir tanımlama olarak görülse de, para birimini manipüle etmenin sadece Çin’e mahsus olmadığı da bir gerçek. Ulusal para birimlerine bu denli odaklanılması, küresel ekonomide ihracata bağlı büyüme için süren şiddetli bir çekişme ile gelişmekte olan piyasaların muazzam miktarlardaki Amerikan cari açığının “düzeltildikçe” kaçınılmaz olarak kötüleştiğinin göstergesi. Uluslararası para piyasalarında faiz oranları bu denli düşük kalabildiği sürece sermaye de faiz oranları daha yüksek olan Yükselen Piyasa Ekonomileri’ne doğru akacak ve o ülkelerin ulusal para birimlerinin değerini yüksek tutacaktır. Tüm bunlar Yükselen Piyasa Ekonomileri’nin para politikalarını belirleyen parametreler olmaya devam edecek gibi görünmektedir. Sermaye hareketleri verilerine göre; 2010 yılından beri, Yükselen Piyasa Ekonomileri’ne yıllık bazda 1 trilyon doların üzerinde, yani 2007’deki doruk noktasına yakın seviyede, sermaye girişi oldu.[2] Fakat bu durumun daha ne kadar böyle devam edebileceği sorusunun yanıtı ise halen belirsiliğini koruyor. Tarih göstermiştir ki koşullar değiştikçe politikalar da bu koşullara hızlıca adapte olmak zorunda kalacaktır. Nitekim Amerikan Borsası’nda faizler yükselmeye başladı. 1994 yılında Amerikan Borsasının yaşadığı keskin düşüş finansal piyasalarda şok etkisi yarattı ve satışlar aniden yükseldi. Bu süreç Yükselen Piyasa Ekonomileri’nden sermaye çıkışına sebep oldu, öyle ki Meksika’nın temerrütte düşmesine ramak kalmıştı. Yayılma etkisiyle uluslararası piyasalarda artan faiz oranları 1997 Asya Krizleri’ne de zemin hazırlamış oldu.

Türkiye’nin küresel piyasalardan farklı olarak izlediği güçlü önlem politikaları cari açığın artmasını engelledi. Yüksek petrol ithalatına ek olarak bu durum, güçlü kredi ile desteklenen ve sermayenin finans sektörüne girişiyle finanse edilen iç talep büyümesini yansıttı. Sermaye girişi liranın değerini arttırdı ve Avrupa Birliği’ne ait talebin zayıflaması ile beraber, ihracata bağlı büyümenin önünün kesti. Ekonomiyi soğutmak amacıyla alışılmamış karma bir faiz uygulaması politikasıyla kısa süreli sermaye girişi önlenmeye çalışıldı ve böylece liranın değeri düştü. Makro düzeyde ihtiyatlı düzenlemeler ve bankalar arası borçlanma faizindeki artış, borçlanma tabanındaki genişlemenin önüne geçti. Tüm bunlar ve seçim sonrası kamu harcamalarında daralma GSYH’deki büyümeyi %8,5’tan 2011 yılı sonunda %3’e geriletti, bu sayede cari açıkta azalma gözlemlendi. Büyümedeki bu dramatik düşüşe rağmen, cari açığın halen GSYH’nin %6-7’si gibi yüksek oranlarda seyretmesi ve yüksek enflasyon oranları Türkiye’nin uluslararası rekabet gücünü zayıflatıyor.

Türkiye’nin önümüzdeki birkaç yılki politikası küresel baskılar ve iç piyasanın yapısal sorunların (düşük istihdam oranı, düşük iç tasarruf, enerji ithalatına yüksek bağlılık) çözümüne yönelik olacak gibi görünüyor. Bu politikalar 2013-2015 arası olası seçim baskıları da dâhil olmak üzere Ortadoğu’daki çekişmelerle de baş etmek durumunda kalacak. Bugünkü süreç böyle devam etmeyecek de olsa, Türkiye’nin %3-4’lük bir büyüme trendi yakalaması olası görünüyor. Uzun vadede yapısal sorunlar aşılabilmesi ve sürdürülebilir büyüme sağlanabilmesi için yeni büyüme modelinin ve politik açılımların üretkenliği arttırmaya yönelik olması gerekiyor.

Doğu-Batı İkilemi

AKP’nin 2012 Eylül’de gerçekleştirdiği 4.Olağanüstü Kongresi’ne dışarıdan katılan davetlilere[3] bakıldığında Türkiye’nin stratejik ekseninin doğuya doğru çevrildiği görülüyor. Kongrede Avrupa Birliğine giriş sürecinden nadiren bahsedildi ve Avrupa Birliği süreci hükümetin bir önceliği şeklinde yansıtıldı. Türkiye’nin üyelik sürecinin askıya alınmasının nedeni olarak Avrupa Birliği Krizi’nin görüldüğü düşünülürse, sürecin hükümet gündeminde önemini kaybetmesi şaşırtıcı değil. Ancak durum bundan daha karmaşık. Osmanlı zamanından beri Türkiye’de elitler bu stratejik dengeyi kurmaya gayret göstermişlerdir. [4] Şimdilik durum değişecek gibi görünse de; Doğu’ya dönmek sadece son on yıllık bölgesel ve küresel trendin bir parçası. Cumhuriyet döneminde, Soğuk Savaş yıllarının donmuş jeopolitik dengeleri Türkiye’nin bölgesel politikalarını sınırlıyordu. Sovyetler Birliği’nin çözülüşünün ardından Türkiye’nin bölgesel politik ve ekonomik yönelimi çok boyutlu bir hal aldı. Doğu’ya dönüş esasen 1990larda kurulan çeşitli koalisyon hükümetleri zamanında başladı. [5] 2003 yılındaki 2. Petrol Krizi ile başlayan Ortadoğu ekonomilerindeki büyüme ve Anadolu’daki iş adamlarının bu kendi doğal hinterlantlarıyla ihracat yapmaya dönük ilgisi bu trendi sağlamlaştırdı. Türkiye bugün bölge ekonomisini yönlendirebilecek kadar büyük bir aktör haline geldi. Arap Bahar’ından önce bölgedeki politik istikrarsızlık, artan bölgesel ticaret ve vizesiz seyahat serbesti Türkiye’nin bu rolünü güçlendirmiş oldu.

Arap Baharı, Türkiye’nin NATO ile olan ilişkisi bölgede ulaşabileceği sınırları belirleyen en temel faktör olduğunu gösterdi. Devam eden Suriye Krizi ve İran tarafından şekillenecek olan daha geniş çaplı bölgesel bir uzlaşmazlıkla Türkiye’nin içine düşebileceği olası olumsuz durum, iç politika dinamiklerinin de dayattığı giderek çözümü zorlaşan ve Sünni/Şii çatışması riskini taşıyan Kürt sorunu, dahası Türkiye’nin dış borç ödemelerinin sıkıştırması ve ekonomik daralma… Tüm bu idaresi güç dengeler ve aynı zamanda Rusya’nın bölge üzerinde kurduğu çıkar dengeleri Türkiye’nin Suriye’ye olan ihtiyatlı davranışlarını açıklıyor. Başbakan Erdoğan’ın Türkiye’nin gönülsüz olarak Suriye’ye tek taraflı bir müdahale uyguladığına dair güçlü iddialarına karşın, tüm hareketlerin NATO güçleri ve Avrupa Birliği ile işbirliği içinde ilerlediği aşikâr. Erdoğan son yaptığı açıklamada; Türkiye’nin Ortadoğu’ya yaklaşmaktan ziyade Uzakdoğu ve Orta Asya ülkelerinin oluşturduğu, Çin ve Rusya’nın önderliğindeki Şangay Birliği’ne dâhil olmak istediğini belirtti. Türkiye’nin Avrasya Birliği’nde yer alması yeni bir fikir değil. Bu fikir cumhuriyetin kuruluşundan beri Türkiye’nin önde gelenleri ve özellikle sağ ideolojik formasyondaki politik çevrelerce tartışılmaktadır. Kuşkusuz ki büyümede dirilişin simgesi Çin’in gücü, küresel eksenin Atlantik’ten Pasifik’e kayması bu fikri öncesine göre daha çekici hale getirmektedir.

Belirsizliklere Eklenen Seçim Takvimi

Küresel ekonomik zorluklar ve bölgesel stratejik çıkmazların ötesinde, yoğun seçim takvimi durumu daha karmaşık hale getiriyor aynı zamanda olası popülist politikalara da zemin hazırlıyor. 2013’ten 2015’in ortalarına kadar Türkiye’nin seçim trafiğinde; anayasa değişikliğine ilişkin referandum, yerel seçimler, cumhurbaşkanlığı seçimi (bu seçim halk oylaması ve meclis oylaması ile yapılacak ilk seçim olama özelliğini taşıyor) yer alıyor. Anayasal reformlara ilişkin tartışmalar hala sürüyor, fakat bu tartışmalarda öne çıkan başlık Başbakan Erdoğan’ın da katılması (ve plana göre kazanması) beklenen başkanlık sistemine geçiş ve sistemin başkanlık makamına vereceği iktidar. Muhalefet partilerinin iktidar karşısındaki zayıflığı düşünüldüğünde, AKP iktidarının on yıl daha iktidarda kalabileceği söylenebilir. Uluslararası piyasalar AKP iktidarının istikrar sağladığı düşüncesi ile desteklerini sürdürdükleri halde tek parti iktidarına verilmiş bu denli uzun sureli bir görevin şimdiden Türkiye’de kurumlar arası denetlemeye ve politik kurumlar arası dengeye zarar vereceği aşikârdır.

Aşırı Tepkisel Mali Politika

Tüm bu karmaşık bölgesel dinamikler, darboğazdaki küresel ekonomi ve yaklaşan seçim takvimi, gelecek aşamada zorlu bir ekonomik açmaza işaret ediyor. Hızla artan kamu harcamalarına karşın düşen vergi gelirleri sebebiyle şaşılmayacak bir sonuç olarak maliye politikası, daralan ekonominin bağlayıcılığı içinde. Seçimin getireceği güven atmosferi ile Türkiye’nin kredi notunun yatırım yapılabilir düzeye çekilmesini hedefleyen (en son 2012 Kasım ayında kredi derecelendirme kuruluşu Fitch’in Türkiye’nin notunu yatırım yapılabilir seviyeye yükseltmesi örnek verilebilir) Ali Babacan yönetimindeki ekonomiden sorumlu ekip, 2012 Kasım ayında düzenleyici bir dizi önlem aldılar. Bu önlemler kapsamında otomobil, benzin ve alkolün katma değer vergisi %1 arttı, doğal gazın fiyatı yükseldi ve elektrik faturalarında %10 u aşkın yükseliş yaşandı. (Enerji Bakanı geçtiğimiz iki yıl hakkındaki soruları yanıtlarken verdiği cevaplar doğrultusunda)[6]

Zorlu vergilendirme aşamaları ve Halk Bankası’nın devlete ait hisselerinin başarılı satışı hükümetin borçlanabilmesini sağladı. Bu sayede 2012’deki bütçe açığının daraltarak GSYH’nın %2’sine kadar geriledi.[7] Daha bunun gibi bütçe finansmanına ilişkin pek çok derin konudan bahsedilebilir. Geçmiş yıllara nazaran maliye politikası göstergelerindeki bu aşırı şişkinlik, aslında bundan önceki hükümetten kalan katı reformların bir sonucu. Tüm bunları hızlı büyüme, enflasyon ve reel faiz oranlarındaki düşüş, özelleştirmelerden sağlanan finansman desteği ve vergi affı ile desteklenmiş oldu. Fakat çalışmalar gösterdi ki; Türkiye’nin uzun vadeli mali durumu, faiz-dışı fazla dengesi, vergi affı ve ithalattan gelen normalden yüksek vergi gelirleri göz önünde bulundurulduğunda 2000li yılların ortalarından beri zayıflamakta.[8]

AKP’nin ekonomiyi yöneten ekibi, ki bu ekibe 2000-2001 krizlerini tecrübe etmiş Hazine’nin önde gelen bürokratları da dâhildir, mikro ölçekli maliye politikasını yönetmekte başarılı oldular ve 2012 yılında kamu borcunu GSYH’nin %36’sına kadar gerilettiler.[9] Buna ek olarak azalan faiz oranları kamu borcu faiz oranlarını da tarihin en düşük seviyelerine GSYH’nin %3,3’üne kadar düşürdü, öyle ki bu faiz oranları 10 yıl öncesine kadar sosyal harcamalar; seçimlerin kazanılması için yapılan harcamalar kamu borç faiz ödemelerini %15’ler seviyesine çıkarmıştı. Fakat hükümetin kapsamlı yapısal reformları uygulamaya konulması ile ilgili tavrı yeterince net olmadı. Reformlar yapılmadı ve OECD ülkeleri içinde Türkiye vergi tabanı en dar ülkelerden biri haline geldi. (Vergi gelirleri/GSYH oranı Türkiye’de %20 iken OECD ülkelerinin ortalaması %35) On yıldır süregelen tartışmaların ardından uzun vadeli tasarrufları teşvik etmek amacıyla yeni bir insiyatif oluşturuldu. Tüm kamu kurumları için maliye politikalarında şeffaflık ilkesinin gerekliliği vurgulandı.[10] Parça parça yapılan reformlar ve mali politikalardaki şeffaf olmayan uygulamalar hükümete yakın çevrelerin usulsüz davranışlarının yakalanma riskini de arttırdı. Böylece maliye politikaları, ekonomi daralınca kısıtlamaya giden, ekonomi genişleyince harcamalarını arttıran bağımlı bir döngü içine girmiş oldu. Türkiye için 2010 öncesine dönüş niteliği taşıyan mali istikrar paketi de 2010 yılında yapılan anayasal referandum gündemi ile göz ardı edilmiş oldu. Oysaki bu mali paket konjonktürel baskılar göz önünde bulundurularak hazırlanmıştı.

Para Politikasının Açmazları

Geçtiğimiz yıllarda merkez bankalarının parasal tabanı genişletme politikaları Türkiye’nin cari açığını finanse eden sıcak para girişlerinin daha serbest hale geldiği sürece denk geldi. Fakat bu durum OECD tarafında tanımlanmış temel bir sorunu ortaya çıkardı; üçlü politika açmazı (policy trilemma).

  • Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası politika faizlerini, ekonominin günlük seyrini sorunsuz devam ettirebilmek adına; yani liranın değerlenmesini önleyerek kısa süreli finansal yatırımların girişini azaltmaya dönük çabanın gerektirdiği seviyenin altında belirlemiş oldu. Önceleri bu durum başarı olarak değerlendirilmiş olsa da TCMB’nin enflasyon hedeflemesini kaçırdığı, dolayısıyla artan iç talep ile mücadelede sorunlar yaşadığı, liranın değer kaybetmesine bağlı etkiler ve artan enerji fiyatları ile başa çıkamadığı görülmüştür. 2009 yılında yaşanan finansal krizin yaşattığı dibin akabinde enflasyon oranlarının %5’in altına düşmesi enflasyon politikasını esnekleştirme fırsatını Türkiye’nin değerlendirilemeğini gösterdi. Tüketici fiyat endeksi Nisan 2012’de %11’e yükseldi ve Ocak 2013’te %7,3’e geriledi, ki bu Yükselen Piyasa Ekonomileri arasındaki en yüksek seviye. Türk lirasındaki aşırı değerlenmenin devamlılık arz ettiğini gözden kaçırarak ve ticari ilişkiler yürüttüğü ülkelere nazaran yüksek enflasyonla mücadeledeki başarısızlığa rağmen nominal döviz kuru üzerine gereğinden fazla odaklanıldı.
  • 2011’in en yüksek seviyesini yarım kat arttıran kredi genişlemesi cari açıkta bazı iyileşmeler görüldü. 2012’nin 3. çeyreğinde GSYH’de büyüme, beklentilerin %1,6 gerisinde kaldı ve TCMB altı aydan sonra ilk kez Aralık 2012’de politika faizi aşağıya çekti. Böylece likidite genişlemesi iç piyasada baskıyı azalttı ve iç talebin 2013’te tekrar yükselişe geçmesini sağladı. Fakat vergilendirmede yeni düzenlemeler ve enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tekrar şişeceğine, enflasyonda yukarı yönlü bir seyir izleyeceğine dair beklentileri arttırıyor.

Büyümenin Önüne Geçecek Dış Ödemeler Açığı

2011’in son aylarından bu yana azalan iç talep büyüme dinamiğini iç piyasadan ihracata yöneltti. Büyüyen ihracat rakamları Türk ihracatçılarının pazar portföyünü çeşitlendirebileceklerini; yani krizle boğuşan Avrupa’dan, politik istikrarsızlarla çalkalanan Arap Baharı ülkelerine kadar geniş bir ticaret yelpazesine sahip olduklarını gösteriyor.[11] 2012 Ocak ayından Kasım’a kadar cari açık 2011’in aynı periyoduna göre 70 milyar dolardan 40 milyar dolara geriledi. Enerji ithalatı hariç, 12 aylık toplam cari hesap dengesi fazla vermiş oldu. Fakat, Kasım ayında ithalat kalemindeki yüksek artış 2013 yılı için beklenen dibe vuruşu işaret ediyordu ve bu kısa vadede gerçekleşebilecek bir durum. Başka bir sorun ise 2012’de ithalatı bu denli arttıran sebebin Birleşik Arap Emirlikleri’nden yapılan daha önce görülmemiş hacimdeki altın ithalatı. Bu yılki büyüme oranları geçen yılki büyümenin yarısı olmasına rağmen, bu yıldan itibaren cari açığın en iyi ihtimalle GSMH’nin %6-7’si olarak sabitleneceği; dolayısıyla cari açık/GSMH’nin %10 olduğu 2011 yılının gerisinde kalacağı tahminleri yapılmıştı, ancak bu gidişin belirleyeni petrol fiyatlarındaki değişim olacak.

Geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi 2012 yılında da cari açık kısa süreli sermayenin bono ve hisse senedi alımları ile finanse edildi. Kısa süreli sermaye hareketleri 2012 yılında dalgalı bir seyir izledi ve Türkiye’den beklenilenin üzerinde İMKB indeksi yüksek oranda artış gösterdi.[12] Dış finansmanın en temel kalemi ise özel sektörün artan dış borçlanması oldu. Toplam dış borç/GSYH oranı %40 civarındayken, özel sektör bu hesaba dâhil edildiğinde oran üçte iki oranında artış gösteriyor. Bankacılık sektörü ve anonim şirketlere ait borçluluk oranları çok yüksek olmamasına rağmen, Türk Lirasının değerindeki dalgalanmalar ve son yıllarda artan kısa süreli borçlanma hacmi, borçluluğun yüksek risk taşıdığını göstertiyor. Türkiye’nin dış borcunu ve cari açığını kapatan dış finansman açığı GSYH’nin %25’inden fazla. Durum böyle olunca TCMB’nin döviz rezervinin 100 milyar dolar civarında olması (altın rezervi dâhil 118 milyar dolar) oldukça düşük bir rakam olarak değerlendirilebilir.

Sonuç: Türkiye’nin Daha Yoğun Bir Büyüme Hedefine İhtiyacı Var

Önümüzdeki birkaç yıl içinde, hükümet yeni dönemki politikalarını enflasyonla mücadele için sıkı para politikaları ve dış borcu finanse edecek koşullarla belirleyecek gibi gözüküyor; ancak bu süreçte liranın değerlenmesinin yarattığı baskı ve seçim takviminin sıkışıklığı hükümetin daha gevşek politikalar izlemesini gerektiriyor. Bu kısıtlamalar ile Türkiye’nin büyümesi, OECD ülkelerinin büyüme ortalamasının neredeyse iki katı olan %3-4 civarında seyredecektir.

Bu sayede hükümet düşük faiz oranlarının hâkimiyetindeki uluslararası piyasanın baskısından ve Türkiye ekonomisinin kalıtımsal dinamizminden de sıyrılmış olacak.[13] Geçtiğimiz on yıl içinde, büyüme için önemli bir katkı Anadolu Kaplanları’ndan Ortadoğu ve Kafkasya’daki doğal bölgesel hinterlandında yaptıkları ihracat hacmidir. Önümüzdeki on yıl içinde, ağırlığın tekrar İstanbul-İzmir eksenine geri kayması bekleniyor. Büyük alt-yapı projeleri ve İstanbul’un 2020 Olimpiyatları’na ev sahipliği yapmak için yaptığı başarılı teklif bunun göstergeleri sayılabilir. Potansiyel iş sektörü göz önünde bulundurularak, yerel rekabet ve altyapı göstergeleri temelinde oluşturulan Küresel Rekabetçilik endeksine tabii tutulan Türkiye’nin sıralaması 16 sıra yükselerek 43 oldu. Bu gelişmeler Türkiye’yi bölgesel merkez haline getirerek, çokuluslu şirketlerin ilgisini çeken bir ülke konumuna getirdi. Bu eğilim, kredi derecelendirme kuruluşları tarafından devlet tahvillerinin notlarının yükseltilmesi -bunu bir tavan gibi kabul ederek- ülkede diğer ihraç edilen bonoların da yükselmesini sağlayacaktır.[14] Türkiye’nin demografik göstergeleri olumlu, bağımlılık oranının 10 yıldan önce tırmanışa geçmesi beklenmiyor. Buna ek olarak, Türkiye’de hane halkı borçluluğu yüksek değil ve halen iç piyasanın ihtiyacı olan borçlanmaya bağlı bir büyüme odağından bahsedilebilir. Tüm bunlar ekonominin büyümesini sağlayacak kapsamlı etmenler.

Türkiye’nin güçlü görünen tarafları küresel koşullar değişirse ya da uluslararası piyasalarda faiz oranları yükselirse yeterli olmayacaktır. Düşük tasarruf oranları büyümenin ve yatırımların fazlaca yabancı sermaye hareketlerine bağlı olduğu anlamına gelmektedir. Türkiye’nin faiz oranlarındaki dalgalanmaya tabi olan bu hassas büyüme patikası sürekli var olan riskli durumun tedirginliği ile ilerleyecektir.

Bu bağımlılığı bertaraf edebilmek ve uzun süren istikrarlı bir büyümeyi yakalayabilmek için Türkiye’nin daha yoğun büyüme odaklı bir politika izlemeye ihtiyacı var. Bu da milli tasarruf kaleminin yükseltilmesi, üretkenliğin arttırılması enerji ve sanayi kompozisyonundaki yapısal sorunların aşılması ve enerjinin verimli kullanılması gibi temel başlıklarda hızlıca yol kat etmesi gerektiğini gösteriyor.[15] Küresel piyasalar görece daha iyi durumdayken sorunların giderilmesi için istikrarı hedefleyen ve daha önceden yürürlüğe konulmuş olması gereken yapısal reformlar vardı. Bu yapısal reformlardan birisi de 2012 yılında başlayan, Türkiye sanayisinin ithalata olan bağımlılığını ve dış borcunu azaltacak yeni yatırım odaklı bir düzenleme. Bu düzenleme yeni “stratejik” kategorilere uygun olan yani savunma, havacılık, uzay ve biyokimya sanayi gibi alanlarda uygulanacak. Hükümetin enerji yatırımları; 2023 yılına kadar elektrik tüketiminin %5’ini karşılayacak olan nükleer enerjiye geçiş, talebin %30’unu karşılayacak yenilenebilir enerji alanlarına yapılacak; ancak talep her yıl %6-7 oranında artıyor ve önümüzdeki on yıl içinde iki katına çıkacağı tahmin ediliyor.[16] Bunlar büyük bir başarı olarak görülse de yüksek mühendislik ile Türkiye’nin altından kalkabileceği projeler.

Yoğun büyümeye geçişi gerçekleştirmek politik olarak oldukça zor, çünkü istihdam piyasası politikalarını yeniden düzenlemek, küçük ve orta ölçekli işletmelerin finansman erişiminin arttırmak, kayıtlı ekonomiye geçişi sağlamak ve böylece verimliliği yükseltmeyi başarmak gerekiyor. Örneğin, hükümet çok düşük seviyelerdeki kadın istihdam oranını 2023 yılına kadar %25’ten %38’e yükseltmeye söz verdi; ancak çocukların bakımı için gerekli kamusal desteğin yok denilecek kadar az olmasının yanı sıra, AKP’nin siyasi duruşu ve genel ahlaki yaklaşımı da bunun önünde engel teşkil ediyor. Öyle ki kadının annelik rolü ön plana çıkarılıyor ve ev hanımı olan kadın figürüne vurgu yapılıyor. Benzer bir biçimde, kayıt-dışı ekonomiden kayıtlı ekonomiye geçiş için de son derece önemli olan konu; politik ve sosyal güvenliğin sağlanması. Kürtlerin yaşadığı bölgelerde, özellikle Türkiye’nin güneydoğusunda, kayıt-dışılığın yüksek olduğunu söylemek mümkün. Mevcut küresel koşullar, Türkiye’nin ekonomik ve politik yapılarının kapsamlı büyüme modelinden daha yoğun bir büyüme modeline geçişi için nefes alabilmesini sağlıyor. Ancak böyle bir dönüşüm siyasal önderliğin kültürel ve politik bakışının ötesinde daha güçlü sosyal ve politik bir uyumu gerektirmekte.

Dr. Mina Toksöz, Standard Bank Plc, Kıdemli Uluslararası Ekonomist

Makaleyi şu şekilde referans vererek kullanabilirsiniz:

Toksöz, Mina (Şubat, 2013), “Parasal Genişleme Döneminde Türkiye Politikalarının Açmazları”, Cilt I, Sayı 12, s.24-32, Türkiye Politika ve Araştırma Merkezi (Research Turkey), Londra: Research Turkey (http://researchturkey.org/?p=2785&lang=tr)


[1] Bloomberg News: 16 January, 2013.

[2] Yükselen Piyasa Ekonomilerinde bu semaye girişi GSYH’nın %4’ü de olsa 2007’nin ortasında zirveye ulaşmıştır. Capital flows to Emerging Market Economies, January 22, 2013, Institute of International Finance.

[3] Bu katılımcılar; Mısır Devlet Başkanı Muhammed Mursi, Irak’taki Kürt Özerk Bölgesi Başkanı, Masud Barzani, ve Hamas lideri Khaled Meshaal.

[4] 1617-23 yıllarına bakıldığında; Osmanlı İmparatorluğu’nda Yeniçeri ayaklanması ile yaşanan sarsıcı olaylar, Sultan II. Osman’a suikastla sonuçlandı. Osmanlı Dönemi tarihçisi Katib Çelebi’ye göre, Sultan Osman’ın tahttan indirilmesinin sebebi kendisinin Osmanlı başkentini İstanbul’dan Anadolu şehirlerine hatta Şam’a taşımak amacını gütmesiydi. Çünkü bu “Anadolu’ya Dönüş” fikri Osmanlı elitleri ve Yeniçeri Ocağı tarafından öfkeyle karşılandı. (G Pieterberg, “How the Ottomans Wrote their own History”, Writing Turkey, Explorations in Turkish history, politics, and cultural identity, Ed G Maclean, 2006, Middlesex University Press, London).

[5] Bu dengeyi yönetilen birkaç kişiden biri de 1997-2002 yıllarında CHP liderliğindeki hükümetin dışişleri bakanı İsmail Cemdir. Onun döneminde Arap devletleri ile ilişkiler ısındı ve Türkiye’nin AB’ye aday üye statüsüne geçmesinde önemli adımlar atıldı.

[6] Bu da BOTAŞ’tan bütçeye aktarılan vergi gelirlerini azalttı. Benzin fiyatlarındaki artışta Türkiye Norveç’ten sonra dünyada sıralamasında 2. oldu.

[7] IS Bank Economic Research Division estimates, 16 January, 2013.

[8] IMF, “Turkey: 2011 Article IV Consultation”, 2012.

[9] Toplam kamu borç stokunun sadece % 27’si dövizle edininilmiş borç. Bu da paranın değerindeki dalgalanmayı azaltıcı ve şoklardan koruyucu bir durum. Yerel para cinsinden borçlanma dış varlıklarında artış ile dengeleniyor olsa bile bu oran son on yıl içinde %5 ten %20’ye ulaşmıştır.

[10] OECD Economic surveys, 2012. P23.

[11] Türk müteahhitlerinin Libya’daki kayıpları Türkmenistan ile yapılan işler sonucu $ 3.75 milyar doların üzerinde sözleşme ile denkleşti. Öte yandan, AB pazarlarına uzaklaşarak “dengeleyici” olarak yükselen piyasalara yönelmek, aynı zamanda Türk ihracatını daha düşük katma değer yaratan ürünlere kilitlemek anlamına da gelebilir ki bu çok da pozitf sayılamayacak bir durum.

[12] Bu sermaye akımlarının bazıları uzun vadeli yatırımcılar tarafından geliyor olsa da, hakim fon yöneticiliğinin alışkanlıklarının temelinde; başka bir bononun yükselmesi ile o bonoyu satarak yerine karlı olanı tercih etmek yatar. Dolayısıyla; yatırımın kısa vadeli olması muhtemeldir: “Beklentilerinle satın al, değişim durumunda sat “.

[13] Bu durum Macaristan’ın yüksek dış borç yükünde açıkça görülebilir. 2010 yılından bu yana, Orban hükümeti’nin IMF tarafından reçetelerin dışına çıkmaması gerektiği kanaatine varıldı ve portföy sermaye girişlerinin dış ödemeler açığını finanse etmeye devam ettiği sürece IMF desteği almaya karar verildi..

[14]Aslında, Türkiye’nin güçlü toparlanmasının arkasında; 2010 yılında kredi notunun yatırım yapılabilir düzeye çekilmesi, küresel likidite krizi, bankacılık sektörü dayanıklılığını ve kamu borcunun yönetimi yer alıyor.

[15] Geçtiğimiz on yıl içinde tasarruf oranı GSMH’nin %25’inden %15’ine kadar geriledi. Bundaki en büyük pay genellikle olumlu nedenlerle ekonomi büyüdükçe önlem niteliğinde tasarrufun azalması dolayısıyla hane halkı tasarruflarının düşmesidir.

[16] EDAM, The Turkish Model for Transition to Nuclear Energy, 2013.

Facebooktwitterlinkedinmail

Yorumlar

Loading Facebook Comments ...

One thought on “Parasal Genişleme Döneminde Türkiye Politikalarının Açmazları

  1. matrox vietnam

    Unquestionably believe that which you stated. Your favourite justification seemed to be at the web the simplest thing to take note of. I say to you, I definitely get annoyed at the same time as people think about worries that they plainly do not realize about. You managed to hit the nail upon the highest and outlined out the entire thing without having side-effects , other folks could take a signal. Will likely be back to get more. Thanks

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.