AKP’nin Makyavelist Zaferi: Nasıl Gerçekleşti ve Türkiye için Ne İfade Ediyor?

AKP’nin Makyavelist Zaferi:
Nasıl Gerçekleşti ve Türkiye için Ne İfade Ediyor?

Özet

Bilinmeyen sularda geçen beş aydan sonra, Türkiye’nin geleceği aniden daha öngörülebilir ve tanıdık bir hal almaya başladı. Koalisyon üzerine yapılan konuşmalar son bulurken, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) tek başına iktidar olarak devam edecek ve kendi sosyo-ekonomik ve siyasi gündemini kararlılıkla sürdürecektir. Haziran seçimi ile Kasım ayında tekrar edilen seçimin arasındaki değişken zamanı takiben, Türkiye baskın bir partinin yönetimi altındaki rekabetçi otoriter bir rejime dönüşme yoluna bir kez daha girmiş gibi görünüyor. Bu makale, bu geri dönüşün nasıl ve neden meydana geldiğini sorgulamakla birlikte bu iki seçimin ve ikisi arasındaki kaotik dönemin Türkiye toplumu ve siyaseti açısından bıraktığı mirası incelemektedir.

***

Beş aydan kısa bir süre içinde, Türkiye seçmeni çoğu anketi çürüten ve gözlemcileri hayrete düşüren iki seçim sonucu teslim etti. Çoğu kişi, Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) ve Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) Haziran seçimlerindeki kadar çok oy kazanmasını ve 13 yıl sonra ilk kez Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) tek başına iktidar görevinden mahrum kalmasını bekliyordu. Haziran seçimi, uzun süreli bir hükümet krizine neden oldu ve özellikle Kürtlerin yaşadığı güneydoğu bölgesindeki yoğun kutuplaşma, şiddet ve çatışma ortamı sürerken 1 Kasım’da beklenmedik bir erken seçime yol açtı. Bu kez AKP’nin üst düzey isimleri bile partinin kaybettiği oyları ve gücü tekrar kazanma hızına ve kararlılığına hazırlıksız yakalandılar.[1]

Bilinmeyen sularda geçen beş aydan sonra, Türkiye’nin geleceği aniden daha öngörülebilir ve tanıdık bir hal almaya başladı. Koalisyon üzerine yapılan konuşmalar son bulurken, AKP tek başına iktidar olarak devam edecek. Mevcut parlamenter sistemi güçlü bir başkanlık sistemiyle değiştirmek için, dev altyapı projelerini ve anayasal referandumu da kapsayan sosyo-ekonomik ve siyasi gündemini kararlılıkla sürdürecektir. Seçimler bittiğine göre, Partiya Karkerên Kurdistani ile (Kürdistan İşçi Partisi) (PKK) ile yapılan çatışmaların yavaş yavaş hafiflemesini ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Haziran seçimlerinden sonra “derin dondurucu”ya kaldırdığı “barış sürecini”nin yeniden gündeme gelmesini bekleyebiliriz. [2]

Siyasi rekabet kuralları daha fazla iktidar partisi lehine dönmüş olacak ve böylece tolere edilen muhaliflerin sahip olduğu alan zorla ya da AKP’nin güç gösterisinin sakince ikna edişiyle küçülmeye devam edecektir. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Ahmet Davutoğlu parti aygıtı içindeki etkilerini güçlendirdikleri için, AKP içindeki hoşnutsuz üst düzey figürlerin seslerini yükseltme olasılığı da daha düşük olacaktır.

Özetle, kısa bir değişkenlik dönemini takiben, Türkiye’nin baskın bir partinin yönetimi altındaki rekabetçi otoriter bir rejime dönüşmesi önceden olduğu gibi devam ediyor. Peki bu dramatik geri dönüş nasıl oldu ve son iki seçim arasındaki beş aylık kaotik dönem, Türkiye toplumu ve siyaseti açısından nasıl bir miras bıraktı?

Türkiye’deki Haziran Seçimleri Sonrası Korku ve Nefret

Türkiye’yi insan ve azınlık hak ve özgürlüklerin korunduğu dinamik ve çoğulcu bir demokrasi olarak görmek isteyenler için, 1 Kasım’da sandıktan tam anlamıyla kasvetli bir resim çıktı. Ancak Türkiye’deki seçmenin belirleyici bir kısmının, tekrar bir seçim yapılmasına neden olan başlıca endişesi, otorite boşluğu durumunda oluşan sosyo-politik kaosun ve ekonomik krizin derinleşmesi yönündeki beklentilerden kaynaklanıyordu. Bu seçimde, 4,5 milyon fazladan seçmeni AKP yönetiminin bilindik istikrarını seçmeye iten birincil neden muhtemelen bu korkuydu.[3]

AKP’nin en önemli başarısı, madalyonun iki yüzünü de göstererek birbirinden çok farklı iki grup olan milliyetçi Türklerin ve muhafazakar Kürtlerin oy davranışlarını etkilemek oldu. Parti, ancak acımasızca Makyavelist olarak tarif edilebilecek yollarla bunu başardı. En başından beri Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın koalisyon hükümetine sıcak bakmadığı belli olmuştu. Bir yandan PKK ile şiddetlenen çatışma alevlerini körüklerken, tekrar seçime gitmek için de zemin hazırlıyordu. Haziran’dan beri yüzlerce insanın ölümüyle sonuçlanan ve peş peşe gelen şiddet olayları sürerken, AKP kendisini Türkiye’nin ulusal, dini ve ekonomik çıkarlarının tek koruyucusu olarak, güvenilmez Kürtlerin, seküler seçkinlerin, sosyalistlerin, ateistlerin ve dış güçlerin kötücül ittifakı karşısında başarılı bir şekilde konumlandırdı.

AKP’nin propaganda makinesi, bu söylemi etkileyici bir verimlilikle sürdürdü. Kasım ayındaki seçime yaklaşırken, yurt genelinde yapılan en az iki anket çalışmasında “PKK terörü” en önemli mesele haline gelerek “ekonomi”yi solladı.[4] Milliyetçi Türkler arasında Kürt/HDP/PKK karşıtı anlayış öyle tırmandı ki 10 Ekim’de HDP’nin öncülüğünde düzenlenen barış mitinginde 102 sosyalistin ölümüyle sonuçlanan bombalı saldırının kim tarafından gerçekleştirilmiş olabileceği sorulduğunda, kendilerini AKP’li olarak tanımlayanların %58’i ve muhtemelen MHP’yi destekleyeceğini belirtenlerin %50’den fazlası saldırının faillerinin büyük bir ihtimalle PKK ya da HDP olduğuna işaret etti.[5] İstikrarlı bir hükümetin yokluğunda ortaya çıkabilecek bir ekonomik krizin yarattığı korku nedeniyle, önceki seçimde oy kullanmayan ya da muhalefet partisi MHP’ye oy veren muhafazakâr milliyetçi seçmenler, bu istikrarı sağlayabilecek güçte olduğuna inandıkları tek partiye akın ettiler.

Madalyonun öbür tarafında, Kürtlerin sandıkta Erdoğan’a karşı gösterdiği başkaldırış ise hezimete uğradı. Milliyetçi gruplar ülkenin batısında Kürt işçilere ve Kürtlere ait işyerlerine özgürce saldırır ve intihar saldırılarında genç Kürt vatandaşlar ve sosyalistler hayatını kaybederken, paramiliter polis birlikleri ise adeta 1990’ları hatırlatan taktiklerle ve zulümle abluka altındaki Kürt şehirlerine hücum etti. Erdoğan’ın Kobane’den beri süren Kürt karşıtı tutumunu protesto etmek için AKP’yi Haziran’daki seçimde terk ederek HDP’ye barajı geçirten, çoğunluğu muhafazakar Sünniler, aşiret liderleri ve/ya da sermaye sahiplerinden oluşan bazı Kürtler için tüm bu yaşananların bedeli çok ağır görünüyordu. Tekrarlanan seçimde, yaklaşık bir milyon HDP seçmeni ya AKP’ye geri döndü ya da sandığa hiç gitmedi.[6] (Buna karşılık, Kürt hareketinin geleneksel seçmeni HDP’yi desteklemeye devam etmiştir. Örneğin, en hararetli çatışmaların bir kısmının gerçekleştiği Şırnak’ta HDP oylarını yükseltmeyi başarmıştır).[7] Sonuç olarak, Kürtler bu seçimde daha çok sınıfsal ve ideolojik bölünmeler doğrultusunda oy vermiş gibi görünüyor. Bununla birlikte daha pragmatik bir yönü olduğundan da bahsedilebilir. Öyle ki Erdoğan’a savaşı ve ölümleri durdurması için istediği minimum oyu vermiş olmakla birlikte, HDP’yi %10 barajı üzerinde ve dolayısıyla mecliste tutmayı da sağlamışlardır.

Başka bir deyişle, AKP önce kriz koşullarını kendi lehine çevirdi, sonrasında ise kendisini bu krize karşı tek çare olarak sundu. Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan’ın 8 Haziran’da sarfettiği şu sözleri de bunun başarıya ulaştığını gösteriyor: “Önümüzdeki süreç herkesin, AKP’nin Türkiye’de güvenliği ve istikrarı sağlayabilecek tek garantör olduğunu anlamasını sağlayacak.”[8]

Muhalefetin (Yanlış) Adımları

Erdoğan’ın Makyavelist stratejisinin, 1 Kasım’daki seçmen davranışını etkileyen belirleyici bir yönü olsa da bu duruma etki eden yegane faktör değildir. Çeşitli muhalif aktörler tarafından bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde atılan bir dizi (yanlış) adım da bu sonucu etkiledi. MHP kanadında herhangi bir somut siyasi vizyonun, stratejinin ya da tutarlılığın olmaması, partinin Haziran ayında kazanmış olduğu oyu elinde tutamamasının nedeni olarak açıklanabilir. Ancak önceki kazanımların ilk etaptaki etkin bir politik stratejinin sonucu olmadığı da unutulmamalıdır. Buna karşılık olarak, MHP sadece AKP’nin barış sürecinde PKK ile fazla yakınlaştığını düşünenlerin ve üst düzey devlet görevlilerinin de adının karıştığı yolsuzluk skandallarından rahatsız olanların protesto oylarını almıştı. Milliyetçi kesim içerisinden kemik bir kitlenin oyunu alacağına kesin gözüyle bakan ve her seçim öncesinde sönük kampanyalar yürüten MHP’nin üzerindeki ölü toprağı ve pasif politikaları, partinin kendi seçim performansının şartlarını Türk siyasetine kabul ettirmesine izin vermemektedir.

Bunun yanısıra PKK, seçmen üzerinde ciddi bir etki yaratan aktif bir konuma geçti. Kürt gerillalar Erdoğan’ın düello davetini memnuniyetle kabul etti ve askeri birlikleri pusuya düşürerek, izinli polis memurlarına acımasızca suikast düzenleyerek provokasyonlara aynı şekilde karşılık verdi. Bu durum, AKP’nin milliyetçi seçmenlerin desteğini kazanmasını kolaylaştırmakla kalmayıp, silahlı grupla arasındaki mesafe (ya da yakınlık) liderleri tarafından sürekli savunulmak durumunda kalan HDP’nin köşeye sıkışmasına sebep oldu. Parti liderleri (HDP’nin eş başkanı Figen Yüksekdağ’dan ziyade Selahattin Demirtaş), barışçıl ve pasif bir direniş retoriği üzerinde ısrar ederken, parti tabanındaki bazı üyeler, PKK’nin şehir yapılanması Koma Civakên Kurdistan (Kürdistan Topluluklar Birliği) (KCK) ile uyumlu şekilde daha mücadeleci bir tutum takındılar. Sonuç olarak HDP, bazı belediyelerinin neden özerklik ilan ettiğini, bunların Kürt mahallelerinin sokaklarında hendek kazılmasına neden izin verdiğini ve dolayısıyla Türk güvenlik mekanizmasının gazabının üstlerine çekilmesini, ideolojik anlamda kendisine daha az bağlı seçmenine açıklamakta zorluk çekti.

Son Beş Ay: Kötücül Bir Miras

O halde, Haziran öncesi aşina olduğumuz Türkiye’ye geri dönüş mü söz konusu? Kesinlikle hayır, çünkü HDP, hem AKP’ye hem de muhtemelen PKK’ye karşı zorlu bir mücadele vermesine rağmen ikinci kez seçim barajını aşmayı başardı. Bu yine hatırı sayılır bir başarıdır ve şu fırsatı ortaya koymaktadır: Referandum olmaksızın anayasayı değiştirmek üzere gerekli parlamenter nitelikli çoğunluğun oluşmasını iki defa engelleyen ve AKP ve PKK tarafından Haziran seçiminden sonra muhalefetini mecliste yapmaktan mahrum bırakılan HDP’nin bundan böyle kendini ifade etme olanağı olacaktır.

Aslına bakılırsa, Haziran seçiminden itibaren geçen süre, HDP’nin etnik milliyetçilikten bir Türkiye partisi olmaya doğru (Türkiyelileşme adı verilen) geçişi gündemine alması ile Kürt hareketinin özerklik yönündeki tarihsel itkisi arasındaki içkin çelişkileri yüzeye çıkardı. Bu aynı zamanda, hareketin içindeki sivil-askeri gerilimi ön plana çıkardı. Meclis politikalarının arzu edilen değişimi getirecek potansiyele sahip olduğuna dair şüpheleri bulunan deneyimli gerilla liderleri, mücadeleyi savaş meydanında deneyim kazanmamış genç, idealist sivil politikacılara bırakma konusunda ihtiyatlı olduklarını açıkça ortaya koydular. Başka bir deyişle, HDP’nin ve Selahattin Demirtaş’ın yükselişi sadece AKP’yi değil PKK’yi de rahatsız etti. HDP’nin Türkiye siyasetinde bir farklılık yaratma potansiyeli, liderlerinin söz konusu çelişkileri uzlaştırmak ve kucaklayıcı, çoğulcu politikalarını korumak adına AKP ve PKK’den inisiyatifi yeniden ele geçirme becerilerine dayanmaktadır. Fakat. özellikle, Demirtaş’ın kişiliğinde temsil edilen ve ‘Seni başkan yaptırmayacağız’ sloganında simgeleşen meydan okuyucu duruşun Kürtlerde yarattığı coşkuyu körelten geçtiğimiz beş ayın deneyiminden ve AKP’nin zaferinden sonra, bu yolda daha zor bir dönemece girilmiştir. ‘Türkiyelileşme’ davası ölmemiştir, ancak kurtarılması gerekmektedir.

Kürt hareketinin içsel dinamiklerinin dışında, geçtiğimiz seçimin kesinlikle sağlayamadığı ancak sağlığa kavuşmak için ortak düşünce yapısında kökten bir değişikliğe ihtiyaç duyan, gittikçe ayrışan Türkiye toplumlarında, son beş aylık süreç travmatik yaralar açmış ve belleklerde iz bırakmıştır. Suruç ve Ankara’da[9] muhalefet üyelerine karşı düzenlenen intihar saldırılarında belgelenen güvenlik ihmalleri, bu saldırılarda devletin de dahlinin olduğu iddiaları, medyaya getirilen yayın yasakları ve polisin kurbanların yaslı arkadaşları ile ailelerini hedef alması, muhalif Kürtlerin, Alevilerin, solcuların ve laiklerin AKP’ye ve devlet kurumlarına yönelik hissettikleri kökleşmiş güvensizlik ve husumet duygularını daha da şiddetlendirecektir.[10]  Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP tarafından, en azından 2013’teki Gezi protestolarından itibaren sorumsuzca kışkırtılan milliyetçi Sünni Türklerin bu gruplara karşı duyduğu karşılıklı güvensizlik ve düşmanlık ile birlikte, ortaya çıkan aşırı kutuplaşma Türkiye’yi –tek bir parti hükümeti idaresinde bile olsa- yönetilmesi çok zor bir ülke haline getirmektedir. Bu durum bilhassa, söz konusu hükümet uzlaşmacı ve kapsayıcı bir niyet veya hüner göstermediği takdirde belirginleşecektir.

7 Haziran sonrası süreçten alınan kritik çıkarım, hoşuna gitmeyen seçim sonuçlarıyla karşılaştığında Erdoğan’ın bunu görmezden gelmesi ve –AKP’nin her seçim zaferinden hemen sonra hitap ettiği– demokratik ‘milli iradeyi’ bastırmayı seçmesidir. Bu, Türkiye’nin çok partili siyasetinde tehlikeli yeni bir dönemin, yani seçim yoluyla iktidarın paylaşılması veya iktidarı bırakma konusunda seçilmiş resmi yetkililere artık güvenilemeyeceğinin başladığının habercisidir. Bu durum tekrarlandığı takdirde, demokratik kurumları anlamsızlaştırmakla kalmayıp, aynı zamanda demokratik olmayan potansiyel müdahalelerin siyasete bulaşmasına da kapıları açabilir. Bu olasılığın varlığı dahi eninde sonunda patlak verme riski olan kısır bir döngünün koşullarını yaratarak, şu an iktidarda olanların daha baskıcı bir zihniyete bürünmesine sebep olacaktır. Yani, seçim rejimlerindeki klasik otoriter çöküş ve parçalanma hikâyesi…

Sonuç Yerine: CHP Ne Yapabilir?

Bu tür bir kriz göz önüne alındığında, şu ana kadar bu analizde yer almayan ana muhalefet partisi –Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), hakkındaki bir not ile bu yazıyı sonuçlandırmak isterim. Bunun nedeni ise, iki seçim arasında, diğer partilerin oylarında değişiklik olurken, ana muhalefet partisi oylarını az ya da çok korudu. CHP, giderek artan bir şekilde, MHP’deki açmazın aksine bir durumdan muzdarip görünmektedir. Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun liderliği döneminde, parti son beş yıl boyunca, laik otoriter imajı ile bu doğrultudaki üyelerini değiştirerek ve daha kapsayıcı, sosyal demokrat bir tartışma ortamını kabul ederek, sessiz bir devrim sürecinden geçmiştir. Örgütsel kapasite, sosyal yardım ve söylem bakımlarından hâlâ geliştirilmesi gereken yönlerinin olmasına rağmen, CHP’nin son zamanlarda Türkiye siyasetinde pasif bir rol oynadığını ileri sürmek haksızlık olur.

Bu dönüşüme karşın, CHP’nin seçimlerde aldığı oy oranının ülke genelinde % 25 civarında sabitlendiği görülmektedir. Başta CHP saflarında hakim olan yaygın bir kanıya göre, Türkiye’de laik sol, sağ karşısında 1/2 demografik oranında, tarihsel açıdan dezavantajlı bir konumdadır. Bu yorumun çekici bir yanı olsa da, bu düşüncenin CHP üyeleri ve destekçileri arasında tehlikeli bir kadercilik eğilimini beraberinde getirmekle birlikte, CHP dışındaki seçmenin CHP’ye dair algıladığı ‘seçkinci’ imajı kuvvetlendirmektedir.

Eğer CHP, bu cam tavanı ortadan kaldırır ve HDP’nin %10’uyla birlikte, %30’un üzerine çıkabilirse, AKP’li tek parti hükümetlerini geçmişte bırakarak Türkiye’nin seçmen haritasını tümüyle değiştirecektir. CHP bu uğurda, AKP’nin 2002-2007 ve hatta HDP’nin Haziran 2015 öncesi dönemlerindeki aşağıda sıralanan birkaç ana faktöre bağlı başarılarını kendine örnek alabilir: Parti disiplinini koruyan karizmatik bir lider; gençlere ve farklı çıkar gruplarına seslenebilmek; AKP’nin ana akım medya üzerinde tekeline üstün gelen etkili bir iletişim stratejisi; parti çıkarlarını kendininkilerin önüne koyan farklı kesimlerden kendini adamış üyeler; dinamik, başarıyı ödüllendiren oldukça etkili bir parti mekanizması, iyi işleyen belediyelere dayalı esaslı bir iletişim ağı; partinin elle tutulur sonuçlar ortaya koyacağını gösteren yerel düzeyde başarı öyküleri.

Koşulları AKP tarafından belirlenen, gitgide daha da adaletsizleşen bir seçim alanında, tüm bunlara ulaşmak, imkansız olmamakla birlikte, kuşkusuz çaba gerektiren bir görevdir. Üstelik aciliyet arz eder: CHP, devrim veya darbenin haricinde, AKP’nin ülkeyi kaplayan gözü kara idaresine karşı koyacak tek siyasi aktör olabilir.

Yrd. Doç. Dr. Karabekir Akkoyunlu, Graz Üniversitesi, Avusturya

Makaleyi şu şekilde referans vererek kullanabilirsiniz:

Akkoyunlu, K. (Kasım, 2015), “AKP’nin Makyavelist Zaferi: Nasıl Gerçekleşti ve Türkiye için Ne İfade Ediyor?” Cilt IV, Sayı 11, s.26-33, Türkiye Politika ve Araştırma Merkezi (Research Turkey), Londra: Research Turkey (http://researchturkey.org/?p=9965&lang=tr)

Sonnotlar

[1] “Arınç: İtiraf edeyim ki düşünememiştim,” Hürriyet, 1 Kasım 2015. [Erişim Tarihi: 10 Kasım 2015], Şuradan ulaşılabilir:

http://www.hurriyet.com.tr/arinc-itiraf-edeyim-ki-dusunememistim-40008812

[2] Bununla birlikte, Suriye’deki çatışmanın dinamikleri, yakın gelecekte düşmanlıkların tamamen sona ermesini öngörmeyi zorlaştırmaktadır. “Erdoğan: Çözüm süreci buzdolabında,” Sabah, 11 Ağustos 2015. [Erişim Tarihi: 10 Kasım 2015], Şuradan ulaşılabilir:

http://www.sabah.com.tr/gundem/2015/08/11/erdogan-cozum-sureci-buzdolabinda

[3] Kürşat Akyol, “Türkiye’nin seçim ‘depreminin’ analizi” Al Monitor, 2 Kasım 2015. [Erişim Tarihi: 10 Kasım 2015], Şuradan ulaşılabilir:

http://www.al-monitor.com/pulse/originals/2015/11/turkey-november-elections-akp-erdogan-victory.html

[4] Bu anketler, 4-7 Ekim 2015 arasında Metropoll tarafından ve 17- 18 Ekim 2015 arasında Gezici tarafından gerçekleştirilmiştir. Metropoll için, [Erişim Tarihi: 10 Kasım 2015], Şuradan ulaşılabilir:

http://www.metropoll.com.tr/upload/content/files/1788-turkiyenin-nabzi-ekim-2015.pdf

Gezici, [Erişim Tarihi: 10 Kasım 2015], Şuradan ulaşılabilir:

http://www.karsigazete.com.tr/iste-gezicinin-son-secim-anketi-p10-aid,2305.html

[5] Gezici anketi. a.g.e.

[6] “HDP seçmeni AKP’ye mi gitti yoksa sandığa mı gitmedi?” Radikal, 6 Kasım 2015. [Erişim Tarihi: 10 Kasım 2015], Şuradan ulaşılabilir:

http://www.radikal.com.tr/politika/hdp-secmeni-akpye-mi-gitti-yoksa-sandiga-mi-gitmedi-1467342/

[7] “Şırnak 1 Kasım 2015 Genel Seçim Sonuçları.” [Erişim Tarihi: 10 Kasım 2015], Şuradan ulaşılabilir:

http://secim.haberler.com/2015/sirnak-secim-sonuclari/

[8] “Yalçın Akdoğan: HDP bundan sonra çözüm sürecinin ancak filmini yapar,” Hürriyet, 8 Haziran 2015. [Erişim Tarihi: 10 Kasım 2015], Şuradan ulaşılabilir:

http://www.hurriyet.com.tr/yalcin-akdogan-hdp-bundan-sonra-cozum-surecinin-ancak-filmini-yapar-29227700

[9] Ezgi Başaran “Destansı ihmal, destansı bir çöküş,” Radikal, 17 Ekim 2015. [Erişim tarihi: 10 Kasım 2015], Şuradan ulaşılabilir:

http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ezgi-basaran/destansi-ihmal-destansi-bir-cokus-1453268/

[10] Karabekir Akkoyunlu, “Old Turkish demons in new faces?” (Eski Türk şeytanlarının yeni yüzleri?) Open Democracy,23 Ekim  2015. [Erişim tarihi: 10 Kasım  2015], Şuradan erişilebilir:

http://www.opendemocracy.net/karabekir-akkoyunlu/old-turkish-demons-in-new-faces

Facebooktwitterlinkedinmail

Yorumlar

Loading Facebook Comments ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.