Onarılamayan Bir Yara: ‘37. Yılında Maraş Katliamı’

Onarılamayan Bir Yara: ‘37. Yılında Maraş Katliamı’

Maraş Katliamı 19 Aralık 1978’de Maraş’taki Çiçek sinemasının bombalanmasının ardından ‘bunu Alevi ve solcu komünistler yaptı’ söylentisi üzerine toplanan kalabalığın Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği (TÖB-DER) ve PTT binalarını taşlamasıyla başlar. Şehirdeki Milliyetçi cephe (Adalet Partisi (AP) – Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) – Milli Selamet Partisi (MSP)) taraftarları; Hacı Çolak ve Mustafa Yüzbaşıoğlu isimli iki solcu öğretmenin bu bombayı attıkları yalanını tüm şehre yayarlar. Hemen akabinde (biri Alevi, diğeri Sünni inancından olan) bu sol görüşlü iki öğretmen evlerine giderken katledilirler. Kısa süre içinde tam anlamıyla koordine bir şekilde organize edilen şiddet olayları bir anda patlak verir.

Maraş Katliamında olanlar ‘Maraş olayları’ gibi hafif kaçan kelimelerle nitelendirilemez. Maraş’ta 19-26 Aralık tarihleri arasında bir hafta boyunca yaşananlar ‘katli vacip kılınmış’ planlı bir cinayetler silsilesidir. Hedef ailelerin oturduğu evler haftalar öncesinden işaretlenir. Bu evlere saldıran faşist gruplar, içerisindeki insanlara yaş, cinsiyet veya herhangi bir insani kavram tanımamaksızın işkenceler yaparak sadistçe katliamlar gerçekleştirir. Bugün Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) terörünün Orta Doğu’dan tüm dünyaya bir korku markası olarak pazarlanan cani eylemlerinin çoğunun 37 yıl önce Maraş katliamında provalarını görmek mümkündür.

Resmi rakamlara göre 111 kişi, gayrı resmi kaynaklara göre ise 150’nin üzerinde insan katledilmiştir. Bu saldırılarda 176 kişi de yaralanmıştır. Alevi-Sünni, solcu-sağcı ayrımının körüklenmesiyle çıkan ve 26 Aralık’a kadar aralıksız devam eden çatışmaların ardından 13 ilde sıkıyönetim ilan edilir. Sanıkların yargılanması ve davaların sonuçlanması 1988’e kadar sürer fakat idam ve müebbet cezalı sanıkları da içeren kararlar kısa bir süre içerisinde Yargıtay tarafından bozulurken katliam mağdurlarının üç avukatı faili meçhul cinayetlere kurban gider. Bozma kararının ardından gerçekleşen yeni yargılama sürecinde çoğu kişi beraat eder, kalanlarsa hafif cezalarla kurtulur.

Böyle bir katliamdan sonraki Maraş’ta, kurtuluş savaşında üstüne yiğitlik destanları yazılan ‘kahramanlığından’ eser kalmaz. Orası aynı zamanda savunmasız canları kalleşçe katlederek her bir köşesine mazlum kanı bulaşan ‘Kanrevan’ Maraş’tır. Üstüne çöken kara bulutlardan sonra, katilleri çeşitli makamlarla ödüllendirilen, devlet erkânının onur konukları olan bir ‘Kara’ Maraş’tır. Maraş, o kıyımı en acı tecrübelerle yaşayan şehirdeki Aleviler için artık isminin önündeki böyle birçok acı unvanla da beraber anılır. Gayrı canlı kalabilen tüm canların hafızalarındaki bu katliam, ızdırabı, vahşeti ve hüznü ile her an diri olan ve asla ama asla kapanamayacak derin bir yaradır!

Katillerin katliamı meşru kılan dar zihniyetlerine göre katledilen Aleviler ve solcular tüm insani kimliklerinden önce dinsiz gâvurlardır! Çünkü onlar ne ramazan orucu tutmuşlardır, ne namaz kılmışlardır, ne de hacca gitmişlerdir! Bu durumları, hamile kadınların karınlarını deşmekten veya kundaktaki bebeği soluksuz bırakmaktan bile daha vahim bir günahtır! Uğruna cihat ilan ettikleri inançları, yaradılanları yaradılışlarından ötürü yok etmelerine engel değildir. Çünkü solcu ve Aleviler dinsiz, kendileri ise mümindir, inanandır, onlar sözde Müslümandır!

Katliam öncesinde öldürülen iki sol görüşlü öğretmenin cenazelerinde, bu makûs kaderlerine isyanların ve yakılan ağıtların ardından, artık onların varlıklarının boşlukta yer kaplaması bile fazladır. Öyle ya; bir dinsizle bir müminin aynı toprakta bulunması, hatta aynı oksijeni paylaşması bile caiz olamaz. Sonunda şehirdeki ‘Alevilerin ve solcuların’ toptan ceza faturasının kesilmesinin zamanı gelmiştir ve bu cezanın kesilmesi hiç zaman kaybetmeden gerçekleşir.

22 Aralık 1978’de, Bağlarbaşı İmamı Mustafa Yıldız’ın Cuma namazında katliamların startını verdiği şu meşhur vaazı o günkü toplumsal histerinin dehşet boyutlarını göstermeye yeterlidir; ‘Sadece oruç ve namazla hacı olunmaz, bir Alevi öldüren beş sefer hacca gitmiş gibi sevap kazanır. Bütün din kardeşlerimiz hükumete ve komünistlere, dinsizlere karşı ayaklanmalıdır; çevremizde bulunan Aleviler ve Sünni imansızlar temizlenmelidir.

İnanç mabetlerinden çıkan bu kitleler, Alevilerin daha önceden işaretlenen evlerinde ‘Allah-u Ekber’ tekbiriyle Azrail’in rolünü çalarken, oradaki savunmasız masumları da yaratan yine aynı ‘Allah’ dememişlerdir! Katliamlar başladığı anda şehir merkezinin tüm giriş çıkışları kapatılır. Şehirde kıstırılmış solcu ve Aleviler adeta birer av, dinci faşistlerse amansız avcıları gibi ürkekçe köşelerine sinmiş canları, cennetten bir yer kapabilmek hevesiyle katleder. Ardından çevre il, ilçe ve köylerden haber alan binlerce insan araçlara dolup şehir merkezine girip katliamdan kalanları kurtarmak için Maraş’a akın ettiklerinde, şehrin girişlerinde bu araçların geçişleri engellenir. Şehirde insanlar hunharca katledilirken günlerce varlığını hissettiremeyen devlet, adeta cehennemin kapısında bekleyen bir zebani gibi sadece şehrin giriş çıkış noktalarında belirir.

İşaretlenmiş Alevi ve solcu evleri faşist mezbahanelerine dönerken, memleketi vicdanları cırmalayan bir suskunluk sarar. Ankara bile ancak günler sonra bu sessiz çığlığı duyar. Ordu müdahale etmek için girdiğinde neredeyse çürümeye yüz tutmuş cesetleri toplamaya yetişebilmiştir. Sarıldığı yavrusuyla beraber ebediyete intikal eden anayla bebeğine, daha elindeki bez bebeği düşmeden katliamın kurbanı olmuş bir çocuğa ve gözleri oyulup helâ çukuruna atılan nineye katlin ayrımı yoktur.

Gözü karadır ya dinci faşizmin, kafayı konulanı eninde sonunda yapar. Hani bir kere layık gördülermi size cehennemi, o iş asla ahirete kalmaz… Ki zaten o günler Maraş’ta yaşananlar bir cehennem provasından başka bir şey olamaz! Maraş’ta insanlık, merhamet ve vicdan gibi kavramlar üzerinde övgüye mazhar ne varsa çırılçıplak soyunup, âdemden bu yana sanki hiç yokmuşçasına susar! Yobazlar içlerindeki kin tohumlarını kusar! Artık solunacak bir nefesi kalmayan mazlumların bedeni zalimlerin gölgesine pusar! Geriye kalanlar ise, sadece tarumar olan hayatların, son bulan umutların ve yitirilen canların ardından kopan ağıtlar ve kulaklarda çınlayan zılgıtlardır. Gayrı şanı kahraman, bahtı kara Maraş’ta, yüreklerden hiç çıkamayan o sessiz çığlıkların tüyler ürperten esintisi canlarda her dem diri kalmaya mahkûmdur.

Bu katliamın ardından tam 37 yıl geçmesine rağmen herhangi bir yüzleşmenin gerçekleşememesi, hatta katledilen insanların yakınlarının katliamın yıldönümlerinde şehre gidip anma yapmalarının yasaklanması acılarına acı katan bir yaradır. Öyle ki; valilik, katliamlara maruz kalan bu insanların can güvenliğini sağlayamayacağını ima ederek, 37 yıl önceden kalma bir katliam refleksinin halen mevcut olduğunu teyit etmektedir. Böylece acıları bastırıp yasaklayarak katliamı görünmez kılmaya çalışan iktidar, bu katliamın acılı insanları varlıklarını her hissettirmek istediklerinde katletme refleksi belirenlerin de önyargılarını beslemektedir.  Oysa bir daha benzeri katliamların tekrarlanmaması için her şeyden önce artık bu acı gerçeklerle yüzleşilmelidir. Ancak bu şekilde her an açığa çıkmasından endişe edilen (farklı isimlerle anılıp katliamı caiz gören) çeşitli IŞİD zihniyetlerinin önüne geçmek mümkün olabilir.

Özcan Öğüt, Doktora Adayı, Siyaset Bilimi Bölümü, Ankara Üniversitesi & Sosyal Hizmet Bölümü, Hacettepe Üniversitesi, Ankara

Özcan Öğüt, “Onarılamayan Bir Yara: ‘37. Yılında Maraş Katliamı’″, Independent Turkey, 28 December 2015, London: Centre for Policy and Research on Turkey (Research Turkey). Orijinal bağlantı: http://researchturkey.org/?p=10309

Facebooktwitterlinkedinmail

Yorumlar

Loading Facebook Comments ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.