RECENT UPDATES

    Access denied: Turkey’s silence on ISIS burning of two soldiers (Türkçe)

    Bu makale yalnızca İngilizce dilinde yayınlanmıştır.

    Makaleye orjinal dilinde ulaşmak için buraya tıklayabilirsiniz.

    Washington sidelined over Syria, Russian ambassador’s assassination

    Bu makale yalnızca İngilizce dilinde yayınlanmıştır.

    Makaleye orjinal dilinde ulaşmak için buraya tıklayabilirsiniz.

    Metal İşçilerinin 2015 Direniş ve Grev Dalgası Üstüne Bir Değerlendirme

    Metal İşçilerinin 2015 Direniş ve Grev Dalgası Üstüne Bir Değerlendirme

    Özet

    2015 Mayıs ve Haziran aylarında Türkiye otomotiv sektöründe on binlerce işçinin  katıldığı yoğun bir denetimsiz grev (wild cat strikes), direniş ve protesto dalgası yaşandı. Renault, Tofaş (Fiat) ve Ford fabrikaları başta olmak üzere otomotiv sektörünün dev şirketlerini ve önde gelen tedarikçilerini etkileyen bu grev ve direnişler Türkiye çalışma ilişkileri tarihinde örneğine az rastlanan endüstriyel eylemlerdir. Grev ve direniş dalgasının temel nedeni sektördeki ücret düşüklüğü ve dengesizliği idi. Ancak bu grev ve direnişler sadece işverene karşı değil aynı zamanda bu işyerlerinde örgütlü olan Türk Metal Sendikası’na karşı yapıldı. Sendikaya yönelik tepki bu eylemlerin bir diğer temel nedeniydi. Eylemler sonucunda Türk Metal Sendikası ciddi oranda üye kaybederken, işçiler kısmi kazanımlar elde ettiler. Türkiye’nin en büyük sermaye gruplarından Koç ile en güçlü işveren örgütü Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası (MESS) ve Türkiye’nin en büyük ve otoriter sendikası Türk Metal’e meydan okuyan bu eylemler Türkiye endüstri ilişkilerinin krizi açısından önemli ipuçları veriyor. Bu direniş dalgası Türkiye’deki ana akım sendikal zihniyetin başarısızlığı olarak da okunabilir.

    Giriş

    2015 Mayıs ayında metal/otomotiv sektöründe başlayan ve Haziran ve Temmuz aylarında da etkileri devam eden yaygın direniş ve grevler, Türkiye çalışma ilişkileri tarihinde örneğine az rastlanan endüstriyel eylemlerdir. Türkiye’nin en büyük otomotiv şirketlerinde yaşanan bu direniş ve grevlere (sayısı tam olarak saptanamasa da) on binlerce metal işçisi katıldığını söylemek mümkün. Bu fabrikalarda örgütlü Türk Metal Sendikası’nın inisiyatifi ve denetimi dışında, dahası bu sendikaya karşı yapılan eylem ve direnişler ani ve beklenmedik olmaları ve mevzuatın öngördüğü prosedüre uyulmadan yapıldıkları için endüstri ilişkileri literatüründe denetimsiz veya vahşi grevler (wild cat strikes) olarak tanımlanan kategoride değerlendirilebilir. Bu tip grevler sendikaların yönlendirmesi ve denetimi dışında, işçilerin kendi inisiyatifleri ile yaptıkları iş bırakma, işgal ve iş yavaşlatma gibi eylemlerdir. Denetimsiz ve ‘vahşi’ grevlerin en önemli özelliği endüstri ilişkilerinin formel mekanizmalarını devre dışı bırakan spontane eylemler olmalarıdır. Türkiye çalışma ilişkileri tarihinde bu ölçekte ve yoğunlukta ‘denetimsiz’ ve ‘sendikasız’ grevler son derece sınırlıdır. 2015 metal direniş ve grevler Türkiye’deki sendikal statükoya ve ana akım sendikacılığı karşı bir meydan okuma olarak görülebilir.

    2015 yılının ilk yarısında metal sektöründe adeta bir işçi eylemleri fırtınası yaşandı. Ocak ayı sonunda Birleşik Metal-İş Sendikası 22 işyerinde ve yaklaşık 15 bin metal işçisini kapsayan grevleri başlattı. Ancak bu grevler hükümet tarafından milli güvenliği bozucu olduğu gerekçesiyle engellendi. Ardından Mayıs ayında Renault, Tofaş (Fiat) ve Ford işçileri direnişe başladı. Eylem, Türkiye’nin önde gelen sermaye grubu Koç’un başka fabrikalarına da sıçradı. Metal işçileri sadece işverene karşı değil üyesi oldukları Türk Metal’e karşı da direnişe geçti. Bu direnişler günlerce hatta haftalarca sürdü. Türkiye’nin en güçlü işveren örgütü Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası (MESS) ile Türkiye’nin en büyük ve otoriter sendikası Türk Metal’e meydan okuyan bu eylemler Türkiye çalışma ilişkileri açısından ciddi sonuçlar doğurma potansiyeli taşıyor. Bu direniş dalgası aynı zamanda Türkiye’deki ana akım sendikal zihniyetin başarısızlığı olarak da okunabilir. Türkiye’nin ana akım sendikacılığın temel özellikleri lider odaklı aşırı merkezileşme ve otoriterleşme, işçilerle bağı zayıflamış hantal ve kabuk yapılar, sendika içi demokrasi ve şeffaflık yokluğu şeklinde özetlenebilir.

    Eşine az rastlanan bu son derece kapsamlı   grev ve direniş dalgası nasıl ortaya çıktı? 2015 metal eylem ve grevlerini anlamak için  metal sektöründeki çalışma ilişkilerinin özelliklerine ve tarihsel arka planına, dahası kısaca Türkiye endüstri ilişkilerinin temel özelliklerine göz atmakta yarar var.

    Türkiye’de Endüstri İlişkilerinin Temel Özellikleri

    Türkiye’de sendikacılığın temel özelliklerini şöyle özetlemek mümkün: İlk olarak, oldukça düşük sendikalaşma oranları ve toplu pazarlık kapsamının altını çizmek lazım. 1980’lerin sonu ve 1990’ların başlarında yüzde 20-25 bandında seyreden sendikalaşma oranlarında son 25 yıl içinde dramatik düşüşler yaşandı.[i] Resmi verilere göre Türkiye’de sendikalaşma oranları (2015) yüzde 11 civarında olmasına karşın, fiili durum daha kötüdür. Toplu pazarlık kapsamındaki işçi oranı yüzde 7-8 civarındadır. 14 milyon civarındaki işçinin sadece yaklaşık bir milyonu toplu pazarlık kapsamındadır. Özel sektörde çalışan işçilerinin sendikalaşma oranı ise yüzde 3-4 gibi oldukça düşük düzeydedir.[ii] İkinci olarak işkolu sendikacılığına dayalı aşırı merkezileşmeyi ve oligarşik eğilimleri görüyoruz. Üçüncü özellik ise parçalı ve sendikal rekabete dayalı bir yapının varlığıdır. Etkili bir teşmil mekanizmasının yokluğu ve karmaşık toplu iş sözleşmesi yetki sistemi nedeniyle sendika üyesi işçilerin yaklaşık yüzde 25’i toplu pazarlık kapsamı dışında kalmaktadır. Türkiye’nin hantal, uzun zaman alan ve siyasi-idari müdahalelere açık toplu iş sözleşmesi yetki mekanizması ciddi bir sendikasızlaştırma kaynağıdır.[iii]  Öte yandan işverenlerin sistemli sendikasızlaştırma uygulamaları ve etkili bir iş güvencesi sisteminin yokluğu nedeniyle sendikalaşan işçiler yoğun bir biçimde işten çıkarılmakta ve sendikalaşmaları engellenmektedir. Türkiye’de işverenlerin sendikasızlaştırmaya yönelik uygulamaları oldukça geniş bir yelpazeye yayılmaktadır. Bu yelpaze içinde sendika üyesi işçileri işten çıkarma, sendikalaşan işçiye karşı şiddete başvurma, sendikalı ve sendikasız işçiler arasında ayrım yapma, sendikalaşan işçinin çalışma koşullarını zorlaştırma ve kara liste gibi uygulamalar yer almaktadır.[iv]Sendikalaşmada, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetleri döneminde ciddi bir erime yaşandı ve sonuç olarak Türkiye, Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’nün (OECD) en düşük sendikalaşma oranlarına sahip ülkesi haline geldi.[v]

    Türkiye’de işkolu sendikacılığına dayalı merkeziyetçi ve oligarşik bir sendikal yapı söz konusudur. Sendikalar sadece işkolu düzeyinde kurulabilmektedir. Mevzuata göre işyeri, meslek ve bölgesel sendikalar ile federasyonların kurulması mümkün değil. Sendikaların yerel birimlerinin (şube ve işyeri örgütleri) yetkileri son derece sınırlıdır. Sendika içi demokrasinin işlemesinin önünde ciddi yapısal engeller söz konusudur. Bu merkeziyetçi ve oligarşik sendikacılık 1983-2012 arası uygulanan yüzde 10 işkolu barajı ile tahkim edildi. Bu barajı aşamayan sendikalara toplu pazarlık hakkı tanınmadı. Böylece sendikalaşmanın çok düşük olduğu Türkiye’de yüzde 10 işkolu barajı yeni ve bağımsız sendikaların sisteme girmesini engelledi. Tüm bu faktörler sendikalarda oligarşik eğilimleri güçlendirdi, yerel ve işyeri düzeyindeki sorunların merkezi düzeye yansımasını zorlaştırdı ve  sendikal kastların oluşmasına yol açtı.

    Türkiye’de sendikacılık merkezileşmiş olmasına rağmen kendi içinde parçalı bir yapı arz etmektedir.[vi] İşçiler, uzun yıllardır üç sendika konfederasyonunda, Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Türk-İş), Hak İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Hak-İş) ve Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) örgütlenmektedir. Bağımsız sendikalar etkisizdir. En büyük konfederasyon olan Türk-İş (1952) ılımlı ve partiler üstü sendikacılık anlayışına sahiptir. Büyük ölçüde geleneksel ABD sendikacılığının etkisi altında olan Türk-İş, işçilerin ekonomik çıkarlarıyla sınırlı bir sendikal yaklaşıma sahiptir. Türk-İş ağırlıkla kamu sektöründe örgütlü olduğu için uzun yıllar boyunca hükümetlerle güçlü ilişkilere sahip olmuş ve daha radikal bir sendikacılığa karşı sağ hükümetler tarafından desteklenmiştir.[vii]

    DİSK ise 1967’de Türk-İş’in bu yaklaşımlarına tepki olarak doğdu. Özel sektörde örgütlenen DİSK demokratik sınıf sendikacılığı hattını savundu. Merkez sağ partilere ve ABD sendikacılığına yakın olan Türk-İş’in aksine DİSK merkez sol ve sosyalist politikaya ve kıta Avrupası sendikacılığına yakın durdu. 12 Eylül 1980 darbesi öncesinde Türk-İş ve DİSK arasında yoğun bir rekabet ve mücadele yaşandı. Bu mücadelede metal sektörü özel bir yere sahiptir. 12 Eylül 1980 askeri darbesi ile DİSK’in çalışmaları 1980-1992 arasında durduruldu. Bu dönemde başta metal sektörü olmak üzere DİSK’in sendikalarına üye işçiler Türk-İş’e geçmeye zorlandı.

    Üçüncü konfederasyon Hak-İş ise 1976 yılında İslamcı bir kadro tarafından kuruldu  Hak-İş 1990’lı yıllarda güç kazanmaya başladı ve özellikle 2000’li yıllarda AKP ile yakın ilişkilerinin sonucunda önemli ölçüde büyüdü. Günümüzde bu eğilim sürüyor. Türk-İş’in sendikalı işçileri temsil oranı düşerken Hak-İş’te belirgin bir artış yaşanıyor. Türk-İş’in temsil oranı (2013) yüzde 69’dan (2015) yüzde 59’a gerilerken, Hak-İş’in temsil oranı yüzde aynı dönemde 16’dan yüzde 27’ye yükseldi. Üç konfederasyon üyesi sendikalar arasında yoğun bir sendikal rekabet ve gerilimden söz etmek mümkün. Bu rekabetin en yoğun yaşandığı alanlardan biri de metal sektörüdür.

    Metal Sektöründe Çalışma İlişkileri

    Metal sektörü çalışma ilişkileri açısından lokomotif ve eğilim oluşturucu sektörlerin başında gelmektedir. 2015 itibariyle yaklaşık 1.5 milyon işçinin çalıştığı sektörde tüm işçilerin yüzde 12’si istihdam edilmektedir. Metal sektöründe otomotiv alt sektörü tayin edici paya sahiptir. Türkiye otomotiv sektöründe Renault (Ordu Yardımlaşma Kurumu, OYAK grubu), Ford (Koç grubu), Tofaş (Koç ve Fiat), Türk Traktör (Koç), Hyundai ve Toyota üretimde önemli paya sahip şirketler arasındadır. Otomotiv sektöründe Koç grubunun belirleyici bir ağrılığı bulunmaktadır. Sektördeki sendikalaşma oranı yüzde 16 ile genel sendikalaşma oranının üzerindedir. 2015 Temmuz istatistiklerine göre sektörde 230 bin civarında sendikalı işçi söz konusu. Ancak sektörde toplu pazarlık kapsamındaki işçi sayısı çok daha düşüktür. 2014 yılı sonu itibariyle sektörde 150-160 bin civarında sendika üyesi toplu sözleşme kapsamındadır.[viii]  Diğer bir ifadeyle sektördeki sendika üyelerinin yüzde 30’a yakın bölümü toplu pazarlık kapsamı dışındadır. Görece yüksek sendikalaşma oranları ve önde gelen şirketlerin toplu sözleşme kapsamında olmasına rağmen sektörde işçi ücretleri pek çok sektörün altındadır. Sektörde Türk metal tarafından temsil edilen kabuk bir sendikal yapıdan söz etmek mümkündür. Sektöre sayısal olarak şişkin ancak etkisiz bir sendikacılık hakimdir.

    Metal sektöründe üç büyük işçi sendikası faaliyet yürütmektedir. Bu üç sendika sırasıyla Türk-İş üyesi Türk Metal Sendikası, DİSK üyesi Birleşik Metal-İş  Sendikası ve Hak-İş üyesi Çelik-İş Sendikasıdır. Metal sektöründeki en büyük sendika Türk Metal’dir. 2015 Temmuz istatistiklerine göre Türk Metal 166 bin, Çelik-İş 32 bin ve Birleşik Metal 31 bin üyeye sahiptir. Ancak bu üye sayılarının brüt olduğunun ve toplu sözleşmeden yararlanan işçi sayısının (fiili sendika üyeliğinin) yüzde 25-30 daha düşük olduğunun altını çizmek lazım. Sektörde birçok bağımsız sendika olmasına karşın üye sayıları semboliktir ve kayda değer bir etkileri yoktur.

    Sektördeki en eski sendika  kökleri 1947’ye uzanan Birleşik Metal’dir. 1947’de Demir-İş adı ile kurulan sendika 1950’lerde Maden-İş adını aldı. Maden-İş Başkanı Kemal Türkler 1961’de Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) kuruluşuna öncülük etti. Başlangıçta Türk-İş üyesi olan Maden-İş 1967 yılında DİSK’in kuruluşunda lokomotif bir rol oynadı. Maden-İş 1960-1980 döneminde büyük ve etkili bir sendika olarak çalışma hayatında kritik bir rol oynadı. Maden-İş 1960 ve 1970’lerde büyük ölçekli grevlere ve direnişlere öncülük etti ve işçi hareketinde o dönemde yaşanan dinamizmin en önemli sembolü oldu. 1970’li yıllarda kamu metal işyerlerinde örgütlenmek isteyen Maden-İş ile Türk Metal arasında büyük gerilim ve çatışmalar yaşandı.  1970’lerin sonlarına doğru tırmanan şiddet ortamında Maden-İş ve DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler Temmuz 1980’de aşırı sağcı (ülkücü) teröristler tarafından öldürüldü.  Bu siyasal cinayet DİSK ve Maden-İş’e bir gözdağıydı. 12 Eylül 1980 askeri darbesini takiben DİSK ve üyesi birçok sendika gibi Maden-İş’in çalışmaları da durduruldu, yöneticileri tutuklandı ve idamla yargılandı. DİSK ve Maden-İş 1992 yılına kadar kapalı kaldı. Faaliyetlerinin durdurulmasının ardından, Maden-İş üyeleri sendikalarından istifa etmeye ve Türk Metal’e üye olmaya zorlandı.  Maden-İş’in üyelerinin bir bölümü ise bağımsız Otomobil-İş Sendikasına üye oldu. 1993 yılında yeniden faaliyete başlayan Maden-İş, Otomobil-İş Sendikası ile birleşerek Birleşik Metal-İş adını aldı.

    Türk Metal Sendikası,  1963 yılında Metal-İş federasyonu adıyla kuruldu. Maden-İş’in Türk-İş üyesi bir sendika olarak metal sektöründe faaliyet gösterdiği koşullarda Türk-İş üyesi bir başka sendikanın kurulması Türk-İş içinde tartışma yarattı. Bu yeni sendika Türk-İş içinde muhalif bir çizgide olan Maden-İş’e rakip olarak kurulmuştu. Maden-İş karşısında Metal-İş’in kurulması sektörde daha sonraki yıllarda da devam edecek sendikal rekabeti tetikledi. Metal-İş Başkanı Kaya Özdemir 1965 seçimlerinde Adalet Partisi (AP) milletvekili seçildi ve uzun yıllar Türk-İş yönetim ve icra kurulu üyeliği yaptı. 1975 yılında ise Türk Metal Başkanlığına 2009 yılında kadar (34 yıl) bu görevde kalacak olan Mustafa Özbek seçildi.[ix] Mustafa Özbek’in Genel Başkanlığa seçilmesiyle birlikte, sendika giderek otoriter tek adam zihniyetiyle yönetilmeye başladı ve sendikada Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve ülkücü hareketin etkisi belirgin bir biçimde arttı. Türk Metal, 1970’li yıllarda kamu metal işletmelerinde ağırlığa sahipken, özel sektörde Türkiye Maden-İş belirleyici sendika idi. İki sendika arasında ciddi yetki mücadeleleri yaşandı.

    12 Eylül darbesi sonrasında Maden-İş’in faaliyetlerinin durdurulmasının ardından MESS ve darbecilerin de desteğiyle Türk Metal’in sektördeki etkisi giderek artmaya başladı. 1980’li yıllarda MESS ve Türk Metal dönemin siyasal iktidarlarının da desteğiyle metal sektöründe yeni bir sendikal statüko oluşturdu. Bu yeni statükonun en önemli özelliği metal sektöründe ehlileştirilmiş bir sendikacılığın inşa edilmesi oldu. 1993 sonrasında metal sektöründe Türk Metal ile Birleşik Metal arasında yeniden yoğun bir sendikal gerilim ve mücadele yaşanmaya başlandı.  Aslında bu gerilim ve mücadele iki farklı sendikacılık anlayışının dışavurumu olarak da okunabilir.

    Metal sektöründe MESS ile üç işçi sendikası arasında grup toplu iş sözleşmesi imzalanmaktadır. Ancak işçi sendikaları kendi aralarında ortak bir tutuma sahip değildir. Türk Metal diğer sendikalar ile işbirliğine yanaşmamaktadır. Bu nedenle önce Türk Metal toplu iş sözleşmesini bağıtlamakta, ardından MESS diğer iki işçi sendikasına aynı sözleşmeyi kabul ettirmeye çalışmaktadır. Birleşik Metal ise yıllardır grup toplu iş sözleşmesi dayatmasına karşı çıkmaktadır. Nitekim son olarak Ocak 2015’te Türk Metal’in imzaladığı grup toplu iş sözleşmesini imzalamayı reddeden Birleşik Metal greve çıktı. Ancak grev bir gün sonra hükümet tarafından milli güvenlik gerekçesiyle ertelendi (fiilen yasaklandı). Türkiye’de grev ertelemesi aslında grev yasaklanması anlamına geliyor. Çünkü erteleme süresi sonunda tekrar greve çıkılamıyor.  Metal sektörünün son derece sınırlı bir bölümünde uygulanan grevin milli güvenlikle ilgisi olmadığı açıktı. Grev MESS ve diğer işveren örgütlerinin girişimi sonucunda ve asıl olarak ekonomik gerekçelerle ertelendi.[x] Metal grevinin sözde gerekçelerle ertelenmesi, işçilere MESS-Türk Metal cenderesi dışında başka bir seçenek bırakılmaması anlamına geliyordu.

    Sektördeki iki sendika, Birleşik Metal ve Çelik-İş uluslararası sendikal örgütlere üyedir. Her ikisi de IndustriALL Global Union (Küresel Sanayi İşçileri Sendikası) (IndustriAll) ve IndustriAll European Trade Union (Avrupa Sanayi İşçileri Sendikası) (IndustriAll Europe) üyesidir. Ancak Türk Metal uluslararası sendikal örgütlerin üyesi değildir. Türk Metal’in bu yöndeki başvurusu yıllardır kabul edilmemektedir. Birleşik Metal-İş Sendikası Türk Metal’in uluslararası sendikal örgütlere üyeliğine, bağımsız bir sendikal örgüt olmadığı, işveren yanlısı sendikacılık yaptığı ve sendika içi demokrasiyi işletmediği gerekçeleriyle itiraz etmektedir. Bu gerekçeleri dikkate alan uluslararası sendikal örgütler Türk Metal’in üyelik başvurusunu kabul etmiyor. Birleşik Metal, Türk Metal arasında yaşanan yoğun sendikal rekabet ihtilaflar karşısında referandum yoluyla işçilerin sendikal tercihlerinin belirlenmesi gerektiğini savunurken, Türk Metal referandum mekanizmasını kabul etmiyor. Bu nedenle işçileri hangi sendikanın temsil edeceğine ilişkin yetki davaları yıllarca sürebiliyor, toplu iş sözleşmesinin imzalanamaması nedeniyle  işçiler mağdur oluyor.

    Metal sektöründe büyük ve etkili bir işveren örgütü MESS faaliyet yürütmektedir. 1959 yılında kurulan MESS, Türkiye’nin en eski ve en etkili işveren örgütlerinden biri olarak bilinmektedir. Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) üyesi olan MESS, uzun yıllar boyunca işveren ve hükümet politikaları üzerinde ciddi bir etkiye sahip olmuştur. Eski MESS başkanı Turgut Özal, 1980 darbe hükümetinde başbakan yardımcılığı, ardından başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yapmıştır. MESS içinde Koç grubunun ciddi bir ağırlığı bulunmaktadır.

    Metal sektöründe yaşanan işçi direniş ve eylem dalgası bu tarihsel bağlam ve metal sektöründeki çalışma ilişkilerinin özellikleri ile birlikte ele alındığında daha iyi anlaşılabilir. 2015 metal işçi eylemleri bir tesadüf değil, işçi ile Türk Metal arasında uzun süredir devam eden gerilimin açığa çıkması, sektördeki fay hattının kırılmasıdır. Türk Metal sektördeki diğer sendikalarla işbirliğini reddederken ve işveren örgütü MESS ile sıkı işbirliği içinde bir sendikadır. Dahası Türk Metal’den ayrılıp diğer sendikalara geçenlerin işten atılmayla karşı karşıya kaldığı bilinmektedir.[xi] Nichols ve Suğur’un çalışması (2005) metal sektöründe sendika (Türk Metal) ve işçi ilişkilerinin kopukluğuna ilişkin çarpıcı bulgular içermektedir.[xii] Türk Metal sendikasının otokratik niteliği, sendikal demokrasiden uzaklığı ve işverenler ile yoğun işbirliği yanında, metal sektöründe rıza ve zora dayalı yöntemlerle kurulan emek denetimi ile paralel olarak sermayeyle uyumlu sendikalar aracılığıyla kurulan ek bir emek denetim mekanizmasının da söz konusu olduğu vurgulanmaktadır.[xiii]

    Metal Fırtına: 2015 Mayıs-Haziran Direnişinin Öyküsü

    Mayıs 2015’te patlayan ve Türkiye’nin önde gelen otomotiv şirketlerinde günlerce devam eden grev ve eylemlerin temel nedeni, işçilerin Türk Metal ve MESS arasında imzalanan üç yıllık[xiv] grup toplu iş sözleşmesine ve Türk Metal’in sendikacılık anlayışına yönelik tepkisidir. Direnişin patlak vermesine yol açan gelişme ise Bosch fabrikasında Türk Metal ile MESS arasında imzalanan toplu iş sözleşmesi olmuştur.  2012 yılında Bursa’da kurulu Bosch fabrikasında Türk Metal’den istifa eden 3500’e yakın işçi Birleşik Metal’e üye oldu. Ancak daha sonra işverenden gelen baskıların ardından işçilerin önemli bir bölümü Türk Metal’e geri döndü. Ancak iki sendika arasında yetki uyuşmazlığının çözülmesi yıllar aldı ve bu nedenle Bosch toplu iş sözleşmesinin imzalanması Nisan 2015’te gerçekleşti. Oysa metal grup toplu iş sözleşmesi Aralık 2014’te Türk Metal ile MESS arasında imzalanmıştı. Türk Metal gerek işçilerin Birleşik Metal’e gidişini engelleme amacıyla ve gerekse toplu iş sözleşmesinin gecikmesi nedeniyle Bosch’ta daha tatmin edici bir toplu iş sözleşmesi imzaladı. Metal direnişini tetikleyen gelişme, toplu iş  sözleşmeleri daha önce imzalanan işçilerin, Bosch toplu iş sözleşmesiyle sağlanan hakların kendilerine de uygulanması talebi oldu. İşçilerin ücret iyileştirmesi ile birlikte diğer talepleri ise Türk Metal’in işyerinden çıkması, işçilerin kendi temsilcilerini seçmesi ve işçilerin sendika tercihine karışılmaması şeklinde özetlenebilir.

    İşçilerin Bosch toplu iş sözleşmesinin kendileri de uygulanması talebi karşılık bulmayınca, önce Renault ardından ise Tofaş, Ford ve diğer bir dizi fabrikada işçiler iş bırakarak direnişe başladı.[xv] Metal işçilerinin direnişinin öncü sarsıntıları Renault ve Tofaş fabrikalarında 2015 Nisan ayının ortalarında başladı. Bu eylemlere Bursa’da kurulu Mako fabrikası işçileri de katıldı. İlk eylemler grev ve iş bırakmadan daha düşük profilli protesto eylemleriydi. Fabrika ve sendika binası önündeki yürüyüş ve protestolar 21 Nisan’da kent merkezinde büyük bir gösteriye dönüştü. Nisan ayının sonlarına doğru protesto eylemlerine Coşkunöz fabrikası işçileri de katıldı.  Topluca Türk Metal şube binasına giden işçilerin taleplerine sendika ‘hayır’ yanıtını verdi. Bunun üzerine işçiler Türk Metal Sendikasına 5 Mayıs’a kadar süre verdi ve bu sürenin dolmasıyla Türk Metal’den istifa etmeye başladılar. Sendikadan istifa eden işçilere sendikadan saldırılar olduğu bildirildi.[xvi] Mayıs ayının başlarında protesto eylemlerine Delphi, Valeo, SKT gibi yeni işyerleri de katıldı. 14 Mayıs’ta işveren sendikası MESS işçilere gönderdiği kısa mesaj ile toplu iş sözleşmesinin revize edilmeyeceğini bildirdi ve işçilerin eylemini yasa dışı ilan etti. 15 Mayıs 2015’ten itibaren ise metal işçilerinin eylemleri yeni bir aşamaya sıçradı: Yaygın grev ve iş bırakma. 15 Mayıs’ta önce Renault işçileri, ardından ise Tofaş ve Coşkunöz işçileri iş bıraktı.  MESS’in eylemi yasadışı ilan etmesinin ardından Türk Metal Sendikası Başkanı Pevrul Kavlak da ‘eyleme son verin’ çağrısı yaptı. Kavlak’a göre işverenin eyleme katılanları tazminatsız işten atma hakkı doğmuştu.[xvii] Ancak işçiler sendikanın bu çağrısına kulak asmadı. Tersine 18 Mayıs’ta Mako işçileri iş bıraktı. 20 Mayıs’ta ise direniş Bursa sınırlarını aştı Kocaeli ve Eskişehir’de kurulu Ford Otosan işçileri de direnişe başladı. Aynı gün Bursa’da direnişe Ototrim ve Valeo fabrikasında çalışan işçiler katıldı. 21 Mayıs’ta ise Ankara’da kurulu Türk Traktör işçileri direnişe destek verdiler.

    23 Mayıs’ta Tofaş ve Mako işçileri, taleplerinin bir bölümünün kabul edilmesi üzerine iş başı yaptılar. Kabul edilen talepler eylemlere katılan işçilerin işine son verilmemesi, işçilerin sendikal tercihlerine karışılmaması (Türk Metal’in işyerini terk etmesi) ve ücret iyileştirmesi şeklindeydi. Direnişin 12. gününde 27 Mayıs’ta Renault’da da anlaşma sağlandı. Renault’da sağlanan anlaşma daha kapsamlı oldu. Dokuz maddelik anlaşmada direnişe katılan işçilerin işten atılmaması, haklarında dava açılmaması, açılan davaların geri çekilmesi, sendika seçme serbestisi, işçilerin kendi seçecekleri temsilcilerin işveren tarafından muhatap alınması gibi hükümler yer aldı.  Ancak Renault’da sağlanan kazanımlar özellikle Koç grubuna bağlı işyerlerinde elde edilemedi. 2 Haziran’da Türk Traktör işçileri kısmi kazanımlarla direnişi bitirdi ancak işveren söz vermesine karşın direnişe katılan işçileri işten atmaya başladı.  Ford Otosan işçilerinin eylemi ise 15. gününde  talepler karşılanmadan sona erdi. Eylemin sona ermesinin ardından çok sayıda işçi işten çıkarıldı. Otomotiv fabrikalarından başlayan direniş Haziran ayı boyunca aralarında LG Arçelik’in de bulunduğu çeşitli metal fabrikalarında devam etti.

    Metal işçilerinin grev ve iş bırakmasına yönelik işveren ve Türk Metal sendikası kaynaklı iddialar eylemlerin yasadışı grev olduğu şeklindeydi. Türkiye’nin çalışma mevzuatı toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde uyuşmazlık çıkmasının ardından yapılacak menfaat grevleri dışındaki bütün grevleri yasa dışı grev olarak nitelendiriyor. Ancak bu mevzuata dayalı değerlendirmeler sınırlı ve yanıltıcı olacaktır. Öncelikle vurgulamak gerekir ki barışçı toplu eylem hakkı Türkiye’nin de taraf olduğu Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) sözleşmeleri ile güvence altına alınmış temel bir haktır. Sendikal haklarla ilgili ILO denetim organı olan Sendika Özgürlüğü Komitesi çeşitli kararlarıyla işçilerin barışçıl toplu eylem hakkını güvence altına almıştır. Bu kararlardan bazılarını şöyle özetlemek mümkündür:[xviii]

    1. Grev hakkı sadece toplu iş sözleşmesi uyuşmazlığı ile sınırlandırılamaz, işçilerin ve sendikaların eğer gerekli görürlerse daha geniş bir çerçevede ekonomik ve sosyal politikalara ilişkin memnuniyetsizlikleri açıklama hakları vardır.
    2. Grev türleri konusunda genel bir yasaklama uygun değildir. Sendika denetimi dışında yapılan düzensiz grevlerin (wild-cat strike), işi yavaşlatma, işi durdurma, işyeri işgali gibi eylemler, ancak bu eylemler barışçıl olmaktan çıktığında sınırlanabilir. Bir diğer ifadeyle barışçıl olması koşuluyla işi yavaşlatma, işi durdurma ve işyeri işgali eylemlerini örgütlenme özgürlüğü kapsamındadır.

    Dahası gerek İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi gerekse Avrupa Konseyi Sosyal Haklar Avrupa Komitesi çeşitli kararlarında barışçıl toplu eylemi temel bir hak olarak tanımlamıştır. Anayasanın 90. Maddesi temel hak ve özgürlüklere ilişkin onaylanmış uluslararası sözleşmeleri kanunların üstünde saymaktadır. Dolayısıyla iç hukukta yer alan 12 Eylül darbesi ürünü düzenlemeler gerekçe yapılarak metal işçilerinin eylemini yasadışı ilan etmek mümkün değil.  Nitekim barışçıl toplu eylem hakkı işçiler tarafından sayısız kez kullanılmıştır. Şişecam, SEKA, Yatağan ve TEKEL işçilerinin direnişleri ile daha başka onlarca direnişte barışçıl toplu eylem hakkı kullanıldı.  Ancak özellikle Koç grubu on binlerce işçinin katıldığı bu eylemin nedenlerini anlamak ve çalışanların taleplerini dikkate almak yerine eylemleri yasadışı ilan ederek direnişlere öncülük eden işçileri işten atmayı tercih etti.

    Direnişin Nedenleri

    Metal sektöründeki direniş dalgasının temel nedeni ücretlerin düşüklüğü olmuştur.  Metal sektöründe grup toplu iş sözleşmeleri kapsamındaki işçilerin saat ücretleri diğer sektörlere göre oldukça düşüktür. MESS üyesi şirketlerde çalışan işçilerin ücretleri diğer 16 işveren sendikası içinde 13. sırada yer almaktadır. MESS üyesi işyerlerindeki ücretler cam, petro-kimya, ilaç kimya ve kağıt gibi sektörlere göre yaklaşık yüzde 30 daha düşüktür. Metal sektöründen daha düşük ücretler sadece gıda, tekstil ve toprak sektöründe görülmektedir. Diğer tüm sektörler metal sektörünün üzerindedir. İşçilerin yüzde 45’e yakınının beş yıldan az kıdeme sahip olduğu ve yeni işçilerin ücretlerinin daha da düşük olduğu dikkate alınırsa direnişin motifi daha iyi anlaşılabilir.[xix]

    Direnişin bir diğer önemli nedeni Türk Metal Sendikasında cisimleşen otoriter, hantal, bürokratik, tepeden inmeci ve işveren güdümlü sendikal zihniyete karşı birikmiş öfkedir. Otoriter, merkeziyetçi ve sendikal demokrasiden yoksun yaklaşımı ile bilinen Türk Metal, işverenlerle işbirliğinin vermiş olduğu rehavetle üyeleri ile bağlarını iyice zayıflatarak tipik bir sendika oligarşisine dönüştü. Temsilci seçimlerinin yapılmaması, delege seçimlerinin göstermelik oluşu,  toplu iş sözleşmesi öncesi ve sonrası üyelerinin görüşlerine başvurulmaması nedeniyle işçilerin Türk Metal ile bağları iyice zayıfladı. Aslında bu sorunlar Türkiye sendikal hareketinde sadece Türk Metal’e özgü değil. Ancak Türk Metal bu zihniyetin en tipik ve sivri örneği olarak öne çıktı. Türk Metal’e gösterilen tepki işçilerde zaman zaman sendika karşıtlığı boyutlarına da vardı. Bu durum direnişler sırasında önemli bir zaaf oluşturdu ve Türk Metal’den ayrılan işçilerin başka bir sendikaya üyeliğini geciktirdi.

    Metal fabrikalarındaki direnişler birbiriyle koordinasyonu olmadan ancak birbirinden etkilenerek yayıldı. Direnişin tamamen kendiliğindenci bir temelde geliştiğinin ve sendikal veya siyasal bir yönlendirmeden uzak olduğunun altını çizmek gerek. Ancak otomotiv sektöründeki birbiriyle bağlantılı ve büyük ölçekli fabrikalar direnişin hızla yaygınlaşmasında önemli rol oynadı. Direniş ağırlıklı olarak Koç grubunda yaşandı. Koç ve MESS direnişi kırmak için ciddi çaba harcadı ve Türk Metal Sendikasından vazgeçmedi. İşçilerin  kazanımları şirketlere göre farklılıklar gösterdi. Renault’da işçilerin temel talepleri kabul edildi ve direniş nedeniyle kimse işten çıkarılmadı. Ancak Koç grubu fabrikalarında ise işçilerin kazanımları daha sınırlı oldu ve aksi yönde söz verilmesine karşın çok sayıda işçi işten atıldı. İşçilerin deneyimsizliği ve farklı fabrikalar arasında eşgüdüm ve dayanışmanın sağlanamaması nedeniyle her fabrika kendi başının çaresine baktı.

    Direnişin asıl muhatabı ve kaybedeni ise Türk Metal Sendikası ve orada cisimleşen otoriter ve sarı sendikacılık oldu. Metal işçisi nezdinde Türk metal ciddi bir prestij kaybı yaşadı. Kayıp sadece prestijle sınırlı kalmadı. Türk Metal’in Ocak 2015’te üye sayısı 177 bin 125 idi. Temmuz 2015’te bu sayı 166 bin 250’ye geriledi. Türk Metal’in üye kaybı 10 bin 875 olarak gözüküyor.[xx] Ancak bu sayı metal sektöründe yaşanan direniş dalgası sonucu ortaya çıkan istifa sayısını tam olarak yansıtmaktan uzaktır. Türk Metal’in Mayıs 2015 başı itibariyle üye sayısının ne olduğu bilinmeden direnişin gerçek etkisini  ölçmek zor olacaktır. Türk Metal’in aidat ödeyen, toplu iş sözleşmesi kapsamındaki üye kaybının çok daha fazla olduğunu söylemek mümkün. Türk Metal Sendikasının 120 bin civarında toplu iş sözleşmesi kapsamında üyesi olduğunu söylemek mümkün. Bir diğer ifadeyle Türk Metal aidat ödeyen üyelerinin yüzde onuna yakınını kaybetti. İstifa eden üyelerin ağırlıklı bölümü Bileşik Metal-İş Sendikasına üye oldu. Türk Metal Sendikası ise direnişin önemini, kapsamını ve sonuçlarını hafifseme ve yok sayma eğilimini sürdürüyor. İşçilerin temel taleplerini çözmek yerine Türk Metal sendika bütçesinden işçilere 625 lira yardım dağıtılacağını açıkladı.[xxi] Eylemler sonrası toplanan Türk Metal Genel Kurulu’nda konuşan Başkan Pevrul Kavlak metal işçisinin eylemlerini etkisiz göstermeye çalıştı. Örgütlü oldukları 680 işyerinin 59’unda direniş yaşandığını ve istifa edenlerin sayısının toplam üye sayısının yüzde 15’ini bulmadığını söyledi.[xxii] Oysa direnişin bu nicel verilerin ötesinde nitel olarak Türkiye otomotiv sektöründeki üç büyük şirketi ve  yan sanayinin önemli şirketlerini kapsadığı gerçeği ortada duruyor.

    Değerlendirme

    Türk Metal Sendikasından istifa eden işçiler bir sendikal ve siyasal yönlendirme ve öncülük olmaksızın, dahası dışsal dayanışma ve etkilere oldukça mesafeli yaklaşarak kendi örgütlülük ve dayanışmaları ile devasa eylemleri yönetti ve sermayenin en örgütlü olduğu Türkiye’nin lokomotif sektöründe uzun bir direniş sergiledi. Bu Türkiye çalışma ilişkileri tarihinde pek rastlanan bir durum değil. 2015 Metal direnişi, görkemli 15-16 Haziran 1970 işçi direnişi ve ağırlıkla kamu sektörünü kapsayan 1989 Bahar Eylemleri ile birlikte Türkiye işçi sınıfının en önemli kalkışmalarından biri olarak anılacak.

    2015 Metal direnişi Türkiye’de 12 Eylül sonrası inşa edilen sendikal statükoya karşı bir isyan olarak okunabilir. Otoriter, merkeziyetçi, bürokratik ve hantal Türk Metal sendikacılığına karşı bir tepki patlaması yaşandı. 2015 metal direnişi Türkiye’de son zamanlarda örneklerine rastlanmaya  başlanan sendikasız işçi direnişlerinin en önemli halkasıdır. Son yıllarda sendikasız işçi eylemleri kadar, üyesi oldukları sendikanın hantallığına ve pasifliğine tepki gösteren işçilerin hem işverene hem de sendikaya yönelik eylemleri görülmeye başlandı. Metal işçilerin direnişi bu  tür direnişlerin tepe noktası oldu.

    12 Eylül darbesi öncesinde işçilerin ezici çoğunluğu Türkiye Maden-İş Sendikası’nda örgütlü olan metal sektöründe darbe sonrasında yeni bir sendikal düzen inşa edildi. DİSK ve üyesi sendikaların faaliyetlerinin durdurulduğu, yöneticilerinin hapsedilip idamla yargılandığı bu günlerde metal sektöründe MESS ve Türk Metal işbirliği ile dikensiz gül bahçesi oluşturuldu. 12 Eylül darbesi sonrasında kurulan sendikal statüko ve endüstri ilişkileri rejimi sendikaları zayıflattı ve işlevsizleştirdi. Barajlarla ve yasaklarla beslenen bu rejim bir yandan sendikaları silikleştirirken öte yandan sendika içi demokrasiyi yok etti. Sendikal barajlarla güçlenen hantal, bürokratik ve işçiden kopuk sendika oligarşileri ortaya çıkmaya başladı. Sendikaların büyük bir bölümü işçi haklarını koruyan ve geliştiren örgütler olmaktan çıkarak, emek denetim mekanizmasının parçası haline geldi. Sendikacılık zayıflatılırken, sendikaların büyük bölümü işçiler için cam duvarlı bir hapishaneye, bir ‘panoptikon’ hapishaneye dönüştü. Metal sektörü ve Türk Metal bu emek denetim mekanizmasının adeta laboratuvarı oldu.

    Toplu iş sözleşmesi hazırlık ve imza aşamasında üyelerinin görüşüne başvurmayan, temsilcilerini seçimle işbaşına getirmeyen, demokratik delege seçimleri yapmayan, kısaca sendika içi demokrasiyi yok sayan sendikacılık bu direnişle önemli bir darbe aldı. İşverenle uyumlu ama işçiyle uyumsuz sendikacılık karşısında işçinin öfkesi patladı. Sendika oligarşileri için deniz bitti. Metal sektöründe kurulan otoriter sendikal düzen ile, dayatma toplu iş sözleşmelerle ve grev yasakları ile daha fazla yol almak oldukça zor. Metal işçilerinin 2015 direnişi demokratik, katılımcı ve şeffaf bir sendikacılık ve demokratik bir endüstri ilişkileri sistemi için ciddi bir umut anlamına geliyor. Metal işçilerinin 2015 eylemi Türkiye’de 12 Eylül sonrası kurulan endüstri ilişkileri sistemini ve sendikal statükoyu sarstı. Bu sarsıntının devam edeceğini söylemek kehanet olmayacak.

    Doç. Dr. Aziz Çelik, Kocaeli Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü Öğretim Üyesi

    Makaleyi şu şekilde referans vererek kullanabilirsiniz:

    Çelik, A. (Ekim, 2015), “Metal İşçilerinin 2015 Direniş ve Grev Dalgası Üstüne Bir Değerlendirme” Cilt IV, Sayı 10, s.21-37, Türkiye Politika ve Araştırma Merkezi (Research Turkey), Londra: Research Turkey (http://researchturkey.org/?p=9830&lang=tr)

    Sonnotlar

    [i]Aziz Çelik, “AKP Döneminde Sendikal Haklar: Sendikasız-Grevsiz Kaynaşmış Bir Kitleyiz!”,  Himmet, Fıtrat, Piyasa AKP Döneminde Sosyal Politika (Ed. Meryem Koray-Aziz Çelik) içinde, İstanbul: İletişim, 2015.

    [ii]Aziz Çelik (2015), “Turkey’s New Labour Regime under the Justice and Development Party,” Middle Eastern Studies, Volume 51, Number 4, July 2015.

    [iii]Murat Özveri, Türkiye’nin Toplu İş Sözleşmesi Yetki Sistemi ve Sendikasızlaştırma (1963-2009). Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayını, 2013.

    [iv]Onur Bakır ve Deniz Akdoğan, “Türkiye’de Sendikalaşma ve Özel Sektörde Sendikal Örgütlenme,” Türk-İş Dergisi, Sayı 383, 2009.

    [v]Aziz Çelik (2015), “AKP Döneminde Sendikal Haklar: Sendikasız-Grevsiz Kaynaşmış Bir Kitleyiz,” Himmet, Fıtrat, Piyasa AKP Döneminde Sosyal Politika içinde, Meryem Koray ve Aziz Çelik (Der), İstanbul: İletişim Yayınları.

    [vi]İşçiler ve kamu görevlileri ayrı çalışma ve sendika mevzuatına sahiptir ve ayrı örgütlenmek zorundadır. Dahası kamu görevlileri grev hakkından tümüyle yoksun olduğu için ve özgür toplu pazarlık yürütemedikleri için sendikalaşma açısından hesaba katılmaları oldukça zordur.

    [vii]Daha kapsamlı değerlendirmeler için bakınız: Aziz Çelik (2010), Vesayetten Siyasete Türkiye’de Sendikacılık (1946-1967), İstanbul: İletişim Yayınları.

    [viii]Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Çalışma İstatistikleri Bilgi Sistemi [Erişim Tarihi: 29 Temmuz 2015].

    [ix]Mustafa Özbek, 2009 yılında Ergenekon davası kapsamında tutuklanınca Türk Metal Genel Başkanlığından ayrılmak zorunda kaldı.

    [x]Aziz Çelik (2015), “Zırva tevil götürmez” Birgün, 26.02.2015.

    [xi]Özgür Öztürk , “Türkiye’de Sendikal Mücadele, Sermaye Birikimi, MESS ve Koç̧ Holding,” Praksis, Sayı 19, 2009,  ss. 337-361.

    [xii]Theo Nichols-Nadir Suğur, Global İşletme, Yerel Emek Türkiye’de İşçiler ve Modern Fabrika, İstanbul: İletişim Yayınları, 2005.

    [xiii]Hakan Koçak, “Metal İşçilerinin İsyanı Nelere İşaret Ediyor?” [Erişim Tarihi: 15 Ağustos 2015], Şuradan ulaşılabilir:

    http://www.birikimdergisi.com/guncel/metal-iscilerinin-isyani-nelere-isaret-ediyor

    [xiv]Toplu iş sözleşmeleri bir ile üç yıllık süreler için imzalanmaktadır. Ancak Türkiye’de toplu iş sözleşmelerinin neredeyse tamamı iki yıllık sürelerle imzalanmaktadır.  Üç yıllık toplu iş sözleşmeleri reel ücretlerin korunmasında daha etkisiz olduğu için tercih edilmemektedir.

    [xv]Direnişe ilişkin güncel bilgiler aksi belirtilmedikçe sendika1.org ve evrensel.net internet sitelerinden derlenmiştir.

    [xvi]Metal İşçisi istifa için ayağa kalktı, Türk metal çeteleri işçilere saldırdır. [Erişim Tarihi: 15 Ağustos 2015], Şuradan ulaşılabilir:

    http://www.sendika1.org/2015/05/metal-iscisi-istifa-icin-ayaga-kalkti-turk-metal-ceteleri-iscilere-saldirdi/#!

    [xvii]“Sendikadan ‘eyleme son verin’ çağrısı” Milliyet 18.05.2015. [Erişim Tarihi: 15 Ağustos 2015], Şurada ulaşılabilir:

    http://www.milliyet.com.tr/sendikadan-eyleme-son-verin-/ekonomi/detay/2060554/default.htm

    [xviii]ILO, Freedom of Association-Digest of Decisions and Principles of the Freedom of Association Committee of the Governing Body, Fifth (revised) edition, Geneva, 2006. Paragraf 531 ve 545.

     [xix]TİSK, 2013 Çalışma İstatistikleri ve İşgücü Maliyeti Araştırması, 2015.

     [xx]Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, İşkollarındaki İşçi Sayıları ve Sendikaların Üye Sayılarına İlişkin 2015 Temmuz Ayı İstatistikleri Hakkında Tebliğ, Resmi Gazete, 29 Temmuz 2015.

    [xxi] Türk Metal, 160 bin üyesine 100 milyon dağıtacak, [Erişim Tarihi: 15 Ağustos 2015], Şuradan ulaşılabilir:

    http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/29248874.asp

    [xxii]Pevrul Kavlak, Türk Metal 15. Genel Kurul Açış Konuşması, 1 Ağustos 2015 Ankara, Ankara. [Erişim Tarihi: 15 Ağustos 2015], Şuradan ulaşılabilir:

    http://www.turkmetal.org.tr/bu-genel-kurul–bir-milat-olacak_icerik_200174-1.html

    Assassination of Russian ambassador echoes Turkey’s tumultuous past of political violence (Türkçe)

    Bu makale yalnızca İngilizce dilinde yayınlanmıştır.

    Makaleye orjinal dilinde ulaşmak için buraya tıklayabilirsiniz.

    Çin, Uygurları Ağır İnsan Hakları İhlalleri ile Hedef Alıyor

    Kaynak: Uyghuramerican.org ©

    Çin, Uygurları Ağır İnsan Hakları İhlalleri ile Hedef Alıyor

    Özet

    Anavatanı kuzeybatı Çin’de bulunan Doğu Türkistan olan Uygur halkı, Türk kökenli bir etnik gruptur. Bu makalede anlatılacağı üzere, Çin hükümeti bölgedeki kontrolünü sürdürmek ve artırmak için Uygurları ağır insan hakları ihlalleri ile hedef almaktadır. Uygur anavatanında doğru habercilik yapmak güç bir hale gelmiştir. Çin sürekli şekilde Uygur gazetecileri tutuklamakta ve yabancı gazetecilerin bölgeden yaptıkları bildirimlere erişimi kısıtlamaktadır. Sonuç olarak, bölgedeki gelişmeler, özellikle şiddete başvurulan durumlar ile Çin hükümeti politikalarına karşı tavır alan Uygurların tutuklandığı durumlarda, yetersiz şekilde belgelendirilmektedir.

    ***

    Giriş

    Uygur Gazeteciliğine Kısıtlamalar

    Ağustos 2015’te, Washington DC’de bulunan Uygur İnsan Hakları Projesi (Uyghur Human Rights Project) (UHRP), 2008 yılında Çin’de gözaltına alınan Uygur gazeteci Mehbube Ablesh hakkında bir yazı yazdı. Tek suçu, sadece Mandarin dilinde eğitim ve Olimpiyatlar çerçevesinde Çin’in aldığı çok sıkı güvenlik önlemlerine yönelik Çin politikalarını sorgulamaktı.[1] 2010’da San Francisco’da bulunan Dui Hua grubu mahkumiyet süresinin 2011’de dolacağının farkına vardı; ancak üç yıllık mahkumiyet süresi uzun zaman önce sona ermesine rağmen, gözaltına alınmasından bu yana bulunduğu yeri kimse bilmiyor.[2] Dört yıl sonra, serbest bırakıldığına dair hala herhangi bir doğrulama yoktu.

    Ablesh’in göz altına alınması ve serbest bırakılmasını çevreleyen belirsizlik UHRP için tanıdık bir hikayeydi. UHRP Ablesh’in göz altına alınmasını Uygur gazeteciler üzerindeki daha geniş çaplı bir baskıyla ilişkilendiren bir bildiri yayınladı. UHRP Direktörü Alim Seytoff, Ağustos 2015’te “Diğer Uygur gazeteciler sadece insanları bilgilendirdikleri için uzun süreli hapis cezalarına maruz kaldılar. Bir ülkenin muhabir ve yazarlarını hapse atması güvenilir ve şeffaf bir yönetimle ilgilenmediğine dair açık bir göstergedir” diye yazdı.[3]

    UHRP’nin soruşturmasının ardından ortaya çıkanlar, Ablesh’in serbest bırakılmasıyla ilgili net cevaplar ortaya koymadı. Aslen 2008 yılındaki tutuklamayı ele almış olan Özgür Asya Radyosu (Radio Free Asia) (RFA) Uygur servisi, UHRP’nin gazeteci hakkındaki soruşturması üzerine haber yaptı. Daha sonra RFA Ablesh’in güvende olduğuna dair, beraberinde telefon numarası verilen bir email aldı. RFA Uygur servisi haberine göre, aradıklarında aldıkları yanıt ikna edici değildi.[4] Sonuçta, Ablesh’in güvende olup olmadığını kimse kesin olarak bilmiyor. Eğer öyleyse, hapishane hücresine geri döneceği korkusuyla gazetecilerle konuşmak konusunda temkinli davranıyor olabilir.

    Çin’deki Uygur gazeteciler sürekli olarak hedef alınmakta. Gazetecileri Koruma Komitesi (Committee to Protect Journalists) raporuna göre, Çin gazetecileri hapse atma konusunda dünya lideri ve hapse atılan 49 gazetecilerin 14’ü Uygur.[5] Bunların çoğu, 2009 yılında bölgenin başkenti Urumçi’deki olaylardan sonra yakalanmış olan internet gazetecileri. RFA de titiz habercilik sunmak amacıyla büyük bir masrafın altına girdi. Bir Uygur haber servisi muhabiri olan Shohret Hoshur’un üç erkek kardeşi, yaptığı habere misilleme olarak tutuklandı ve biri bugün hala hapiste.[6] Aile üyelerini hedef almak, Çin’in yurt içi ve dışında Uygurlara karşı uyguladığı genel bir taktik.[7]

    Çin’in Uygurlar hakkındaki bilgi üzerinde uyguladığı sıkı kontrol sonucunda, Mehbube Ablesh’in kesinlik kazanmayan serbest bırakılması örneğinde olduğu gibi, önemli olaylar hakkında çoğu kez belirsiz ve ikna edici olmayan haberler ortaya çıkmaktadır. 2014 yazından bir örnek bu noktayı göstermektedir:

    29 Temmuz 2014’te, Çin devletine bağlı basın, 24 saat öncesince, Yarkent Şehri’nde bıçaklı Uygur “teröristlerin” polis tarafından etkisiz hale getirilmeden önce düzinelerce görgü tanığını öldürdüğünü veya yaraladığını bildirdi. Aynı gün, Uygur Amerikan Derneği (Uyghur American Association),  olay yerindeki kaynaklara göre oradakilerin polisi hedef alan teröristler değil, Ramazan şenliklerine getirilen yasaklara karşı sesini yükseltmek için toplanan protestocular olduğunu ve emniyet güçlerinin göstericilere ateş açtığını bildirdi.[8]

    Yurtdışında bulunanlar olup biteni anlamakta zorlandı. 30 Temmuz’da BBC “Bu olayların hiçbiri bağımsız olarak doğrulanamıyor ve resmi basının şiddet olaylarını bu kadar geç duyurmasının nedeni açık değil” diye yazdı.[9] Sonraki gün, New York Times şöyle yazdı: “Sincan’da tırmanan karışıklığın arkasındaki gerçeği bulmak çok zor. Hükümet yasakları bağımsız gazeteciliği zorlaştırıyor ve bu tip siyasi tavrı açıkça belli olan meseleler hakkında yabancı gazetecilere bilgi veren Uygurlar ağır cezalara çarptırılabilmektedirler.”[10]

    2009’da Urumçi’de çıkan olayların ardından  Çin hükümetinin bilgiye erişime sınır getirmesi bir örüntü dizisini takip etti. Yetkililer bölgedeki internet ve mobil telefon ağını derhal servis dışı bıraktı. 3 Ağustos Pazar günü, devlet kontrolündeki medya yeni bir hikâye ortaya attı – etnik Han asıllı 35 kişi ve polisin vurduğu “terörist” olduğu öne sürülen 59 kişiden oluşan toplam 96 kişinin öldüğü bildirdi.[11] Günler sonra, internet üzerinden gönderdiği bir haberle olayda aslen binlerce insanın öldürüldüğünü yaydığı için bir Uygur tutuklandı.[12] Washington DC’de bulunan Uygur demokrasi lideri Rabia Kadir, farklı kaynaklara göre ayaklanmada en az 2.000 kişinin öldürüldüğünü bildirdi.[13]Yurtdışındaki insan hakları aktivistleri, olayı aydınlatmak üzere şeffaf bir soruşturma yürütülmesi talebinde bulundu.

    Ancak hiçbir soruşturma yapılmadı. Eylül 2014’te, Mark Stone Birleşik Krallık’taki Sky News için şöyle yazdı: “Geçtiğimiz ay, birkaç gazeteci bölgeye ulaşmayı denedi. Hepsi askeri barikatlarda durdurularak geri gönderildi.”[14] Yarkent’i ziyaret etmeyi başarmasına rağmen yanıtlar muğlaktı. Stone, “Bölgede mobil internet ağı halen çalışmıyordu. Yerel halk bize olaydan beri çalışmadığını söyledi. Ancak hiçbiri olay hakkında ayrıntılı bilgi vermedi. Nereye gidersek gidelim, aşırı derecede sindirildiklerini hissettik. Çin yetkililerinin yabancılarla konuşan herhangi bir Uygur’u gördüklerinde hapse attıkları biliniyor. Doğrulanamayan haberlere göre geçtiğimiz aylarda çeşitli suçlardan dolayı yüzlerce Uygur içeri alınmış.” diye yazdı. Haberin sonunda ise şöyle diyordu: “Ve böylece katliamın arkasındaki gerçeğe ulaşmayı başaramadık. Çin hükümetinin sindirme taktiği işe yaradı.”

    Mark Stone’un Eylül 2014’te Yarkent’e yaptığı ziyaretten beri, başka hiçbir yabancı gazeteci bölgeye gitmeye teşebbüs etmedi veya olayda ölenlerin toplam sayısını doğrulamaya yaklaşamadı. Ağustos 2015’te Özgür Asya Radyosu, Yarkent’teki çiftçilerin hükümet tarafından geçen yıl uygulamaya konan yeni kısıtlamalar yüzünden ekonomik zorluk çektiğini bildirdi.[15] Toplu tutuklamalar sonucunda tarlalar ekilemedi ve aileler yoksullaştırıldı ve de yerel halk dışarıya giderek iş aramaktan men edildi. Yarkent’ten gelen haberler iç karartıcı ve Temmuz 2014’teki olay ile ilgili sorular cevapsız kalmaya devam ediyor.

    2015’te, olaylar dizisi bir kez daha tekrarlandı. Bu defa, Özgür Asya Radyosu Eylül 2015’te bir madene yapılan saldırının 40 zayiatla sonuçlandığı haberini duyuran ilk kanal oldu – haber hiçbir Çin kanalında yayımlanmadı.[16] İki ay sonra, Kasım 2015’te Paris’te meydana gelen terörist saldırısının ardından, Çin nihayet Eylül’deki olayla ilgili bilgi verdi ve saldırıya ilişkin aralarında birkaç kadın ve çocuk da bulunan, terörist olduğu iddia edilen 17 şüphelinin Çin polisi tarafından öldürüldüğünü açıkladı.[17] Fransız gazeteci Ursula Gauthier, saldırıyı uluslararası terörizmden ziyade baskıcı Çin politikalarının tetiklemiş olabileceğini sorguladığında, Çin hükümeti kontrolündeki basının lekeleme kampanyasına hedef oldu ve 2015 sonunda gazeteci vizesi iptal edildi.[18]

    Doğu Türkistan, Xi Jinping’in 2013 yılında başlayan başkanlığından beri yakın tarihindeki en fazla şiddete tanık olmuştur, fakat bu olayları veya Çin’in Uygurlara karşı uyguladığı bu ağır tedbirleri belgeleyebilecek raporları açığa çıkaran özgür bir basın bulunmuyor. Uygurların gazetecilik yapmasının ve Uygular hakkında gazetecilik yapılmasının engellenmesi, Çin hükümetinin hem Uygurların dış dünyanın Uygarların durumunu anlayabilmesinin hem de Uygurların kendi yasal haklarının sistematik ihlalini tartışmalarının önüne geçmek amacını gerçekleştiriyor. Çin anayasası ve bölgesel özerklik yasaları Uygurların kendi dillerini konuşmak, dini uygulamalarını yerine getirmek ve ifade özgürlüğü de dahil olmak üzere pek çok özgürlüğünü garantilese de, bunlar çoğunlukla devlet politikaları ve uygulamaları aracılığıyla sekteye uğramaktadır.

    Çift Dilli Eğitim – Uygur Dilinin Okullarda Saf Dışı Bırakılması

    Uygur dil hakları Çin eğitim sisteminde saldırı altındadır. Hassas bir konu olarak  gazeteci Mehbube Ablesh’in hapse girmesine neden olan çift dilli eğitim modeli Uygur edebiyat dersleri için kısıtlı olarak uygulanmakta ve diğer tüm dersler Çince işlenmektedir. Doğu Türkistan’da bu model okul öncesi eğitime kadar tüm seviyelerde uygulanmaktadır. Anayasa ve Bölgesel Özerklik Yasasının teminatına rağmen, Uygurların çocuklarının devlet sisteminde anadilde eğitimini sağlamasına yönelik hakları engellenmektedir.

    Uygur diline karşı eğitim sistemindeki değişimde ortaya çıkan tehdit, UHRP’nin yakın zamanlı bir raporunda yer aldığı üzere devlet görevlilerinin Uygurca’yı “moderniteyle uyumsuz” olarak resmetmesinde de gözler önüne seriliyor.[19] Bu rapora göre, Uygur dili eğitim sisteminden katılımcı olmayan bir süreç sonucu kaldırıldı: “Daha geniş kalkınma politikası ile karşılaştırıldığında, ‘çift dilli eğitim’ planlamasında Uygur katılımı yoktu.”

    Çift dilli eğitim uygulaması bir ayrımcılık modelini takip etmiş ve Uygur öğretmenler ve öğrenciler bundan zarar görmüştür. Çift dilli eğitim sisteminde Çinli öğretmenlerin büyük bir çoğunluğu sadece Çince konuşabilir, Uygurca değil. Bununla birlikte, Uygur öğretmenler için her iki dilde akıcılık şarttır ve yeterli derecede Çince bilmeyen Uygur öğretmenler işsizlikle karşı karşıya kalmaktadır. Başka endüstrilerde de söz konusu olan bu trend, eğitim sektöründe açıkça belgelenmiştir. Özgür Asya Radyosu’nun haberine göre Çince’ye hakimiyetlerinin yetersizliği nedeniyle 2010-2011 yıllarında en az 1000 ilkokul öğretmeni işini kaybetti.[20]

    Etnik Han Çinlileri Çin’in iç bölgelerinden Doğu Türkistan’a taşımak için sürdürülen büyük bir nüfus değişimi seferberliğinin bir parçası olarak devlet, Çince öğretmenlerine teşvikler sağlayarak onların bölgeye yerleşmelerini cazip hale getirdi. Bu konu her ne kadar sistematik bir biçimde çalışılmamış olsa da, yurt dışında yaşayan Uygurların verdiği bilgilere göre, son zamanlarda gelen Han öğretmenlerin yetkinlikleri tartışmaya açıktır. Kaşgar’ın Yenişehir ilçesindeki bir ilköğretim okulunun eski bir öğretmeniyle yapılan röportaja göre, kendisiyle aynı programda, hükümet paketleriyle cezbedilen, aslında üniversite mezunu olması gereken sahte diplomalı veya daha az rekabet içeren 4 yıllık teknik okul mezunu 2 yıllık teknik okul mezunu onlarca kişi vardı. Öğretmen, ayrıca, ayrı ikamet nedeniyle hiçbir Han öğretmenin Uygurca öğrenme fırsatı bulamadığını söylemektedir.[21]

    Araştırmacı Guljennet Enayatulla Kaşgar’da çift dilli okul öncesi programın uygulanmasına yönelik zorluklar hakkında 2007 yılında bir makale yazdı.[22] “Hepsi [Uygur öğretmenler] Han dilinde [Çince] eğitim almalarına rağmen, çoğu, temel tonlama farklılıkları ve yanlış telaffuz nedeniyle kendilerini bu dilde kötü ifade etmektedirler… Bu ve diğer nedenlerden ötürü öğretmenler büyük bir zihinsel baskı yaşadılar ve onların en iyisi bile yeteneklerini tam olarak uygulayamadılar.” Öğrenciler içinse, “çocukların çoğu erken, orta ve ileri seviyedeki sınıflarda ezberci bir eğitimden geçiyor ve ezberledikleri şarkıların anlamlarını bilmiyorlardı.” Başka bir sınıfta, öğrenciler ders kitaplarını okumak zorundaydı, çünkü öğretmenlerinin kötü Çincesini anlayamıyorlardı. Bu hem Uygurlar için hem de sert bölgesel aksanı olan bazı Hanlar için geçerliydi.

    Dahası Mehbube Ablesh, Uygurların kendi dillerinde eğitim alma hakkını savunmasından dolayı hapse giren ilk Uygur değildir. Her ne kadar çift dilli eğitimi eleştirmese de, dilbilimci Abduweli Ayup, Kaşgar’da Uygur dilinde eğitim veren bir anaokulu açmak için yaptığı çalışmadan dolayı 2013’te hapse mahkum edildi. Çin’de ve yurt dışında eğitim gören Ayup’a 2009-2011 yıllarında Kansas Üniversitesi’ndeki eğitimi için Ford Vakfı burs verdi. Çin’e döndükten sonra, 2012’de, Ayup ve iki iş ortağı Kaşgar’da Uygur dilinde eğitim veren bir anaokulu açtı. Yetkililer, Mart 2013’te okulu kapatsa da, okul Ocak 2014’te tekrar açıldı.[23]

    Ayup ve ortakları 20 Ağustos 2013’te polis tarafından gözaltına alındı. Ayup yaklaşık dokuz ay boyunca herhangi bir resmi suçlama olmaksızın hapsedildi. Aralık 2013’te, aile üyeleri Ayup’un sağlık durumunun kötü olduğunu ve ailesinin kendisini ziyaret etmesinin ya da kendisine ilaç getirmesinin reddedildiğini Özgür Asya Radyosu’na anlattı.[24]Nihayet, 17 Mayıs 2014’te, Urumçi Savcılığı yayınladığı mektup Abdulweli’nin yasa dışı bağış toplandığına dair suçlamaları detaylandıran resmi bir yazı yayımladı. New York Times’a göre, kullandıkları para toplama yöntemleri arasında online bağış toplama ile “bal ve üzerine okul amblemi işlenmiş tişörtler satma” da vardı.[25] Ağustos ayında 18 aylık hapis cezasına çarptırıldı ve temyiz sonucu Ekim’de serbest bırakıldı.

    Böylece eğitim sistemi Uygurların dil haklarının ateş altında olduğu başlıca bir savaş alanı olarak ortaya çıkmıştır. Her ne kadar birçok Uygur iş piyasasında da Çince’yi bilecek şekilde çift dilli olmanın değerini bilse de, anaokulu kadar erken seviyeden itibaren Uygur dilinin okullardan zorla çıkarılması Uygurların eğitim sektöründe iş bulmalarını tehdit etmekte, Uygur gençliğinin eğitim kalitesini düşürmekte ve aynı zamanda bu gençlerin Uygur kimliğinin ana bileşenlerinden olan Uygur dilini hakkıyla öğrenme imkanlarını tehlikeye sokmaktadır.

    Dine Yönelik Kısıtlamalar

    Dilin yanı sıra din de Uygur kimliğinin bir başka önemli ayırt edici göstergesidir. Uygurlar İslam dinini, Budizm, Zerdüştlük, Nasturilik ve Şamanizm’in kesiştiği İpek Yolu’nda şekillenen zengin dini tarihlerinden de ilham alarak yaşamaktadırlar. Bu dinlerin her biri Uygurların dini miraslarının bir parçasıdır ve günümüz dini yaşayışlarında Sünni ve Sufi İslam’la birlikte iz bırakmıştır.[26] Resmi olarak ateizmi benimseyen ve tüm dinlerin uygulamalarını ağır bir biçimde düzenleyen Çin Komünist Partisi’nin hüküm sürdüğü Çin Halk Cumhuriyeti’nde, Uygurların dini özgürce yaşama hakları düzenli olarak ellerinden alınmaktadır.

    Çinli yetkililer Uygurların dini uygulamalarını gitgide yasadışılaştırma yoluna gitti. Camiye girmek gibi basit bir eylem bile şiddetli bir biçimde sınırlandı.[27] Camiye girmesi yasak olan bu insanlar arasında devlet memurları da bulunuyor. Çin sisteminde bu öğretmenler ve çok büyük olan devletin çalışanlarını da kapsıyor. Buna ek olarak, Komünist Parti üyeleri partinin resmi politikası olan ateizme uygun olacak şekilde herhangi bir dini etkinlikte bulunması yasak. Son ve en endişe verici olarak, 18 yaşın altındaki hiç kimse Çin’de bir camide ibadet hakkına sahip değildir.[28] Çin’in başka hiçbir yerinde bu acımasız uygulama yoktur. Gençlere ibadet konusunda böylesine bir sınırlama uygulanması Uygur dininin ve kültürünün yeni nesillere aktarımı açısından büyük bir tehlike yaratmaktadır.

    Çocukların dini eğitimini engellemek amacıyla, Çin’de devlet onayı olmaksızın dini eğitimi vermek de bir suçtur. Bu suç ağır bir şekilde cezalandırılır. Bir örnek olarak, Gulca şehrinden Merdan Seyitakhun, Uygur çocuklara dini eğitim verdiği için 2008’de ‘ayrılıkçı eylemlerde’ bulunduğu gerekçesiyle ömür boyu hapse mahkum edildi. 2008 yılının Mart ayından Haziran’a kadar, yetkililer İslam’ı öğretmeleri nedeniyle Gulca ve Nelka şehirlerinden 11 Uygur erkeği göz altına aldı. Özgür Asya Radyosu’na konuşan Merdan’ın babası şunları söyledi: “Hükümet onları dini öğretmek, yasa dışı dini eylemlerde bulunmak ve ‘ülkeyi bölmek’le suçladı… Onlar ahlâkı, dini ve iyi işler yapmayı sokaktaki gençlere öğretiyorlardı.”[29]

    İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün Uygurlara yönelik olan dini kısıtlamalarla ilgili 2005’te yayımladığı bir raporda, çocuklara yönelik ne ölçüde bir din eğitimi yasağının bulunduğuna yönelik bir ışık tuttu. Bir ebeveyne göre, “Bu bir Uygur okulu ve burada çalışanlar çoğunlukla Uygur. Ne var ki ne evde ne de işte çocuklarla din hakkında konuşmaya müsaade edilmiyor. Sadece konuşuyorsunuz ve bu hukuka aykırı. Kendi oğluma bile İslam’dan bahsetmeme izin verilmiyor. Bu nasıl mümkün olabilir?[30]Bununla birlikte rapor, bir okulun öğrencilerin dini ibadetine yönelik gerçekleştirilen azarlamalara da yer vermekteydi: “Okulumuzdaki bazı öğrenciler, yani çocuklarınız, namaz kılıp oruç tuttukları ve bazı dini etkinliklerde yer aldıkları için derslere tam anlamıyla konsantre olamadılar. Böylece Özerk Bölge Eğitim Komisyonu’nun 1996 tarihli ve 5 numaralı belgesinde belirttiği çocukların dini etkinliklerde (ibadet etme, oruç tutma ve diğer dini etkinlikler) bulunması yasağını ve okul kurallarını ihlal etmişlerdir.[31]

    Okul yetkilileri düzenli olarak Ramazan ayında oruç tutan gençleri engellemekte ve hatta okulda yemek yemeye zorlamaktadırlar. New York Times’in 2008’deki haberine göre, Uygurların Ramazan süresince oruç tutmalarına yönelik düzenlemeleri kapsayan düzenlemeler bölgelere göre değişiklik gösteriyordu.[32] Bazı bölgesel yönetimler restoranların gündüz saatlerinde açık tutulmasını şart koşan düzenlemeleri Ramazan’dan önce web sitelerinde duyurdu. Özellikle gençlerin oruç tutmalarına yönelik uygulama  ciddiydi: Kaşgar’daki yerel üniversite öğrencileri gün boyunca yemek yemeye zorladı ve onların akşamüstü ailelerine katılıp oruç açmalarını önleme amacıyla kampüsten ayrılmalarını engelledi. Kaşgar halkının verdiği bilgiye göre, üniversite kapıları kapatıldı ve daha yüksek duvar örülmeden önce kampüs duvarının üzerine duvar boyunca cam kırıkları yerleştirildi.

    Son yıllarda normal Uygur dini yaşantısının evlilikten cenazelere kadar olan çeşitli görünümlerine karşı daha kazla sınırlamalara gidildi.[33] Özgür Asya Radyosu tarafından yapılan resmi internet yayınına göre, Hotan şehrindeki Uygurların birtakım Müslüman isimlerini alması yasaklandı.[34] Bu konudaki diğer önemli bir hedef de Uygurların dış görünümüydü – erkekler için sakal, kadınlar için baş örtüsü. Sakal ve baş örtüsü üzerindeki bölgesel yasaklardan hareketle başkent Urumçi de 2015’in Ocak ayından itibaren baş örtüsünü yasakladı.[35] Polisin evden eve aramalara girişip zorla kadınların baş örtüsünü çekmesi ve herhangi bir itiraza şiddetle karşılık vermesi bu yasakların acımasızca uygulandığını göstermektedir.[36]

    Yetkililer mezar adı da verilen türbe ziyareti ve türbe bayramlarını yasaklayarak Uygurların dini ibadetlerinin bir başka yönünü de ortadan kaldırdılar. Araştırmacı Rian Thum’a göre, yetkililer, bir zamanlar Uygurların bölgesel dini yaşayışlarının önemli bir parçası olan belli başlı tüm türbe bayramlarını yasakladılar. Uyguların hareketliliğini sınırlama amaçlı büyük bir seferberliğin önemli bir parçası olarak, köylülerin ibadet için başka bir köye seyahatleri sınırlandı.[37] Yakın zamanlı bir olayda polisin kendi köylerinden başka bir köyde ibadet etmeye çalışan köylüleri vurması, özellikle bu hükmün uygulanmasındaki acımasızlığı göstermektedir.[38]

    Çin devletinin Uygur dilinin okullardan uzaklaştırmasına yönelik politikalarıyla birlikte Uygur dinine yönelik ağır düzenlemeler Uygur kimliğinin özünün asimile olmasını hedeflemektedir. Bu da Çin’in kendi yasalarında teminat altına alınmış olan kendi dilini konuşma ve dini ibadetlerini yerine getirme özgürlüklerini açıkça ihlal etmektedir. Bunun yanında, devlet, Uygurların şu anki durumları hakkında özgürce konuşma haklarını da engellemektedir. Yalnızca uluslararası habercilerin Uygurların durumunu gözler önüne sermesi değil, Çin’deki Uygurların da düşüncelerini dile getirmeleri, özellikle de internette, engellenmektedir.

    İnternet Özgürlüğü

    2000’lerin başında internet, Uygurlara, toplumlarını etkileyen konuları tartışabilecekleri ve Doğu Türkistan’daki gelişmeleri Uygur dilinde takip edebilecekleri yeni bir alan sağladı. Uygurları hem birbirlerine hem de dış dünyaya bağlayan ve Uygur alfabesinde yayın yapan çeşitli web siteleri geliştirildi. Bu siteler arasında en popüler olanları kullanıcıların birbirleriyle yazışmak maksadıyla kaydoldukları BBS (Bülten Panosu Servisi)  forumlarıydı. Yenilikçi genç Uygurlar web sitesi kodlamak için teknik beceri geliştirdiler ve kendilerine Uygur dilinde çevrimiçi bir platform oluşturdular.[39]

    Tün bunlar, 5 Temmuz 2009’da değişti. Haziran 2009’da Güneydoğu Çin’de birkaç Uygur işçinin öldürülmesi üzerine Urumçi’deki internet kullanıcıları, soruşturma yapılması ve katillerin yargılanması için yetkililere çağrıda bulunmak amaçlı barışçıl protesto düzenlediler. Bu gösteri Çin makamları tarafından sert bir şekilde bastırıldı ve şiddet şehrin bir ucundan diğer ucuna yayıldı. Bunun yankıları büyük oldu. Genç Uygurlar yakalandı, yargısız infazla birçok insan katledildi, fakat o zamandan bu güne dek 5 Temmuz’da kaybolan, tutuklanan ya da öldürülenlerin sayısı hala bilinmiyor.[40]

    Temmuz 2009 öncesinde Uygurlar tarafından yaratılan bu çevrimiçi platform, yetkililerin çıkan olaylara tepkisiyle yok edildi. Tüm bölgede, başta internet ağı olmak üzere, uluslararası arama ve mesaj atma servisi de kullanılamaz hale getirildi. Eşi benzeri görülmemiş bu internet kesintisi 10 ay boyunca, yani Mayıs 2010’a kadar sürdü. Bu durumun, bölgesel ekonomi üzerinde olduğu kadar kişisel iletişim üzerinde de önemli etkisi oldu.[41] İnternet erişimini kısa süreli kesme stratejisi Çin devleti tarafından çalkantılı bölgelerde sürekli kullanılan bir taktik olsa da, kesintinin süresi ve bağlantısı kesilmiş coğrafi alanın büyüklüğünün daha önce dünyada eşi benzeri görülmemişti.

    Bütün Uygur siteleri de dahil olmak üzere bölgedeki tüm web siteleri kapatıldı. O zamana kadar en popüler üç web sitesinin BBS forumlarında 200 binden fazla kullanıcı bir araya gelmiş ve bu kullanıcılar 145 bini aşkın başlıkta 2 milyondan fazla gönderiye katkıda bulunmuştu.[42] Bütün bunlar internet ağından temizlendi. Muazzam bir dijital kitap yakma olarak adlandırılan bu hareketle yılların konuşmaları ve söylemleri silindi.[43] O sıralarda Uygurların internet erişiminin tamamen kapatılmasının ardında yatan neden ise, Uygurların habercilik yapmasını önleyerek kaybolan insanların, hukuk dışı cinayetlerin ve adeta bir salgın halindeki polis vahşetinin kayıt altına alınmasının önüne geçme amacıydı.

    Ayrıca tüm yetenekli Uygur ağ yöneticileri toplanarak hapse atıldı. CPJ’de kaydedilen sayıma göre hapsedilmiş 14 Uygur gazeteciden altısı, – Memetjan Abdulla, Tursunjan Hezim, Gulmire Imin, Niyaz Kahar, Nijat Azat, Gheyrat Niyaz – 5 Temmuz öncesi web sitelerinde çalışmaktan tutuklandı.[44]

    5 Temmuz 2009 öncesi en göze çarpan web sitesi ekonomist Ilham Tohti tarafından yürütülüyordu. Ilham Tohti tanınmış bir Uygur akademisyen ve Pekin’deki Minzu Üniversitesi’nde ekonomi profesörüydü. Tohti’nin sitesini özel yapan şeylerden biri sadece Uygurca değil aynı zamanda Çince de olmasıydı. O, bu siteyi Uygur ve Han ulusu toplumları arasında bir köprü olarak tasarladı ve burası iki grup arasında diyalog için nadir platformlardan biriydi.

    Profesör Tohti saygı duyulan bir ekonomist ve akademisyen olarak web sitesini, Çince ekonomik analizler yapmak için bir platform olarak kullandı. Sitede görüldüğü üzere temel amacı, yerli Uygurlarla muazzam sayıda olan Han göçmenleri arasındaki ilişkiyi güçlendirmek ve yerli Uygurlar için bölgedeki kalkınmanın ekonomik etkilerini çalışmaktı.[45]  2009’daki kesintinin ardından Prof. Dr. Tohti internet sitesini yurt dışına taşıdı ve 2010’da yeniden açtı. Çin’in Uygurları Çince eğitme çabalarını göz önünde bulunduran Prof. Dr. Tohti, Doğu Türkistan’daki CCP yönetiminin sadık bir destekleyicisi olarak bu politikanın başarısını belirtti ve bu yönetiminin hem Uygurlar hem de Han için kalitesini artırmayı hedefledi.

    Yine de Prof. Dr. Tohti, Çin makamları tarafından sürekli rahatsız edildi ve 15 Ocak 2014’te tutuklandı. 23 Eylül 2014’te uluslararası standartların çok altında sayılabilecek bir yargılama ile ömür boyu hapis cezasına mahkum edildi.[46] Aralık 2014’te Ilham Tohti’nin 7 öğrencisi de 8 yıla kadar hapis cezası aldılar. Perhat Halmurat, Shohret Nijat, Mutellip Imin, Abduqeyyum Ablimit, Atikem Rozi, Akbar Imin and Luo Yuwei (Yi etnik grubundan) Profesör Tohti’nin web sitesi olan Uighurbiz’de[47] yaptıkları gönüllü çalışmalardan dolayı ceza aldılar.

    Şiddet ve Kaçış

    Çin’in Uygur kimliğini asimile etmeyi hedefleyen politikaları, bu politikaların sert bir şekilde takibi ve Uygurların kendilerini ilgilendiren konuları tartışmak için her teşebbüslerine karşı devletin sürekli sert önlemler alması iki eğilime yol açtı: Şiddet olaylarına karışan Uygurların sayısının artması ve Uygurların yurtdışına kaçarak sığınma ve mülteci statüsü araması.

    Çin’deki Uygurları etkileyen şiddet olaylarının raporlarının artması ışığında UHRP , 2013-2014 yılları arasında Uygurların dahil olduğu 125 şiddetli olayını analiz etti. Raporlardaki bariz trendler alarm vericiydi; özellikle ölü sayısı, iki yılda 715’ti (bu sayı 2014’te Yarkent’te öldürülenleri kapsamıyordu). Ölen kişilerin sayılarına bakıldığında, her olayda saldırıların faili olduğu iddia edilen yaklaşık dört kişiye karşı iki sivil ve bir devlet görevlisi öldürüldü. Etnik kökenleri bilinenler arasında ise her bir olayda dört Uygur’a karşı bir Han hayatını kaybetti.[48]

    Doğrulanabilir raporlama eksikliği, medya raporlarındaki karışıklık ve pek çok durumda da devlet tarafından medya karartmasıyla yerel internet kesintisi bu olayların en belirgin özelliği oldu. 125 olaydan sadece 37’si, yani %30’u, Çin medyasında rapor edildi. [49]Ayrıca Çin’in medyayı susturma stratejisi, herhangi bir olayın detaylarını, sebeplerini, ölü sayısını ve tutuklamaları da karanlıkta bırakıyor.

    Çin’in çok yönlü baskısıyla yüzleşen birçok Uygurlu, aileleriyle birlikte zulümden kurtulmak için Çin’den kaçmaya teşebbüs ettiler. Buna cevap olarak Çin devleti dış politika kartını oynayarak güç gösterisinde bulundu ve komşu ülkeleri, topraklarında bulunan Uygurları Çin’e geri göndermeye teşvik etti; batı sınırlarında bunu büyük ölçüde de başardı. Kırgızistan ve Kazakistan gibi batıdaki ülkelere baskı uyguladı ve bu iki ülke sığınma talebindeki Uygurları sınır dışı etti.[50] Benzer şekilde Pakistan ve Nepal de geçtiğimiz yıllarda Uygurları sınır dışı etti.[51]

    Batı sınırlarında artan engellerle karşılaşan Uygurlar, sığınmacı olarak Türkiye’de yaşayan bir gruba katılma amacıyla, Çin’in iç taraflarından Güney Asya’ya doğru bir kaçış rotası takip etmeye başladılar. Çin’in ekonomik ve diplomatik baskılarına boyun eğen Güney Asya ülkeleri Uygurları geri gönderince, bu rotanın da en az diğeri kadar tehlikeli olduğu ortaya çıktı. 2009 yılında Kamboçya’dan 20 Uygur geri gönderilince, New York Times gazetesi Kamboçya’nın Çin ile 1 milyar dolar değerinde 14 anlaşma imzaladığını yazdı.[52] 2010’dan 2014’e, Malezya,[53] Myanmar,[54] Vietnam,[55]Tayland[56] ve Laos[57] Doğu Türkistan’dan kaçan herkesi zulümle yüzleşmek üzere Çin’e sınır dışı etti. 2014 yılında Vietnam’dan Çin’e dönen bir Uygur Guangxi’de hapishanede “yasadışı seyahat” suçundan 11 aylık cezasını çekerken “gizemli koşullar altında” öldü.[58]

    Türkiye, Orta Asyalıların ve daha yakın bir zamanda Güney Asyalı mültecilerin sınır dışı edilmesi konusunda yaşanan krizde kritik bir rol oynadı. Çin’den kaçan ve ardından 2013 yılında yetkililer tarafından Tayland’da olduğu tespit edilen yaklaşık 400 Uygur’dan oluşan bir grup konusunda kısa bir süre önce Tayland’da yaşanan fiyaskoda da yine oldukça belirgin bir rol oynadı. Uygurlar yeni bir ülkeye yerleştirme için uzatılmış süre beklerken, mülteci kamplarındaki şartlardan dolayı en az bir çocuk hayatını kaybetti.[59]Son olarak Temmuz 2015’te, Tayland hükümeti Uygurların 159’unu mülteci olarak tanıdı ve Türkiye’ye yeniden yerleştirilmelerine izin verdi. Günler sonra Tayland Uygurların 109’unu, zulüm ve işkence görmekle karşı karşıya oldukları Çin’e geri göndereceğini ilan etti. Daha da kötüsü, ayrı çıkan kararlardan dolayı aileler parçalandı ve anne babalar çocuklarından ayrıldı.[60]

    Evlerinde kalan milyonlarca Uygur’un geleceği üzerinde kara bulutlar asılı duruyor. Geçtiğimiz günlerde Çin, Orta Asya, Güney Asya, Orta Doğu, ve Avrupa’yla bağları güçlendirmek için büyük çaplı bir kalkınma projesi olan İpek Yolu Ekonomik Kemer projesini teklif etti. Bu proje geçmiş projelerle benzer bir yörünge takip edeceğe benziyor – Uygurlara danışma eksikliği, zorla yerleştirme ve geleneksel Uygur şehir ve tarım alanlarının tahrip edilmesi. Çok fazla sayıda Çinli yerli halkın ayrımcılık yaşadığı sektörlerde çalışmak için bölgeye taşınmaya devam edecek.

    Bu arada geleneksel Uygur kültürü için hareket alanı, artan dinsel kısıtlamalarla, yükselen sadece Çince dil eğitimiyle ve Uygurların hareketliliğine getirilen sınırlamalarla küçülmeye devam ediyor. 2009 yılında kapatılan web sitelerinin yerini yenileri aldıysa da, internette bile otosansür nedeniyle aktif kullanıcılar Uygur toplumunu etkileyen sorunları bağımsız bir şekilde tartışamıyor ve büyük bir ihtimalle İlham Tohti’nin Uighurbiz sitesi gibi yeni bir web sitesi bir daha Çin’de açılmayacak. Çin Başbakanı Xi Jinping’nun yönetimi altında etnik Han halkı için bile hak savunucularının alanı daraldı, ve insan hakları avukatları ve eylemcileri üzerinde çok büyük bir devlet baskısı var. Çin devletinin radikalleşmeye ilişkin iddialarının ve Uygur vatandaşlarının polisin vahşet uyguladığına ilişkin suçlamalarını araştırmak bir yana dursun, Uygurları etkileyen olaylarla ilgili haberler bile sınırlandırılmaya devam edecek ve hem yurt içindeki hem de yurt dışındaki gözlemciler ölenlerin ve tutuklananların sayılarını ortaya çıkarmak için çabalamaya devam edecektir.

    Bu bağlamda, Türkiye ve Amerika Birleşik Devletleri gibi ülkeler tarafından Çin zulmünden kaçan Uygurlara sağlanan güvenli sığınak çok önemli. Yurt dışında yaşayan Uygurlar vatanlarındaki insan hakları ihlallerini tartışma ve Çin’in Uygur halkı üzerindeki baskısı hakkında dünyayı bilgilendirme özgürlüğüne sahip. Ayrıca Uygur topraklarında yaşanan karışıklığı çözme konusunda doğru bir yol sunan yorumlarıyla bilinen İlham Tohti gibi Çin’deki siyasi tutukluların hakları için mücadele etmede de kritik bir rol oynuyorlar. Açık ve şeffaf olunması, ciddi düzeydeki insan hakları ihlallerine çözüm getirmek ve en nihayetinde Doğu Türkistan’da barışı sağlamak konusunda kilit noktalardır.

    Sonuç

    Yakın geçmişte, Çin, basını susturma yoluyla Uygur kimliğine ve bilhassa genç nesillere aktarılmasına karşı bir asimilasyon kampanyası başlattı. Uygur dili aşamalı olarak müfredattan çıkarıldı, Mandarin Çincesini akıcı olarak konuşamayan öğretmenlerin görevine son verildi ve kendi ana dilinde eğitimi destekleyen Uygurlar tutuklandı. Dini kısıtlamalar önemli ölçüde arttı ve Uygur çocuklarının eğitimi Uygur dini ibadet şeklini kontrol altına almak isteyen hükümet kampanyasının odağı haline geldi. Dini giyim, Ramazan ayında oruç tutmak gibi geleneksel ibadetler ve dini festivallere kısıtlama getirildi.

    Uygurların internette ifade özgürlüğünü engellemek için internet kullanımı da sıkı kontrollere bağlanmış durumda. İlk zamanlarda Uygur dilindeki web siteleri bazı sosyal meselelere bir tartışma alanı sağladıysa da, 2009’da çıkan karışıklıktan sonra, Çin, bölgede internet erişimini 10 ay süreliğine engelledi, Uygur web sitelerini sildi ve Uygur dilindeki en büyük sitelerin yöneticilerini tutukladı. Ilımlı Uygur alimi Ilham Tohti, Uygurların Han Ulusu ile iletişim kurmasına imkan veren Mandarin bir site kurduğu için 2014’te tutuklandı. Bölgede internet erişiminin tekrar açılmasından sonra ise, internet kullanımı otosansür ve sıkı düzenlemeler ile karakterize edilir hale geldi.

    Bölgede bağımsız gazetecilik ve Uygurların ifade özgürlüğünün yokluğunda, Çin dışında bulunan gözlemcilerin Uygur halkının insan hakları konusundaki durumunu tayin etmesi, bölgede ölüm vakalarının giderek artan bir düzeye ulaşması bağlamında zorlaştı. The Uyghur Human Rights Project (Uygur İnsan Hakları Projesi), 2013-2014 yılları arasında Çin içinde ve dışında meydana gelen şiddet vakalarına yer veren ve gazeteciler tarafından hazırlanmış olan medya raporlarını inceledi. Analiz sonuçları Uygurlar arasında en yüksek ölüm oranının bu olaylar sırasında gerçekleşme eğilimi gösterdiğini ortaya koydu. Haberciliğe uygulanan kısıtlar nedeniyle, Çin Hükümeti tarafından kaç Uygur’un öldürüldüğü ve tutuklandığı kesin olarak ifade edilememektedir. Bununla beraber, Çin politikalarında reforma gitmediği takdirde, yasa dışı ölüm ve zorla kaybetme trendlerinin devam etmesi olasıdır.

    Artan sayıda Uygur’un ülkeyi terk etmesiyle beraber, Çin komşu ülkelere yurt içinde tutuklanmak üzere iade edilmeleri konusunda baskı uyguladı. Çin’i terk etmeyi başarmış olan Uygurların tanıklıkları, Uygur anavatanındaki mevcut durumu takip etmek açısından önem taşımakta olup Uygur diasporası Uygurların insan haklarını savunmak konusunda büyük bir gücü temsil etmektedir. Bu bağlamda, mültecileri destekleme ve Çin’in Uygur insan hakları ihlalini açıkça protesto etme şeklindeki uluslararası müdahale kritik önem taşımaktadır.

    Greg Fay, Proje Yöneticisi, Uygur İnsan Hakları Projesi, Uyghur American Association

    Makaleyi şu şekilde referans vererek kullanabilirsiniz:

    Fay, G. (Nisan, 2016), “Çin, Uygurları Ağır İnsan Hakları İhlalleri ile Hedef Alıyor”, Cilt V, Sayı 4, s.6-26, Türkiye Politika ve Araştırma Merkezi (Research Turkey), Londra: Research Turkey (http://researchturkey.org/?p=11236&lang=tr)

    Son notlar

    [1] Hoshur, Shohret. “Uyghur Worker Sacked, Detained. (Uygur İşçi Kovuldu, Tutuklandı).” 8 Eylül 2008. Radio Free Asia. [Erişim tarihi 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://www.rfa.org/english/news/uyghur/radio-09082008141404.html

    [2] Dui Hua. Summer 2010. “Official Responses to Uyghur Prisoner List Reveal Information on Unique Cases. (Uygur Tutuklu Listesine Verilen Yanıtlar Benzersiz Durumlar hakkındaki Bilgileri Aydınlatıyor),” [Erişim tarihi 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://www.duihua.org/work/publications/nl/dialogue/nl_txt/nl40/nl40_3a.htm

    [3]Uyghur Human Rights Project. 25 Ağustos 2015. “China: Seven years after her arrest, assure international community on the condition of jailed Uyghur reporter Mehbube Ablesh. (Çin: Tutuklanmasından yedi yıl sonra, tutuklu Uygur gazeteci Mehbube Ablesh’in durumu hakkında uluslararası toplumu temin etti),” [Erişim tarihi 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:
    http://uhrp.org/press-release/china-seven-years-after-her-arrest-assure-international-community-condition-jailed

    [4] Radio Free Asia. 26 Ağustos 2015. “Sabiq zhurnalist mehbube ableshning qoyup bérilgenliki melum bolmaqta. [Former journalist Mehbube Ablesh may have been released. (Eski gazeteci Mehbube Ablesh serbest bırakılmış olabilir)]” [Erişim tarihi 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://www.rfa.org/uyghur/qisqa_xewer/mehbube-ablesh-08262015164435.html

    [5] Committee to Protect Journalists. 1 Aralık 2015. “2015 prison census: 199 journalists jailed worldwide. (2015 hapishane sayımı: Dünya genelinde 199 gazeteci tutuklu).” [Erişim tarihi 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    https://cpj.org/imprisoned/2015.php

    [6] In 2014, three of Hoshur’s brothers were imprisoned. Two of them were released in December 2015, and the third is currently serving a 5-year sentence. On their release, (2014’te, Hoshur’un üç erkek kardeşi tutuklandı. Aralık 2015’te ikisi serbest bırakıldı ve üçüncüsü 5 yıl hapis cezasına çarptırıldı) bkz: Forysthe, Michael. 31 Aralık 2015. “China Frees 2 Brothers of U.S. Reporter for Radio Free Asia. (Çin, Özgür Asya Radyosu için çalışan ABD muhabirinin 2 kardeşini serbest bıraktı),” New York Times. [Erişim tarihi 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://www.nytimes.com/2016/01/01/world/asia/china-xinjiang-brothers-radio-free-asia.html.

    On their imprisonment in retaliation for Hoshur’s work (Hoshur’un yaptığı habere misilleme olarak tutuklandıklarında), bkz: Forsythe, Michael. 31 Temmuz 2015. “A Voice from China’s Uighur Homeland, Reporting from the U.S. (Çin’e bağlı Uygur Anavatanından bir ses, ABD’den bildiriyor)” New York Times. [Erişim tarihi 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://www.nytimes.com/2015/
    08/01/world/asia/a-voice-from-chinas-uighur-homeland-reporting-from-the-united-states.html

    [7] Fay, Greg. 26 Ocak 2015. “Silencing Uyghurs: A Family Affair (Uygurları Susturmak: Bir Aile Sorunu).” Huffington Post. [Erişim tarihi 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://www.huffingtonpost.com/greg-fay/chinas-harassment-of-uygh_b_6543868.html

    [8] Uyghur Human Rights Project. 29 Temmuz 2014. “UAA Condemns State Violence against Uyghur Civilians in Elishku Township (UAA, Elishku’da Uygur sivillere devlet eliyle uygulanan şiddeti lanetliyor).” [Erişim tarihi 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://uhrp.org/press-release/uaa-condemns-state-violence-against-uyghur-civilians-elishku-township.html

    [9] BBC. 30 Temmuz 2014. “China Xinjiang: Violence ‘kills or injures dozens’ (Çin, Xinjiang: Şiddet ‘düzinelerce insanı öldürüyor veya yaralıyor’).” [Erişim tarihi 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://www.bbc.com/news/world-asia-china-28539762

    [10] Jacobs, Andrew. 30 Temmuz 2014. “After Deadly Clash, China and Uighurs Disagree on Events That Led to Violence (Şiddetli Çatışmadan sonra, Çin ve Uygurlar arasında şiddete yol açan olaylar hakkında anlaşmazlık çıktı).” New York Times. [Erişim tarihi 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://www.nytimes.com/2014/07/31/world/asia/china-xinjiang-uighurs-deadly-violence.html

    [11] Rauhala, Emily. 4 Ağustos 2014. “China Now Says Almost 100 Were Killed in Xinjiang Violence. (Çin, Sincan’daki şiddet olaylarında 100’e yakın ölü olduğunu söylüyor)” Time. [Erişim tarihi 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://time.com/3078381/china-xinjiang-violence-shache-yarkand/

    [12] Radio Free Asia. 11 Ağustos 2014. “China Holds Uyghur Netizen Over Yarkand Massacre Claims. (Çin, Yarkent’teki katliam iddialarından ötürü Uygur internet kullanıcısını alıkoydu),” [Erişim tarihi 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://www.rfa.org/english/news/uyghur/violence-08112014142007.html

    [13] Hoshur, Shohret ve Qiao Long. 5 Ağustos 2014. “‘At Least 2,000 Uyghurs Killed’ in Yarkand Violence: Exile Leader. (Yarkent’teki Şiddet Olaylarında en az 2.000 Uygur öldürüldü: Başkanı Sürün)” Radio Free Asia. [Erişim tarihi 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://www.rfa.org/english/news/uyghur/yarkand-08052014150547.html

    [14] Stone, Mark. 2 Eylül 2014. “Rare Visit To Town At Centre Of Massacre Claims. (Katliam İddialarının Ortasındaki Şehre Seyrek Ziyaret)” Sky News. [Erişim tarihi 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://news.sky.com/story/1328589/rare-visit-to-town-at-centre-of-massacre-claims

    [15] Kashgari, Jilil. 18 Ağustos 2015. “Uyghur Farmers Struggle to Make Ends Meet One Year After Massacre in Yarkand. (Yarkent’teki Katliamdan Bir Sene Sonra Uygur Çiftçiler Geçimini Sağlamakta Zorlanıyor)” Radio Free Asia. [Erişim tarihi 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://www.rfa.org/english/news/uyghur/farmers-08182015150105.html

    [16] Hoshur, Shohret. 22 Eylül 2015. “Knife Attack at Xinjiang Coal Mine Leaves 40 Dead, Injured. (Sincan Kömür Madeni’nde Bıçaklı Saldırı Geride 40 Ölü ve Yaralı Bıraktı),” Radio Free Asia. [Erişim tarihi 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://www.rfa.org/english/news/uyghur/attack-09222015150820.html. Subsequent rumors placed the death toll as high as 110. (Sonraki söylentiler ölü sayısını 110’a kadar çıkardı). Bkz: Hoshur, Shohret. 30 Eylül 2015. “Death Toll in Xinjiang Coal Mine Attack Climbs to 50. (Sincan Kömür Madeni’ndeki Saldırı sonucunda ölü sayısı 50’ye ulaştı).” Radio Free Asia. [Erişim tarihi 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://www.rfa.org/english/news/uyghur/attack-09302015174319.html

    [17] Hernandez, Javier. 19 Kasım 2015. “Police in China Kill 17 Linked to Mine Attack, Report Says. (Habere göre Çin’de polis maden saldırısıyla ilişkili 17 kişiyi öldürdü).” New York Times. [Erişim tarihi 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://www.nytimes.com/2015/11/19/world/asia/police-in-china-kill-17-linked-to-mine-attack-report-says.html

    [18] Philips, Tom. 31 Aralık 2015. “Ursula Gauthier: foreign media must fight China censorship, says expelled journalist. (Ursula Gauthier: Sınır dışı edilen gazeteci, dış basın Çin’deki sansüre karşı mücadele vermelidir, diyor)” The Guardian. [Erişim tarihi 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://www.theguardian.com/world/2015/dec/31/ursula-gauthier-foreign-media-must-fight-china-censorship-says-expelled-journalist

    [19] Uygur İnsan Hakları Projesi. 20 Mayıs 2015. “Uyghur Voices on Education: China’s Assimilative ‘Bilingual Education’ Policy in East Turkestan.” [Erişim tarihi: 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://uhrp.org/press-release/uhrp-releases-report-bilingual-education-east-turkestan%E2%80%94uyghur-voices-education.html

    [20] Abdilum, Mihray. 23 Eylül 2011. “Uyghur teachers are losing their jobs as authorities ramp up bilingual education in Xinjiang.” Radio Free Asia. [Erişim tarihi: 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://www.rfa.org/english/news/uyghur/teachers-09232011160635.html

    [21] Ilshat. 4 Nisan 2015. “民族压迫中被牺牲的维吾尔儿童[Uyghur Children Sacrificed by Ethnic Pressure].” Boxun. [Erişim tarihi: 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://boxun.com/news/gb/pubvp/2015/04/201504040842.shtml#.VS6DPZTF-VU

    [22] Anaytulla, Guljennet. 2008. “Present State and Prospects of Bilingual Education in Xinjiang: An Ethnographic Perspective.” Chinese Education and Society, 41:6, s. 37-49.

    [23] Sulaiman, Eset. 31 Ocak 2014. “Investigations Into Case of Jailed Uyghur Language Activist Extended.” Radio Free Asia. [Erişim tarihi: 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir: http://www.rfa.org/english/news/uyghur/language-01292014183031.html

    [24] Sulaiman, Eset. 27 Aralık 2013. “Uyghur Activist ‘Very Weak’ in Prison, Denied Family Visits.” Radio Free Asia. [Erişim tarihi: 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://www.rfa.org/english/news/uyghur/activist-12272013153041.html

    [25] Jacobs, Andrew. 11 Mayıs 2014. “A Devotion to Language Proves Risky.” The New York Times. [Erişim tarihi: 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://www.nytimes.com/2014/05/12/world/asia/a-devotion-to-language-proves-risky.html

    [26] Uygur din uygulamalarının temellerine ulaşmak için bakınız: Uygur İnsan Hakları Projesi. 30 Nisan 2013. “Sacred Right Defiled: China’s Iron Fisted Repression of Uyghur Religious Freedom.” [Erişim tarihi: 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://uhrp.org/uhrp-news/sacred-right-defiled-%E2%80%93-repressing-uyghur-religious-freedom

    [27] a.g.e.

    [28] Çin üzerine kongresel idare komisyonu. 30 Haziran 2009. “Draft Regulation in Xinjiang Could Strengthen Legal Prohibitions Over Children’s Freedom of Religion.” [Erişim tarihi: 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://www.cecc.gov/publications/commission-analysis/draft-regulation-in-xinjiang-could-strengthen-legal-prohibitions

    [29] Mihray. 5 Haziran 2009. “Uyghur Men Sentenced.” Radio Free Asia. [Erişim tarihi: 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://www.rfa.org/english/news/uyghur/sentence-06052009123936.html

    [30] Human Rights Watch. 12 Nisan 2005. “Devastating Blows: Religious Repression of Uighurs in Xinjiang.” [Erişim tarihi: 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    https://www.hrw.org/news/2005/04/12/china-religious-repression-uighur-muslims

    [31] a.g.e.

    [32] Wong, Edward. 18 Ekim 2008. “Wary of Islam, China Tightens a Vise of Rules.” New York Times. [Erişim tarihi: 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://www.nytimes.com/2008/10/19/world/asia/19xinjiang.html

    [33] Dinle ilgili kısıtlamaların bazı örnekleri için bakınız: Uygur İnsan Hakları Projesi 8 Mayıs 2014. “BRIEFING: China attempts to criminalize every aspect of Uyghur religious belief and practice.” [Erişim tarihi: 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://uhrp.org/press-release/briefing-china-attempts-criminalize-every-aspect-uyghur-religious-belief-and-practice

    [34] Sulaiman, Eset. 24 Eylül 2015. “Chinese Authorities Ban Muslim Names Among Uyghurs in Hoten.” Radio Free Asia. [Erişim tarihi: 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://www.rfa.org/english/news/uyghur/chinese-authorities-ban-muslim-names-among-uyghurs-in-hotan-09242015120656.html

    [35] Grose, Tim and James Leibold. 5 Şubat 2015. “China’s Ban on Veils is Destined to Fail.” Foreign Policy. [Erişim tarihi: 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://foreignpolicy.com/2015/02/05/chinas-ban-on-islamic-veils-is-destined-to-fail/

    [36] Fay, Greg. 2 Şubat2015. “China Imposes Burqa Ban on Muslim Uyghur Minority.” Newshub. [Erişim tarihi: 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    https://www.the-newshub.com/international/policing-uyghur-womens-religious-expression

    [37] Türbe festivalinde yapılan yasaklara ilişkin CESS’nin yıllı konferansında Rian Thum tarafından yazılan yorumlar, George Washington University, Ekim 2015. Bakınız: Thum, Rian. The Sacred Routes of Uyghur History. 2014. Harvard University Press.

    [38] Uygun American Derneği. 18 August 2013. “UAA Condemns Shootings by Police During Religious Celebration.” [Erişim tarihi: 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://uhrp.org/press-release/uaa-condemns-shootings-police-during-religious-celebration.html

    [39] A UHRP report documents the collective excitement for the new websites: Uyghur Human Rights Project (UHRP raporu yeni internet siteleri için heyecanı rapor ediyor: Uygur İnsan Hakları Projesi). 6 Haziran 2014. “Trapped in a Virtual Cage: Chinese State Repression of Uyghurs Online (Sanal Kafeste Hapsedilmek: Çin Devletinin Uygurlara Çevrimiçi Baskısı).” [Erişim tarihi 20 Ocak 2016], Şuradan Ulaşılabilir:

    http://uhrp.org/press-release/trapped-virtual-cage-chinese-state-repression-uyghurs-online.html

    [40] 5 Temmuz 2009 sonrası Uygurlara muamele, tutuklamalar ve ortadan kaybolmalarla ilgili daha fazla bilgi için Human Rights Watch raporu “We Are Afraid to Even Look for Them (Onları aramaya bile korkuyoruz).” ’e bakabilirsiniz. 20 Ekim, 2009. [Erişim tarihi 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    https://www.hrw.org/report/2009/10/20/we-are-afraid-even-look-them/enforced-disappearances-wake-xinjiangs-protests

    Ayrıca bakınız: Uygur İnsan Hakları Projesi. 1 Temmuz 2010. “Can Anyone Hear Us? Voices From The 2009 Unrest In Urumchi (Bizi Duyabilen Var mi? Urumchi’deki 2009 Olaylarından Sesler).” [Erişim tarihi 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://uhrp.org/press-releases-uaa-and-uhrp-reports/can-anyone-hear-us-voices-2009-unrest-urumchi

    [41] Uyghur Human Rights Project. 6 Haziran 2014. “Trapped in a Virtual Cage: Chinese State Repression of Uyghurs Online (Sanal Kafeste Hapsedilmek: Çin Devletinin Uygurlara Çevrimiçi Baskısı)”. UHRP raporu yeni internet siteleri için heyecanı rapor ediyor: Uygur İnsan Hakları Projesi).” [Erişim tarihi 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://uhrp.org/press-release/trapped-virtual-cage-chinese-state-repression-uyghurs-online.html

    [42] Ibid.

    [43] Szadziewski, Henryk ve Greg Fay. 22 Temmuz 2014. “How China Dismantled the Uyghur Internet (Çin Uygur İnternetini Nasıl Ortadan Kaldırdı).” The Diplomat. [Erişim tarihi 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://thediplomat.com/2014/07/how-china-dismantled-the-uyghur-internet/

    [44] Committee to Protect Journalists (Gazetecileri Koruma Komitesi). 1 Aralık 2015. “2015 prison census: 199 journalists jailed worldwide (2015 hapis sayımı: Tüm dünyada 199 gazeteci hapiste).” [Erişim tarihi 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    https://cpj.org/imprisoned/2015.php

    [45] Ilham Tohti’nin “My Ideals and the Career Path I Have Chosen (Seçtiğim Kariyer Yolu ve İdeallerim)” isimli otobiyografisine bakabilirsiniz. China Change. [Erişim tarihi 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://chinachange.org/2014/04/06/my-ideals-and-the-career-path-i-have-chosen/

    [46] Uyghur American Association. 23 September 2013. “Uyghur American Association condemns harsh sentencing of Ilham Tohti (Uygur Amerikan Derneği Ilham Tohti’ye verilen cezayı kınıyor).” [Erişim tarihi 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://uhrp.org/press-release/uyghur-american-association-condemns-harsh-sentencing-ilham-tohti.html. Ayrıca, Beyaz Saray, Amerikan Dışişleri Bakanı John Kerry ve Avrupa Birliği cezayı kınadı ve Birleşmiş Milletler Keyfi Gözaltı Çalışma Grubu Prof. Dr. Tohti’nin cezasını keyfi ilan etti. Temyiz mahkemesi 21 Kasım 2014’te kapalı kapılar ardında yapıldı ve reddedildi.

    [47] Martina, Michael. 9 Aralık 2014. “China jails seven students of Uighur scholar for separatism.” (Çin Uygur akademisyenin 7 öğrencisini bölücülük suçu için tutukladı). Reuters.

    [Erişim tarihi 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://uk.reuters.com/article/2014/12/09/uk-china-rights-xinjiang-idUKKBN0JN0B020141209

    [48] Daha fazla bilgi için tüm rapora bakabilirsiniz: Uygur İnsan Hakları Projesi. 3 Mart 2015. “Legitimizing Repression: China’s ‘War on Terror’ Under Xi Jinping and State Policy in East Turkestan (Baskıyı meşrulaştırmak: Xi Jinping rejimi altında Çin’in “terörle savaşı” ve Doğu Türkistan’da devlet politikaları).” [Erişim tarihi 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://uhrp.org/press-release/legitimizing-repression-china%E2%80%99s-%E2%80%9Cwar-terror%E2%80%9D-under-xi-jinping-and-state-policy-east

    [49] Ibid.

    [50] Kırgızistan ve Kazakistan’ın 1990lar ve 2000lerde Uygurları sınır dışı etmesiyle ilgili daha fazla bilgi için: Blua, Antoine. 21 Ocak 2004. “Central Asia: Kyrgyz Rights Activists Call For End To Deportation Of Uyghurs To China (Orta Asya: Kırgız Aktivistler Uygurların Çin’e Sınır Dışı Edilmesinin Sona Ermesini İstiyor).” Radio Free Europe. [Erişim tarihi 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://www.rferl.org/content/article/1051264.html

    Kazakistan hakkında daha fazlası için: UNHCR. 17 Kasım 2006. “Kazakhstan: UNHCR concerned for Chinese Uighur asylum seeker (Kazakistan: Birleşmiş Milletler Çinli Uygurlu Sığınmacılar için Endişeli).” [Erişim tarihi 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://www.unhcr.org/455d9a3e4.html

    Ayrıca bakiniz: Fay, Greg. 20 Haziran 2011. “Uighur refugee extradited by Kazakhstan, held in China (Kazakistan tarafından sınır dışı edilen Uygur mülteci Çin’de tutuluyor).” CPJ Blog. [Erişim tarihi 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    https://cpj.org/blog/2011/06/uighur-refugee-extradited-by-kazakhstan-held-in-ch.php

    [51] Pakistan için bakınız: Hoshur, Shohret. 10 Ağustos 2011. “Pakistan Deports Uyghurs (Pakistan Uygurları Sınır Dışı Ediyor).” Radio Free Asia. [Erişim tarihi 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://www.rfa.org/english/news/uyghur/pakistan-08102011175506.html

    Nepal için bakınız: Fautré, Willy. 19 Haziran 2008. “Extradition of Uyghurs to China in violation of international law (Uygur suçlularının Çin’e uluslararası hukuka aykırı olarak iade edilmesi).” Human Rights Without Frontiers. [Erişim tarihi 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://www.david-kilgour.com/2008/Jun_21_2008_08.htm

    [52] Mydans, Seth. 21 Aralık 2009. “After Expelling Uighurs, Cambodia Approves Chinese Investments (Kamboçya Uygurları sınır dışı ettikten sonra Çin yatırımlarını onaylıyor).” New York Times. [Erişim tarihi 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://www.nytimes.com/2009/12/22/world/asia/22cambodia.html

    [53] Malezya’nın 2011’de 11 Uygur’u sınır dışı etmesiyle ilgili bakınız: Turdush, Rukiye. 20 Aralık 2012. “Deported Uyghurs Jailed (Sınır dışı edilen Uygurlar tutuklandı).” Radio Free Asia. [Erişim tarihi 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://www.rfa.org/english/news/uyghur/malaysia-12202012181314.html

    2012’de Malezya’dan sınır dışı edilen 6 Uygurlu için bakınız: Ponnudurai, Parameswaran. 4 Şubat 2013. “Malaysia Hit for Deporting Uyghurs.” Radio Free Asia. [Erişim tarihi 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://www.rfa.org/english/news/uyghur/deport-02042013020002.html.

    [54] Myanmar’ın 2010’da 17 Uygur’u sınır dışı etmesiyle ilgili: Uyghur American Association. 26 Ocak 2010. “Uyghur American Association condemns pattern of Uyghur refugee refoulement following reported deportations from Myanmar (Uygur Amerikan Derneği, Myanmar’dan sınır dışı edilenlerin bildirilmesinin ardından Uygur mültecileri sınır dışı etme düzenini kınadı).” [Erişim tarihi 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    https://uyghuramerican.org/article/uyghur-american-association-condemns-pattern-uyghur-refugee-refoulement-following-reported

    [55] Two Uyghurs were deported from Vietnam on an unknown date (İki Uygur Vietnam’dan bilinmeyen bir tarihte sınır dışı edildi): Hoshur, Shohret. 10 Aralık 2009. “Uyghurs Missing in Vietnam (Vietnam’da Uygurlar Kayıp).” Radio Free Asia.

    http://www.rfa.org/english/news/uyghur/uyghursmissing-12102009115848.html

    2014’te Vietnam 11 Uygur’u sınır dışı etti: Lam, Mac. 21 Nisan 2014. “Second Group of Chinese Nationals Detained in Vietnam (İkinci Grup Çin vatandaşları da gözaltına alındı).” Radio Free Asia. [Erişim tarihi 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://www.rfa.org/english/news/uyghur/vietnam-04212014191111.html

    [56] Human Rights Watch. 10 Ağustos 2011. “China/Thailand: Account for Uighur Man Turned Over to Chinese Officials (Çin/Tayland: Çin Yetkililerine Teslim Edilen Uygurları Açıklayın).” [Erişim tarihi 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://www.hrw.org/news/2011/08/10/chinathailand-account-uighur-man-turned-over-chinese-officials.

    [57] Hoshur, Shohret. 15 Aralık 2010. “Laos Deports Seven Uyghurs (Laos yedi Uygur gencini sınır dışı etti).” Radio Free Asia. [Erişim tarihi 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://www.rfa.org/english/news/uyghur/deport-12152010183037.html

    [58] Sulaiman, Eset. 13 Ekim 2014. “Uyghur Youth Dies in Prison After Being Held For Illegal Travel to Vietnam (Vietnam’a yasadışı yollarla geçtiği ettiği için tutuklanan Uygur genci hapiste hayatını kaybetti).” Radio Free Asia. [Erişim tarihi 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://www.rfa.org/english/news/uyghur/death-in-prison-10132014181516.html

    [59] Juma, Mamatjan. 29 Nisan 2015. “Death of Boy in Thailand Highlights Plight of Hundreds of Uyghur Detainees (Tayland’daki Çocuğun Ölümü, Yüzlerce Uygur Tutuklunun Vahim Durumunu Gözler Önüne Seriyor).” Radio Free Asia. [Erişim tarihi 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://www.rfa.org/english/news/uyghur/death-04292015161150.html

    [60] Uyghur American Association. 9 Temmuz 2015. “Uyghur American Association strongly condemns Thai government decision to forcibly return Uyghur refugees (Uygur Amerikan Derneği Tayland hükümetinin Uygur mültecileri zorla geri gönderme kararını kınıyor).” [Erişim tarihi 20 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://uhrp.org/press-release/uyghur-american-association-strongly-condemns-thai-government-decision-forcibly-return

    Nükleer Gelişmelerle Birlikte Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın Denetim Rejiminin Zayıflaması

    *Kaynak: Bloomberg ©

    Nükleer Gelişmelerle Birlikte Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın Denetim Rejiminin Zayıflaması

    Özet

    1968 tarihli Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması 1970’te yürürlüğe girince, Antlaşma’ya taraf ve nükleer silah sahibi olmayan devletlere birtakım yükümlülükler getirmiştir. Antlaşmaya göre, bahsi geçen devletler nükleer materyalin nükleer silah programlarına yönlendirilmesinin önlenmesi ve nükleer enerjiye geçişte nükleer materyalin silah kullanımı için saptırılmamasını sağlamak üzere Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın nükleer tesislerde yapacağı denetimlere izin vermeyi taahhüt etmişlerdir. Ne var ki Antlaşma’nın VI. maddesinde öngörülen “silahsızlanma taahhüdü” yerine getirilmeyince nükleer silah sahibi olmayan bazı devletler de nükleer güç arayışına girmişlerdir. Bu doğrultuda, söz konusu devletlerin nükleer faaliyetlerini gerçekleştirdikleri tesislerin Ajans’ın erişimine kapatması ve nükleer güçlerin Ajans’tan bağımsız hareket ederek şüpheli kitle imha silahları bulunan bazı devletlere karşı savaş açması, Ajans’ın denetim rejiminin zedelenmesine zemin oluşturarak silahsızlanma rejimindeki yeni gelişmelere yol açmıştır. Bu gelişmeler sonucunda nükleer silahların yayılma riski de artmıştır. Silahların kontrolü gerekçesiyle bazı ülkelerde gerçekleştirilen rejim değişikliğinin silah denetiminden çok siyasallaşmış bir eylem olmasının engellenmesi için, öncelikle uluslararası denetim ajanslarına yönelik oluşan tereddütlerin giderilmesi gerekmektedir. Bu çerçevede uluslararası denetimlere öncelik verilerek nükleer silah sahibi olmayan devletlerin nükleer faaliyetleri hakkında güvenilir istihbaratın elde edilmesi silahsızlanma rejiminin güçlenmesi için önemli adımlar olacaktır.

    ***

    21. yüzyıl, Non-Proliferation Treaty’den (Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması) (NPT)[1] kaynaklanan bir dizi yükümlülüklerin ihlali ve özellikle silahsızlanmaya yönelik, ABD’nin müttefikleri ile birlikte 2003 yılında Irak’a karşı düzenlediği ilk önleyici savaşı (preemptive war) ile dikkat çekmektedir. 20 Mart 2003 tarihinde ortaya çıkan Irak Savaşı nükleer silahların yayılmasının önlenmesi açısından ciddi endişeler oluşturmuştur. United Nations Special Commission’ının (Birleşmiş Milletler Özel Komisyonu) (UNSCOM) 1990’larda başlattığı kitle imha silahlarının denetimi ve kontrollerine, United Nations Monitoring, Verification and InspectionCommission’ının (Birleşmiş Milletler Gözlem, Doğrulama ve Teftiş Komisyonu) (UNMOVIC) 2003 yılına kadar devam etmiştir.[2] Her iki komisyonun denetimlerinin yetersizliği ve Irak’ın silahsızlanma taahhütlerini yerine getirip getirmediği konusunda muhalifleri tatmin etmemesi sebebiyle, güçlü devletlerin Irak’ın gizli silah programlarının varlığı konusunda şüphelerinin olması normal bir durumdur. Bu nedenle ABD savaşı gerçekleştirerek işgalden önceki Irak’ta kapsamlı kontrol rejimini reddetmiştir. Diğer taraftan, ortaya çıkan bu savaş aslında önemli bir gerçeğin kanıtlanmasında etkili olmuştur. Irak’ta şüpheli kimyasal ve biyolojik silahların bulunması Irak’a karşı düzenlenen saldırıları önleyecek kadar caydırıcı olamamıştır. 23 Ocak 2003 tarihinde Kuzey Kore’nin NPT’den çekildiğini açıklaması ve BM Güvenlik Konseyi’nin çok taraflı yaptırımlarına maruz kalmadan nükleer faaliyetlerine kaldığı yerden devam etmesi de bu olayı tetiklemiştir.[3] Bahsi geçen iki olay (Irak Savaşı ile Kuzey Kore’nin NPT’den çekilmesi), NPT rejiminin temel özendirici şemasını etkileyebilir. Bu yüzden nükleer silah bulundurmayan devletler, Irak Savaşı ve Kuzey Kore olaylarına bakarak, şüpheli nükleer silah ediniminin, ABD ve diğer büyük güçler tarafından kitle imha silahı bulundurma potansiyeline sahip olan devletlere yönelik düzenlenen önleyici savaş karşısında yegane caydırıcı eylem olduğu sonucuna varabilirler. Savaşın bir diğer potansiyel etkisi de, nükleer silahların yayılmasının önlenmesi ile ilgili endişelerin belirli bir ülkede rejim değişikliği için kullanılması olabilir. ABD’nin Irak’taki müdahalesi bariz bir şekilde bu yorumu doğrulamıştır. Başka bir ifadeyle, ABD’nin düşmanlarıyla değil, devletlerdeki rejimleri değiştirmekle meşgul olduğu tartışılamaz.[4]

    Dönemin ABD Başkanı George W. Bush yönetiminin ikinci döneminin sonuna doğru ABD Hükümeti sisteminde gerçekleşen değişiklikler ve genel olarak ABD politikasının rejim değişikliğini ve kitle imha silahlarına karşı önlemleri içermesi devletlerde ciddi endişeler oluşturmuştur. Yedi senesini geride bırakan Obama yönetiminin değişik politikalar izlemesi – “NPT’nin ve uluslararası denetimlerin güçlendirilmesi amacıyla ABD’nin daha fazla yetki sahibi olması, Ameriakn Yönetimi’nin herhangi bir ülkenin kuralları ihlal etmesi ve NPT’den sebepsiz yere çekilmesinin karşılıksız kalmaması gerektiğini savunması[5]– dahi Ajans’ın denetim rejimini geliştirememiştir. Bir uluslararası denetleme kurumu olarak ABD’nin izlediği değişik politikalar doğrultusunda hareket eden Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın 12 yıl önce İran’ın nükleer silah geliştirdiği endişeleriyle başlattığı soruşturmanın nihayet sona ermesi, Ajans’ın başarısı olarak nitelendirilemez. Dolayısıyla, Ajans denetimlerine tabi iken Irak’ın 1990 öncesi gizli nükleer programının kapsamının açığa çıkarılması, Pakistan’ın yeraltı faaliyetlerinin ortaya çıkması, Kuzey Kore’nin nükleer programlarına ilişkin devam eden belirsizlikler ve İran’ın nükleer faaliyetlerinin barışçıl amaçlı olduğu yönündeki kararın olağan dışı bir süreçten geçerek alınması –12 yıl süren bir soruşturmadan sonra– Ajans’ın itibarının ne kadar sarsıldığının göstergesidir.

    2003’te Irak’ın işgalinden sonra ABD’nin Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı müfettişlerinin Irak nükleer tesislerine erişiminin sağlanması konusundaki isteksizliği denetim rejimine ciddi darbe vurmuştur. ABD’nin Ajans ile işbirliğini azaltması ve Irak’ın nükleer tesislerini yağmalamaya kalkışması aslında Ajans’ın denetim rejimini zedelemiş ve nükleer silah sahibi olmayan devletlerin NPT çerçevesindeki taahhütlerinin raporlanmasına da engel oluşturmuştur. 5 Haziran 2003’te ABD Savunma Bakanlığı Ajans’ın Irak’taki nükleer tesislere erişimi konusunda kısa bir toplantı hazırlamıştır. Toplantıda ABD’nin Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın denetimlerine veya yardımlarına ihtiyaç duymadan Irak’ta silahsızlanmanın gerçekleştirilmesi için yeterli kaynaklara sahip olduğuna vurgu yapılmıştır.[6] Ancak ABD, Al-Qaqaa tesislerinde üç yüz seksen ton patlayıcı madde keşfedince Ajans’ın tekrar Irak’a dönmesini talep etmiştir.[7]

    Irak Savaşı aslında Irak’ın kitle imha silahı bulundurmadığının ortaya çıkmasını sağlamıştır. Dolayısıyla tüm aramalara rağmen savaş gerekçesi olarak gösterilen herhangi bir kitle imha silahının izine rastlanamamıştır. Bu hususta BM Gözlem, Doğrulama ve Teftiş Komisyonu ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın denetimlerinin sonuçları oldukça önem taşımaktadır. [8] Ancak her şeye rağmen BM Güvenlik Konseyi’nin yaptırımları ve davetsiz denetim rejiminin birleşimi savaş öncesinde Irak’ın tamamen silahsızlanmasına yol açmıştır.[9] Irak’ın silah programının Birinci Körfez Savaşı veya BM’nin silah denetimleri sonucunda yürürlükten kaldırıldığı inancından iki farklı izlenim ortaya çıkmaktadır. Bir yandan, Irak olayı güçlendirilmiş bir denetim rejiminin verimli ve güvenilebilir bir istihbarat sistemi oluşturma ve silahsızlanma taahhütlerinin yerine getirildiğini doğrulama yeteneğine sahip olduğunu kanıtlamıştır. Öte yandan, BM yedi yıllık silah denetimi sonucunda Irak’ın gizli silah programına dair hiçbir kanıt bulamamıştır. Ancak ABD, silahların kontrolü ve Irak’ta bulunan kitle imha silahlarının ortadan kaldırılması gerekçesiyle Irak’ın işgalini ve gerçekleşen askeri operasyonları haklı çıkarılmaya çalışmıştır.

    Devletlerin silah programları konusunda kesin ve somut bilginin yokluğu, hatalı analizler ve zayıf politikalara yol açar.[10] Bu yorum aslında Irak olayından alınması gereken iki önemli dersi vurgulamaktadır. İlk olarak, güçlü denetimler ve doğrulama mekanizmaları bir devletin nükleer programlarının durumu hakkındaki bilgilerin elde edilmesi ve bu bilgilerin çoğalmasında en iyi yöntemdir. İkinci olarak ise, rejim modeline ilişkin yorumlara dayanarak bir olumsuzluğun kanıtlanmasındaki başarısızlık, önyargıların teyidi için bir temel oluşturmamalıdır. Ne yazık ki, Irak’ta silahların kontrolü gerekçesiyle yapılan rejim değişikliği devletlerin silah denetimlerini siyasallaşmış bir eylem olarak görmelerine neden olmuştur.

    Bu görüşü yanlışlamak ve silahların kontrolü için kullanılan izleme ve doğrulama mekanizmalarını güçlendirmek için denetimler konusuyla ilgili uluslararası ajanslara yönelik oluşan tereddütlerin giderilmesi önem taşımaktadır. NPT rejimi bağlamında Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın otoritesi ve denetim rejiminin güçlendirilmesi için yardımcı olacak fırsatların değerlendirilmesi gerekmektedir. Ayrıca, nükleer güçler, nükleer silah sahibi olmayan devletlerin Ajans ile işbirliği yapmaları ve NPT çerçevesindeki taahhütlerine uymaları için onlara negatif güvenlik güvencesi ve nükleer enerjiye erişimine dair yeterli güvence sağlayabilirler.

    Konunun Irak Savaşı ile sınırlı kalmadığını ve günümüz itibariyle de önem taşıdığını vurgulamak gerekir. Dolayısıyla uygulamada, Ajans denetimlerinin önemsiz hale getirilmesi nükleer silah sahibi olmayan devletlerin Ajans ile işbirliği yapmalarının devam etmesini engelleyecektir. Bu tutumun ayrıca, uluslararası toplumu, silahsızlanma rejiminin en önemli faydalarından – ‘nükleer silah sahibi olmayan devletlerin nükleer programlarına ilişkin güvenli ve dava konusu oluşturabilir istihbaratın elde edilmesi’ – mahrum bırakacağını da söylemek yanlış olmayacaktır.

    Yard. Doç. Dr.  Saeed Bagheri, Akdeniz Üniversitesi

    Makaleyi şu şekilde referans vererek kullanabilirsiniz:

    Bagheri, S. (Mart, 2016), “Nükleer Gelişmelerle Birlikte  Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın Denetim Rejiminin Zayıflaması”, Cilt V, Sayı 3, s.26-31, Türkiye Politika ve Araştırma Merkezi (Research Turkey), Londra: Research Turkey (http://researchturkey.org/?p=11062&lang=tr)

    Sonnotlar

    [1] Resmi adı ile Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesine İlişkin Antlaşma (Non-Proliferation Treaty) (NPT), 1 Temmuz 1968’de İrlanda’nın önerisi ile Washington, Londra ve Moskova’da imzaya açılmış ve egemen devletlerin büyük bir çoğunluğu tarafından da imzalanarak 5 Mart 1970 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 2016 itibariyle “190 devlet” NPT’ye taraf bulunmaktadır. Antlaşmayı imzalayan devlet sayısı ise “93”tür. [Erişim Tarihi: 15 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    https://www.iaea.org/publications/documents/treaties/npt

    [2] 1991 Körfez Savaşı’ndan sonra BM Güvenlik Konseyi 687 sayılı ve 3 Nisan 1991 tarihli Kararıyla Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’yla birlikte Irak’taki kitle imha silahlarının yok edildiğinin kanıtlanması için Birleşmiş Milletler, United Nations Special Commission’ınını (Birleşmiş Miletler Özel Komisyonu) (UNSCOM) kurdu. 1999 yılında, UNSCOM’un yetkileri United Nations Monitoring, Verification and Inspection Commission’ınına   (Birleşmiş Milletler Gözlem, Doğrulama ve Teftiş Komisyonu) (UNMOVIC) devredildi. Detaylı bilgi için bkz. Gunilla FLODÉN, Iraq: The UNSCOM Experience, SIPRI Fact Sheet, October 1998, pp.1-12, [Erişim Tarihi: 15 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://books.sipri.org/files/FS/SIPRIFS9810.pdf

    [3] Jean D. PREEZ & William POTTER, North Korea’s Withdrawal from the NPT: A Reality Check, Monterey Institute of International Studies: James Martin Center for Nonproliferation Studies (CNS), April 9, 2003, [Erişim Tarihi: 15 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://cns.miis.edu/stories/030409.htm

    [4] David BOSCO, The World According to Bolton, Bulletin of the Atomic Scientists, Vol. 61, Issue 4, 2005, pp.24-31.

    [5] “Remarks by President Barack Obama in Prague.” Prague, Czech Republic, 5 April 2009, The White House Office of the Press Secretary, şuradan ulaşılabilir:

    https://www.whitehouse.gov/the-press-office/remarks-president-barack-obama-prague-delivered

    [6] Background Briefing on IAEA Nuclear Safeguards and the Tuwaitha Facility, US Department of Defense: News Transcript, 5 June 2003, p.3, [Erişim Tarihi: 15 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://www.defense.gov/Transcripts/ Transcript.aspx?TranscriptID=2726

    [7]Detaylı bilgi için bkz. High Explosives Missing in Iraq, BBC News, 12 October 2004, [Erişim Tarihi: 15 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://news.bbc.co.uk/2/hi/middle_east/3950493.stm

    [8] [Erişim Tarihi: 15 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://www.britannica.com/topic/United-Nations-Monitoring-Verification-and-Inspection-Commission

    [9] Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Dana PRIEST & Walter PINCUS, U.S. ‘Almost All Wrong’ on Weapons, Report on Iraq Contradicts Claims by Administration, Washington Post, 7 October 2004, [Erişim Tarihi: 15 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    .http://www.washingtonpost.com/wp-dyn/articles/A12115-2004Oct6.html

    [10] Jon FOX, Intelligence Analysts Have Misjudged Nuclear Threats Since Day One, Ex-CIA Official Says, Global Security Newswire, 14 March 2007, [Erişim Tarihi: 15 Ocak 2016], Şuradan ulaşılabilir:

    http://www.nti.org/gsn/article/ inte lligence-analysts-have-misjudged-nuclear-threats-since-day-one-ex-cia-official-says/

    Dil Seçimi:

    Independent Turkey Yayında!
    Research Turkey'nin Yeni Organizasyonu
    Independent Turkey, günümüz Türkiye'sinin karşılaştığı sosyal, siyasi ve kültürel meselelere değiecek ve düzenli olarak siyasi analizler, haberler ve görüş yazıları yayınlayacaktır.

    Sosyal Medya

    Öne Çıkanlar